Etiket: ceza avukatı

  • TCK MADDE 109 KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA

    TCK MADDE 109 KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA

    TCK MADDE 109 KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(3) Bu suçun;a) Silahla,b) Birden fazla kişi tarafından birlikte,c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı,f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.(4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır.(6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. TCK Madde 109 Madde GerekçesiMADDE 109.– Madde metninde kişi hürriyetinden yoksun kılma suçu tanımlanmıştır.Bu suç ile korunan hukukî değer, kişilerin kendi arzusu ve iradesi çerçevesinde hareket edebilme hürriyetidir. Kişiler, bir yerde kalma ve bir yere gitme konusunda tercihte bulunma serbestisine sahiptirler. Söz konusu suç işlenmekle kişinin bir yerde kalma ve bir yere gitme hürriyeti ihlâl edilmiş olmaktadır.Söz konusu suç, bir kimsenin hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılmasıyla oluşmaktadır. Örneğin kişinin bir yere kapatılması, bir yerde tutulması veya bir yere götürülmesi veya bir yere gitmekten men olunması fiilleri, bu tanıma göre ceza yaptırımını gerektirmektedir.Maddede geçen hukuka aykırı olarak ibaresi, hukukun izin vermediği hâlleri ifade eder. Örneğin bir suça ilişkin soruşturma kapsamında suç şüphesi altında bulunan kişinin ceza muhakemesi hukukunun gereklerine uygun olarak tutulması, gözaltına alınması veya tutuklanması hâllerinde, fiil hukuka uygundur ve bu suç oluşmaz.Maddenin ikinci fıkrasında kişi hürriyetinden yoksun kılma suçunun cebir, tehdit veya hile kullanılarak işlenmesi, bu suç açısından daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli hâl olarak belirlenmiştir. Suçun temel şekli açısından cebir, tehdit veya hile kullanılmasına gerek yoktur. Örneğin kişi içeride uyumakta iken kapının kilitlenmesi hâlinde, söz konusu suçun temel şekli gerçekleşmiş olmaktadır.Maddenin üçüncü fıkrasında, bu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri sayılmıştır. Bu nitelikli hâllerden bir kısmı, suçun işleniş tarzına ilişkindir. Söz konusu suçun işlenmesi bakımından, silâhlı olunması veya kamu görevinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması, bir kolaylık sağlamaktadır.Kişi hürriyetinden yoksun kılma suçu, kişinin yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla işlenmiş olabilir. Suçun bu seçimlik nitelikli unsuru için, failin saiki önem taşımaktadır. Suçun işlendiği sırada kişi kamu görevlisi sıfatını taşımayabilir, örneğin emekliye ayrılmış olabilir. Keza, suç, kamu görevlisinin yakınına karşı da işlenebilir. Bir hâkimin verdiği karara tepki olarak oğlunun kaçırılması bu hâle örnek olarak gösterilebilir.Suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi de bu fıkra kapsamında bir seçimlik nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Suçun icra hareketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi gerekir. Yani suçun işlenişi açısından müşterek faillik durumunun varlığı hâlinde, bu nitelikli unsur oluşur. Ancak, suçun icra hareketlerinin bir kişi tarafından gerçekleştirilmesine karşılık, diğer suç ortaklarının azmettiren veya yardım eden olması hâlinde, bu fıkraya göre ceza artırılamaz.Suçun üstsoy, altsoy veya eşe karşı, çocuğa karşı ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi de, üçüncü fıkra hükmüne istinaden cezanın artırılmasını gerektiren mağdurun şahsı itibarıyla seçimlik nitelikli unsurlar olarak kabul edilmiştir.Maddenin dördüncü fıkrasına göre; bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması hâlinde, ayrıca bin güne kadar adli para cezasına hükmedilecektir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suçun netice nedeniyle bir ağırlaşmış hâli söz konusudur. Bu nedenle, failde bu neticeye yönelik kastın bulunması gerekmez. Bu hükmün uygulanabilmesi için, mağdurun ekonomik kaybının önemli miktarda olması gerekir.Beşinci fıkra hükmüne göre, suçun cinsel amaçla işlenmesi, söz konusu suç açısından failin güttüğü amaç itibarıyla ayrı bir nitelikli unsur oluşturmaktadır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşmesi hâlinde verilecek cezanın ayrıca artırıma tabi tutulması gerekmektedir.Altıncı fıkraya göre, kişi hürriyetinden yoksun kılma suçunun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Bu itibarla, kasten yaralama suçunun temel şeklinin gerçekleşmesi hâlinde, maddenin ikinci fıkrasına istinaden cezaya hükmedilmelidir. TCK MADDE 109 YARGITAY KARARI
    YargıtayCeza Genel Kurulu
    Esas : 2007/253Karar : 2008/52Karar Tarihi : 11.03.2008
    Hükümlü M….. Ö……’in reşit olmayan mağdureyi rızası ile kaçırıp alıkoyma suçundan 765 sayılı TCY’nın 430/2.maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesince verilen 05.07.2001 gün ve 164-161 sayılı hüküm Yargıtay 5. Ceza Dairesince 11.10.2001 gün ve 9857-6861 sayı ile onanmak suretiyle kesinleşmiştir.
    Uyarlama istemi üzerine Kahramanmaraş Ağır Ceza Mahkemesince 06.07.2005 gün ve 269-290 sayı ile;
    “…olay tarihinde henüz reşit olmayan mağdureyi alıkoymak suretiyle hürriyeti tahdit eylemine 5237 sayılı Yasanın 109/1, 109/3-f, 109/5. maddeleriyle tayin olunacak cezanın öncekine göre daha ağır neticeler ortaya çıkaracağından bu suçtan 5237 sayılı TCK. nun uygulanmasına yer olmadığına…” karar verilmiştir.
    Hükümlü tarafından temyiz edilen hüküm, dosyayı inceleyen Yargıtay 5.Ceza Dairesince 16.11.2005 gün ve 17579-22135 sayı ile;
    “…15 yaşı içindeki mağdurenin rızasıyla alıkonulması şeklinde ve 765 sayılı Yasanın 430/2. maddesi kapsamında kabul edilen eylemde 5237 sayılı Yasanın 109. maddesinde düzenlenen suçun unsurlarını taşıyıp taşımadığı irdelenmeden… soyut gerekçeyle lehe olan yasanın belirlenmesi…
    …” isabetsizliğinden bozulmuş, Yerel Mahkeme ise 02.05.2007 gün ve 73-209 sayı ile; “…alıkoyma (kişiyi hürriyetinden yoksun kılma) suçu yönünden sanığın eylemine 765 sayılı TCK.nun uygulanması durumunda ortaya çıkan sonuç ceza ile eylemle 5237 sayılı TCK. hükümlerinin uygulanması durumunda ortaya çıkacak sonuç cezalar karşılaştırıldığında 765 sayılı TCK. nun sanık lehine olduğuna…” karar vermiştir.Hükümlü ve müdafiinin temyiziyle Yargıtay 5.Ceza Dairesince incelenen hüküm 27.09.2007 gün ve 9857-6861 sayı ile;“……Dosyadaki nüfus kaydına ve müştekinin 09.05.2001 günlü dilekçesinde 02.05.2001’de kaçırıldığı belirtildiğine göre, suç tarihinde 15 yaşını bitirdiği anlaşılan mağdurenin rızası ile kaçırılması ve alıkonulması, 765 sayılı TCK.nun 430/2. maddesine muhalefet suçunu oluşturmakta ise de; 5237 sayılı Yasanın 109. maddesinin kişinin bir yere gitme veya bir yerde kalma hürriyetinin üzerinde tasarrufta bulunabilmek hakkını koruduğu aynı yasanın rızayı hukuka uygunluk nedeni sayan 26/2. maddesinin “kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilemez” hükmü karşısında, rızaya dayanarak fiili gerçekleştiren sanığın 109. madde anlamında hukuka aykırı davranışından söz edilemeyeceği, rızanın fiili hukuka uygun hale getirdiği ve 7/1. madde dikkate alınarak sanığın kaçırıp alıkoymak suçundan beraatı yerine hükümlülük kararı verilmesi……” isabetsizliğinden bozulmuştur.Yargıtay C.Başsavcılığı ise 02.11.2007 gün ve 168009 sayı ile özet olarak;Rızaen işlenme halinin 5237 sayılı TCY’nın 109/1. maddesinde suçun basit şekli olarak düzenlendiği, bu nedenle rızaen suçun işlenmesi halinin suç tipi olarak kanunda düzenlendiği hallerde hukuka uygunluk sebebi olarak rızaya dayanılmayacağı, Yasanın 26. maddesinin şartlarının olayda gerçekleşmediği, çocuğun üçüncü kişilere karşı özgürlüğünün kısıtlanması konusunda rızasının geçerli olmadığı, aksi halde Mahkeme hükmü ile koruma altına alınıp, Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesinde koruma altında olan binlerce çocuğun üçüncü kişilerle cinsel amaçlı olarak rızası dâhilinde kaçırılıp alıkonulmasının suç oluşturmadığı sonucunu ortaya çıkaracağı, bunun hukuka ve ahlaka uygun olmadığı, 5560 s.K nun 10. maddesi ile 234. maddesine eklenen 3. fıkranın da çocukların rızasının hukuka uygunluk sebebi teşkil etmediğini doğruladığını, ayrıca Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 26.04.2007 gün ve 44-44 sayı ile 15 yaşından büyük 18 yaşından küçük çocukların rızalarıyla alıkonulmalarının yeni TCY döneminde de suç olmaya devam ettiğine karar verdiği görüşüyle itiraz yasayoluna başvurmuştur.Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
    Hükümlünün reşit olmayan mağdureyi rızası ile kaçırıp alıkoyma suçundan 765 sayılı TCY’nın 430/2. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Yerel Mahkemece verilen hüküm Özel Daire tarafından onanmak suretiyle kesinleşmiştir.
    5237 sayılı TCY’nın yürürlüğe girmesi ve uyarlama talebi üzerine Yerel Mahkeme yeni TCY’nın lehe olmadığına karar vermiş, hükümlünün temyiziyle dosyayı inceleyen Özel Daire, kesinleşen hükümde 765 sayılı TCY’nın 430/2. maddesi kapsamında kabul edilen 15 yaşı içindeki mağdurenin rızasıyla alıkonulması eyleminin 5237 sayılı Yasanın 109. maddesinde düzenlenen suçun unsurlarını taşıyıp taşımadığının irdelenmemesi isabetsizliğinden hükmü bozmuştur.
    Bozmaya uyan Yerel Mahkeme, eylemin her iki Yasada da suç oluşturduğu kabulüyle 765 sayılı TCY’nın sanık lehine olduğuna karar vermiş, hükümlü ve müdafiinin temyizi üzerine Özel Daire, rızaya dayanarak fiili gerçekleştiren sanığın eyleminde 5237 sayılı TCY’nın 109. maddesi anlamında hukuka aykırı davranışından söz edilemeyeceği ve rızanın fiili hukuka uygun hale getirdiği dolayısıyla da hükümlünün beraatına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmü bozmuş, Yargıtay C.Başsavcılığı ise eylemin 5237 sayılı TCY döneminde de suç olmaya devam ettiği görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Dairenin bozma kararının kaldırılıp Yerel Mahkeme kararının onanmasını talep etmiştir.
    Görüldüğü gibi Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 5237 sayılı TCY’nda 15 yaşını bitirmiş olmakla birlikte 18 yaşını tamamlamamış olan çocuklara karşı işlenen “cinsel amaçlı olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” eylemlerinde küçüğün rızasının fiili hukuka uygun hale getirip getirmeyeceğine ilişkindir.
    5237 sayılı TCY’nın 6/1-a maddesinde, “henüz 18 yaşını doldurmamış kişi” olarak tanımlanan çocuk kavramının, yasakoyucu tarafından cinsel dokunulmazlığa karşı suçların düzenlendiği bölümde, “onbeş yaşını bitirmiş”, “onbeş yaşını tamamlamamış” şeklinde iki ayrı dönem olarak ele alındığı görülmektedir. Buna göre bu bölümde “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklar ile “onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı işlenen cinsel suçlar farklı kategoride mütalaa edilmiştir. TCY’nın 103/1-a maddesinde, “onbeş yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı her türlü cinsel davranış cinsel istismar olarak tanımlanmışken aynı maddenin b bendinde ise diğer çocuklar ifadesiyle “onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklar kastedilerek bunlara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışların cinsel istismar suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Yasa koyucu bu maddede “onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” olan çocuklara karşı rızalarıyla yapılan cinsel davranışları cinsel istismar suçu kapsamına almamış ve bu kategorideki çocukların rızalarına önem vermişken “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı yapılan her türlü cinsel davranışı rızaları olsa bile çocukların cinsel istismarı suçu kapsamına almıştır. TCY’nın 104. maddesinde de, cebir, tehdit ve hile olmaksızın, onbeş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunmayı şikâyete bağlı bir suç olarak düzenlemiştir. Bu nedenle çocuklara karşı cinsel amaçlı olarak işlenen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının da iki kategoride ele alınması gerekmektedir: Birinci kategoride yer alan “onbeş yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı işlenen “cinsel amaçlı olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçunda, çocukların rızalarının hukuken değer ifade etmediği konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. İkinci kategoride yer alan “onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış” çocuklara karşı işlenen “cinsel amaçlı olarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçunda çocukların rızalarının bu suç açısından 5237 sayılı TCY’nın 26/2. maddesi anlamında hukuka uygunluk nedeni oluşturup oluşturmadığı konusu tartışmalı olup esasen uyuşmazlığın esasını oluşturmaktadır.
    Çocukların cinsel amaçlı olarak hürriyetinden yoksun kılınması suçu 765 sayılı TCY’nın “Adabı umumiye ve nizamı aile aleyhinde cürümler” başlıklı sekizinci babının “Kız, kadın ve erkek kaçırmak” başlıklı ikinci faslında yer alan 430/2 maddesinde, “Eğer reşit olmayan kimse, cebir ve şiddet veya tehdit veya hile olmaksızın kendi rızası ile şehvet hissi veya evlenme maksadıyla kaçırılmış veya bir yerde alıkonulmuş ise ceza altı aydan üç seneye kadar hapistir” şeklinde, 5237 sayılı TCY’nda ise “Hürriyete karşı suçlar” bölümünün “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” başlıklı 109. maddesinde, “(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.
    (2)…
    (3)…
    … f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,
    İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.
    (4)…
    (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır…” biçiminde düzenlenmiştir.
    765 sayılı TCY’nın 430/2. maddesindeki düzenlemede korunan hukuki değer “umumi adap ve aile düzenidir”. 5237 sayılı TCY’ndaki düzenleme ile korunan hukukî değer ise, “kişilerin kendi istekleri ve iradeleriyle serbestçe hareket edebilme özgürlükleri”dir. Kişilerin bir yerde kalma ve bir yere gitme konusunda özgürlükleri olması nedeniyle bu suçun işlenmesi sonucu anılan özgürlükleri ihlâl edilmiş olmaktadır. Ancak suçun oluşabilmesi için bu ihlalin hukuka aykırı olarak yapılması zorunludur. Hukuka aykırılık, öğretide genel olarak hukuk düzeninin izin vermediği hâlleri ifade etmektedir.
    “Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası” başlıklı 5237 sayılı TCY’nın 26/2. maddesinde, “Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.” şeklindeki düzenleme ile ilgilinin rızası bir hukuka uygunluk nedeni olarak sayılmıştır. Sözü edilen hukuka uygunluk nedeninin doğabilmesi, rızanın kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakka ilişkin olmasına ve kişinin bu hakla ilgili olarak rıza açıklama ehliyetinin bulunmasına bağlıdır. Yine rızanın bir hukuka uygunluk nedeni olabilmesi için fiilin işlenmesinden önce ve en geç işlendiği sırada mevcut olması gerekir. Fiilin işlendiği sırada olmayıp sonradan ortaya çıkan rıza bir hukuka uygunluk nedeni değildir.
    Burada uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için “onbeş yaşını bitirmiş olup ta onsekiz yaşını tamamlamamış olan” çocukların bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlüklerinin bulunup bulunmadığının dolayısıyla da bu konudaki rızalarının geçerli olup olmadığının belirlenmesi zorunluluğu doğmaktadır. Bunun için de Medeni Yasaya başvurulması gerekmektedir.
    4721 sayılı Medeni Yasanın 13. maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu vurgulandıktan sonra 16. maddesinde, ayırt etme gücüne sahip küçüklerin, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri ancak karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı hükme bağlanmaktadır.
    Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar yasada tek tek sayılmamakla birlikte genel olarak öğretide, kişinin sadece kendisinin kullanabileceği, başkasına devredilemeyen ve miras yoluyla geçmeyen haklar olarak açıklanmaktadır. Bu tür haklar insanın kişiliğini yakından ilgilendirdiğinden, bunların kullanılmasına karar verme yetkisi başkasına bırakılmamıştır. Örneğin; evlenme, nişanlanma, nişanı bozma, evlat edinilmeye razı olma gibi…
    … Bundan da anlaşılacağı üzere kişinin “bir yere gitmek veya bir yerde kalmak” özgürlüğü üzerinde tasarrufta bulunma hakkının sadece kendisine ait olacağı açıktır.
    Bununla birlikte, 15.04.1942 gün ve 14/9 sayılı İ.B.Kararı ile CGK’nun 15.02.1972 gün ve 43-50 ve 02.03.2004 gün ve 44-58 sayılı kararlarında; ayırt etme gücüne sahip (sezgin) küçüklerin doğrudan doğruya kişiliklerine karşı işlenmiş bulunan suçlardan dolayı dava ve şikâyet hakkına sahip oldukları belirtilmektedir.
    Bu açıklamaların ışığında somut olay incelendiğinde;
    Hükümlünün, suç tarihinde 15 yaşını tamamlamış ayırt etme gücüne sahip (sezgin küçük) mağdure Fatma Özdemir’i rızasıyla cinsel amaçlı olarak hürriyetini kısıtlamaktan ibaret eylemi 5237 sayılı TCY’nın 109/1-3/f-5. maddesi kapsamında olup, mağdurenin aynı Yasanın 26/2. maddesi kapsamındaki rızası fiili suç olmaktan çıkararak hukuka uygun hale getirmektedir. Bu nedenle Özel Dairenin kararı isabetli olup Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
    ……….
    Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Başkanı;
    “Hükümlünün itiraza konu eyleminin 5237 sayılı TCY’nın 109. maddenin 1,3/f ve 5. fıkraları kapsamında kaldığı ve 15 yaşını tamamlamamış çocuklara karşı bu suçun işlenmesi halinde rızanın suçun oluşumuna etkisi bulunmadığı tartışmasızdır. 15 yaşını tamamlamış çocuklara karşı işlenen cinsel amaçlı hürriyeti kısıtlama eylemlerinde rızanın hukuka uygunluk nedeni olup olmadığının belirlenmesi için rızalarının geçerliliğinin saptanması gereklidir.
    Öncelikle belirtilmelidir ki, 5237 sayılı TCY’nın 6. maddesinde çocuğun, 18 yaşını doldurmayan kişi olarak tanımlandığına ve uyuşmazlığa konu suçun düzenlendiği TCY’nın 109. maddesinde herhangi bir yaş ayırımı yapılmadan çocuk ifadesi kullanıldığına göre, Yasanın cinsel suçların düzenlendiği bölümünde yer alan ve “çocukların cinsel istismarı” başlıklı 103. maddenin 1-b maddesinde 15 yaşını bitirmiş ancak 18 yaşını bitirmemiş çocuklara yönelik cinsel davranışların suç oluşturacak türlerini sadece cebir tehdit, hile ve iradeyi etkileyen başka bir nedenle sınırlayarak rızasına dayalı eylemleri suç teşkil edecek cinsel istismar hallerinden dışlar görünen hükmüne dayandırarak yasakoyucunun 104. maddesindeki iradesini yok telakki etmek olanaksızdır.
    4721 sayılı Medeni Yasanın 11. maddesinde; erginliğin onsekiz yaşın doldurulması veya evlenme ile başladığı,
    16. maddesinde; ayırt etme gücüne sahip küçüklerin yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça kendi işlemleriyle borç altına giremeyecekleri ancak karşılıksız kazanma ile kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rızanın gerekli olmadığı,
    335. maddesinde; ergin olmayan çocuğun ana ve babasının velâyeti altında olduğu,
    339. maddesinde; ana ve babanın, çocuğun bakım ve eğitimi konusunda onun menfaatini göz önünde tutarak gerekli kararları alıp uygulayacakları, çocuğun ana ve babasının sözünü dinlemekle yükümlü olduğu ve ana-babasının rızası dışında evi terk edemeyeceği,
    340. maddesinde; ana ve babanın, çocuğu olanaklarına göre eğiterek onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişimini sağlayıp koruyacakları hükme bağlanmıştır.
    Diğer taraftan, 5237 sayılı TCY’nın 234. maddesine 5560 sayılı Yasa ile eklenen 3. fıkra, ‘Kanunî temsilcisinin bilgisi veya rızası dışında evi terk eden çocuğu, rızasıyla da olsa, ailesini veya yetkili makamları durumdan haberdar etmeksizin yanında tutan kişi, şikâyet üzerine…
    … cezalandırılır.’ hükmü getirilmiştir. Bu maddenin gerekçesinde, “4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 339 uncu maddesinin dördüncü fıkrasına göre, ‘Çocuk, ana ve babasının rızası dışında evi terk edemez ve yasal sebep olmaksızın onlardan alınamaz’. Bu hükümle, yaşı ne olursa olsun, çocuğa ana ve babasının bilgisi veya rızası dışında evi terk etmeme hususunda bir yükümlülük yüklenmiştir. Bu hükmü, ana ve babasının bilgisi ve rızası dışında evi terk eden çocuğu yanında bulunduran kişiye çocuğun ana ve babasını veya yetkili makamları durumdan haberdar etmek yönünde bir yükümlülük yüklemek suretiyle tamamlamak gerekir. Çocuğun evi terk etmesinin ana ve babada büyük bir tedirginlik oluşturduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir…
    …’ denilmektedir.
    Velisinin bilgisi veya rızası dışında evi terk eden çocuğu rızasıyla da olsa, ailesini veya yetkili makamları durumdan haberdar etmeksizin yanında tutma fiilini suç sayarak cezalandıran ve buradaki rızayı hukuka uygunluk nedeni olarak kabul etmeyen, yine Medeni Yasamızın 340. maddesiyle bir yandan veliye, çocuğu olanaklarına göre eğiterek onun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâkî ve toplumsal gelişimini sağlayıp koruma görevini, 339. maddesiyle de çocuğun eğitimi konusunda onun menfaatini göz önünde tutarak gerekli kararları alıp uygulama yetkisini veren, öte yandan çocuğa da ana- babasının sözünü dinleme ve onların rızası dışında evi terk etmeme yükümlülüğünü yükleyen bir yasakoyucunun, çıkardığı başka bir yasa ile cinsel amaçlı olarak hürriyetinin kısıtlanması suçunda velinin iradesini çocuğunun rızasıyla bertaraf etmek istediği düşünülmemelidir.
    Bu koşullarda, rızanın bir hukuka uygunluk nedeni olabilmesi için, çocuğun kendisine tanınan sınırlar içinde bir tasarrufta bulunması gereklidir. Bu bağlamda, çocuğun arkadaşına ders çalışma için gitmesi halinde kendisine hukuken tanınan sınırlar içinde hareket ettiğinde tartışılır bir hal yoktur. Ancak çocuğun cinsel saldırıya uğrayacağını bilerek bir yere gitme ya da o yerde kalma özgürlüğü olduğunu kabullenmek ve bu yöndeki rızayı Yasanın 26/2. maddesi kapsamında hukuka uygunluk sebebi saymak isabetli bir yorum sayılmamalıdır. Bu alanda çocuklara sağlanan özgürlük mutlak olmayıp sınırlıdır. Bu sınırların Medeni Yasada açıklıkla öngörülen çerçevenin dışına çıkarılması ve çocuğu, suç mağduru haline dönüştürecek ortama sevketmeye izin verir tarzda genişletilmesi düşünülmemelidir.
    Bu açıklamalar ışığında, velisinin ya da yasal temsilcisinin rızası olmadan bir yere gitme ve bir yerde kalma özgürlüğüne mutlak olarak sahip olmayan çocuğun, hürriyetinin kısıtlanması hukuka aykırı olup, çocuğun rızası bu fiili hukuka uygun hale dönüştürmemektedir. Hukuk düzenimizde çocuğun velisinin izni olmadıkça bir yere gitme veya bir yerde kalmasına izin veren bir düzenleme bulunmamaktadır. Velinin de bir başkasının cinsel tatminine muhatap kılmak niyetiyle çocuğunun hürriyetini tahdit için göstereceği rızanın geçerliliği bulunmamaktadır. Zihinsel ve fiziksel gelişimini tamamlamamış olduğu Medeni Yasa tarafından açıkça kabul edilen çocuklara böyle bir özgürlüğün verilmiş olabileceği de düşünülmemelidir. Kişisel özgürlüklerin şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan olduğu ve rızanın hukuka uygunluk nedeni olacağı yorumuyla ergin çocuğun bir yere gitmek veya bir yerde kalmakta özgür olacağına hükmetmek bunun ancak meşru amaçlarla yapılmasına bağlıdır. Gittiği yada kaldığı bu mekanda rızasıyla gerçekleşen cinsi teması, yasa koyucu, 104. maddesinde suç saydığına ve bu hali cinsel özgürlük kapsamında rızadan kaynaklanan hukuka uygunluk saymadığına göre, kabul edilemez bir yorumla cinsel amaçlı özgürlük kısıtlamalarını da, failleri yönünden suç saymak zarureti vardır. Bu nedenlerle Özel Dairenin kararında isabet bulunmadığından kaldırılmasına ve Yerel Mahkemenin direnme hükmünün onanmasına karar verilmesi gerektiği düşüncesindeyim” görüşüyle,
    Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Kurul Üyesi de, benzer düşüncelerle “çocuğun rızasının bu suçta fiili hukuka uygun hale getirmediği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır
    SONUÇ: Açıklanan nedenlerle;
    1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
    2- Dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, birinci ve ikinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 11.03.2008 günü yapılan üçüncü müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

  • TBB Reklam Yasağı Yönetmeli Uyumlu Avukat Web Sitesi Tasarımı

    TBB Reklam Yasağı Yönetmeli Uyumlu Avukat Web Sitesi Tasarımı

    Web sitesine sahip olan kişiler veya kurumlar, diğer yöntemlerle ulaşamayacakları kişilere bu kanal aracılığıyla kolay, hızlı ve ekonomik bir şekilde ulaşabilirler. Yeni avukat olmuş birisi sadece kartvizit olarak bir internet sitesi açabileceği gibi, daha kalabalık bir kadroyla hizmet veren hukuk büroları da hizmet verdikleri alanlarla ilgili bilgi paylaşımlarına da yer verilen kapsamlı bir site oluşturabilirler. Her durumda kurulacak sitenin Barolar Birliği reklam yasağı yönetmeli uyumlu avukat web sitesi olması zorunludur.

    Avukat Kişisel Web Sitesinin Faydaları

    Görünümü düzenli olarak değişecek dinamik bir site tasarımı potansiyel müvekkiller üzerinde de olumlu bir etki sağlar. Güncellenen hukuk bilgilerine ve yaşanan deneyimlere yer verilen ve müvekkil yorumlarının da olduğu sayfalar, siteyi ziyaret eden müvekkiller üzerinde kurumsal imajınız açısında da pozitif etki gösterir. Mobil cihazlarla uyumlu bir site, 7/24 açık bir ofis olarak düşünülebilir.

    Yoğun bir şekilde çalışan ve zamanının büyük bir kısmını ofis dışında geçirmek zorunda olan avukatlar için sürekli açık bir adresin olması son derece değerlidir. Barolar Birliği reklam yasağı yönetmeli uyumlu avukat web sitesi istenmeyen rekabet şartlarının avukatlık mesleğini zedelememesi için çok ince ve hassas detaylara sahiptir. Güven veren, akıcı ve anlaşılır bilgilerle zenginleştirilmiş ve kullanıcı dostu bir ara yüze sahip olan internet sitesi geniş kitlelere ulaşabilecek etkiye sahiptir. 

    Arama motorları üzerinden gerçekleştirilen işlemlerden sadece bir internet sitesine sahip olan kişi ya da kurumlar yararlanabilirler. Çağımızın en temel ihtiyaçları arasında yer alan “Erişilebilirlik” açısından gerekli olan internet siteleri, geleceğe güvenle bakmak isteyen işyeri sahiplerinin öncelikli tercihi olmayı sürdürmektedir.

    Barolar Birliği reklam yasağı yönetmeli uyumlu avukat web sitesi kurmak isteyenlerin konusunda deneyimli, daha önceki siteleri başarıya ulaşmış ve reklam yasağı yönetmeliği hakkında bilgi sahibi firmalardan destek alması tavsiye edilir. Kısa zaman içinde hayata geçirilen web sitesi uygulamaları mobil cihazlarla uyumlu ve sosyal medya kanallarıyla entegre olarak da kullanılabilir. Güvenli iletişim kaynağı olan internet siteleri sanal bir ofis olarak da düşünülebilir.

  • Sosyal Paylaşım Sitesi Üzerinden Hakaret

    Sosyal Paylaşım Sitesi Üzerinden Hakaret

    Sosyal Paylaşım Sitesi Üzerinden HakaretÖzet : Sanığın, sosyal paylaşım sitesi üzerinden müştekiye hitaben … profilleri adı altında gönderilen hakaret içerikli mesajları beğenmekten ibaret eyleminin, bu mesajların sanık tarafından da internet ortamında paylaşılıp veya başkalarına aktarılmadığı taktirde hakaret suçunun unsurlarını oluşturmayacağı, kişisel değerlendirme kapsamında kalacağı
    Yargıtay4. Ceza Dairesi
    Esas : 2013/5598Karar : 2014/33171Karar Tarihi : 
    “İçtihat Metni”Tebliğname No : 2 – 2012/49269MAHKEMESİ : Sivas(Kapatılan) 3. Sulh Ceza MahkemesiTARİHİ : 19/10/2011NUMARASI : 2011/479 (E) ve 2011/1081 (K)SUÇ : Hakaret
    Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.Ancak;Sanığın, sosyal paylaşım sitesi üzerinden müştekiye hitaben “C. oto yıkama” ve temyize gelmeyen sanık “A.. K..” profilleri adı altında gönderilen hakaret içerikli mesajları beğenmekten ibaret eyleminin, bu mesajların sanık tarafından da internet ortamında paylaşılıp veya başkalarına aktarılmadığı taktirde hakaret suçunun unsurlarını oluşturmayacağı, kişisel değerlendirme kapsamında kalacağı gözetilmeden ve bu husus araştırılmadan, yetersiz gerekçeyle hükümlülük kararı verilmesi,Kanuna aykırı ve sanık E.. Y.. müdafiinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 17/11/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Somut Uyuşmazlıkla Bağlantılı Olmayan İsnatlar Gerçek Olsa Bile İddia Ve Savunma Dokunulmazlığının Varlığından Bahsedilemez

    Somut Uyuşmazlıkla Bağlantılı Olmayan İsnatlar Gerçek Olsa Bile İddia Ve Savunma Dokunulmazlığının Varlığından Bahsedilemez

    Somut Uyuşmazlıkla Bağlantılı Olmayan İsnatlar Gerçek Olsa Bile İddia Ve Savunma Dokunulmazlığının Varlığından Bahsedilemez* Somut uyuşmazlıkla bağlantılı olmayan isnatlar gerçek olsa bile iddia ve savunma dokunulmazlığının varlığından bahsedilemez. Keza, somut vakıalara dayansa dahi uyuşmazlıkla alakası olmayan olumsuz değerlendirmeler açısından iddia ve savunma hakkının kullanılması söz konusu değildir.
    Yargıtay18. Ceza Dairesi
    Esas : 2018/7081Karar : 2019/17158Karar Tarihi : 04/12/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ :Asliye Ceza MahkemesiSUÇ : HakaretHÜKÜM : Mahkumiyet
    KARAR
    Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
    Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
    Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
    Ancak;
    1- TCK’nın 128. maddesinde düzenlenen ve Anayasa’nın 36. maddesiyle de güvence altına alınan iddia ve savunma dokunulmazlığı; şahısların yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde, serbestçe ve hiçbir endişenin etkisi altında kalmaksızın haklarını özgürce iddia edebilmeleri veya kendilerini savunabilmeleri imkanının sağlanmasını ifade eder. Eğer böyle bir hak olmazsa, iddia ve savunma serbestçe yapılamayacak ve söylenmesi gereken, cezai yaptırıma maruz kalma korkusuyla ifade edilemeyeceğinden, yapılan yargılama sonucunda hedeflenen, “gerçeğe ulaşma” ve “adaletin gerçekleşmesi” de söz konusu olamayacaktır.
    Madde gerekçesinde de açıklandığı üzere; iddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakıaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunulması mümkündür. Bu somut isnatlar veya olumsuz değerlendirmeler, iddia ve savunma hakkının kullanılmasıyla ilişkilendirilememesi durumunda, hakaret ve hatta iftira suçu oluşturur.
    İddia ve savunma kapsamında, kişilerle ilgili olarak bulunulan somut isnatların yapılan olumsuz değerlendirmelerin uyuşmazlıkla ilişkili olması lazımdır ancak, uyuşmazlığın çözümü açısından faydalı olması aranmamalıdır.
    Somut uyuşmazlıkla bağlantılı olmayan isnatlar gerçek olsa bile iddia ve savunma dokunulmazlığının varlığından bahsedilemez. Keza, somut vakıalara dayansa dahi uyuşmazlıkla alakası olmayan olumsuz değerlendirmeler açısından iddia ve savunma hakkının kullanılması söz konusu değildir.
    Somut olayda; sanığın Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılan dava dilekçesinde katılanı kastederek yazdığı sözlerin, TCK’nın 128. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında kaldığı ve hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, yerinde görülmeyen gerekçeyle mahkumiyet kararı verilmesi,
    2- Kabule göre de; suç tarihi itibariyle CMK’nın 231. maddesinin uygulanmasına engel mahkumiyeti bulunmayan ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul eden sanık hakkında CMK’nın 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususunun tartışmasız bırakılması,
    Bozmayı gerektirmiş ve sanık … müdafiinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnameye uygun olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 04/12/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

  • Şikayete Tabi Suçlarda Şikayetçi Olmadığını Söyleyen Kişi, Bir Daha Şikayetçi Olamaz

    Şikayete Tabi Suçlarda Şikayetçi Olmadığını Söyleyen Kişi, Bir Daha Şikayetçi Olamaz

    Şikayete Tabi Suçlarda Şikayetçi Olmadığını Söyleyen Kişi, Bir Daha Şikayetçi OlamazYargıtay12. Ceza Dairesi
    Esas : 2019/1079Karar : 2020/1071Karar Tarihi : 04/02/2020 
    “İçtihat Metni”Mahkemesi : Asliye Ceza MahkemesiSuç : Taksirle YaralamaHüküm : TCK’nın 89/1, 89/2-e, 27/1, 62/1, 52/2-4, 54. maddeleri uyarınca mahkumiyet
    Taksirle yaralama suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin hüküm sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sübuta, eksik incelemeye, lehe hükümlerin uygulanması gerektiğine ve sair nedenlere ilişkin, katılan vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;Dosya kapsamına göre, olay günü katılanın üç arkadaşı ile birlikte sanığın çalıştığı kuaför dükkanının önüne geldiği, tarafların arasında çıkan tartışma neticesinde sanığın elinde bulunan kuaför makasını katılana doğru sallaması neticesinde makasın katılanın koltuk altına isabet ettiği ve hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanmasına neden olduğu olayda, meşru savunmada kast olmaksızın sınırın aşılması halinin söz konusu olmayacağı, sanığın yüklenen eylemin kasten yaralama suçunu oluşturduğu anlaşılmakla, sanık hakkında uygulama yeri olmayan TCK’nın 27. maddesinin uygulanması,Kabule göre de;Sanığın üzerine atılı taksirle yaralama suçunun TCK’nın 89/5. maddesine göre soruşturulmasının ve kovuşturulmasının şikayete bağlı olduğu, kaza neticesinde yaralanan mağdurun 07.11.2014 tarihinde saat 13.45’te zorunlu vekil eşliğinde kollukça alınan beyanında şikayetçi olmadığını belirttiği, aynı gün saat 15.05’te tekrar kolluğa gelerek şikayetçi olduğunu belirttiği ancak şikayetten vazgeçmeden sonra tekrar şikayetçi olmanın hukuki sonuç doğurmayacağı, ayrıca olayda bilinçli taksir halininde de bulunmadığı anlaşılmakla, sanık hakkındaki kamu davasının şikayet yokluğu sebebiyle düşmesine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmiş olması,Kanuna aykırı olup, sanık müdafinin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi ve halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca hükmün isteme uygun olarak BOZULMASINA, 04/02/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Şikayete Tabi Olmayan Suçlarda Soruşturmada Şikayetçi Olmayan Kovuşturmada Katılan Olur

    Şikayete Tabi Olmayan Suçlarda Soruşturmada Şikayetçi Olmayan Kovuşturmada Katılan Olur

    Şikayete Tabi Olmayan Suçlarda Soruşturmada Şikayetçi Olmayan Kovuşturmada Katılan OlurYargıtay3. Ceza Dairesi
    Esas : 2015/5138Karar : 2015/22944Karar Tarihi : 30.06.2015 
    “İçtihat Metni”Tebliğname No : 3 – 2013/251924MAHKEMESİ : Foça Asliye Ceza MahkemesiTARİHİ : 08/05/2013NUMARASI : 2012/217 (E) ve 2013/173 (K)
    Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunarak;Gereği görüşülüp düşünüldü;Müşteki vekilinin dosyada mevcut dilekçelerine göre temyiz isteminin, sanığın mahkumiyetine dair yaralama suçundan kurulan hükme yönelik olduğu kabul edilmiştir.Müşteki ve vekilinin yargılama aşamasında sanıktan şikayetçi olup katılma talebinde bulundukları; ancak müştekinin soruşturma aşamasında alınan ilk ifadesinde sanıktan şikayetçi olmaması gerekçesi katılma talebinin reddine karar verildiği anlaşılmış ise de; takibi şikayete tabi olmayan kasten yaralama suçu yönünden soruşturma aşamasında şikayetçi olunmamasının yargılama sırasında davaya katılmaya engel teşkil etmeyeceği, bu itibarla katılma talebinde bulunan ve süresinde temyiz dilekçesi verip kararı temyiz ederek katılma iradesini gösteren müşteki ve vekilinin 5271 sayılı CMK’nin 260/1. ve 237/2. maddeleri uyarınca hükmü temyize hakkı bulunduğu anlaşılmakla; kamu davasına katılma taleplerinin kabulüne karar verilerek yapılan incelemede,Yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;1) Adli tıp kriterlerine göre yaralanmanın yüzde sabit ize neden olup olmadığının tespit edilebilmesi için muayenenin olaydan en az 6 ay geçtikten sonra yapılması gerektiği, katılan hakkında yaralanmanın yüzde sabit iz niteliğinde olduğuna dair 21/03/2012 tarihli raporun ise olaydan 6 ay geçmeden düzenlendiği anlaşılmakla, muayene süresi yönünden adli tıp kriterlerine uygun olmayan rapor esas alınmak suretiyle eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,Kabule göre de;2) Sanığın eylemi neticesinde, katılanın yüzünde sabit iz ile birlikte hayat fonksiyonlarını orta (2.) derecede etkileyen kemik kırığının meydana geldiğinin kabul edildiği olayda, fikri içtima kuralları gereğince sanık hakkında hüküm kurulurken yalnızca TCK’nin 87/1-c-son maddesi gereğince artırım yapılması gerektiği, birden fazla nitelikli halin birlikte gerçekleşmesinin temel cezanın belirlenmesi sırasında dikkate alınabileceği gözetilmeden, TCK’nin 87/3. maddesi gereğince de artırım yapılması suretiyle sanık hakkında fazla ceza tayini,Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca istem gibi BOZULMASINA, 30.06.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • Sigortalının Kazada %100 Kusurlu Olması I Avukat Abdulkadir Akıllar

    Sigortalının Kazada %100 Kusurlu Olması I Avukat Abdulkadir Akıllar

    Sigortalının Kazada %100 Kusurlu Olması I Avukat Abdulkadir AkıllarÖzet : Bilirkişi raporunda sigortalı araç sürücüsünün idaresindeki kamyona gabari dışında, yüklü halde izin verilen azami genişliği 2.55 metreyi aşacak ve kasa kenarlarından dışarıya taşacak şekilde yükleme yapması, bu şekilde trafiğe çıkmak suretiyle trafiği tehlikeye düşürmesi nedeniyle olayda %100 oranında tam kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Bilindiği üzere ağır kusur kavramı bir özel hukuk kavramı olup, kasıt olmamakla beraber kasta yakın bir kusurun mevcudiyetini ifade eder.
    Yargıtay17. Hukuk Dairesi
    Esas : 2010/5013Karar : 2010/8274Karar Tarihi : 14.10.2010
    Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
    Davacı vekili, müvekkili şirkete trafik sigortalı davalıya ait aracın ağır kusurlu olarak istiap haddini aşacak ve taşar vaziyette yüklenmesi neticesinde karıştığı kazada 3. kişi aracının hasarlandığını, davalıya ait aracın dava dışı sürücüsünün olayda tamamen kusurlu olduğunu, poliçe limiti dahilinde 8.000 TL hasar bedelinin zarar gören 3. kişiye ödendiğini belirterek bu meblağın ödeme tarihinden işleyecek reeskont faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.
    Mahkemece, davanın kabulü ile 8.000 TL tazminatın ödeme tarihinden İşleyecek reeskont faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
    Dava, ZMMS sözleşmesine dayanılarak sigortalı aleyhine açılan rücuan tazminat İstemine ilişkindir.
    Taraflar arasındaki akdi ilişkiyi düzenleyen sigorta poliçesinin sigortacının işletene rücu hakkını düzenleyen 4/a maddesinde kaza ve zarar sorumlu olduğu kişilerin kasti bir hareketi veya ağır kusuru sonucunda meydana gelmişse, sigortacının zarar görene ödeme yaptıktan sonra kendi sigortalısına rücu edebileceği hükme bağlanmıştır. Görüldüğü gibi maddede tam kusurdan değil, kasıt veya ağır kusurdan bahsedilmektedir.
    Bilirkişi raporunda sigortalı araç sürücüsünün idaresindeki kamyona gabari dışında, yüklü halde izin verilen azami genişliği 2.55 metreyi aşacak ve kasa kenarlarından dışarıya taşacak şekilde yükleme yapması, bu şekilde trafiğe çıkmak suretiyle trafiği tehlikeye düşürmesi nedeniyle olayda %100 oranında tam kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Bilindiği üzere ağır kusur kavramı bir özel hukuk kavramı olup, kasıt olmamakla beraber kasta yakın bir kusurun mevcudiyetini ifade eder.
    Dava konusu olayda İse, davalı sigortalının şoförünün yukarıda değinilen trafik kurallarına aykırı davranışı nedeniyle %100 kusurlu bulunması, başlı başına kasıtlı ya da ağır kusurlu olduğu anlamına gelmez.
    Davalı aracının dava dışı sürücüsünün kazanın meydana gelmesinde kusuru vardır ancak kasta yakın ağır kusur hali yoktur. Bu durumda mahkemece, rücu şartları oluşmadığından davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu biçimde davanın kabulü doğru görülmemiştir.
    Sonuç : Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA) ve peşin alınan harcın İstek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine 14.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • SİCİLİ TEMİZ SANIĞA VERİLEN HAPİS CEZASININ SEÇENEK YAPTIRIMLARA ÇEVRİLMESİ ZORUNLUDUR

    SİCİLİ TEMİZ SANIĞA VERİLEN HAPİS CEZASININ SEÇENEK YAPTIRIMLARA ÇEVRİLMESİ ZORUNLUDUR

    SİCİLİ TEMİZ SANIĞA VERİLEN HAPİS CEZASININ SEÇENEK YAPTIRIMLARA ÇEVRİLMESİ ZORUNLUDURİstanbulBölge Adliye Mahkemesi19. Ceza Dairesi
    Esas : 2016/1Karar : 2016/1Karar Tarihi : 07.10.2016  
    DAVA : Yerel Mahkemece verilen hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulmakla, CMK’nın 279.maddesi uyarınca dosya üzerinden yapılan ön inceleme sonucunda; duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler, gerekçe, diğer belge ve deliller ile istinaf dilekçesi incelenerek, CMK.nın 280.maddesi gereğince Dairemizin görev ve yetkisi, başvuranın hakkı, başvuru süresi, yasa yolunun açıklığı, başvurularının kapsamına göre sanığın istinaf başvurusunun kabul edilebilir olduğuna karar verildikten sonra gereği düşünüldü:
    KARAR : 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50/3. maddesi gereğince, daha önce hapis cezasına mahkum edilmemiş bulunan sanıkların otuz gün ve daha az süreli hapis cezalarının aynı maddenin birinci fıkrasında yazılı yaptırımlara çevrilmesi zorunlu olduğu, kayden 1982 doğumlu ve suç tarihinde reşit olan olan sanığın suç tarihi itibariyle adli sicil kaydının bulunmaması karşısında, sanık hakkında hükmedilen 25 gün hapis cezasının, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 50. maddesinin 1. fıkrasında yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunluluktur.
    Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve 12.CD’nin yerleşik hal alan içtihatlarında; açıklanması geri bırakılan hükmün CMK 231/11.madde gereğince açıklanması halinde, TCK’nın 50/3 maddesindeki paraya çevirme zorunluluğuna dair hükmün uygulanmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir (YCGK,03.11.2015, 2014/8-5802015/360;YCGK, 09.06.2015, 2014/3-862015/200; 12.CD, 25.05.2016,2016/3741- 2016/8836; 12.CD, 14.04.2016, 2016/3737-2016/6430) .
    CMK’nın 309/4-d maddesindeki hüküm uyarınca bu tür durumlarda Yargıtay Ceza Dairesinin düzelterek hükmü onama imkanının bulunduğu halde benzer hükme istinaf yasa yolunda yer verilmemiştir.
    Ancak istinafa konu mahkemenin bu kararının gerekçesinde, seçenek yaptırıma çevrilme zorunluluğu içeren bu hükmün uygulanmadığı ve neden uygulanmadığının da kararda tartışılmadığı, oysaki Anayasanın 141, 5271 sayılı CMK’nun 34, 230 ve 289. maddeleri uyarınca gerekçenin denetime imkan sağlayacak sağlayacak biçimde ve taraflar ile diğer okuyan herkesi tatmin edecek içerikte olmasının yanı sıra “hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanakların” (CMK m.230/1-d) yasal bağlamında tartışılmasının da gerektiği; yasal, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, yasakoyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacağından keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime olanak sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunduğu ve bu sebeple de gerekçenin yasal ve yeterli olmamasının CMK 289/1-g maddesinde kesin hukuka aykırılık hali olarak düzenlendiği anlaşılmakla (örneğin bkz. YCGK, 25/01/2011, 2010/7-192, 2011/1; 4.CD,13/06/2016,2014/4932-2016/12013; 19.CD,09/06/2016, 2016/4158-2016/19431 );
    CMK 280/1-b.maddesi uyarınca “İlk derece mahkemesinin kararında 289 uncu maddede belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması hâlinde hükmün bozulmasına” karar vereceğinin düzenlenmesi karşısında,
    SONUÇ : Usule aykırı ve istinaf başvurusunda bulunan sanığın istinaf nedenleri yerinde görülmüş olduğundan hükmün CMK’nın 289/1-g ve 280/1-b maddeleri uyarınca başkaca yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, kesin olmak üzere, 07.10.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Seri Muhakeme Yapacak Asliye Ceza Mahkemelerine İlişkin HSK Kararı

    Seri Muhakeme Yapacak Asliye Ceza Mahkemelerine İlişkin HSK Kararı

    Seri Muhakeme Yapacak Asliye Ceza Mahkemelerine İlişkin HSK KararıHâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin Kararı
    Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanlığından:Karar Tarihi : 02/01/2020Karar No : 1
    24/10/2019 tarihli ve 30928 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7188 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 23. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 250. maddesiyle seri muhakeme usulüne ilişkin düzenleme ihdas edilmiştir.
    Belirli suçlarda muhakeme sürecini kısaltmayı hedefleyen seri muhakeme usulüne ilişkin hükümler 01/01/2020 itibarıyla uygulanmaya başlamıştır. Seri muhakeme usulünün hızlı, etkin ve verimli bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla 5235 sayılı Kanun’un 9. maddesinin beşinci fıkrası gereğince o yerdeki asliye ceza mahkemeleri bakımından ihtisas mahkemelerinin belirlenmesinin faydalı olacağı değerlendirilmiştir.
    Bu itibarla;1) 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinin birinci fıkrasına göre seri muhakeme usulü kapsamında kalan işlere;a) Bir asliye ceza mahkemesi bulunan yerlerde bu mahkemenin,b) İki veya üç asliye ceza mahkemesi bulunan yerlerde 2 numaralı,c) Dört veya daha fazla asliye ceza mahkemesi bulunan yerlerde 4 numaralı,d) Otuz veya daha fazla asliye ceza mahkemesi bulunan yerlerde 4 ve 5 numaralı,e) Elli veya daha fazla asliye ceza mahkemesi bulunan yerlerde ise 4, 5 ve 6 numaralı asliye ceza mahkemelerinin bakmasına,(Örneğin 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin birinci fıkrası kapsamındaki işlere;a) Akçakoca’da bir asliye ceza mahkemesi bulunması nedeniyle bu mahkemenin,b) Amasya’da üç asliye ceza mahkemesi bulunması nedeniyle 2 numaralı,c) Konya’da yirmi asliye ceza mahkemesi bulunması nedeniyle 4 numaralı,d) Bursa’da otuz iki asliye ceza mahkemesi bulunması nedeniyle 4 ve 5 numaralı,e) İzmir’de elli iki asliye ceza mahkemesi bulunması nedeniyle 4, 5 ve 6 numaralı asliye ceza mahkemelerinin bakmasına)
    2) Görevlendirmenin 03/01/2020 tarihi itibarıyla faaliyette bulunan asliye ceza mahkemelerinin sayısına göre yapılmasına, daha sonra faaliyete geçirilecek mahkemelerin sayısının dikkate alınmamasına,
    3) 1. madde uyarınca belirlenen mahkemelere, iş bu ihtisas kararınca tevziden gelecek işlerin, bu mahkemelere gelecek diğer işlerden mahsup edilmesine, mahsup işlemi yapılırken ihtisas mahkemesi olarak belirlenen asliye ceza mahkemelerine gelecek bu işlerin genel tevziye karşılık gelen tevzi puanının % 20’si oranında dosya puanı olarak hesaplanmasına,(Örneğin Amasya 2 numaralı asliye ceza mahkemesinin 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin birinci fıkrası uyarınca gelecek işlere bakmasına, bu kapsamda gelecek işlerin, tevziden gelecek diğer işlerden mahsup edilmesine; buna göre, 1 müştekili ve 1 sanıklı hakkı olmayan yere tecavüz suçunun genel tevziye karşılık gelen (115) tevzi puanının, seri muhakeme usulü kapsamında talepname düzenlenmesi durumunda % 20’si oranına (23) tekabül edecek şekilde dosya puanı olarak hesaplanmasına)
    4) Ondan fazla asliye ceza mahkemesinin faaliyette bulunduğu yerlerde, 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin birinci fıkrasına göre seri muhakeme usulü kapsamında kalan işlere bakmak üzere ihtisas mahkemesi olarak belirlenen asliye ceza mahkemelerinin, bu işler dışında (arşiv, kanun yolu incelemesi gibi nedenlerle gelecek işler hariç olmak üzere) tevziye kapatılmalarına, bu çerçevede bu mahkemelere belirtilen işler dışında herhangi bir esas, değişik iş veya talimat evrakının tevzi edilmemesine, (Örneğin Adana 4 ve 5 numaralı asliye ceza mahkemelerinin 5271 sayılı Kanun’un 250. maddesinin birinci fıkrasına göre seri muhakeme usulü kapsamında kalan işlere bakmasına, bu mahkemelere tevziden başka bir iş verilmemesine)
    5) İş bu kararın 03/01/2020 tarihinden itibaren uygulanmasına, bu kapsamda görülmekte olan dava ve işler bakımından mahkemelerin dosyalarını iş dağılımına dayanarak ilgili mahkemelere göndermemesine, 03/01/2020 tarihinden itibaren gelecek yeni işlerin ise belirtilen mahkemelere tevzi edilmesine,Karar verildi.

  • Seni Gelirsem Silahla Vuracağım, Ben Gelmeden Kendini Vur İntihara Yönlendirme Suçu

    Seni Gelirsem Silahla Vuracağım, Ben Gelmeden Kendini Vur İntihara Yönlendirme Suçu

    Seni Gelirsem Silahla Vuracağım, Ben Gelmeden Kendini Vur İntihara Yönlendirme SuçuYargıtay1. Ceza Dairesi
    Esas :2014/3770Karar No:2015/4273Karar Tarihi : 02/07/2015
    1-) 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçuna katılma mümkün bulunmadığından, katılan vekilinin sanık … hakkında bu suçtan kurulan hükme yönelik temyiz isteminin CMUK.nun 317. maddesi uyarınca reddine,
    2-) Sanık … hakkında eşi olan maktul …’ı kasten öldürme suçundan kurulan hüküm yönünden;Dosya içeriğine ve tanık …’nin beyanına göre, … ilçesinde oturan sanık … ile maktul …’ın evli olup, aralarında geçimsizlik bulunduğu, olaydan bir gün önce sanık …’nin, oğlu … ile birlikte … ilçesine gideceğini maktul …’a söylediği, maktul …’ın da Denizli’ye annesi …’nin evine gidip kalmak istediğini belirttiği, sanık … ve oğlu …’nin … ilçesine, maktul …’ın ise otobüsle Denizli’ye gittiği, burada internet üzerinden tanıştığı ve arkadaş olduğu tanık …’le buluştuğu, sanık …’yi telefonla arayıp, Denizli’ye geldiğini, kendisini babasının karşıladığını söyleyerek, geceyi adı geçen tanıkla birlikte bir pansiyonda geçirip, olay günü öğleden önce evine döndüğü, sanık …’nin cep telefonu ile maktul …’ı aradığında evde olduğunu öğrenip, eve çabuk gelmesinden şüphelendiği, kayınvalidesi …’yi telefonla arayarak, bu durumu sorduğu, maktul …’ın gece onun evinde kalmadığını tespit ettikten sonra, kayınvalidesi …’den …’deki eve gelmesini isteyerek “gel konuyu çözelim” dediği, maktul …’ı da tekrar telefonla arayıp, geceyi kayınvalidesinin evinde geçirmediğini öğrendiğini belirtip, “seni gelirsem silahla vuracağım, ben gelmeden kendini vur, bu işi bana bırakma” dediği ve sinkaflı küfürler ettiği, bu telefon görüşmesini o sırada maktul …’ın yanında bulunan tanık …’nin de duyduğu, tanık …’nin maktul …’ı sakinleştirmeye çalıştığı ve bir süre sonra evden ayrıldığı, maktul …’ın bulunduğu eve önce maktulün annesi …, daha sonra ise sanık … ile oğlu …’nin geldiği, birlikte maktul …’ın geceyi nerede geçirdiği konusunda konuşmaya başladıkları, maktulün kaçamaklı cevap vermesi üzerine tartıştıkları, …’nin maktul …’ı darp ettiği, gürültüyü duyan komşuların eve gelmesi üzerine birlikte sanık …’ye ait mobilya dükkanına gittikleri, aynı konuda tartışmaya devam ettikleri, sanık …’nin maktulden MSN şifresini istemesi, maktulün de MSN şifresini sadece teyzesinin kızı olan tanık …’e vereceğini söylemesi üzerine sanık …’nin kabul ettiği, maktul …, sanık … ve çocukları …’nin birlikte eve döndükleri, oturma odasında oturdukları sırada önce sanık …’nin lavaboya, sonra maktul …’ın çocuk odasına gittiği, çocuk odasından silah sesi gelmesi üzerine sanık …’nin lavabodan, çocukları …’nin ise oturma odasından çıktıklarında koridorda karşılaştıkları, birlikte çocuk odasına gittiklerinde, maktul …’ın sağ göğsünden isabet eden mermi sonucu yaralandığını ve yakınında tabanca olduğunu gördükleri, sanık …’nin maktulü kucaklayarak antreye çıkardığı, telefonla 112’yi aradığı, ancak maktulün olay yerinde ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı iç organ ve büyük damar yaralanmasından gelişen iç kanama sonucu öldüğü olayda, maktulün sağ el dış svaplarında atış artıkları bulunduğunun tespit edildiği anlaşılmakla, Sanık …’nin eşi olan maktul …’ı tabanca ile öldürdüğüne dair her türlü kuşkudan yeterli ve kesin kanıt elde edilemediği, ancak sanık …’nin maktul … ile yaptığı telefon görüşmesi sırasında “seni gelirsem silahla vuracağım, ben gelmeden kendini vur, bu işi bana bırakma” şeklindeki sözlerinden bir süre sonra ölümün meydana gelmesi dikkate alındığında, sanık … hakkında 5237 sayılı TCK.nun 84. maddesi uyarınca intihara yönlendirme suçundan cezalandırılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde beraatine karar verilmesi, Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu nedenle tebliğnamedeki düşünce gibi BOZULMASINA, 02/07/2015 gününde oybirliği ile karar verildi.

Call Now