Etiket: gaziantep avukatları

  • TCK MADDE 161 HİLELİ İFLAS

    TCK MADDE 161 HİLELİ İFLAS1) Malvarlığını eksiltmeye yönelik hileli tasarruflarda bulunan kişi, bu hileli tasarruflardan önce veya sonra iflasa karar verilmiş olması halinde, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Hileli iflasın varlığı için;a) Alacaklıların alacaklarının teminatı mahiyetinde olan malların kaçırılması, gizlenmesi veya değerinin azalmasına neden olunması,b) Malvarlığını kaçırmaya yönelik tasarruflarının ortaya çıkmasını önlemek için ticari defter, kayıt veya belgelerin gizlenmesi veya yok edilmesi,c) Gerçekte bir alacak ve borç ilişkisi olmadığı halde, sanki böyle bir ilişki mevcutmuş gibi, borçların artmasına neden olacak şekilde belge düzenlenmesi,d) Gerçeğe aykırı muhasebe kayıtlarıyla veya sahte bilanço tanzimiyle aktifin olduğundan az gösterilmesi,
    TCK MADDE 161’İN GEREKÇESİ
    Madde metninde, bir ticari faaliyet bağlamında malvarlığını eksiltmeye yönelik hileli tasarruflarda bulunan kişinin cezalandırılması öngörülmüştür. Ancak, kişinin bu tasarruflar nedeniyle cezalandırılabilmesi için, iflasa karar verilmiş olması gerekir. Bu nedenle, iflas olgusunun gerçekleşmesi, bir objektif cezalandırılabilme şartı niteliği taşımaktadır.Hileli iflâs suçu, seçimlik hareketli bir suçtur. Madde metninde bu seçimlik hareketler belirlenmiştir.Bu suçun faili, iflâsa tabi bir borçlu yani, tacir olabilir. Ancak, bir tüzel kişinin tacir olması durumunda, tüzel kişiliğin organ veya temsilcisi olan, tüzel kişi adına tasarrufta bulunan gerçek kişiler de suç faili olabileceklerdir.
    TCK MADDE 161 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay12. Hukuk Dairesi
    Esas : 2016/13359Karar : 2017/6365Karar Tarihi : 25.04.2017  “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : İcra Hukuk Mahkemesi
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:Alacaklı tarafından borçlu aleyhine genel haciz yoluyla başlatılan ilamsız icra takibinde, borçlu adına kayıtlı taşınmaza haciz konulduğu ve taşınmazı hacizli olarak satın alan üçüncü kişinin, İİK’nun 106-110 maddeleri gereğince haczin düştüğü gerekçesi ile hacizlerin kaldırılması talebinde bulunduğu, icra müdürlüğünce talebin kabulüne karar verildiği ve hacizlerin kaldırıldığı, alacaklı vekilinin icra mahkemesine başvurusunda; hacizlerin fekki işleminin hatalı olduğunu ileri sürerek kararın iptalini talep ettiği, mahkemece, şikayetin süresinde olmadığından reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.İİK’nun 16. maddesi gereğince, kanunun hallini mahkemeye bıraktığı hususlar müstesna olmak üzere icra ve iflas dairelerinin yaptığı muameleler hakkında kanuna muhalif olmasından veya hadiseye uygun bulunmamasından dolayı icra mahkemesine şikayet olunabilir. Şikayet bu muamelelerin öğrenildiği tarihten yedi gün içinde yapılır. Bir hakkın yerine getirilmemesinden veya sebepsiz sürüncemede bırakılmasından dolayı her zaman şikayet olunabilir.Somut olayda, alacaklının icra mahkemesine başvurusu, şikayet niteliğinde olup, bir hakkın yerine getirilmemesi ile ilgili olduğundan, İİK.nun 16/2. maddesi uyarınca süreye tâbi değildir. Aynı Yasanın 18/3. maddesi gereğince şikayetin incelenmesi konusunda duruşma yapılmasına gerek olup olmadığı hususu icra mahkemesinin takdirine bırakılmış ise de, işin niteliği göz önüne alındığında icra mahkemesinin takdirini duruşma açılması yönünde kullanması, tarafların varsa delillerinin toplanarak varılacak sonuç çerçevesinde karar verilmesi gerekmektedir.O halde mahkemece; yukarıdaki açıklamalar ışığında, taşınmazı hacizli olarak satın alan 3. kişi H.K şikayet dilekçesi tebliğ edilip duruşma açılarak, taraf teşkili sağlandıktan sonra, tarafların iddia ve savunmaları tesbit edilip, varsa delilleri toplanarak oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, dosya üzerinden yapılan eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
    SONUÇ : Alacaklının temyiz isteminin kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca re’sen (BOZULMASINA), bozma nedenine göre alacaklının temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.04.2017 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • TAKİP KONUSU SENETLERİN , MESKENİYET İDDİASI İLERİ SÜRÜLEN MAHCUZ TAŞINMAZIN TAPUDA BORÇLU ADINA DEVRİNE KARŞILIK VERİLMESİ

    TAKİP KONUSU SENETLERİN , MESKENİYET İDDİASI İLERİ SÜRÜLEN MAHCUZ TAŞINMAZIN TAPUDA BORÇLU ADINA DEVRİNE KARŞILIK VERİLMESİÖzet : Takip konusu bononun protokolde bahsi geçen bono olduğu hakkında taraflar arasında uyuşmazlık bulunmayıp bu husus her iki tarafın da kabulündedir. Bu durumda, takip dayanağı senedin mahcuz taşınmazın, tapuda borçlu adına devrine karşılık verilmiş bono olduğu, ve borcun mahcuz taşınmazın devrinden kaynaklandığı sabit ve tartışmasızdır. Hal böyle olunca, İİK’nun 82/son maddesinin yukarıda açıklanan düzenlemesi karşısında borçlunun meskeniyet iddiasının dinlenilmesine olanak bulunmayıp, şikayetin  reddine karar vermek gerekirken, bu hususlar gözardı edilerek şikayetin kabulüne yönelik hüküm tesisi isabetsizdir.
    Yargıtay12. Hukuk Dairesi 
    Esas : 2015/13881Karar : 2015/26379Karar Tarihi : 02/11/2015 
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi  tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
    İİK’nun 82/12. maddesinde meskeniyet şikayetinin hangi hallerde ileri sürülebileceği açıklanmıştır. Bir kimsenin mesken edinmek üzere aldığı borç para bu amaçtan, zirai kredi karşılığı aldığı borç para ise zirai işletmesinin gelişmesini sağlamaktan, ayrıca esnaf kredisi için aldığı borç para da geçimini sağlamaktan kaynaklandığından bu borçlara ilişkin kurulan ipotekler yerleşik Yargıtay İçtihatlarına göre zorunlu ipotek kapsamında kabul edildiğinden haczedilmezlik şikayetinin ileri sürülmesine engel teşkil etmez. Diğer bir deyişle borçlunun daha önce ipotek ettiği taşınmaz hakkında, sonradan haczedilmezlik şikayetinde bulunabilmesi için ipoteğin, mesken kredisi, esnaf kredisi, zirai kredi gibi zorunlu olarak kurulmuş ipoteklerden olması gerekir. Zira, zorunlu olarak, kurulan ipoteğin meskeniyet şikayetine engel teşkil etmeyeceği ilkesi, bu ipoteğin sosyal amaçlı olarak verilen kredinin teminatını oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
    Bunun dışında, borçlunun serbest iradesi ile kurduğu ipotekler, adı geçenin daha sonra bu yerle ilgili olarak meskeniyet iddiasından bulunmasını engeller. Ancak rızaen tesis edilen ipoteğe neden olan borcun hacizden önce ödenmiş olması halinde, şeklen Tapu Sicilinde varlığını sürdüren ipoteğin şikayetin incelenmesine engel olmadığı düşünülmelidir.
    Diğer taraftan, İİK’nun 82/son maddesinde “2,3,4,5,7 ve 12 numaralı bendlerdeki istisna, borcun bu eşya bedelinden doğmaması haline münhasırdır” düzenlemesi mevcuttur. Borcun taşınmazın bedelinden doğması halinde İİK’nun 82/son maddesi hükmü uyarınca haczedilmezlik şikayeti dinlenilemez. 
    Somut olayda, altında borçlu ve alacaklının imzası bulunan 06.03.2008 tarihli protokolde, “ …4  adet çekin B…Şti.  temsilcisi (borçlu) O. tarafından  E.’e (alacaklıya) teslim edileceği, bunun karşılığında S.’a adına kayıtlı … 648 Ada 2 Parselde kayıtlı ve üzerinde ipotek bulunan  dairenin tapusunun B…Ltd. Şti. temsilcisi (borçlu) O. adına yapılacaktır. …Yukarıda bulunan edimler yerine getirilmediği takdirde adı geçen şirket temsilcisi O. tarafından tarafından verilen 76.250,00 YTL bedelli senet tahsile konulacaktır.“ ifadelerine yer verilmiş, bu hususlar taraflarca kabul edilmiştir. Söz konusu protokolde geçen bononun meskeniyet iddiasında bulunulan ve haciz konulan işbu Gebze 2. İcra Müdürlüğü’nün 2009/4212 Esas no’lu dosyasında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibe konulduğu; borçlunun,  bu protokolü delil olarak sunarak icra mahkemesinde teminat iddiasına dayalı olarak borca itiraz ettiği, Gebze icra Hukuk Mahkemesi’nin 07.08.2012 Tarih, 2010/700 E. ve 2012/594 K. sayılı kararı ile itirazın yasal 5 günlük sürede olmadığından bahisle reddedilerek kararın 17.08.2012 tarihinde kesinleşmiş olduğu anlaşılmaktadır.
    Protokolde belirtilen taşınmazın 06.03.2008 tarihinde borçlu Osman Yıldırım adına tapuda satış sureti ile temlik edildiği,   648 Ada 2 Parsel sayılı taşınmaza 03.08.2009 tarihinde haciz  konduğu, taşınmaz üzerinde adı geçenin iktisap tarihinde de mevcut 05.09.2004 tarih ve 7224 Yev. No’lu ipotek ile Finansbank lehine ipotekli olduğu görülmektedir.
    Takip konusu bononun protokolde bahsi geçen bono olduğu hakkında taraflar arasında uyuşmazlık bulunmayıp bu husus her iki tarafın da kabulündedir. Bu durumda, takip dayanağı senedin mahcuz taşınmazın, tapuda borçlu adına devrine karşılık verilmiş bono olduğu, ve borcun mahcuz taşınmazın devrinden kaynaklandığı sabit ve tartışmasızdır. Hal böyle olunca, İİK’nun 82/son maddesinin yukarıda açıklanan düzenlemesi karşısında borçlunun meskeniyet iddiasının dinlenilmesine olanak bulunmayıp, şikayetin  reddine karar vermek gerekirken, bu hususlar gözardı edilerek şikayetin kabulüne yönelik hüküm tesisi isabetsizdir.
    SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02/11/2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 151 MALA ZARAR VERME

    TCK MADDE 151 MALA ZARAR VERME1) Başkasının taşınır veya taşınmaz malını kısmen veya tamamen yıkan, tahrip eden, yok eden, bozan, kullanılamaz hale getiren veya kirleten kişi, mağdurun şikayeti üzerine, dört aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.2) Haklı bir neden olmaksızın, sahipli hayvanı öldüren, işe yaramayacak hale getiren veya değerinin azalmasına neden olan kişi hakkında yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır.
    TCK MADDE 151’İN GEREKÇESİ
    Madde metninde mala zarar verme suçu tanımlanmıştır. Suçun konusu, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz maldır.Suç, başkasının mülkiyetinde bulunan taşınır veya taşınmaz malın kısmen veya tamamen yıkılması, tahrip edilmesi, yokedilmesi, bozulması, kullanılamaz hâle getirilmesi veya kirletilmesiyle oluşur. Bu bakımdan, söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Bu seçimlik hareketlerden kirletme, örneğin başkasına ait binanın duvarına yazı yazmak, afiş veya ilan yapıştırmak, resim yapmak suretiyle gerçekleştirilebilir.Söz konusu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun şikâyetine tâbi kılınmıştır.Maddenin ikinci fıkrasında, mala zarar verme suçunun konusunun hayvan olması hâline ilişkin bir hüküm bulunmaktadır. Buna göre; başkasına ait bir hayvanın öldürülmesi veya işe yaramaz hâle getirilmesi yahut değerinde azalmaya neden olunması hâlinde, birinci fıkra hükmü uygulanacaktır.Suçun oluşması için, haklı bir nedenin bulunmaması gerekir. Bu bakımdan, vahşî, yırtıcı, hastalıklı ve başı boş bırakılmış bir hayvanın öldürülmesi hâlinde faile ceza verilmeyecektir.
    TCK MADDE 151 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay11. Hukuk Dairesi        
    Esas : 2019/1035Karar : 2019/7458 Karar Tarihi : 25/11/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : TİCARET MAHKEMESİ(DENİZCİLİK VE İHTİSAS MAHKEMESİ SIFATIYLA)
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    Taraflar arasında görülen davada İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesince bozmaya uyularak verilen 02/10/2018 tarih ve 2016/34-2018/356 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesinin davacı vekili tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:Davacı vekili; müvekkilinin davadışı sigortalısı Tekin Ozalit…Ltd. Şti. tarafından Çin Halk Cumhuriyeti’nde mukim dava dışı Shangai Forest Packing Co Ltd isimli şirketten FOB Çin esaslı olarak 700 adet petek karton emtiasının satın alındığını, satın alınan emtianın konteynere yüklendiğini ve Ningbo Limanı/Çin’den Kumport Limanı/İstanbul’a konteyner içinde deniz yoluyla nakliyesinin davalı tarafından taahhüt edildiğini, emtianın varma limanı olan İstanbul’da ıslak ve hasarlı olarak müvekkili sigortalısına teslim edildiğini ve hasarın tutanak altına alındığını, yapılan ekspertiz sonucunda emtiada 3.091,27 USD bedelli hasar tespit edildiğini, müvekkili sigorta şirketinin hasar bedelini sigortalısına ödeyerek sigortalının hasar sebebiyle doğan haklarına akdi ve yasal halef olunduğunu ileri sürerek 3.091,27 USD’nin ödeme tarihininden itibaren, devlet bankaları tarafından en yüksek oranda uygulanan faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.Davalı vekili; müvekkili firmanın forwarder olduğunu ve sorumluluğunun bulunmadığını, taşımaya konu konteynerda hasar bulunmadığını, yüklemenin gönderici firma tarafından yapıldığını, süresinde hasar ihbarı yapılmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.Mahkemece, Dairemizin bozma ilamı ve tüm dosya kapsamına göre; konişmentolar üzerlerinde “Shipper’s Load, Count and Seal” kaydının bulunduğu, konişmentoda mevcut bu kayıttan, söz konusu malların konteynere yüklenmesi, istifi, sayımı ve bilahare konteyner kapılarının mühürlenmesi işlemlerinin bizzat satıcı/yükleten “Shanghai Forest Packing Co. Ltd.” tarafından yapılmış olduğunun anlaşıldığı, bu durumda taşıyanın, konteyner içerisindeki yükler hakkında bilgi sahibi olmayacağı, FCL konteyner taşımacılığında, taşımacılığı yapan firmanın, konteyneri taşıma mutabakatı sonucu yükleyiciye tahsis eder ve malın yüklenme operasyonuna eşlik etmeyeceği, bu sebeple konişmento üzerine öncelikle “Shipper’s Stow, Load, Count and Seal” (malların konteynere yüklenmesi, istifi, sayımı ve bilahare konteyner kapılarının mühürlenmesi gönderene aittir) ifadelerini ekleyeceği, konteyner içinde oluşan yoğuşmanın konteynır içindeki emtiaya zarar vermesini engelleyici tedbirler alınması ediminin konişmentoya dercedilen “Shipper’s Load. Count and Seal” kaydı gereğince emtianın konteynere yüklenmesini ve istifini gerçekleştiren satıcı/yükletene ait olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.
    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, temyiz harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 25/11/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay11. Hukuk Dairesi
    Esas : 2019/739Karar : 2019/7482 Karar Tarihi : 25/11/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : FİKRİ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    Taraflar arasında görülen davada Ankara 3. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesince bozmaya uyularak verilen 13/11/2018 tarih ve 2018/231-2018/406 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesinin davalı Kurum vekili tarafından istenildiği ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:Davacı vekili, “İSTANBLUE” ibareli markaların müvekkili adına tescilli olduğunu, davalı …’nın 2012/48953 sayılı “İSTANBLUE TEMİZLİK” ibareli kötüniyetli marka başvurusuna yaptıkları itirazın YİDK kararıyla nihai olarak reddedildiğini, davalı adına başvurusu yapılan markanın müvekkiline ait marka ile ayırt edilemeyecek derecede benzer olduğunu, tescil halinde iltibasın doğacağını, davalının müvekkilinin markasının tanınmışlığından haksız yarar sağlayacağını, müvekkilinin markasının zarar göreceğini, davalı ile müvekkil arasında bağlantı kurulacağını, müvekkilinin tanınmışlığı nedeniyle diğer mal ve hizmetler yönünden de koruma altında bulunduğunu, mal ve hizmetlerin ilişkili olduğunu ileri sürerek YİDK’nin 2014-M-7377 sayılı kararının iptalini, davalı adına başvurusu yapılan 2012/48953 sayılı markanın tescili halinde hükümsüzlüğünü talep ve dava etmiştir.Davalı kurum vekili, kötüniyet iddiasına ilişkin delillerin müvekkili nezdindeki itiraz aşamasında sunulmadığını, markaların farklı mal ve hizmetleri kapsadığını, 556 sayılı KHK’nin 8/4. maddesindeki şartların oluşmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.Diğer davalı davaya cevap vermemiştir.Mahkemece, bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya göre; markalar kapsamındaki benzer mal ve hizmetlerde karıştırılma ihtimalinin bulunduğu, davacının markalarının ayırt ediciliğinin kullanım nedeniyle yüksek olduğu, tanınmış marka oldukları, başvuru markasının tescili halinde davacı markasının tanınmışlığından haksız yararlanma ve ayırt edici karakterine zarar verme ihtimalinin bulunduğu, 556 sayılı KHK’nın 8/4 maddesi koşullarının gerçekleştiği, anılan ibarenin kullanımında makul nedenin bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne YİDK’nın 2014-M-7377 sayılı kararının iptaline, 2012/48953 sayılı “İSTANBLUE TEMİZLİK” ibareli markanın hükümsüzlüğü ile sicilden terkinine karar verilmiştir.Kararı, davalı Kurum vekili temyiz etmiştir.Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı Kurum vekilinin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.
    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı Kurum vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, temyiz harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 25/11/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay17. Ceza Dairesi       
    Esas : 2019/11180Karar : 2019/14348 Karar Tarihi : 13/11/2019
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Asliye Ceza MahkemesiSUÇLAR : Hırsızlık, konut dokunulmazlığının ihlaliHÜKÜM : Mahkumiyet
    Yerel mahkemece suça sürüklenen çocuk hakkında hırsızlık ve konut dokunulmazlığının ihlali suçlarından verilen hükümler temyiz edilmekle, başvuruların süresi ve kararların niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:Hırsızlık suçunun işlendiği pencerelerin koruma dış demirlerinin duvar içerisinden sökülmüş vaziyette olduğunun tespit edilmesi nedeniyle, hırsızlık suçunu gerçekleştiren suça sürüklenen çocuğun eylemlerinin TCK’nın 151/1. maddesinde düzenlenen suçu da oluşturabileceği anlaşılmakla, her ne kadar mala zarar verme suçundan kamu davası açılmamış ise de suça sürüklenen çocuk hakkında zamanaşımı süresi içerisinde, mala zarar verme suçundan işlem yapılması olanaklı görülmüştür.Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre suça sürüklenen çocuk … ve müdafiinin temyiz nedeni yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle, usul ve kanuna uygun bulunan hükümlerin tebliğnameye uygun olarak ONANMASINA, 13/11/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

  • Sürücünün Tam Kusurlu Gerçekleştirdiği Trafik Kazası

    Sürücünün Tam Kusurlu Gerçekleştirdiği Trafik KazasıYargıtay17. Hukuk Dairesi 
    Esas : 2015/11439 Karar : 2015/13743Karar Tarihi : 10.12.2015 
    Davacı ….., ……….’ye velayeten … ……….. velayeten kendi adına asaleten……….ile davalı … arasındaki dava hakkında,……… Asliye Hukuk Mahkemesi’nden verilen 19.06.2013 gün ve 2012/608 Esas, 2013/361 Karar sayılı hükmün, Dairemizin 19.02.2015 tarih, 2013/16149 esas, 2015/3016 karar sayılı ilamı ile bozulmasına karar verilmişti. Süresi içinde davacılar vekilince kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:
    KARAR
    Davacı vekili, davacıların desteğinin davalı şirkete trafik sigortalı aracı sevk ve idare ederken yaşanan çift taraflı trafik kazasında yaşamını yitirdiğini, davacıların zarar gören 3.kişi sıfatı ile talepte bulunduklarını belirterek davacı ……….için 13.500,00 TL, davacı …….. için 4.800,00 TL davacı …….. için 5.500,00 TL, davacı ……. için 7.500,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının dava tarihinden işleyecek avans faizi ile tahsiline karar verilmesini talep etmiş iken; ıslah dilekçesi ile talebini yükseltmiştir.
    Davalı vekili, sürücünün tam kusurlu olması nedeni ile davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna dayanılarak; ıslah doğrultusunda davanın kabulü ile……. için 84.072,14 TL,……. için 24.067,84 TL, 27.812,71 TL, 39.047,31 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizce karar bozulmuş, bu kez davacılar vekili tarafından kararın düzeltilmesi istenmiştir.
    Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir. Dairemizce salt kaza tespit tutanağına dayanılarak karar verilmesi isabetli bulunmadığından bozma nedeni yapılmıştır. Her ne kadar trafik kazası çift taraflı olsa da davacılar sürücü desteklerinin tam kusurlu olduğunu belirtmiş, davalı vekili de cevap dilekçesinde sigortalısı olduğu aracın destek sürücüsünün tam kusurlu olduğunu kabul etmiştir. Kaza tespit tutanağında da kazaya karışan diğer araca bir kusur izafesi yapılmamıştır.Davacılar mirasçısı sıfatıyla değil,destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla dava açtıklarına, ölüm nedeniyle doğrudan davacılar üzerinde doğan destekten yoksunluk zararının oluşumundaki kusurun davacılara yansıtılamayacağına, dolayısıyla araç sürücüsünün veya işletenin tam kusurlu olmaları halinde, desteğinden yoksun kalan davacıları etkilemeyeceğine, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’na göre, aracın zorunlu mali sorumluluk sigortacısı davalı sigorta şirketi, işletenin üçüncü kişilere verdiği zararları teminat altına aldığına ve olayda işleten veya sürücü tam kusurlu olsalar bile, destekten yoksun kalan davacılar da zarar gören üçüncü kişi konumunda bulunduğundan, davalı sigorta şirketinin sorumlu olacağına (HGK’nun 15.6.2011 gün ve 2011/17-142 esas-411 karar, HGK’nun 22.2.2012 gün 2011/17-787 esas 2012/92 karar sayılı ilamları uyarınca) göre,ayrı bir kusur raporu alınmasına gerek olmadığından davacılar vekilinin karar düzeltme isteğinin kabulü ile dairemizin 19.02.2015 gün ve 2013/16149 esas 2015/3016 karar sayılı bozma ilamının ortadan kaldırılarak verilen hükmün onanmasına karar verilmiştir.
    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin karar düzeltme isteğinin kabulü ile dairemizin 19.02.2015 gün ve 2013/16149 esas 2015/3016 karar sayılı bozma ilamının ortadan kaldırılarak verilen hükmün ONANMASINA, 10.12.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Süreli İpoteklerin Terkininde Yeni Uygulama Başladı, Alacaklılar Dikkat!

    Süreli İpoteklerin Terkininde Yeni Uygulama Başladı, Alacaklılar Dikkat!
     
    Yürürlük tarihi 01.01.2020 olarak belirlenmiş olan ve 10.07.2019 tarihinde 30827 sayılı Resmi Gazete ‘de yayımlanan 7181 sayılı Tapu Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un (i) 19. maddesi ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 883. Maddesine; “İpotek süreli olarak kurulmuşsa, sürenin bitiminden itibaren otuz gün içinde ipotekli taşınmaz üzerinde 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 150/c maddesinde belirtilen şerhin konulmaması hâlinde ipotek, malikin talebiyle tapu müdürlüğünce terkin edilir” ve (ii) 3. maddesi ile 2644 sayılı Tapu Kanunu’na “22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 883.Maddesinin ikinci fıkrasının yürürlüğe girdiği tarihten önce süresi dolmuş olmasına rağmen terkin edilmeyen süreli ipoteklerde anılan fıkrada belirtilen otuz günlük süre, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte başlar” hükümleri eklenmiştir.
     

    Yukarıda bahsedilen düzenleme gereğince özetle;
    01.01.2020 tarihinden önce süreli olarak tesis edilen ve süresi sona eren ipoteklerde, 31.01.2020 tarihine kadar ve 01.01.2020 tarihinden sonra süreli olarak tesis edilen ipoteklerde, süre bitiminden itibaren 30 (otuz) gün içerisinde,alacaklının talebiyle icra müdürlüğü tarafından ipoteğin paraya çevrilme işlemlerinin başlandığını tapu müdürlüğüne bildirmemesi bir diğer deyişle taşınmaza ait şerh sütununa İcra İflas Kanunu’nun 150/c maddesinde yer alan şerhin konulmaması halinde taşınmaz maliki tapu müdürlüğüne ipotek terkin harcını yatırmak suretiyle ipoteğin terkin edilmesini sağlayabilecektir.

    İş Yeri Açılışında Belge TeslimiYukarıda bahsedilen yasal düzenlemenin yürürlüğe girmesinden öncesinde, yalnızca alacak sona erince ipotekli taşınmaz malikinin alacaklıdan ipoteği terkin ettirmesini isteyebileceğini düzenlemişken; 01.01.2020 tarihi itibariyle süreli ipoteklerde artık alacak sona ermese dahi ipotek süresinin sona ermesiyle taşınmaz maliki alacaklıdan bu konuda ilave bir aksiyon almasını beklemeden ipoteği terkin ettirebilecektir.


    Sonuç olarak; alacağını süreli ipotek tesisi yolu ile teminat altına alan alacaklıların, ipoteklerin bitim süresine dikkat etmesi ve sürenin sona ermesini takiben 30 (otuz) günlük süre içerisinde ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takibe başlayarak, takibe başlandığının icra müdürlüğü tarafından tapuya bildirilmesini sağlaması gerekmektedir. Aksi halde taşınmaz malikinin tek taraflı olarak ipoteği terkin ettirme imkanı olacağını hatırlatmak isteriz.

    Bu konu hakkındaki makalelerimiz için tıklayın

  • TCK MADDE 139 ŞİKAYET

    TCK MADDE 139 ŞİKAYET Kişisel verilerin kaydedilmesi, verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele   geçirme ve verileri yok etmeme hariç, bu bölümde yer alan suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlıdır.
    TCK MADDE 139’UN GEREKÇESİ
    Madde metninde, bu Bölümde tanımlanan bazı suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması şikâyete bağlı tutulmuştur.
    TCK MADDE 139 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay12. Hukuk Dairesi
    Esas : 2006/10799Karar : 2006/13163Karar Tarihi : 21.9.2006 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Sincan İcra Mahkemesi TARİHİ : 24/02/2006NUMARASI : 2006/58-68
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :Boşanma ilamı ekinde verilen yoksulluk nafakası, maddi ve manevi tazminatın icra takibine konu edilebilmesi için HUMK’ nun 443. maddesi gereğince (boşanma) ilamının kesinleşmesine bağlıdır. Somut olayda takibe konu Sincan 1. Aile Mahkemesinin 20.9.2005 tarih ve 2005/276-642 sayılı tarafların boşanmasına ilişkin verdiği karar kesinleşmemiştir. Bu durumda takibe dayanak ilamda hükmolunan yukarıda belirtilen alacaklar ile yargılama gideri ve ücreti vekalet takip konusu yapılamaz. Mahkemece şikayetin kabulüne karar vermek gerekirken reddine karar vermesi isabetsizdir.
    SONUÇ  : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 21.9.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay12. Hukuk Dairesi
    Esas : 2018/15141Karar : 2019/17563Karar Tarihi : 09/12/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :Şikayetçi 3. kişinin icra mahkemesine başvurusunda, satışı yapılan taşınmaz üzerinde haczinin bulunduğunu ileri sürerek sıra cetveli yapılmaksızın satış bedelinin ödenmesine ilişkin icra müdürlüğü kararının iptali ile sıra cetveli yapılmasına karar verilmesini istediği, ilk derece mahkemesince şikayetin kabulü ile müdürlük işleminin iptaline, sıra cetvelinin icra müdürlüğünce düzenlenmesine karar verildiği, alacaklı tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine bölge adliye mahkemesince taşınmaz üzerinde şikayetçinin alacaklı olduğu takip dosyasından ya da tasarrufun iptaline ilişkin dava dosyasından konulan bir haczin bulunmadığı gerekçesi ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve şikayetin reddine karar verildiği, bu kararın şikayetçi 3. kişi tarafından, açmış oldukları tasarrufun iptali davasında İİK’nın 281/II maddesi gereğince mahkemece ihtiyati haciz kararı verildiğini ve bu kararın 07.07.1999 tarih 1524 yevmiye ile taşınmaz kayıtlarına işlendiğini ileri sürelerek temyiz edildiği anlaşılmıştır.Somut olayda, … 3. İcra Müdürlüğü’nün 2010/10011 Esas sayılı dosyasından haczedilen … İli, … İlçesi,… Köyünde kain 391 parsel sayılı taşınmazın … İcra Müdürlüğü’nün 2012/572 Talimat sayılı dosyasından satışının yapıldığı ve satış bedelinin bu dosyaya gönderildiği, şikayetçi 3. kişinin alacaklı olduğu takip dosyasından haczin devam ettiğinin bildirildiği, icra müdürlüğünce satış bedelinin sıra cetveli olmaksızın ödenmesine karar verildiği görülmektedir.İİK’nun 140. maddesi gereğince; “Satış tutarı bütün alacaklıların alacağını tamamen ödemeye yetmezse icra dairesi alacaklıların bir sıra cetvelini yapar.” Sıra cetvelini düzenleme yetkisi ilk haczi koyan icra dairesine aittir. Haczin talimatla uygulanması halinde sıra cetvelinin esas icra dairesince düzenlenmesi gerekir.İİK’nun 100. maddesi gereğince, borçluya ait paranın veya satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar birden fazla alacaklı tarafından haciz konulması halinde, anılan madde hükmü gereği icra müdürlüğünce derece kararı yapılması gerekir. Derece kararının yapılması için mutlaka satış sonucu para elde edilmesi zorunlu değildir.Açıklanan maddelere göre, birden fazla haciz ve dolayısıyla alacaklı bulunduğu durumlarda, icra müdürlüğünce, öncelikle İİK.nun 140. maddesi gereğince sıra cetveli yapılarak alacaklılara, diğer alacaklara yönelik itirazlarını ileri sürme imkanı tanınmalıdır.Şikayetçi haciz alacaklısı üçüncü kişinin geçerli haczinin bulunup bulunmadığı icra müdürlüğünce yapılacak sıra cetveline itiraz edilmesi halinde tartışılacak bir husus olup itirazlarını ileri sürebilmesi için öncelikle sıra cetveli yapılması gerekmektedir. Bu aşamada haczin geçerli olup olmadığı tartışılamaz.O halde, Bölge Adliye Mahkemesince 6100 sayılı HMK’nın 353/1-b-1 maddesi uyarınca alacaklının istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.
    SONUÇ : Şikayetçinin temyiz itirazlarının kabulü ile, … Bölge Adliye Mahkemesi 8. Hukuk Dairesinin 04.10.2018 tarihli, 2018/162 E.-1893 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09/12/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
    Yargıtay12. Hukuk Dairesi
    Esas : 2019/13034Karar : 2019/17556Karar Tarihi : 09/12/2019 
    “İçtihat Metni”MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :Borçlunun 06/12/2018 tarihinde yapılan ihalenin feshi istemiyle 14.12.2018 tarihinde icra mahkemesine başvurduğu, ilk derece mahkemesince ihaleye fesat karıştırıldığı yönündeki iddianın süresiz olarak ileri sürülebileceği ancak bu iddianın ispatlanamadığı gerekçesi ile şikayetin reddine ve ihale bedelinin %10’u oranında para cezasına hükmedildiği, borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, bölge adliye mahkemesince istinaf isteminin HMK 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.İİK.nun 134/2. maddesinde; “İhalenin feshini, Borçlar Kanunu’nun 226. maddesinde yazılı sebepler de dahil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, tapu sicilindeki ilgililer ve pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler, yurt içinde bir adres göstermek koşulu ile icra mahkemesinde şikayet yoluyla ihale tarihinden itibaren 7 gün içinde isteyebilirler” hükmüne yer verilmiştir. İlgililerin, ihalenin yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç, ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul edilir. Anılan Kanun’un aynı maddesinin 7. fıkrası hükmüne göre; satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa, şikayet süresi ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihaleden itibaren bir seneyi geçemez.Bu madde hükmüne göre, ihalenin feshinin, ihale tarihinden itibaren en geç yedi gün içinde istenmesi gerekir.Somut olayda; ihalenin feshi isteminde bulunun borçluya satış ilanının 24.10.2018 tarihinde tebliğ edildiği ve usulsüzlüğünün ileri sürülmediği, bu durumda borçlunun satış ilanı tebliğ tarihi itibariyle ihale tarihinden haberdar olduğunun kabulü gerekmektedir. İhalenin 06/12/2018 tarihinde gerçekleştiği ve ihalenin feshi istemine yönelik şikayetin ise 14/12/2018 tarihinde yapıldığının anlaşılması karşısında, istemin esasa girilmeksizin süreden reddi gerekirken, başvurunun esasının incelenerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.Öte yandan İİK’nun 134/2. maddesi uyarınca davası reddedilen şikayetçi aleyhine para cezasına hükmedilebilmesi için şikayetin esasa ilişkin nedenlerle reddi öngörülmüş olup, istemin esasa girilmeksizin süreden reddi halinde para cezasına hükmolunamayacağından borçlu aleyhine para cezasına hükmedilmesi de doğru görülmemiş olup, bölge adliye mahkemesi kararının kaldırılmasına ve ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.
    SONUÇ : Yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/1. maddesi uyarınca, … Bölge Adliye Mahkemesi… Hukuk Dairesi’nin 19.09.2019 tarih ve 2019/1009 E. – 2019/1394 K. sayılı istinaf talebinin esastan reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA ve … 15. İcra Hukuk Mahkemesi’nin 17.01.2019 tarih ve 2018/1123 E. – 2019/24 K. sayılı kararının re’sen BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 09/12/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 137 NİTELİKLİ HALLER

     Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların;a) Kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle,b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, İşlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
    TCK MADDE 137’NİN GEREKÇESİ
    Madde metninde bu Bölümde tanımlanan suçların daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren nitelikli hâlleri tanımlanmış bulunmaktadır.
    TCK MADDE 137 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay20. Hukuk Dairesi
    Esas : 2019/5390Karar : 2019/7165Karar Tarihi : 05/12/2019
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : İcra Hukuk Mahkemesi
    Taraflar arasındaki davada …..İcra Hukuk Mahkemelerince ayrı ayrı yetkisizlik kararı verilmesi nedeni ile dosyada son karar bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesinden sonra verilmiş ise de iki farklı bölge adliye mahkemesinin yargı çevresinde kalan mahkemelerce karşılıklı olarak yetkisizlik kararı verilmiş olması ve 5235 sayılı Kanunun 36/3. maddesi gereğince bölge adliye mahkemeleri hukuk dairelerinin görevinin yargı çevresi içerisinde bulunan adlî yargı ilk derece hukuk mahkemeleri arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını çözmek olduğundan yargı yerinin belirlenmesi için gönderilen dosya içindeki tüm belgeler incelendi, gereği düşünüldü:
    KARAR
    Dava, icra memurunun işlemini şikayete ilişkindir.….., davacı tarafça açılan dava her ne kadar, haksız haciz tutanağı şeklindeki memur muamelesinin şikayet yoluyla iptali şeklinde açılmış ise de HMK.’nın 33. maddesi uyarınca hukuki tavsif hakime aittir. Hakim, bir davada sadece tarafların ileri sürdükleri maddi vakıalar ve netice-i taleplerle bağlı olup, dayandıkları kanun hükümleri ve onların hukuki tavsifleri ile bağlı değildir. Kanunları re’sen tatbik ederek iddia ve müdafaadaki netice-i talepleri karara bağlamakla mükelleftir (4.6.1958 ve 15/6 sayılı İBK). Buna göre, davacı 3. kişi tarafından açılan dava, İİK.’nın 97 vd. maddeleri uyarınca açılan istihkak davasıdır. İstihkak davalarında, yetkili icra hukuk mahkemesi, davalının ikametgahının bulunduğu yer icra hukuk mahkemesi ile icra takibinin yapıldığı yer icra hukuk mahkemesidir. 3. şahıs davacı tarafından ise, dava, kendi ikametgahının bulunduğu yer ola…..ukuk Mahkemesinde açılmıştır. Bu yetkiye ilişkin kural, kesin yetki olmayıp, davalı tarafın bu hususta yetki itirazında bulunması gerekir. Davalı vekilince, HMK.’nın ilgili hükümleri gereğince, 2 haftalık yasal süre içesinde verilen cevap dilekçesinde, Mahkememizin, bu davada, yetkisine itiraz edilmiş olup,…..Mahkemelerinin yetkili olduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı vermiştir.….. Hukuk Mahkemesi, 2004 sayılı İİK’nın 4/1. maddesinde “İcra ve iflas dairelerinin muamelelerine karşı yapılan şikayetlerle itirazların incelenmesi icra mahkemesi hakimi yahut kanun gereğince bu görev kendisine verilmiş olan hakim tarafından yapılır” aynı Kanunun 79. maddesinde ise “İcra dairesi talepten nihayet üç gün içinde haczi yapar. Haczolunacak mallar başka yerde ise haciz yapılmasını malların bulunduğu yerin icra dairesine hemen yazar. Bu halde hacizle ilgili şikayetler, istinabe olunan icra dairesinin tabi bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir” hükümlerine yer verilmiştir. Anılan yasal düzenlemelerden anlaşılacağı üzere icra takibi hangi icra müdürlüğünce yapılmış ise bu takipleilgili itiraz ve şikayetler takibin yapıldığı yer icra müdürlüğünün bağlı bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. Ancak, şayet haczolunacak mallar başka yerde ise talimatla malların bulunduğu yer icra müdürlüğünce yapılan hacizle ilgili şikayetlerde haczi yapan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesince incelenir. Bu durumda anılan yasal düzenlemeler uyarınca ……2018/171 Tal. sayılı dosyada 01/11/2018 tarihli haciz işlemine yönelik şikayetin görüm ve çözümünde mahkememizin yetkisiz olduğu gerekçesiyle yetkisizlik kararı vermiştir.İİK’nın 4. maddesi gereğince, takip hangi icra dairesinden başlamış ise bu takiple ilgili itiraz ve şikayetler, takibin yapıldığı yer icra müdürlüğünün bağlı olduğu icra mahkemesinde çözümlenir. Bu husus, kamu düzenine ilişkin kesin yetki niteliğindedir. Yasal koşulların oluşması halinde, İİK’nın 79 ve 360. maddeleri yetki ile ilgili istisnaları düzenler.İİK’nın 79. maddesi gereğince haczolunacak malların başka bir yerde bulunması halinde icra dairesi, malların bulunduğu yer icra dairesine talimat yazarak haczin yapılmasını ister. Bu halde, hacizle ilgili şikayetler, kendisine talimat yazılan icra dairesinin bağlı bulunduğu icra mahkemesince çözümlenir. Anılan husus, kesin yetki kuralı olup mahkemece re’sen uygulanmalıdır. Ancak, talimat yazısı, borçluya ait menkul ve gayrimenkul mallar ile 3. kişilerdeki hak ve alacakların haczi yönünde ve genel nitelikli olmayıp da belli bir malın haczini isteyen “nokta haczi” biçiminde yazılmış ise bu halde anılan hacizle ilgili şikayet, talimatı yazan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesince incelenir. Bir başka deyişle böyle hallerde İİK’nın 79. maddesi hükmü uygulanamaz. Yine, haciz işlemi talimat yoluyla değil de doğrudan müzekkere yazılarak yapılmış ise haciz işlemini yapan icra dairesinin bağlı olduğu icra mahkemesi şikayetleri incelemede yetkilidir.Somut olayda; davacı vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili firmanın, fiili ve hukuki olarak “……” mukim ve faal iken alacaklı tarafın talebi ile haciz mahallinde hazırun olduğu halde ve dosya borçlusunun adresinin aynı bina 10/2 yani kat:2 olmasına rağmen, haciz tutanağına, haczin yapıldığı yer olarak 10/2 yazılmış olup, bu haciz tutanağının gerçeği yansıtmadığını, gerçek olan haciz işleminin No:10’un 2 ve 3. katında haciz esnasında sorumluluğu kabul yetkisi olmayan vekilin dışındakilerin borçlunun tebligat adresinin dışında haciz yapılması mümkün olmadığı kuralı aşiker iken, icra memurunun hangi katta haciz işlemi yaptığını dikkate almaksızın haciz tutanağı tanzim ettiğini, ekte sundukları ticaret odası kaydı dikkate alındığında, borçlu şirket ile müvekkili şirketin idari ve fiili olarak ayrı adreste olduklarını, aynı bina olmasından kaynaklı bir karışıklık icra memurunun yanılmasına sebep olduğunu ve bu karışıklığın orada 15 yıldır aynı faaliyete devam eden müvekkili şirketin mağduriyetine sebep olduğundan bahisle, öncelikle haksız haciz tutanağı tatbiki ile doğacak zararın önlenmesi amaçlı ihtiyati tedbire, haksız haciz tutanağı şeklindeki memur muamelesinin şikayet yoluyla iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Şikayete konu işlemin …..2018/171 Tal. sayılı dosyada 01/11/2018 tarihli haciz işlemine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda uyuşmazlığın ….arafından görülüp çözümlenmesi gerekmektedir.
    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 6100 sayılı HMK’nın 21 ve 22. maddeleri ve 5235 sayılı Kanunun 36/3. maddesi gereğince; ….. YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE 05/12/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
    Yargıtay1. Hukuk Dairesi
    Esas : 2016/9873Karar : 2019/5664Karar Tarihi : 05.11.2019
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : ASLİYE HUKUK MAHKEMESİDAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL
    Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece çekişme konusu … parsel … ve … nolu bağımsız bölümlere yönelik davanın feragat nedeniyle reddine, diğer taşınmazlar yönünden davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar davalılar vekili tarafından yasal süre içerisinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 05.11.2019 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar vekili Avukat … ile temyiz edilen davacı vekili Avukat … geldiler, duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
    KARAR
    Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil-tazminat isteğine ilişkindir.Davacı, mirasbırakanları … ve …’nın adlarına kayıtlı … parsel sayılı taşınmazdaki … ve … nolu bağımsız bölümleri davalılardan …’ye, … ve … nolu bağımsız bölümleri davalılardan …’ye, … ve … nolu bağımsız bölümlerin yarısını davalılardan …’ya satış yolu ile temlik ettiklerini, … parsel sayılı taşınmazlarını ise ½ şer paylı olarak davalılar … ve …’ye devrettiklerini, akabinde davalıların kat karşılığı inşaat sözleşmesi yaparak … dükkan ve … meskene sahip olduklarını, söz konusu taşınmazdaki …-…-…-…-… nolu bağımsız bölümlerin halen davalılar … ve … adına, … nolu bağımsız bölümün davalı … adına kayıtlı olduğunu, davalıların bu taşınmazdaki … adet meskeni ise üçüncü kişilere sattıklarını, yapılan işlemlerin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek çekişme konusu … parsel üzerinde bulunan …, …, …, …, … ve … nolu bağımsız bölümlerin, yine dava konusu … parsel sayılı taşınmaz üzerindeki …, …, …, …, … ve … nolu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile payı oranında adına tesciline, … parsel sayılı taşınmaz üzerine kurulu ve üçüncü kişiye satılan iki adet bağımsız bölümün bedellerinin miras payı oranında davalılar … ve …’dan tahsiline karar verilmesini istemiş, yargılama aşamasında 13.01.2014 tarihli dilekçe ile çekişme konusu … parsel sayılı taşınmazdaki … ve … nolu bağımsız bölümlere ilişkin davadan feragat etmiştir.Davalılar, mirasbırakanlarının varlıklı olduğunu, dava konusu taşınmazların devir işlemlerinde muvazaa olmadığını, mirasbırakanların paylaştırma kastıyla hareket ettiklerini, bu kapsamda muris …’nın davacıya … mevkinde müstakil bir parsel ile aralarında pay edilmek üzere en küçük kardeşleri …’ye S.S.K hastanesi civarında gayrimenkul temlik ettiğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.Mahkemece, çekişme konusu … parsel … ve … nolu bağımsız bölümlere yönelik davanın feragat nedeniyle reddine, diğer taşınmazlar yönünden yapılan temlik işlemlerinin muvazaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.Dosya içeriğinden ve toplanan delillerlerden; 1927 doğumlu mirasbırakan …’nın 24.12.2011 tarihinde, yine 1927 doğumlu diğer mirasbırakan …’nın ise … tarihinde öldükleri, geriye mirasçı olarak, davacı kızları …, davalı çocukları …, …, … ile dava dışı çocukları …, …, … ve …’in kaldıkları, … parsel sayılı taşınmazdaki çekişme konusu … ve … nolu bağımsız bölümlerin davalılardan …’ye, … ve … numaralı bağımsız bölümlerin davalılardan …’ye 29.11.1991 tarihli resmi satış senedi ile mirasbırakanlar tarafından satıldığı, yine … parsel sayılı taşınmazdaki … ve … nolu bağımsız bölümlerin ½’şer payının muris … tarafından davalılardan …’ya satış yolu ile devredildiği, diğer dava konusu … parsel sayılı taşınmazın … parsel ile … parsel sayılı taşınmazların tevhit edilmesi suretiyle oluştuğu, … parsel sayılı taşınmazın tamamı mirasbırakan … adına kayıtlı iken 19.04.1982 tarihli satış senedi ile davalı …’ye temlik edildiği, davalı … tarafından 30.06.1982 tarihinde söz konusu taşınmazın ½ payının diğer davalı …’ye satıldığı, … parsel sayılı taşınmazın ise dava dışı … Belediyesi adına kayıtlı iken 12.06.1985 tarihinde ½ şer paylı olarak davalılardan … ve …’ye satılarak devredildiği, dava sonra söz konusu taşınmazların tevhit edilmesi suretiyle … parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, kat irtifakı kurulan söz konusu taşınmazdaki dava konusu …-…-…-…-…-…-…-… nolu bağımsız bölümlerin ½ şer paylı olarak davalılar … ve … adına kayıtlı hale geldiği, daha sonra adı geçen davalılar tarafından … nolu bağımsız bölümün 08.02.2005 tarihinde dava dışı …’a, … nolu bağımsız bölümün … tarihinde dava dışı …’ye, … nolu bağımsız bölümün ise … tarihinde davalı …’ya satış yolu ile devredildiği, davacılar tarafından halen davalılar adlarına kayıtlı olan taşınmazlar yönünden tapu iptali ve tescil, üçüncü kişilere devredilen taşınmazlar yönünden tazminat talebinde bulunulduğu, yargılama aşamasında çekişme konusu … parseldeki … ve … nolu bağımsız yönünden açılan davadan feragat edildiği, yine 3402 sayılı Kanun’un 22/A maddesi gereğince yapılan yenileme neticesinde … parselin … ada … parsel, … parselin ise … ada … parsel numarasını aldıkları anlaşılmaktadır.Uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (nitelikli-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.Bu durumda yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 0l.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere; görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de 4721 s. Türk Medeni Kanunu’ nun (TMK) 706, 6098 s. Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 237 (818 s. Borçlar Kanunu’nun (BK) 213) ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.Hemen belirtmek gerekir ki; bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki kişisel ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.Öte yandan miras bırakan sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar biçimde bir paylaştırma yapmışsa mal kaçırmak kastından söz edilmeyeceğinden olayda 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanamayacağı da kuşkusuzdur.Somut olaya gelince, davalıların paylaştırma savunmasında bulunduğu, bu kapsamda dosya kapsamına celp edilen tapu kayıtlarından mirasbırakan …’nin adına kayıtlı taşınmazlarından … parsel sayılı taşınmazını … tarihinde davalı …’ye, … parsel sayılı taşınmazını … tarihinde dava dışı kızı …’a, … parsel sayılı taşınmazını … tarihinde dava dışı kızı …’ya, … parsel sayılı taşınmazını … tarihinde davalı …’ya, … yarsel sayılı taşınmazını … tarihinde davacı kızı …’ye, … parsel sayılı taşınmazını … tarihinde dava dışı kızı …’e, … parsel sayılı taşınmazını dava dışı kızı …’ya satış yolu ile devrettiği, yine dava dışı … parsel sayılı taşınmazdaki …-…-…-… nolu bağımsız bölümlerdeki muris …’ye ait payın ölümü ile mirasçılarına intikal ettiği, diğer mirasbırakan … adına kayıtlı dava dışı … parsel sayılı taşınmazın ise … tarihinde davalı …’ye satış yolu ile devredildiği, böylece mahkemece temlik tarihinde ve yakın zamanda diğer mirasçılara da taşınmaz devredildiği belirlenmiş, ancak yapılan paylaştırmanın makul ve kabul edilebilir ölçüde olup olmadığı araştırılmamıştır.Öte yandan, 31.03.2016 tarihli celsede davalı tanıklarından … ve …’nın sonraki celse dinlenmelerine ilişkin talebin, ara karar ile, Hukuk Muhakemeleri Kanunu 241.maddesine aykırı olacak şekilde reddedilmesi de doğru değildir.Hâl böyle olunca yukarıda açıklanan ilkeler uyarınca, öncelikle mirasbırakanlar tarafından tüm mirasçılara temlik edilen taşınmazların temlik tarihindeki mevcut halleriyle rayiç bedelleri belirlenmek suretiyle makul bir paylaştırma yapılıp yapılmadığı hususunun araştırılması, taraflarca bildirilen tüm tanıkların dinlenmesi ve dosya kapsamında toplanan ve toplanacak diğer tüm delillerin bir arada değerlendirilerek mirasbırakanın sağlığında hak dengesini gözeten kabul edilebilir ölçüde ve tüm mirasçıları kapsar bir paylaştırma yapıp yapmadığı açıklığa kavuşturularak hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve noksan inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesis edilmesi doğru değildir.Kabule göre de, çekişmeli … ve … parsel sayılı taşınmazların yeni parsel numaraları üzerinden değerlendirme yapılması gerektiği halde, infazda tereddüt yaratacak biçimde eski parsel numarası üzerinden hüküm kurulması da isabetsizdir.Davalıların yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.01.2019 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesi gereğince gelen temyiz edenler vekili için 2.037.00.-TL. duruşma vekâlet ücretinin temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 05.11.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 132 HABERLEŞMENİN GİZLİLİĞİ İHLALİ

    Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır.(2) Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3) Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuka aykırı olarak  alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Ek cümle: 2/7/2012-6352/79 md.) İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.(4) (Mülga: 2/7/2012-6352/79 md.)
    TCK MADDE 132’NİN GEREKÇESİ 
    Madde metninde, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğinin ihlâli suç olarak tanımlanmaktadır.Söz konusu suç, belirli kişiler arasındaki haberleşmenin içeriğinin öğrenilmesiyle işlenmektedir. Kişiler arasındaki haberleşmenin ne suretle yapıldığının suçun oluşumu açısından önemi yoktur. Bu haberleşme, örneğin mektupla, telefonla, telgrafla, elektronik posta yoluyla yapılabilir. Bu suç açısından önemli olan, haberleşmenin belirli kişiler arasında yapılmasıdır. Söz konusu suçu, bu haberleşmenin tarafı olmayan kişi işleyebilir.
    Haberleşmenin gizliliğinin sadece dinlemek veya okumak suretiyle ihlâl edilmesi, bu suçun temel şeklini oluşturmaktadır. Ancak, bu gizlilik ihlâlinin, haberleşme içeriklerinin yani konuşulanların veya yazılanların kayda alınması suretiyle yapılması, bu suçun nitelikli şekli olarak tanımlanmıştır. Örneğin telefon konuşmalarının ses kayıt cihazıyla kayda alınması hâlinde, suçun bu nitelikli hâli gerçekleşmektedir.Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin belli bir suça ilişkin soruşturma kapsamında Anayasa ve kanunların belirlediği koşullar çerçevesinde öğrenilmesinin veya kayda alınmasının hukuka uygun olduğu muhakkaktır. Maddenin ikinci fıkrasında, kişiler arasındaki haberleşme içeriklerinin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Haberleşme içerikleri hukuka uygun bir şekilde veya birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi suretiyle öğrenilmiş olabilir. İkinci fıkrada tanımlanan suç, haberleşme içeriklerinin ifşasıyla, yayılmasıyla, yani yetkisiz kişilerce öğrenilmesinin sağlanmasıyla oluşur. Fıkra metninde bu ifşanın hukuka aykırı olması açıkça vurgulanmıştır. Bu bakımdan örneğin kişiler arasındaki telefon konuşmalarına ilişkin kayıtların, savcılık veya mahkemeye verilmesi, duruşmada açık bir şekilde dinlenmesi veya okunması hâlinde, söz konusu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, henüz soruşturma aşamasında iken, kişiler arasındaki konuşma içeriklerinin, hukuka uygun bir şekilde kayda alınmış olsalar bile, örneğin televizyonlarda veya gazetelerde yayınlanması hâlinde, bu suç oluşacaktır.
    Maddenin üçüncü fıkrasında, kişinin kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın alenen ifşa etmek suretiyle haberleşmenin gizliliğini ihlâl etmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun oluşabilmesi için, ifşanın alenen yapılması gerekir. Bu bakımdan, örneğin kişi kendisine gönderilen mektubu gönderenin bilgisi ve rızası dışında bir başkasına okutması hâlinde, bu suç oluşmayacaktır. Buna karşılık, mektubun gönderenin bilgisi ve rızası dışında alenen okunması, başkaları tarafından okunmasını temin için bir yere asılması veya basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, söz konusu suç oluşacaktır. Dördüncü fıkrada, kişiler arasındaki haberleşmelerin içeriğinin basın ve yayın yolu ile yayınlanması hâlinde, ikinci veya üçüncü fıkralara göre verilecek cezanın belli oranda artırılması öngörülmüştür.
    TCK MADDE 132 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay 4. Hukuk Dairesi
    Esas : 2009/8119Karar : 2010/7573Karar Tarihi : 23.06.2010
    Davacı S.M. tarafından, davalı B. ve diğerleri aleyhine 08.07.2003 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 01.07.2008 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
    KARAR : 1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacının davalılardan H.’ye yönelik temyiz itirazları reddedilmelidir.2-) Davacının diğer davalılara yönelik temyiz itirazına gelince; dava, açılacak davalarda kanıt olarak kullanılmak üzere izinsiz olarak kaydedilen ses kaydının davalı avukat tarafından çözümü yaptırılarak noter emanetine aldırması nedeniyle uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem reddedilmiş; karar, davacı tarafından temyiz olunmuştur. Günümüzde ulaşılan teknolojik gelişmeler nedeniyle yasa dışı yollarla kişilerin her türlü özel konuşmalarının dinlenmesi, en özel görüntülerinin izlenmesi ve kaydedilmesi olanağı vardır. Gerçekten son yıllarda kişilerin ses ve görüntüleri gizlice kaydedilerek kişilik haklarına zarar verilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 132, 133 ve 134. maddelerinde haberleşmenin gizliliğinin ihlali, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması ile özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi eylemleri ayrı ayrı suç olarak düzenlenmiştir. Anayasa’nın “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinde; herkesin özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkı bulunduğu belirtilmiş; ayrıca bu hak, Medeni Yasa’nın 24. ve 25. maddeleri ile koruma altına alınmış; Borçlar Yasası’nın 49. maddesinde de kişilik haklarının saldırıya uğraması durumunda uygulanacak yaptırım belirtilmiştir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde ise, herkesin özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiş; maddenin ikinci fıkrasında yasaya uygun sınırlamanın ancak ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, suç işlenmesinin önlenmesi, dirlik ve düzenin, sağlığın, ahlakın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasada öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabileceği belirtilmektedir.Bu konuda Devletin resmi soruşturma ve kovuşturma organlarına getirilen yasal bazı sınırlamaların gerçek kişiler açısından öncelikle uygulanması gerektiği gibi tanınan ayrık durumlardan bu kapsama girmeyen kişi ve kuruluşların yararlanması söz konusu değildir. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemelerden de açıkça anlaşılacağı üzere kişinin özel yaşamının gizliliğine dokunulamaz, kişinin sıfatı ve konumu ne olursa olsun rızası dışında kamuya açıklanamaz. Bunlar kişinin gizli alanını oluşturur. Bir kişinin hukuka aykırı bile olsa konuşmalarının ve görüntüsünün gizlice kayda alınması onun kişilik haklarına ve özel yaşamına saldırı niteliği taşır. Bu ses ve görüntü kayıtlarının herhangi bir yolla kamuoyuna yansıtılması, açıklanması da kişilik haklarına yapılmış başka bir saldırı niteliğindedir.Dava konusu olayda; davacı avukatın, önceki vekil edeni olan dava dışı A.’nın hile ile avukatlık ücret sözleşmesi imzalattığını kanıtlamak amacıyla, davacının evinde isteği dışında gizlice sesini kaydettiği, daha sonra davacının ses kaydı bulunan CD’yi davalının avukatı B.’ye vermiştir. Davalı avukat, konuşmaların gizlice kaydedilmesi nedeni ile CD’nin Ceza Muhakemesi Yasası’nın 206/2-a ve 217/2 maddeleri uyarınca hukuka uygun elde edilmiş delil niteliği taşımadığını bilmesi gerekir. Buna rağmen davalı A. E.’ye ait İ. 27. Noterliği’ne başvurarak CD’nin çözümünü yaparak emanete alınmasını istemiştir. Davalı noter başkatibi E. daire dışında notlar alıp çözümü yapmış, davalı noter katibi H. de tutanaklara geçirmiş, çözümleme ve emanet tutanağı noter başkatibi tarafından imzalanarak saklanmak üzere CD’yi emanete almıştır.Davalı noter, Adalet Bakanlığı’nın 93/27, 95/55 ve 98/16 sayılı genelgeleri gereğince, ceza soruşturması ve kovuşturmasına neden olabilecek bir konuda noterlerin tespit yapmaması gerektiği bildirilmesine rağmen bu hususa aykırı davranmıştır. İşlem noter katibi H. tarafından hazırlanarak başkatip E. tarafından imzalanmıştır. Davalı noter, genelgeye uygun işlem yapmayan katip ve başkatip üzerinde gerekli denetim ve gözetim, hatta onları bilgilendirme görevlerini yerine getirmediğinden kusurludur.Noter başkatibi E. ise, CD’nin daire dışında deşifre edilmiş çözümlerini tutanaklara geçirip noter adına imzaladığı için sorumlu bulunmaktadır.Davalı Noter Katibi H., sadece CD çözümünü tutanaklara yazmış olup herhangi bir sorumluluğu bulunmadığından ona yönelen davanın reddi yerinde görülmüştür.Gizlice kaydedilmiş CD’nin kanıt olarak kullanılamayacağını bilmesi gereken ve çözüm yaptırarak emanete aldıran davalılardan Avukat B.’nin eylemi, amacı böyle olmasa bile davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur.Dosyadaki kanıtlardan; ses kaydının yasaya aykırı olarak, gizlice elde edildiği anlaşılmaktadır. Gizli yollardan ses kaydedilmesi, davacının gizli kalması gereken ye açıklanmasında kamu yararı bulunmayan özel yaşamı ile ilgili sırların dışarıya yansıtılması, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur.Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davalıların kusurlu eylemleri ile Anayasa’ya TCK’na ve İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı davranışlarıyla davacının kişilik haklarına saldırıda bulundukları benimsenip davacı yararına uygun bir tutarda manevi tazminat takdir edilmesi gerekirken, yerinde olmayan yazılı gerekçeyle, istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
    KARAR : Temyiz olunan kararın yukarıda (2) sayılı bentte gösterilen nedenle BOZULMASINA, davacının davalı H.’ye yönelik temyiz itirazlarının ilk bentteki nedenle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 23.06.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

  • TCK MADDE 121 DİLEKÇE HAKKININ KULLANILMASININ ENGELLENMESİ

    Kişinin belli bir hakkı kullanmak için yetkili kamu makamlarına verdiği dilekçenin hukuki bir neden olmaksızın kabul edilmemesi halinde, fail hakkında altı aya kadar hapis cezasına hükmolunur.
    TCK MADDE 121’İN GEREKÇESİ
    Madde metninde, bir kimsenin üstünü veya eşyasının hukuka aykırı olarak aranması, görevi kötüye kullanma suçundan bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu hüküm, 10.12.1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (madde 12), 4.11.1950 tarihli İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi (madde 8, fıkra 1) ve Anayasamızın koruduğu özel hayatın gizliliğini belli bir surette ihlâlin yaptırımını oluşturmaktadır. Kişilerin üzerinin veya eşyasının aranması insan haysiyetine bir tecavüz teşkil ettiği gibi kişi dokunulmazlığının bir devamı olan özel hayatın gizliliğine karşı da bir saldırı oluşturur. Kişinin örneğin ceplerinin, el çantasının, bavulunun, özel otomobilinin hukuka aykırı bir surette aranması bu suçu oluşturacaktır. Bu arama olgusunun yetkisiz olarak girilen konutta gerçekleştirilmesi hâlinde, ayrıca konut dokunulmazlığını ihlâl suçu oluşur ve bu nedenle, gerçek içtima hükümlerine göre sorumluluk cihetine gidilmesi gerekir. Suç failinin bir kamu görevlisi olması gerekmektedir. Bu bakımdan söz konusu suç, bir özgü suç niteliği taşımaktadır. Metinde geçen “hukuka aykırı olarak” ibaresinden maksat, yürürlükteki mevzuatın izin vermediği hâl demektir. Kanun ve nizamların izin verdiği arama hâllerinde suçun oluşmayacağı açıktır. Suçun oluşması için kamu görevlisi, kişi hürriyetini, görevini kötüye kullanarak veya yetkisini aşarak ihlâl etmiş olmalıdır. Böylece “hukuka aykırı olarak” sözcükleri görevin kötüye kullanılmasını ve yetkinin aşılmasını kapsar.
    TCK MADDE 121 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay21. Hukuk Dairesi
    Esas : 2018/3301Karar : 2019/5818Karar Tarihi : 07/10/2019
    “İçtihat Metni”
    Davacı İstemi : Davacı şahıs asıl dava ile Kurum işleminin iptali ile Kuruma 56.357,82.-TL borcu bulunmadığının tespitini talep etmiştir. Birleşen Davada ise; Davacı SGK 13.İcra Dairesinin 2016/12416 sayılı dosyasına vaki itirazının iptali ile takibin devamına ve %20’den az olmamak üzere icra inkar tazminatına hükmedilmesini talep etmiştir.
    Mahkemesi Gerekçesi ve Kararı : İlk derece Mahkemesince “… çalışmalarının gerçek ve fiili bir çalışma olmadığı..” gerekçesiyle asıl davanın reddine, birleşen dava yönünden ise; davanın kabulü ile, … 13.İcra Müdürlüğünün 2016/12416 sayılı dosyasına vaki itirazının iptali ile takibin devamına, alacağın %20 ‘si miktarındaki icra inkar tazminatının davalı …’tan alınmasına SGK’ ya verilmesine karar verilmiştir.
    İstinaf Başvurusu : Asıl dava davacısı şahıs vekili, mahkemece dinlenen tanık beyanları dikkate alınmaksızın sadece SGK kayıtları çerçevesinde davacının çalışmalarının gerçek olmadığı yönünde tanzim edilen raporu kabul etmediklerini belirterek istinaf talebinde bulunmuştur.
    Bölge Adliye Mahkemesi Gerekçesi ve Kararı : Bölge Adliye Mahkemesince “… 5510 sayılı kanunun sağlık hizmetlerinden yararlanma şartlarını düzenleyen 67. maddesine göre ise birleşen davanın davalısı …’ın sağlık yardımlarından yararlanma hakkının bulunmadığı dönemde, bu çerçevede prim ödemesi bulunmasa dahi anılan Yasa’nın 60. maddesinin -g- bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı sayıldığı gözetilerek, davalının 67. madde kapsamında gelir testine tabi tutulmasıyla oluşacak ihtilafa konu dönemdeki prim borcunun Kurum tarafından her zaman tahsili mümkün olduğu, prim borcunun varlığı nedeniyle yersiz sağlık giderlerinden de sorumlu tutulamayacağı gözetildiğinde, yersiz ödendiği ileri sürülen sağlık giderleri yönünden, 31.01.2012 tarihine kadar yapılan sağlık giderleri anılan Kanunun geçici 45. maddesi gereği, 31.01.2012 tarihinden sonra yapılan sağlık giderleri ise davalının 5510 sayılı Kanunun 60. maddesinin ilgili bentleri gereğince genel sağlık sigortalısı sayıldığından ve 67. madde kapsamında gelir testine tabi tutulmasıyla oluşacak ihtilafa konu dönemdeki prim borçlarını bilemeyeceği göz önüne alındığında, 10.Hukuk Dairesi’nin 2016/10984 – 2017/561 ve 2014/28296 – 2016/9354 E.K. sayılı kararlarında da açıkça belirtildiği üzere, söz konusu giderlerin genel sağlık sigortalısı sayılan davalıdan talep edilemeyeceği gözetilerek, birleşen davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken tümden kabulü isabetsiz olup, ayrıca davacı-karşı davalının icra takibine itirazının kısmen haklı olduğu gözetildiğinde, birleşen dava yönünden icra inkar tazminatına hükmedilemeyeceği … “gerekçesiyle” Asıl davanın reddine” Birleşen davanın ise ” Kısmen kabulüne, … 13.İcra Müdürlüğü’nün 2016/12416 sayılı dosyasına davalı … tarafından yapılan itirazın, 56.357,82 TL asıl, 19.655,53 TL faiz yönünden iptaline, fazlaya ilişkin istemin reddine, Alacak yargılamayı gerektirdiğinden ve borçlu itirazında kısmen haklı çıktığından %20 icra inkar tazminatı talebinin reddine” karar verilmiştir.
    Temyiz : SGK Vekili temyiz dilekçesinde özetle; sağlık giderlerine ilişkin kurulan hükmün yersiz olduğunu beyanla temyiz yoluna başvurmuştur. Davacı ve Birleşen Dava Davalısı Şahıs ise; Dinlenen tüm tanık beyanlarının yok sayılmasının kabul edilemeyeceğini, bir kısım şüpheli işler olsa da, bu şirketlerin gerçekte ticari faaliyetlerinin hiç yok sayılamayacağını beyanla temyiz yoluna başvurmuştur.
    Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe : Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davacı şahıs vekilinin tüm, SGK vekilinin ise sair temyiz itirazlarının reddine; Dosyadaki kayıt ve belgelerden; Kurum denetmenlerince düzenlenen iki ayrı rapor ile davacının iki ayrı işyerinden bildirimi yapılan 206 günlük hizmetinin fiili çalışma olgusuna dayalı olmadığı gerekçesiyle iptal edildiği, kurum işlemi sonrası davacıya yersiz aylık ve sağlık gideri borcu tebliğ edildiği, kurum raporlarının getirtildiği, tanık dinlendiği anlaşılmaktadır Somut olayda ; Sosyal Güvenlik Denetmeni tarafından düzenlenen raporların içeriği, tanıklarının beyanları, birlikte değerlendirildiğinde davacının iptal edilen hizmetlerinin fiili çalışma olgusuna dayalı olmadığına ilişkin kurulan hüküm doğru olup SGK denetmen raporunun aksinin kanıtlanamadığı , Bölge Adliye Mahkemesince verilen “kısmen kabul” kararının davanın reddine ilişkin kısmı isabetli olup, davacının yersiz tedavi gideri ve faizinden sorumlu tutulamayacağından davanın kabulüne , ilişkin kısmı isabetsiz olmuştur. Şöyle ki:19.01.2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6385 sayılı Yasanın 12. maddesi ile 5510 sayılı Yasaya eklenen “Yersiz yapılan sağlık giderlerinin terkini” başlıklı Geçici 45. maddede:“Bu Kanuna göre genel sağlık sigortalısı ya da bakmakla yükümlü olunan kişi kapsamına girmekle birlikte, asli olarak hak etmediği bir kapsamda sağlık hizmeti alanlara 31/01/2012 tarihine kadar verilen sağlık hizmetlerine ilişkin Kurumca tahakkuk ettirilmiş veya ettirilecek borçlar, varsa ilgililerin bu nedenle açtıkları davadan vazgeçmeleri halinde tahsil edilmez. Bu borçlara ilişkin açılmış olan dava ve icra takiplerinden Kurumca vazgeçilir.” hükmüne yer verilmiştir. Anılan hükmün gerekçesinde ise, 5510 sayılı Kanuna göre, vatandaşların genel sağlık sigortası kapsamına alınmasına ilişkin işlemlerin 2012 yılı Ocak ayı itibarıyla tamamlanması nedeni ile, bu tarihe kadar yaşanan geçiş sürecinde, tabi olduğu genel sağlık sigortası statüsünün aradığı şartlarla sağlık yardımı alması gerekirken, Kanunun diğer statülerine göre ya da bakmakla yükümlü olunan kişi statüsünde hak etmediği halde sağlık yardımı yapılanlara ilişkin sağlık giderlerinin ilgililerden tahsil edilmemesi ve bu suretle oluşacak mağduriyetlerin önlenmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.Yani maddenin metnine göre; kişinin genel sağlık sigortası kapsamında herhangi bir statüye göre sağlık yardımı alıyor olması, sağlık yardımı yapılmasını sağlayan sigortalılık statüsünün geçersiz sayılması halinde ; başka bir geçerli sigortalılık statüsü varsa veya bakmakla yükümlü olunan kişi kapsamına giriyorsa yine yersiz sağlık gideri tahsil edilmez. Bu iki hal de yoksa geçersiz sigortalılık statüsüne dayalı yapılan sağlık gideri yersizdir ve Kurumca tahsili gerekir.Geçici 45. madde, gerekçesinde de belirtildiği üzere bütün vatandaşların genel sağlık sigortası kapsamına alınması çalışmalarının yapıldığı 2008-2010-2012 sürecindeki geçiş döneminin sıkıntılarını gidermek amacıyla çıkarılmıştır. Davacının iptal edilen hizmetinin fiili çalışma olgusuna dayanmadığı göz önüne alındığında, MK md. 2’deki “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne aykırı şekilde Kurumun sağlık giderlerini isteyemeyeceği tespiti isabetsiz olmuştur.Nitekim Kurum da 6385 sayılı yasayla getirilen düzenlemelerin uygulanmasına ilişkin çıkarmış olduğu 08/04/2013 tarih ve 2013/20 sayılı genelgede; “ Ancak, sahte olduğu Kurumca yada mahkeme tarafından tespit edilen sigortalı hizmetleri veya bu hizmetlere göre gelir/aylık bağlananlardan aylıkları iptal edilen genel sağlık sigortalıları ile bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilerin Kurumca tespit edilen yersiz sağlık giderleri 6385 sayılı Kanunun geçici 45 inci maddesi kapsamında değerlendirilmeyecektir.” açıklamasına yer vererek dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırılık teşkil edecek terkin işlemlerini himaye etmeyeceğini ortaya koymuştur.Geçici 45.madde, 31.01.2012 tarihi öncesindeki tüm yersiz sağlık giderlerini affeden, bir madde değildir. Sahte sigortalılık ve buna dayalı olarak haksız sağlık yardımı alan kişilerin bu hükümden yararlanması mümkün olmamalıdır.Anılan genelgede Geçici 45. maddede yer alan “ilgililerin bu nedenle açtıkları davadan vazgeçmeleri halinde tahsil edilmez”ibaresini ve uygulamasını şöyle izah edilmiştir: “Söz konusu borçlara ilişkin sigortalılarca dava açılmış ise bu kişilerin de açtıkları davalardan vazgeçmeleri halinde bu kimselere ait borçlar da istenmeyecektir. Bu kimseler tarafından Kurum aleyhine açmış oldukları davalardan vazgeçtiklerini başvurdukları mahkemeden alacakları “feragat nedeniyle davanın reddine” dair kararın dilekçe ekinde Kuruma verilmesi gerekmektedir.” Mahkemece maddenin bu şartına hiç değinilmemiştir.5510 sayılı Kanunun 60. maddesinde, genel sağlık sigortasından yararlanacak olanlar sayılmıştır. (g) bendinde ise, “Yukarıdaki bentlerin dışında kalan ve başka bir ülkede sağlık sigortasından yararlanma hakkı bulunmayan vatandaşlar” genel sağlık sigortalısı sayılmıştır. (g) bendinin lafzından tüm vatandaşların re’sen sağlık sigortası kapsamına alındığı izlenimi anlaşılmakta ise de durum böyle değildir. Kişinin kapsama alınması, sağlık hizmeti alabildiği anlamına gelmemektedir. Genel sağlık sigortalısı olmanın koşulları vardır. Bu koşullar 5510sayılı Kanun 67. maddede sayılmıştır.5510 sayılı Kanunun sağlık hizmetlerinden yararlanma şartlarını düzenleyen 67. maddesine göre; “18 yaşını doldurmamış olan kişiler, tıbben başkasının bakımına muhtaç olan kişiler, trafik kazası halleri, acil haller, iş kazası ile meslek hastalığı halleri, bildirimi zorunlu bulaşıcı hastalıklar, 63 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentleri gereğince sağlanan sağlık hizmetleri, 75 inci maddede sayılan afet ve savaş ile grev ve lokavt hali hariç olmak üzere sağlık hizmetlerinden ve diğer haklardan yararlanabilmek için;a) 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (c) ve (f) bentleri hariç diğer bentleri gereği genel sağlık sigortalısı ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin, sağlık hizmeti sunucusuna başvurduğu tarihten önceki son bir yıl içinde toplam 30 gün genel sağlık sigortası prim ödeme gün sayısının olması,b) 60 ıncı maddenin birinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendi ile (g) bendine tabi olan genel sağlık sigortalısı ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin yukarıdaki bentte sayılan şartla birlikte, sağlık hizmeti sunucusuna başvurduğu tarihte 21/7/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 48 inci maddesine göre tecil ve taksitlendirilerek tecil ve taksitlendirmeleri devam edenler hariç 60 günden fazla prim ve prime ilişkin her türlü borcunun bulunmaması, gerekmektedir….”Yani 01.01.2012 tarihi sonrası dönemde, tüm vatandaşlar genel sağlık sigortası kapsamına alınmıştır. Ancak 67. maddeye göre sağlık hizmeti sunucusuna başvurulduğu tarihten önceki son bir yıl içinde toplam 30 gün genel sağlık sigortası prim ödeme gün sayısı olması ve 60 günden fazla prim ve prime ilişkin her türlü borcunun bulunmaması gerekir. (g) bendi kapsamında olanlar ise 5510 SK 60/1-c, 1 nolu alt bendi gereği gelir testi uygulaması ile belirlenecek primin ödenmesi halinde sağlık yardımlarından yararlanma imkânı getirilmiştir.5510 sayılı Kanuna göre genel sağlık sigortalısı sayılabilmek ve sigortalılığın başlangıcı için bildirim ve tescil gereklidir. Kanunun 61. maddesinde, genel sağlık sigortasından yararlanmak için bir kısım grupların bildirimine gerek kalmadan kendiliğinden tescil edileceği, bir kısmının tescili için ise bir ay içinde başvuru şartı getirilmiştir. Tescili yapılanların ise gelirlerine göre belirlenen oranlara göre genel sağlık sigortası primi ödemeleri gerekmektedir.Gelir testi işlemi, kişinin çeşitli göstergeler ışığında mevcut gelirinin belirlenmesidir.Herhangi bir kapsamda genel sağlık sigortalısı veya genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi kapsamında sağlık yardımlarından yararlanma hakkı bulunmayan kişiler 5510 sayılı Kanunun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrasının (g) bendi kapsamında genel sağlık sigortalısı olarak tescil edilmekte olup, anılan kapsamda tescil edilen bu kişilerin tescil tarihinden itibaren yerleşim yerlerinin bulunduğu yerdeki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarına müracaat ederek gelir testi yaptırmaları gerekmektedir. Gelir tespitinde aynı hanedeki aile esas alınmaktadır. Kanun 60 ıncı maddesinin birinci fıkrası (g) bendi kapsamında tescil edilen kişilerin gelir testi müracaatbildiriminin kendilerine tebliğ edildiği tarihten itibaren bir ay içinde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfına başvurmaları gerekmektedir. Söz konusu bir aylık süre içerisinde gelir testine başvurmayanların tescil başlangıç tarihinden itibaren aile içindeki gelirinin kişi başına düşen aylık tutarı olarak, Kanunun 82 nci maddesine göre belirlenen aylık prime esas kazancın (asgari ücretin) iki katı esas alınarak primlerin tahakkuk ettirilmesi öngörülmüştür.5510 sayılı Kanunun 60/1-g bendi ile artık herkesin genel sağlık sigortası kapsamına alındığı ve her durumda sağlık hizmeti alabileceği kanısı hatalıdır. Koşulları taşımayan kişi sağlık hizmeti alamaz. Koşulları Kurum sağlayabilirdi mantığıyla (davacının 67. madde kapsamında gelir testine tabi tutulmasıyla oluşacak ihtilafa konu dönemdeki prim borçlarının Kurum tarafından tahsilinin mümkün olması) Kurum’un yersiz tedavi giderlerini tahsil imkanının engellenmesi hem sosyal güvenlik sistemini aksatacak bir durum olup hem de yasa koyucunun amacını aşar mahiyettedir.Somut olayda, yukarıda ki yasal düzenlemeler dikkate alınmadan sağlık giderleri yönünden kabul hükmü kurulması isabetsizdir.Bölge Adliye Mahkemesince, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.O halde, SGK vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Bölge Adliye Mahkemesince verilen karar bozulmalıdır.
    SONUÇ : Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı 6100 sayılı HMK’nın 373/2.maddesi uyarınca BOZULMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının davacı birleşen davanın davalısına yükletilmesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesi’ne gönderilmesine, 07/10/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi
    Esas : 2017/3582Karar : 2018/9913Karar Tarihi : 11.10.2018 
    “İçtihat Metni”
    Taraflar arasındaki menfi tespit- men’i müdahale davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
    KARAR
    Davacı; davaya konu kiriş villa F/20 nolu dairede kiracı olduğunu, taşınmazın tamamına sonradan malik olan davalının yönetime el koyduğunu, keyfi adiat bedelleri belirlediğini, sözleşmede aylık aidat bedelinin 100 USD tespit edildiğini ek ödemenin ancak kiracı temsilcileri onayı ile mümkün olduğunu, davalının ise 2012 yılı için yıllık 9.600 TL aidat talep ettiğini, kiralananan için yıllık 1200 USD karşılığı olmak üzere 2.200 TL aidat ödenmesi gerektiğini, fazla talebin haksız olduğunu, davalının F/20 nolu bağımsız bölümün elektrik ve suyunun kesilmesi, eve gelen misafir, temizlikçi, tamirci gibi kişilerin siteye girişinin engellenmesi ve bağımsız bölümden deniz kıyısı ve sahiline ulaşımın ve denizden yararlanmanın engellenmesi şeklinde müdahalede bulunduğunu ileri sürerek, davalı tarafından yapılan tüm müdahalelerin menine, fazla istenen 7.380 TL aidat bedeli yönünden borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.Davalı; davaya konu taşınmazın 19 nolu parsel üzerinde bulunduğunu, iddiaya konu denize ulaşımın 20 nolu parsel üzerinden talep edildiğini, 20 nolu parselin Hazineye ait olup, taşınmazın turizm dışında kullanılmasına izin verilmediğini, taleplerin haksız olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.Mahkemece; davacı kiracının aylık 100 USD dışında aidat borcu olmadığı gerekçesiyle 7.380 TL yönünden borçlu olmadığının tespitine, bağımsız bölüme ait elektrik ve suyunun kesilmesi, eve gelen misafir, temizlikçi, tamirci gibi kişilerin siteye girişinin engellenmesi şeklinde doğrudan kullanımı etkiler engellerin kaldırılmasına, 20 nolu parsel yönünden doğrudan bağımsız bölümün kullanım hakkını engeller nitelikte olmadığından, denize ve sahile ulaşımın engellenmesi şeklinde müdahalenin önlenmesi talebinin reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, tarafların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.2- Davacının denize ve sahile ulaşımının engelenmesi talebine ilişkin verilen hükme yönelik temyiz taleplerinin incelenmesinde;Davada dayanılan ve hükme esas alınan önceki malik…..e yapılan 96 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu sözleşme ile F/20 nolu taşınmaz 120.000 USD kira bedeli ile 99 yıllığına davacıya kiralanmıştır. Davaya konu kiralananın 19 nolu parsel üzerinde kaldığı anlaşılmaktadır. Sözleşmenin 5. maddesinde; kiracının….%20 indirimle faydalanacağı kararlaştırılmıştır.Mahkemece yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi heyet raporunda; 19 nolu parselin davalı şirkete, 20 nolu parselin hazineye ait olduğu, 20 nolu parselde davalı lehine irtifak hakkı kurulduğu, 19 ve 20 nolu parsellerin bir bütün olarak projelendirildiği, etrafının duvarlarla çevrildiği, 20 nolu parselde tatil köyü ve havuz gibi otel tesislerinin bulunduğu, 28.05.2012 tarihinde 19 ve 20 nolu parsellerin arasına tel örgü çekildiği, bu tarihten sonra davacı tarafından otel ve tesisin kullanılamadığı belirtilmiştir.Mahkemece; kiralananın 19 nolu parselde olduğu, 20 nolu parselin davacı kiracının kendi bağımsız bölümünü kullanım hakkını etkilemediği gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiş ise de; kira sözleşmesinin 5. maddesinde kastedilen tesisin 20 nolu parsel üzerinde olup olmadığı, kiraya verenin 20 nolu parseli ve bu parseldeki otel tesislerinin kullandırma yönünde yükümlülüğü bulunup bulunmadığı 20 nolu parselden denize ulaşımın engelenmesinin sözleşmeye aykırılık teşkil edip etmediği hususları araştırılmamıştır. Mahkemece dava konusu kiralananın bulunduğu 19 parsel sayılı taşınmaza komşu olan 20 nolu parselde davalının irtifak hakkı olduğu da dikkate alınarak bu parsel ve üzerindeki tesislerden davacı kiracının yararlanıp yararlanamayacağı sözleşme gereği bu parsel üzerinden geçerek denize ulaşımını sağlayıp sağlayamayacağı üzerinde durulup sonucuna göre talep hakkında bir karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde bu talebin reddine karar verilmesi doğru değildir.3-) Davalının aidat bedeline ilişkin verilen hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;Mahkemece aylık aidat bedelinin sözleşme uyarınca 100 USD oluğu kabul edilerek, 2012 yılı için talep edilen bedelden davacının 7.380 TL borçlu olmadığına karar verilmiştir.……Karar sayılı ilamının incelenmesinden; aynı parselde pulunan bir başka kiracının aidat bedeli yönünden dava açtığı, mahkemece aylık adiat bedelinin 100 USD olduğu, ……ranları ile güncellenerek 2010 yılı aidatının belirlendiği anlaşılmaktadır. Mahkemece verilen bu karar temyiz incelemesinden de geçerek 23.05.2016 tarihinde kesinleşmiştir. Mahkemece kesinleşen mahkeme ilamı da dikkate alınarak, davacının ödediği aidat bedelinin endeks yolu ile uyarlanarak belirlenip davacının borçlu olduğu ve olmadığı aidat miktarının tespiti gerekirken yazılı şekilde bu talebin tamamen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş olup, bozmayı gerektirmiştir
    SONUÇ : Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle davacının ve davalının sair temyiz talebinin REDDİNE, ikinci bentte açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına, üçüncü bentte açıklanan nedenlerle davalı yararına HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 6100 sayılı HMK’nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 11.10.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Sözleşmenin Feshi Halinde Olumlu Zarar Niteliğindeki İfaya Ekli Gecikme Cezası İstenemez

    Sözleşmenin Feshi Halinde Olumlu Zarar Niteliğindeki İfaya Ekli Gecikme Cezası İstenemezÖzet : Sözleşmenin feshi halinde olumlu zarar niteliğindeki ifaya ekli gecikme cezası istenemez. Cezai şart ( sözleşme cezası ) sözleşmeden doğan borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde ödenmek üzere, borçlunun alacaklıya önceden taahhüt ettiği bir edimdir. Cezai şart kararlaştırıldığı sözleşmenin bir hükmü ve bu şartın gerçekleşmesi üzerine doğan alacak da aynı sözleşmeden doğan fer’i bir alacak olduğundan, sözleşmenin feshi üzerine istenemez. Şu halde sözleşmeden dönen iş sahibi nasıl ki bu sözleşmeden doğan hiçbir hakkı ileri süremiyorsa kural olarak ifaya ekli cezai şartın ifasını da isteyemez. Taraflar, ifaya eklenen ceza ile asıl borcun zamanında ve belirlenen yerde ifa edilme ihtimalini kuvvetlendirmek istediğinden cezanın istenebilmesi için alacaklının ifayı talepten vazgeçmemesi gerekir. Başka bir deyişle sözleşme feshedilmemelidir. İfaya eklenen cezai şart kural olarak, ancak ifa ile birlikte talep edilebilirse de taraflar sözleşmelerinde akdin feshi halinde dahi cezanın istenebileceğini kararlaştırabilirler.
    Yargıtay15. Hukuk Dairesi
    Esas : 2013/4386Karar : 2014/1611Karar Tarihi : 06.03.2014 
    “İçtihat Metni”
    Mahkemesi : İstanbul 19. Asliye Ticaret MahkemesiTarihi : 21.12.2011Numarası : 2011/10-110
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı-birleşen dosyalarda davacı vekili tarafından istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı-birleşen dosya davalısı vekili Avukat M. N.A. ile davalı-birleşen dosya davacısı vekili Avukat N.G. A. geldi. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmal edilerek gelmiş dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:
    KARAR
    Asıl ve birleşen davalar, 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklanmıştır. İş sahibi kooperatif tarafından yüklenici şirket aleyhine açılan asıl davada ve A. K.Y.ı Kooperatifi tarafından yüklenici aleyhine açılan 2003/580 Esas sayılı birleşen davada, gecikme cezasının tahsili, yüklenici şirket tarafından iş sahibi kooperatif aleyhine açılan birleşen 2003/939 Esas sayılı davada, 18 adet granit mutfak tezgahının bedelinin tahsili için yapılan ilâmsız icra takibine vâki itirazın iptâli, takibin devamı ve icra inkâr tazminatının tahsili, yine yüklenici tarafından iş sahibi kooperatif ile A. K.Y. Kooperatifi aleyhine açılan birleşen 2003/1111 Esas sayılı davada hakedişlerden kaynaklanan bakiye iş bedelinin tahsili ile ihzarat (malzeme) bedelinin tahsili istenmiş, mahkemece asıl davanın ve birleşen 2009/939 Esas sayılı davanın kısmen kabulüne, birleşen 2003/580 Esas ve 2003/1111 Esas sayılı davaların reddine karar verilmiş karar, asıl ve birleşen 2003/580 Esas sayılı dosyalarda davalı, birleşen 2003/939 Esas ve 2003/1111 Esas sayılı dosyalarda davacı olan yüklenici şirket vekili tarafından temyiz edilmiştir.1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı ve birleşen dosyalarda davacı yüklenici şirket vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.2-Davalı ve birleşen dosyalarda davacı yüklenici şirketin asıl davaya yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;İş sahibi S. Konut Yapı Kooperatifi ile yüklenici şirket arasında 18.07.2001 tarihinde imzalanan “S.. K..ne ait dairelerdeki mutfak dolabı, banyo dolabı, vestiyer dolabı işleri sözleşmesi” uyuşmazlık konusu değildir. Sözleşme ile yüklenici şirket, S. Konut Yapı Kooperatifinin, A. Konut Yapı Kooperatifine ait arsa üzerine inşa edeceği apartmanın A. Konut Yapı Kooperatifine ait olan 27 adet dairesinin mutfak dolabı, genel banyo dolabı, vestiyer dolabı vs. imalâtlarının yapımını, sözleşmenin 1.4 maddesinde gösterilen birim fiyatlar üzerinden üstlenmiştir. Sözleşmenin 4. maddesinde “işin süresinin 31.12.2001 tarihine kadar” olduğu belirtilmiş, 6. maddede ise “yukarıda 4. maddede belirtilen sürelere uyulmaması durumunda geciken her gün için 150,00 TL/gün gecikme cezası kesilecektir” hükmüne yer verilmiştir. Asıl davada iş sahibi kooperatif, işin bitim süresi olan 31.12.2001 tarihinden asıl dava tarihine kadar geçen 360 gün için hesapladığı gecikme cezasının yükleniciden tahsilini istemiş, mahkemece asıl davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.Yanlar arasında düzenlenen 18.07.2001 tarihli sözleşmenin 17. maddesinin (2) bendinde, “anlaşma hükümlerine uyulmaması hallerinde S.’un 3 gün süreli ihtarnamesine rağmen ihtarname gereklerinin yerine getirilmemesi hallerinde başka ihtar ve hüküm olmaya gerek kalmaksızın S.’ca sözleşme feshedilecektir” hükmü yer almaktadır. Bu hükme dayanılarak iş sahibi kooperatif tarafından gönderilen 12.09.2002 tarihli ihtarname ile 20 gün cezalı süre verildikten sonra sözleşme feshedilmiştir.Kural olarak sözleşmenin feshi halinde olumlu zarar niteliğindeki ifaya ekli gecikme cezası istenemez. Cezai şart (sözleşme cezası) sözleşmeden doğan borcun hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde ödenmek üzere, borçlunun alacaklıya önceden taahhüt ettiği bir edimdir. Cezai şart kararlaştırıldığı sözleşmenin bir hükmü ve bu şartın gerçekleşmesi üzerine doğan alacak da aynı sözleşmeden doğan fer’i bir alacak olduğundan, sözleşmenin feshi üzerine istenemez. Şu halde sözleşmeden dönen iş sahibi nasıl ki bu sözleşmeden doğan hiçbir hakkı ileri süremiyorsa kural olarak ifaya ekli cezai şartın ifasını da isteyemez. Taraflar, ifaya eklenen ceza ile asıl borcun zamanında ve belirlenen yerde ifa edilme ihtimalini kuvvetlendirmek istediğinden cezanın istenebilmesi için alacaklının ifayı talepten vazgeçmemesi gerekir. Başka bir deyişle sözleşme feshedilmemelidir. İfaya eklenen cezai şart kural olarak, ancak ifa ile birlikte talep edilebilirse de taraflar sözleşmelerinde akdin feshi halinde dahi cezanın istenebileceğini kararlaştırabilirler. Somut olayda 18.07.2001 tarihli sözleşmenin 17/e maddesinde, “süre sonu cezasının 20 günü geçmesi” halinde iş sahibi kooperatif tarafından sözleşmenin feshedileceği haller arasında sayılmıştır. Sözleşmenin 6. maddesindeki ceza 818 Sayılı Borçlar Yasası’nın 158/II. maddesinde düzenlenen ifaya ekli ceza niteliğinde olup kural olarak fesih halinde istenemez ise de, sözleşmenin 17/c maddesindeki hüküm uyarınca feshedilemeyecek süre olarak kabul edilen 20 gün için gecikme cezası istenebileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle sözleşmenin 6. maddesinde kararlaştırılan gecikme halinde alınacak cezaya ilişkin hüküm uyarınca feshedilemeyen cezalı süreye ilişkin 20 günlük süre için gecikme cezası hesaplanıp hükmedilmelidir. Ne var ki, davalı yüklenicinin hakedişlerden yapılan teminat kesintileri nedeniyle doğan alacağı asıl davada mahkemece, hesaplanan gecikme cezasından mahsup edilmiş ve bu husus taraflarca temyize konu edilmemiştir. Bu durumda hesaplanacak gecikme cezasından teminat kesintisinin mahsubuyla oluşacak sonuç çerçevesinde hüküm kurulmalıdır. Mahkemece 307 gün üzerinden gecikme cezası hesabı yapan bilirkişi görüşüne sıkı sıkıya bağlı kalınarak yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır.Birleşen davalara yönelik temyiz itirazlarına gelince;Dosya kapsamından ve tarafların karşılıklı ihtarnamelerindeki beyanlarından taraflar arasındaki ilişkinin fesihle sona erdiği anlaşılmaktadır. Eser sözleşmesi hangi nedenle feshedilirse edilsin taraflar arasındaki sözleşme ilişkisi sona erecektir. Bundan dolayı tarafların sözleşme etkisinden kurtulması, sözleşmenin yapıldığı tarihteki durumlarına geri döndürülmesi gerekir. Taraf alacakları yönünden sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesi için, işin başından sözleşmenin feshine kadar olan sürede yapılan işlerin ve ödemelerin, başka bir anlatımla fesih kesin hesabının çıkartılması zorunludur. Birleşen 2003/1111 Esas sayılı davada davacı yüklenici bir kısım malzeme ve imalâtı sevkiyata ve montaja hazır hale getirdiğini, ancak iş sahibi kooperatifin şantiye alanına almadığını, bu nedenle sözleşme konusu işler ile ilgili 54 adet banyo dolabının imal edilmiş, teslime hazır halde elinde kaldığını, yine 54 adet banyo dolabı mermer işleri, 9 adet mutfak granit tezgahı ve aksesuarlarının da teslim ve montaj için hazırlandığını ve inşaat alanında kaldığını ileri sürerek anılan ihzarat malzemelerinin bedelini istemiştir. Bu malzemelerin inşaatta kullanılıp kullanılmadığı hususu mahkemece araştırılmamıştır. Bu malzemelerin fesihten sonra iş sahibi kooperatifçe inşaatta kullanılması durumunda davacı yüklenicinin malzeme bedeli olarak istemde bulunması haklıdır. Malzemelerin inşaatta kullanılıp kullanılmadığının tespiti için mahkemece mahallinde keşif yapılarak bu hususun açıklığa kavuşturulması, konusunda uzman bilirkişi heyetinden denetime elverişli rapor alınması, malzemeler inşaatta kullanılmış ise montajsız bedelinin davacıya ödenmesi, kullanılmamış ise malzemenin davacıya iadesi gerekir.Yüklenici şirket tarafından açılan birleşen davalarda az yukarıda açıklanan fesih kesin hesabının çıkarılması kapsamında tarafların yaptırdıkları delil tespit dosyaları, ticari defter kayıtları ve ödemeler gözetilerek, bilirkişi raporu alınıp değerlendirme yapılarak yüklenicinin iş bedelinden bakiye alacağının kaldığının anlaşılması durumunda birleşen davalarda bu alacağın hüküm altına alınması, fazlaya ilişkin istem reddedilmelidir.Mahkemece davalı iş sahibi kooperatifin defter kayıtlarındaki “yapılmayan işlere mahsuben” açıklaması ile yeralan borç kaydı yüklenici alacağından mahsup edilerek, fesih kesin hesabı çıkartılmaksızın bilirkişilerin hukuki konulardaki görüşleriyle bağlı kalınarak eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hükme varılması doğru olmadığından kararın bozulması uygun bulunmuştur.
    SONUÇ : Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalı ve birleşen 2003/939 Esas ve 2003/1111 Esas sayılı davalarda davacı olan yüklenici şirket vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davalı ve birleşen dosyalarda davacı yüklenici şirket lehine BOZULMASINA, 990,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davacı ve birleşen davalarda davalı olan iş sahibi S. Konut Yapı Kooperatifi’nden alınarak Yargıtay duruşmasında vekille temsil olunan davalı yüklenici şirkete verilmesine, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalı-birleşen dosyalarda davacıya geri verilmesine, karara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme isteminde bulunulabileceğine 06.03.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Call Now