Etiket: ceza avukatı

  • TCK MADDE 172 RADYASYON YAYMA

    TCK MADDE 172 RADYASYON YAYMA

    Bir başkasını, sağlığını bozmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli olacak surette, radyasyona tabi tutan kişi, üç yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Birinci fıkradaki fiilin belirsiz sayıda kişilere karşı işlenmiş olması halinde, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.(3) Bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olacak biçimde radyasyon yayan veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(4) Radyasyon yayılmasına veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine, bir laboratuvar veya tesisin işletilmesi sırasında gerekli dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak neden olan kişi, fiilin bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olması halinde, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    TCK MADDE 172’NİN GEREKÇESİ
    Maddenin birinci fıkrasında, belli bir kişiyi radyasyona tabi tutmak suçu tanımlanmıştır. Bu suçu oluşturan hareket, bir kişiyi radyasyona tabi tutmaktan ibarettir. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, radyasyona tabi tutulan kişinin sağlığını bozmak amacıyla hareket edilmesi gerekir. Keza, bu fiil dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, tabi tutulduğu radyasyon miktarının kişinin sağlığını bozmaya elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, söz konusu suç, bir somut tehlike suçu niteliği taşımaktadır. Maddenin ikinci fıkrasına göre; bu fiillerin belirsiz sayıda kişilere karşı işlenmesi, söz konusu suç açısından daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan söz konusu hüküm, suçların içtimaına ilişkin özel bir hüküm niteliğindedir. Üçüncü fıkrada, radyasyon yaymak veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, yayılan veya oluşturulan radyasyonun bir başkasının hayatı, sağlığı veya malvarlığına önemli ölçüde zarar vermeye elverişli olacak miktarda olması gerekir. Dördüncü fıkrada ise, taksirle gerçekleştirilen radyasyon yaymak veya atom çekirdeklerinin parçalanması sürecine etkide bulunmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Üçüncü fıkra hükmüne ilişkin gerekçe, bu fıkra açısından da geçerlidir.
    TCK MADDE 172 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay Ceza Genel Kurulu
    Esas : 2015/832Karar : 2016/102 Karar Tarih : 1.03.2016
    Direnmenin kapsamına göre inceleme, sanıklar … ve … hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır. Suçun sübutu ve nitelendirilmesine ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde de dosya muhtevası itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;1- Aynı depodaki iki ayrı mağdura ait motosikletleri alan sanıkların eylemlerinin tek bir hırsızlık suçunu mu, yoksa mağdur sayısınca iki ayrı hırsızlık suçunu mu oluşturacağı,2- Sanıklara verilen cezadan 5237 sayılı TCK` nun 168/1. maddesi uyarınca etkin pişmanlık nedeniyle indirim yapılırken indirim oranının ½ olarak belirlenmesinin isabetli olup olmadığı, Noktalarında toplanmaktadır. İncelenen dosya kapsamından;01.07.2014 günü gece saat 03.00 sıralarında, katılan … ve mağdur …’in oturduğu üç katlı apartmanın girişine göre sağında, binaya bitişik vaziyette ancak zemin kattan kaynaklanan kot farkı nedeniyle oluşan boşluğun kapatılması suretiyle oluşturulduğu için daha çok zemin kat dairesinin eklentisi konumunda olan ve yolun 20 metre uzağında bulunan, kilitlenebilir kapısı mevcut deponun önüne gelen sanıklar …,… ve Tolunay’ın, katılan … tarafından açık unutulan depoya girerek içeride bulunan katılan …’e ait… ve mağdur …`e ait … plakalı motosikletleri bir şekilde çalıştırarak alıp uzaklaştıkları, katılan …’e ait motosikleti direksiyon kilidi kırık, ön motor kapağı sökülmüş bir halde ilçedeki Fatih Sultan … İlkokulunun arkasındaki çalılık alana bıraktıkları, mağdur …’e ait motosikletin ise bulunamadığı, Katılan …’in 400 Lira, mağdur …’in ise 1.900 Lira olduğunu belirttikleri zararlarının hırsızlık suçuyla ilgili iddianamelerin düzenlenmesinden sonra ancak iddianamelerin kabulü kararlarından önce 14.08.2014 tarihinde sanık Tolunay’ın ailesi tarafından tamamen karşılandığı, Anlaşılmaktadır. Mağdur …; binanın sahibi olduğunu, apartmanda sadece kendi ailesi ile kiracısı katılan …’in ailesinin kaldığını, depoyu da katılan … ile kendisinden başka kullananın olmadığını, hem kendisinin hem de katılan …’in motosikletlerinin çalındığını, hırsızlığı kimin yaptığını görmediğini ancak sanıkların kendilerinin aldıklarını söylediklerini, aradan geçen zaman zarfında motosikletinin bulunamadığını, zararının sanık Tolunay`ın ailesi tarafından karşılandığını, diğer sanıkların ailelerinin ise iletişime geçmediklerini, sanıklardan şikâyetçi olmadığını beyan etmiş,Katılan …;… plakalı motosikletinin oturduğu apartmanın garajından çalındığını, daha sonra ön kaportası ve selesi kırık bir şekilde bulunarak kendisine teslim edildiğini, yaklaşık 400 Lira tutarındaki zararının sanık Tolunay’ın ailesi tarafından ödendiğini, bu nedenle Tolunay Koç’tan şikâyetçi olmadığını, diğer sanıklar… ve …`den şikâyetçi olduğunu belirtmiş, Hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen ve direnmeye konu olmayan sanık Tolunay Koç aşamalarda özetle; Karasu ilçesine tatil yapmak için geldiğini, diğer sanıklar ile olay günü tanıştığını, gecenin ilerleyen saatlerinde … ve…’nin motosiklet çalacaklarını söylediklerini, onlarla birlikte bir apartmanın açık olan garajına girdiklerini, garajdaki iki motosikleti çalıştırıp aldıklarını, sanık …’in kullandığı motosikletin arka kısmına bindiğini, sanık …’nin kullandığı 81 plakalı motosikletin arızalanması üzerine bir okulun arkasındaki boş arazide bulunan çalılıkların arasına bıraktıklarını, üç kişi olarak diğer motosiklete binip tatil yaptıkları Mutlu Pansiyon`a gittiklerini, sabah kalktıklarında motosikleti yerinde bulamadıklarını söylemiş, Sanık … Cumhuriyet savcılığında, sorguda ve 02.09.2014 tarihli duruşmada özetle; olay gecesi saat 01.30 sıralarında … ve Tolunay’ın yanına geldiğini, sanık …’in Güven Dekorasyon isimli işyerinde çalışan arkadaşının motosikletini evinin önünden alacağını ve sabah da iade edeceğini söylediğini, zaten daha önce sanık …’i o motosiklete binerken gördüğünü, sanık …’in bahsettiği depoya gidip iki adet motosikleti aldıklarını, motosikletleri sanık …’in çalıştırdığını, hırsızlık yaptıklarının farkında olmadığını, sanık …’in motosikletleri ödünç aldığını düşündüğünü, suç kastının olmadığını, bozulan motosikleti okulun arkasına taşıdıklarını, diğer motosikletle pansiyona gittiklerini,15.09.2014 tarihli duruşmada ise; üzerine atılı suçu kabul ettiğini, pişman olduğunu, şeytana uyduğunu, ilk defa böyle bir olaya karıştığını ifade etmiştir. Sanık … ise, Cumhuriyet savcılığında suçu inkâr etmiş, sorguda özetle, olay gecesi diğer sanıklar ile birlikte sohbet ederken sanık …’nin motosiklet çalacağını söylediğini, kendisinin de bu teklifi kabul ettiğini, kapısı açık depoya geldiklerinde motosikletlerden birinin daha önce Güven Dekorasyon isimli işyerinde birlikte çalıştığı katılan …’e ait olduğunu anladığını, iki motosikleti de aldıklarını, bozulan motosikleti okulun arka tarafına bıraktıklarını, diğeriyle tatil çadırlarının olduğu yere gittiklerini, sabah olduğunda motosikleti bulamadıklarını, yerinden alınmış olduğunu,02.09.2014 tarihli duruşmada farklı olarak, olay gecesi arkadaşlarına “iş yeri arkadaşım …`e ait motosikleti alalım, sabah iade ederiz” diyerek motosikletleri aldıklarını, çalma amacının olmadığını, emaneten aldıklarını, 30.09.2014 tarihli duruşmada ise, pişman olduğunu savunmuştur. Uyuşmazlıkların ayrı ayrı ele alınmasında yarar bulunmaktadır.1- Aynı depodaki iki ayrı mağdura ait motosikletleri alan sanıkların eylemlerinin tek bir hırsızlık suçunu mu, yoksa mağdur sayısınca iki ayrı hırsızlık suçunu mu oluşturacağı; Uyuşmazlığın isabetli bir biçimde çözümlenebilmesi için “zincirleme suç” hükümleri üzerinde durulmalıdır.5237 sayılı Türk Ceza Kanununa hâkim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, “kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza” söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda; “Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır’ şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır” şeklinde dile getirilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, 5237 sayılı TCK`nun “suçların içtimaı” bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir. Zincirleme suç, 765 sayılı Kanunun 80. maddesinde; “Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün bir kaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır. Fakat bundan dolayı terettüp edecek ceza altıda birden yarıya kadar artırılır” şeklinde düzenlenmiştir. Buna karşın 5237 sayılı Kanunun 43. maddesinin ilk fıkrasında; “Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır” biçiminde zincirleme suç düzenlemesine yer verilmiş, ikinci fıkrasında; “Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır” denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima kurumu hüküm altına alınmış, üçüncü fıkrasında ise; “Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz” düzenlemesi ile zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanamayacağı suçlar belirtilmiştir.5237 sayılı TCK`nun 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir. TCK`nun 43/1. maddesinin düzenlemesinden anlaşılacağı üzere, zincirleme suç hükümlerinin uygulandığı hallerde aslında işlenmiş birden fazla suç olmasına karşın, fail bu suçların her birinden ayrı ayrı cezalandırılmamakta, buna karşın bir suçtan verilen ceza belirli bir miktarda arttırılmaktadır. Zincirleme suça ilişkin bu genel açıklamalardan sonra, öğretide aynı neviden fikri içtima olarak tanımlanan TCK`nun 43. maddesinin ikinci fıkrasının da değerlendirilmesi gerekmektedir. TCK`nun 43. maddesinin ikinci fıkrası; “Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır” hükmünü içermekte olup, zincirleme suçtan farklı bir müessese olan ve aynı neviden fikri içtima olarak kabul edilen bu durumda, fiil yani hareket tektir ve bu fiille aynı suç birden fazla kişiye karşı işlenmektedir. Burada, hareket tek olduğu için, fail hakkında bir cezaya hükmolunacağı, ancak bu cezanın kanunun 43/1. maddesine göre artırılacağı öngörülmüştür. Ancak burada kastedilen, fiil ya da hareketin, doğal anlamda değil hukuki anlamda tek olmasıdır. Bazen suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar suçun kanuni tanımında yer alan hukuki anlamdaki “tek bir fiili” oluşturmaktadır. Örneğin; failin mağduru birden fazla yumruk ve tekme vurmak suretiyle yaralaması, yalan tanıklık yapan failin birden fazla beyanda bulunması, kasten öldürme fiilinin her biri tek başına öldürücü nitelikte beş bıçak darbesi ile işlenmesi gibi. Bazı suç tiplerinde ise, kanundaki tanımda belirtilen birbirinin alternatifi olan birden fazla hareketin gerçekleştirilmesiyle suç işlenebilmektedir. Öğretide “seçimlik hareketli suçlar” olarak isimlendirilen bu suç tiplerinde, sayılan seçimlik hareketlerin herhangi birisinin gerçekleştirilmesi suçun oluşumu açısından yeterlidir. Belirtilen seçimlik hareketlerden birkaçının ya da tamamının yapılması halinde de birden fazla suç değil, tek suç oluşacaktır. Ancak seçimlik hareketli suçtan söz edebilmek için kanunda sayılan seçimlik hareketlerin aynı konuya ilişkin olması gerekmektedir.(Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, İzzet Özgenç, Seçkin Yayınevi, 11. Bası, Ankara, 2015, s.169; Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, 2015, s.114)5237 Türk Ceza Kanununda bazı suçlarda özel olarak aynı neviden fikri içtima hükmüne yer verilmiştir. Örneğin; belirsiz sayıda kişilerin sağlığını bozmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli olacak surette, radyasyona tabi tutulması halinde, radyasyon yayma suçunun temel şekline nazaran daha ağır ceza öngörülmüştür. (TCK 172/2) Bu suçlar için özel bir aynı neviden fikri içtima kuralı öngörülmüş olduğundan, ayrıca TCK`nun 43/2. maddesi uyarınca cezanın arttırılması yoluna gidilmeyecektir. Aynı neviden fikri içtimadan söz edilebilmesi için;1- Hareket ya da fiilin hukuki anlamda tek olması,2- Birden fazla suçun işlenmiş olması,3- İşlenen birden fazla suçun “aynı suç” olması,4- Bu suçların mağdurlarının farklı olması gerekmektedir. Bu dört şartın birlikte gerçekleşmesi durumunda, faile tek ceza verilecek, ancak bu ceza artırılacaktır. Örneğin; bir sözle birden çok kişiye karşı cinsel tacizde bulunulması, bir mektupla birden çok kişiye hakaret edilmesi, bir odada bulunan çok sayıda kişinin üzerine kapının kilitlenmesi suretiyle hürriyetlerinden yoksun kılınmaları hallerinde aynı neviden fikri içtima söz konusu olup, TCK`nun 43/2. maddesi uyarınca uygulama yapılması gerekmektedir. Yapılan bu açıklamalar bağlamında uyuşmazlık konusu olan hırsızlık suçuyla ilgili olarak hukuki anlamda tek bir fiil ile aynı depoda bulunan farklı kişilere ait eşyaların çalınması halinde “aynı neviden farklı içtima” hükmünün uygulanıp uygulanmayacağı değerlendirilmelidir. Çalınan eşyalar bir konut içerisinden alınmış ise konuttaki eşyalar üzerinde konutta bulunan bütün kişiler müşterek zilyed konumunda bulunduğu için bir hırsızlık suçunun işlendiği kabul edilmelidir. Başka bir ifadeyle bu gibi durumlarda birden fazla kişinin mağdur edildiği düşüncesinden hareket edilerek mağdur sayısınca suç oluştuğu, dolayısıyla da gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerektiği sonucuna varılmamalıdır. Nitekim hırsızlık suçlarının temyiz incelemesini yapan Özel Dairelerin uygulamaları ve öğreti görüşleri de bu yöndedir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanıkların katılan …’e ait…, mağdur …’e ait … plakalı motosikletleri çaldıkları olayda; hırsızlık yapılan deponun, zemin kattan kaynaklanan kot farkı nedeniyle oluşan boşluğun kapatılması suretiyle oluşturulduğu için apartmanın eklentisinden daha çok zemin kat dairesinin eklentisi konumunda olup tek bölmeden oluşması, motosikletlerin hırsızlanmadan önce depoda birbirinden yaklaşık bir metre mesafede bulunduklarının mağdur ve katılan tarafından belirtilmesi, farklı kişilere ait olduklarının açıkça öngörülebilir olmaması karşısında; sanıkların suça konu motosikletlerin iki ayrı kişiye ait olduğunu bildikleri hususu şüphe boyutunda kaldığından sanıkların eyleminin tek bir hırsızlık suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.2- Sanıklara verilen cezadan 5237 sayılı TCK`nun 168/1. maddesi uyarınca etkin pişmanlık nedeniyle indirim yapılırken indirim oranının ½ olarak belirlenmesinin isabetli olup olmadığı; Uyuşmazlığın daha sağlıklı çözümü için “etkin pişmanlık” kavramı üzerinde durulmalıdır. Pişmanlık Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; “yaptığı bir iş ya da davranışının olumsuz sonucunu görerek üzülme, nadim olma” şeklinde tanımlanmaktadır. Öğreti ve uygulamada; “bir suçun işlenmesinden sonra failin, herhangi bir dış etken bulunmaksızın kendi hür iradesiyle, meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarına etkin pişmanlık” denilmektedir. Türk Ceza Kanununun kabul ettiği suç teorisi uyarınca, suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşmesiyle, ortaya cezalandırmayı gerektirir bir haksızlık çıkmakta ve kusurluluğu kaldıran bir sebebin bulunmaması halinde, fail hakkında bir ceza ya da güvenlik tedbirine hükmolunmaktadır. Fakat bazı hallerde kanun koyucu, failin cezalandırılması için başka birtakım unsurların da bulunması veyahut bulunmamasını aramıştır. İşte haksızlık ve kusur isnadı dışında kalan bu gibi hususlar “suçun unsurları dışında kalan hâller” başlığı altında ele alınmaktadır. Bunlardan failin cezalandırılması için gerekli olanlara “objektif cezalandırılabilme şartları,” bulunmaması gerekenlere ise “şahsi cezasızlık sebepleri” ya da “cezayı kaldıran veya azaltan şahsi sebepler” denilmektedir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 8. Baskı, s. 351). Bu yönüyle etkin pişmanlık, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler arasında yer almaktadır. İşledikleri suç nedeniyle şahısların cezalandırılması kural olmakla birlikte, bir kısım şartların gerçekleşmesi durumunda kişi hakkında ceza davasının açılmasından, açılmış olan davanın devamından ve sonuçta ceza verilmesinden veya mahkûm olunan cezanın infazından vazgeçilmesi izlenen suç politikasının bir gereğidir. Bilindiği üzere suç, bir süreç içerisinde işlenmekte olup, buna suç yolu ya da “iter criminis” denilmektedir. Bu süreçte fail, önce belli bir suçu işlemek hususunda karar vermekte, daha sonra bunun icrasına yönelik hazırlıkları yapmakta, son olarak icra hareketlerini gerçekleştirmektedir. Çoğu suç, fiilin icra edilmesiyle tamamlanırken, kanuni tarifte ayrıca bir unsur olarak neticeye yer verilen suçlarda, suçun tamamlanması için fiilin icra edilmesinden başka ayrıca söz konusu neticenin gerçekleşmesi de aranmaktadır. Türk Ceza Kanununun 36. maddesindeki “gönüllü vazgeçme” düzenlemesi ile failin suç yolundan dönerek, suçun tamamlanmasını veyahut da neticenin gerçekleşmesini önlemesi; etkin pişmanlığa ilişkin düzenlemeler ile de, suç tamamlandıktan sonra hatasının farkına vararak nedamet duyup neden olduğu haksızlığın neticelerini gidermesi için teşvikte bulunulması amaçlanmıştır. TCK`da etkin pişmanlık tüm suçlarda uygulanabilecek genel bir hüküm olarak değil, özel suç tipleri bakımından uygulanabilecek istisnai bir müessese olarak düzenlenmiştir. Bu bağlamda kanun koyucu bazı suçlara ilişkin etkin pişmanlık düzenlemesini “etkin pişmanlık” başlığıyla bağımsız bir madde hâlinde (TCK 93, 110, 168, 192, 201, 221, 248, 254, 269, 274, 293) bazılarını ise suç tipinin düzenlendiği maddenin bir fıkrası şeklinde gerçekleştirmiştir. (TCK 184/5, 230/5, 245/5, 275/2, 275/3, 281/3, 282/6, 289/2, 297/4, 316/2) Bu hükümlerin bir kısmında etkin pişmanlık nedeniyle cezanın tamamen ortadan kaldırılması öngörülmüş, bir kısmında ise sadece belli oranda indirilmesi kabul edilmiştir. Etkin pişmanlık, kanunun etkin pişmanlığa imkân tanığı her suç tipinde, o suçun karakterine uygun bir yapıya bürünmektedir. (Yasemin Baba, Türk Ceza Kanununda Etkin Pişmanlık, Oniki Levha Yayınları, İstanbul 2013, s. 22) Ancak bu durum, etkin pişmanlık hükümleri arasında hiçbir ortak unsur olmadığı anlamına gelmemektedir. Gerek Türk Ceza Kanunundaki gerekse özel ceza kanunlarındaki etkin pişmanlık düzenlemeleri incelendiğinde ve öğreti ile yerleşik yargısal kararlardaki görüşler de değerlendirildiğinde etkin pişmanlığın unsurlarının;1- Kanunda etkin pişmanlığa imkân tanıyan bir düzenleme bulunması,2- Suçun tamamlanmış olması,3- Failin kanunda öngörülen biçimde aktif bir davranışının gerçekleşmesi,4- Failin bu davranışın iradi olması, Şeklinde belirlenmesi mümkündür. Etkin pişmanlığın uygulanabilmesi için öncelikle kanunda o suç ve faili bakımından buna imkân tanıyan özel bir hüküm bulunması gerekir. Her suç açısından etkin pişmanlığın uygulanması mümkün değildir. Esasen niteliği gereği her suç etkin pişmanlığa elverişli de değildir. Bir suç tipi bakımından kanunda etkin pişmanlık düzenlemesi öngörülmemiş ise “kanunilik ilkesi” uyarınca kıyas veya yorum yoluyla da olsa etkin pişmanlık uygulanamaz. Etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesi için suçun tamamlanmış olması gerekir. Teşebbüs aşamasında kalan suçlar bakımından etkin pişmanlıktan söz edilemez ancak şartları var ise “gönüllü vazgeçme” gündeme gelebilir. Etkin pişmanlığın diğer bir şartı, failin kanunda öngörüldüğü biçimde, pişmanlığını gösteren aktif bir davranışının bulunmasıdır. Gerçekten de etkin pişmanlığa ilişkin kanuni düzenlemeler incelendiğinde; “suçun meydana çıkmasına ve diğer suçluların yakalanmasına hizmet ve yardım etme”, “mağdurun şahsına zararı dokunmaksızın kendiliğinden güvenli bir yerde serbest bırakma”, “mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderme”, “diğer suç ortaklarını ve sahte olarak üretilen para veya kıymetli damgaların üretildiği veya saklandığı yerleri merciine haber verme”, “örgütü dağıtma ya da verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlama”, “iftiradan dönme”, “gerçeği söyleme” gibi çeşitli şekillerde failden işlediği suçla gerçekleşen haksızlığın neticelerini mümkün olduğu ölçüde ortadan kaldırmaya yönelik aktif davranışlarda bulunmasının arandığı görülmektedir. Gerçekleştirdiği haksızlığın neticelerini kanunun aradığı biçimde ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir aktif davranışta bulunmayan fail hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması mümkün değildir. Nitekim kanun koyucu tarafından da etkin pişmanlığın adlandırılmasında sergilenmesi gereken davranışın bu özellikleri gözetilerek “etkin” kelimesi tercih edilmiştir. Karşılaştırılmalı hukukta da müessesenin isimlendirilmesinde benzer bir vurgunun yapıldığı görülmektedir. Örneğin; Alman, Fransız, İspanyol, İngiliz Hukukunda adlandırma sırasıyla; “Tätige Reue”, “Repentir actif”, “Arrepentimiento activo eficaz”, “Active Repentance” şeklinde yapılmıştır. Ancak aktif davranış, “bizzat fail tarafından bir davranışta bulunmasının zorunlu olduğu” şeklinde anlaşılmamalıdır. Failin iradesine dayanan üçüncü kişinin hareketi de, bu hareketin yapılmasına fail tarafından neden olunduğu sürece yeterli kabul edilmelidir. Etkin pişmanlığın varlığının kabul edilebilmesi için sanığın suç sonrası sergilediği aktif davranışın iradi olması da gerekmektedir. Bu şart, etkin pişmanlığın sübjektif unsurunu teşkil etmektedir. Etkin pişmanlığın var olduğunun kabulü için, tek başına failin haksızlığın sonuçlarını ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarda bulunmuş olması yeterli değildir. Etkin pişmanlıkta fail, suç sonrası mağdurun uğradığı zararı gidermeyi, engellemeyi, düzeltmeyi ya da tehlikeyi önlemeyi iradi yani gönüllü olarak gerçekleştirmelidir. Çoğu zaman fail bu tür davranışları, suçu işledikten sonra duyduğu pişmanlığın tesiri ile yapmaktadır. Bu nedenle müessesenin adlandırılmasına tercih edilen ikinci kelime “pişmanlık” olmuştur. Aynı şekilde karşılaştırılmalı hukukta örnekleri verilen isimlerden anlaşılacağı üzere “tövbe” kelimesi ile bu vurgunun yapıldığı görülmektedir. Etkin pişmanlıkta ceza verilmesinden vazgeçilmesinin veyahut cezadan bir indirim yapılmasının temelinde failin bu pişmanlığı yatmaktadır. Zira cezalandırılmada güdülen asıl amaç, kişilerin pişmanlık duymasını sağlayıp yeniden topluma kazandırılmasıdır. Failin dışa yansıyan davranışlarının pişmanlığının tezahürü olarak kabul edilebilecek derecede iradi olması yeterli olup, iç dünyasına bakılarak gerçekten samimi olup olmadığı aranmayacaktır. Bu bakımdan sanığın davranışında cezadan kurtulma saiki da etkili olmuş olsa, önemli olan salt bu saikle hareket edilmemiş olmasıdır. Nitekim Türk Ceza Kanununun uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçunda etkin pişmanlığa ilişkin 192. maddesiyle ilgili görüşmelerde, bu kanunun hazırlanmasında görevli akademisyenlerden Adem Sözüer; “Gönüllü vazgeçme veya etkin pişmanlıkta, kişinin iç dünyasında gerçekten nedamet duyup duymadığına bakmıyoruz sadece; yani gönüllü vazgeçme ve etkin pişmanlıkta suç politikası gereğince kişinin suç yolundan kendi iradesiyle dönüp dönmemesine bakıyoruz. O yüzden, kendi iç dünyasında gerçekten pişmanlık duyup duymadığına ilişkin konular, aslında ne gönüllü vazgeçmeyi, suça teşebbüsü ne de buradaki etkin pişmanlığı belirleyici unsuru değildir” şeklinde açıklamalarda bulunmuştur. (Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı, Ankara 2005, s. 697)Etkin pişmanlık kavramıyla ilgili bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığa konu 5237 sayılı TCK`nun 168. maddesindeki etkin pişmanlık müessesesini irdeleyecek olursak:5237 sayılı TCK`nun “Etkin pişmanlık” başlıklı 168. maddesi;“1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde; cezası üçte birden üçte ikiye kadar indirilir. Yağma suçunda ise, cezada altıda birden üçte bire kadar indirim yapılır.2)Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, mağdurun rızası aranır” şeklinde iken, 08.07.2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanunun 20. maddesiyle değiştirilerek;“1)Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.2)Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.3)Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir.4)Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklinde yeniden düzenlenmiştir.Anılan madde bu düzenleniş şekliyle, 765 sayılı TCK’nun 523. maddesinden oldukça farklıdır. 29.06.1955 gün ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Ceza Genel Kurulunun 11.11.1997 gün ve 248-288 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıklandığı üzere, 765 sayılı TCK’nun 523. maddesi “iade ve tazmin” esasına dayalıdır. 01.06.2005 günü yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK`nun 168. maddesi ise, tazminden çok “pişmanlık” esasına dayanmaktadır.Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 gün ve 127-147 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında vurgulandığı üzere; TCK`nun 168. maddesinde yer alan etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı, geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi gerekmektedir.Öğretide hâkim olan görüşe göre de; 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesinin, 765 sayılı TCK`nun 523. maddesinden farklı olarak, tazminden çok pişmanlık esasına dayandığı kabul edilmektedir. TCK`nun 168. maddesinin düzenlenmesi sırasında maddeye, “failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi” ibaresi eklenmek suretiyle, muhtemel tereddütlerin önüne geçilmek istenmiştir. Zira metinde geçen “bizzat pişmanlık göstererek” ibaresi, düzenlemenin “tek başına iade ve tazmine” değil, “pişmanlık sonucu olan iade ve tazmine” önem atfettiğinin açık göstergesidir. Kanun koyucunun da “tek başına iade ve tazmine” değil, “pişmanlık sonucu olan iade ve tazmine” önem verdiği madde ile ilgili görüşmelerde kullanılan ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır. (Tutanaklarla Türk Ceza Kanunu, Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı, Ankara 2005, s. 616).Bu açıklamaların sonucu olarak; iade ve tazminin cebri icra yoluyla gerçekleştirilmesi, zararın failin rızası hilafına veya ondan habersiz olarak üçüncü kişilerce giderilmesi, eşyanın failin yakalanmamak için kaçarken atması sonucu veya kaçarken yakalanan failin üzerinde ele geçirilmiş olması gibi hallerde, failin gerçek anlamda pişmanlığından söz edilemeyeceğinden, TCK`nun 168. maddesinin uygulanma şartları oluşmayacaktır. Buna karşılık, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun uğradığı zararın aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi şartı yerine getirilirken duyulan pişmanlığın mutlaka sözle ifade edilmesi zorunluluğu bulunmayıp, davranışlar yoluyla da ifade edilmesi olayın özelliğine göre mümkün olabilecektir.Diğer taraftan kanunun 168. maddesinin dördüncü fıkrasının; “kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklindeki açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere, kanun koyucu, kısmen iade veya tazmin nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında mağdurun iradesini esas almak suretiyle, bu hükmün uygulanabilmesini mağdurun rızası şartına bağlamış, mağdurun kısmi iade ve tazmine açıkça rıza göstermemesi durumunda ise, failin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanamayacağını hüküm altına almıştır.Öte yandan kanun koyucu etkin pişmanlığa ilişkin olarak özel bir indirim oranı belirlemiş, 168. maddenin birinci fıkrasına giren hallerde diğer bir ifadeyle soruşturma aşamasında etkin pişmanlık gösterilerek zararın giderilmesi durumunda hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçlarında cezanın üçte ikisine kadarının, yağma suçunda yarısına kadarının; zararın kovuşturma aşamasında giderilmesi halinde ise hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs suçlarında cezanın cezanın yarısına kadarının, yağma suçunda üçte birine kadarının indirileceği kabul edilmiştir.Bu bağlamda 5271 sayılı Ceza Yargılaması Kanununun tanımlar başlıklı 2. maddesinde; soruşturma aşamasının iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi, kovuşturma aşamasının ise iddianamenin kabulü ile başlayıp hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade ettiği belirtilmiş, aynı kanunun 174. maddesinde onbeş gün içinde iade edilmeyen iddianamenin kabul edilmiş sayılacağı, 175. maddesinde iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılacağı ve kovuşturma evresinin başlayacağı hükümlerine yer verilmiştir.Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;Dosya kapsamına göre katılan …’in 400 Lira, mağdur …’in ise 1.900 Lira olduğunu belirttikleri zararlarının hırsızlık suçuyla ilgili iddianamelerin düzenlenmesinden sonra ancak iddianamelerin kabulü kararlarından önce 14.08.2014 tarihinde sanık Tolunay’ın ailesi tarafından tamamen karşılandığı, sanık …’nin 15.09.2014, sanık …’in ise 30.09.2014 tarihli duruşmalarda pişmanlıklarını gösteren söz ve davranışlarda bulundukları, bu itibarla sanıklar… ve … hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerekmekte olup mağdur ve katılanın zararı soruşturma aşamasında giderildiğinden ceza adaletinin sağlanması, hak ve nesafet kuralları ve TCK`nun 168. maddesinde belirtilen indirim oranları gözetilerek mahkemece sanıkların cezasının ½ oranından daha fazla olmak koşuluyla indirilmesi gerekirken, ½ oranında indirim yapılması isabetsizdir.Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, sanıkların eyleminin tek bir hırsızlık suçunu oluşturduğunun ve etkin pişmanlık nedeniyle cezalarından ½ oranından fazla olacak şekilde indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliklerinden bozulmasına, bozma nedenleri ve tutuklulukta geçirdikleri süreye göre de sanıkların tahliyesine karar verilmelidir.
    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;1- Karasu Asliye Ceza Mahkemesinin 08.07.2015 gün ve 601-918 sayılı direnme kararının, sanıkların eyleminin tek bir hırsızlık suçunu oluşturduğunun ve etkin pişmanlık nedeniyle cezalarından ½ oranından fazla olacak şekilde indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliklerinden ( BOZULMASINA ),2- Bozma nedenleri ve tutuklulukta geçirdikleri süreler göz önüne alınarak sanıklar … ve …`in hırsızlık suçundan (TAHLİYELERİNE), başka bir suçtan tutuklu ya da hükümlü değiller ise derhal salıverilmeleri için Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığına ( YAZI YAZILMASINA ),3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına ( TEVDİİNE ), oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 171 GENEL GÜVENLİĞİN TAKSİRLE TEHLİKEYE SOKULMASI

    TCK MADDE 171 GENEL GÜVENLİĞİN TAKSİRLE TEHLİKEYE SOKULMASI

    TCK Madde 171 Gerekçesi

    Madde metninde, genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması, suç olarak tanımlanmıştır.

    Genel güvenliği kasten tehlikeye sokma suçunun birinci fıkrasında söz konusu edilen fiillerin taksirle işlenmesi de, suç oluşturmaktadır. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için de, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekir.

    Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarar neticesi açısından örneğin taksirle öldürme veya taksirle yaralama suçu oluşabilir. Bu gibi durumlarda, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması gerekir.

    Genel Güvenliğin Taksirle Tehlikeye Sokulması Suçu Nedir? (TCK 171)

    Genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması suçu, başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olan bazı davranışların “taksirle” sergilenmesiyle vücut bulur. Taksir, dikkat veya özen yükümlülüğüne aykırı olarak dikkatsiz ve tedbirsiz hareket neticesinde istenmeyen bir sonucun meydana gelmesidir. Örneğin, tarlada çalışırken sigarasını söndürmeden yere atan kişinin bu hareketiyle komşuların tarlaları yanarsa genel güvenliği taksirle tehlikeye düşürme suçu oluşur.

    Genel güvenliği taksirle tehlikeye düşürme suçu, 5237 sayılı TCK’nın “Topluma Karşı Suçlar” kısmında, “Genel Tehlike Yaratan Suçlar” bölümünde TCK m.171’de yer almaktadır. Hareketin taksirle değil de kasten yapılması halinde genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçu işlenmiş olur.

    Genel Güvenliği Taksirle Tehlikeye Düşürme Suçunun Unsurları

    Genel güvenliği taksirle tehlikeye düşürme suçu, seçimlik hareketli bir tehlike suçudur. Bu nedenle taksirli hareket sonucu somut bir tehlikenin meydana gelmesi şart değildir. Örneğin, etraftaki çalı çırpıyı yakmak isterken çıkan yangının çevredeki bahçelere sıçraması halinde fail, taksirle genel güvenliği tehlikeye sokma suçu nedeniyle yargılanacaktır.

    Suçun maddi unsurlarını oluşturan iki koşul vardır:

    • Fail taksirle; yangına, bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olmalıdır. TCK m.171’de taksirli hareketler sınırlı bir şekilde sayıldığından, örneğin, TCK m.170’de olduğu gibi taksirle silahla ateş etme fiili yoktur.
    • Failin cezalandırılabilmesi taksirli hareketin başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olması gerekir. TCK m.170’e göre taksirli hareketin sergilenmesi yeterli değildir. Kanun maddesinde; hareketin başkalarının hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olması “objektif cezalandırılma şartı” şeklinde düzenlenmiştir.
    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Genel Güvenliğin Taksirle Tehlikeye Sokulması Suçunun Cezaları

    Genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması cezası 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası verilir. Eğer taksirle suç işleyen kişi ailevi bakımdan mağdur olacaksa kişiye ceza uygulanmaz. Bu durumda bilinçli taksir suçunda ise verilen cezanın yarısından 1/6 ‘sı kadar indirim yapılır. Failin mağdur olmasına karşı yapılan bu indirimde karşı zarar gören kişilerde mağdur olduysa bu karar uygulanmaz.

    YARGITAY 17. CEZA DAİRESİ Esas : 2017/3079 Karar : 2018/11059 Tarih : 24.09.2018

    • TCK 171. Madde
    • Genel Güvenliğin Taksirle Tehlikeye Sokulması Suçu

    Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçların suça sürüklenen çocuklar tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz nedenleri de yerinde görülmemiştir.

    Ancak;

    1-Müştekinin soruşturma aşamasında alınan beyanında, 5 adet güvenlik kamerasının çocuklar tarafından çalındığını, 28.07.2013 günü sabah 06.40 sıralarında çocukların yattığı yatak bölümüne giderek kameraları sorduğunda iki tanesini geri aldığını belirttiği anlaşıldığından müştekinin dinlenilerek kameraların ne şekilde iade edildiği hususu araştırılarak çocuklar tarafından iade edildiği anlaşılırsa 5237 sayılı TCK’nın 168/4. maddesi uyarınca müştekiden kısmi iadeye rızası olup olmadığı sorulmak suretiyle suça sürüklenen çocuklar hakkında aynı Kanunun 168/1. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı belirlenmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

    2-Tüm dosya kapsamına göre, suça sürüklenen çocukların, yurt binası içindeki kameralardan kestikleri kabloları alıp yurdun hamamında yakmak isterken yangının biranda büyüdüğü, binadaki yangın alarmının çaldığı, yurt nöbetçi amiri ve güvenlik görevlisinin olay yerine geldiği, çocuklarla birlikte yangını daha büyük boyuta ulaşmadan söndürdükleri, yangın nedeniyle hamamdaki lamba, lamba tesisatı ve fayansların zarar gördüğü, yine ertesi sabah suça sürüklenen çocukların tekrar bir araya gelerek yurt bahçesindeki ağaç dibinde tekrar ateş yaktıkları, ateşin büyüyerek yangına sebebiyet verdiği, fakat yine görevlilerin yetişmesiyle yangının büyümeden söndürüldüğü, suça sürüklenen çocukların çalmış oldukları kabloyu yaktıkları sırada yangın çıkması nedeniyle hamamda zarar oluştuğu, mala zarar verme suçunun kasten veya olası kast ile işlenebileceği, taksirle işlenmesinin mümkün olmadığı, olası kastla mala zarar verme suçunun işlenebilmesi için, sanığın gerçekleşmesi muhtemel sonuçları öngörmesine rağmen bu sonuçları kabullenmesi, neticenin gerçekleşmesine aldırmaması ve eylemine “olursa olsun” bilinciyle devam etmesi gerektiği, taksir de ise kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında objektif olarak var olan dikkat ve özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olması, ancak neticenin istenmemesine rağmen sonucun meydana gelmesi gerektiği, somut olayımızda suça sürüklenen çocukların eylemlerinin taksir düzeyinde kaldığı ve mala zarar verme suçunun taksirle işlenmesinin mümkün olmadığı gözetilmeden, yasal unsurları oluşmayan atılı mala zarar verme suçundan suça sürüklenen çocukların beraatleri yerine yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi,

    3-Suça sürüklenen çocukların, yurt binası içindeki kameralardan kestikleri kabloları alıp yurdun hamamında yakmak isterken yangının biranda büyüdüğü, binadaki yangın alarmının çaldığı, yurt nöbetçi amiri ve güvenlik görevlisinin olay yerine geldiği, çocuklarla birlikte yangını daha büyük boyuta ulaşmadan söndürdükleri, yangın nedeniyle hamamdaki lamba, lamba tesisatı ve fayansların zarar gördüğü, yine ertesi sabah suça sürüklenen çocukların tekrar bir araya gelerek yurt bahçesindeki ağaç dibinde tekrar ateş yaktıkları, ateşin büyüyerek yangına sebebiyet verdiği, fakat yine görevlilerin yetişmesiyle yangının büyümeden söndürüldüğü, suça sürüklenen çocukların aşamalarda alınan savunmalarında oyun oynamak için ateş yaktıklarını belirttikleri, suça sürüklenen çocukların eylemlerinin TCK’nın 171/1. maddesinde tanımlanan taksirle yangın suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle fazla ceza tayini,

    Adalet Hukuk Sistem Anayasa Kanunlar TCK TMK CMUK Yargıç Hakim Savcı Polis Ağır Ceza Mahkeme Sulh Asliye BAM Bölge İdare Adliye Mahkeme Duruşma Ağır Ceza Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Kabule göre de;

    4-Kasten yangın çıkarma suçundan kurulan hükümde uygulama maddesinin TCK’nın 170/1-a yerine TCK’nın 125/1 olarak gösterilmesi,

    Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuklar …, … ve … müdafiinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin açıklanan nedenlerle tebliğnameye kısmen uygun olarak BOZULMASINA, 24.09.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    Bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

  • TCK MADDE 170 GENEL GÜVENLİĞİN KASTEN TEHLİKEYE SOKULMASI

    TCK MADDE 170 GENEL GÜVENLİĞİN KASTEN TEHLİKEYE SOKULMASI

     Kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından tehlikeli olacak biçimde ya da kişilerde korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda;a) Yangın çıkaran,b) Bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olan,c) Silahla ateş eden veya patlayıcı madde kullanan, Kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Yangın, bina çökmesi, toprak kayması, çığ düşmesi, sel veya taşkın tehlikesine neden olan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.
    TCK MADDE 170’İN GEREKÇESİ
    Madde metninde, genel güvenliği kasten tehlikeye sokan fiiller, suç olarak tanımlanmıştır. Maddenin birinci fıkrasında, bu suçu oluşturan seçimlik hareketler, yangın çıkarmak; bina çökmesine, toprak kaymasına, çığ düşmesine, sel veya taşkına neden olmak; silâhla ateş etmek veya izinsiz patlayıcı madde kullanmak, olarak belirlenmiştir. Ancak, bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekir. Böylece, söz konusu suç, bir somut tehlike suçu olarak tanımlanmıştır. Maddenin ikinci fıkrasında ise, bir soyut tehlike suçu tanımına yer verilmiştir. Bu hükümde, yangın, bina çökmesi, toprak kayması, çığ düşmesi, sel veya taşkın tehlikesine neden olmak, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya malvarlığı bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmemektedir. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi halinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kast veya taksirine göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, toplumda genel güvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da kişiler malvarlığı itibarıyla zarar görmüş olabilir. Bu gibi durumlarda, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması gerekir.
    TCK MADDE 170 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay8. Ceza Dairesi
    Esas : 2017/23901Karar : 2018/198Karar Tarih: 11.01.2018
    Bozma öncesi kurulan hükümde toplam cezanın 6000 TL adli para cezası olduğu, bu haliyle bozma sonrası kurulan hükümde sonuç ceza miktarı yönünden sanığın kazanılmış hakkının ihlal edilmemiş olduğu anlaşıldığından, tebliğnamedeki bozma düşüncesi benimsenmemiştir. Sanık hakkında hüküm kurulurken, uygulanan kanun maddesi olarak 170. maddesinin ının (a) ve (c) bentlerinin gösterilmesi gerekirken (c) bendi yerine (b) bendi ile hüküm kurulmuş ise de, bu husus sonuç cezaya etki etmediğinden yerinde düzeltilmesi olanaklı maddi yazım hatası kabul edilmiş ve bozma nedeni yapılmamıştır. Bozmaya uyularak; yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre sanık müdafinin, sanığın savunma hakkının kısıtlandığına ve lehe hükümlerin uygulanmamasına yönelik temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddiyle hükmün ONANMASINA, 11.01.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay4. Ceza Dairesi
    Esas : 2016/6040Karar : 2018/290Karar Tarih: 09.01.2018
    Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.Ancak;1-Sanığın, arazi anlaşmazlığı nedeniyle tüfeği mağdurlara doğrultması ve ayrıca havaya doğru ateş etmesi eylemlerinden ötürü TCK’nın 44. maddesinde düzenlenen fikri içtima hükmü uyarınca en ağır cezayı gerektiren silahla tehdit suçundan hükümlülük kararı verilmesi gerekirken, ayrıca TCK’nın 170/1-c maddesindeki genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçundan da mahkumiyet hükmü kurulması,2-Yaşı küçüklüğü nedeniyle dosyası tefrik edilen …’ın soruşturma dosyası ve açılmışsa dava dosyasının örneği getirilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi,3-Tehdit suçu yönünden, dosya kapsamına göre taraflar arasında önceye dayalı arazi anlaşmazlığı olduğunun anlaşılması ve sanığın savunmasında, mağdurların kendi evine doğru ateş etmeleri nedeniyle karşılık olarak ateş ettiğini belirtmesi karşısında, olayın çıkış sebebi ve gelişimi üzerinde durularak TCK’nın 29. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması,4-Anayasa Mahkemesi’nin karar tarihinden sonra 24.11.2015 günü, Resmi Gazete’ de yayınlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 gün ve 2014/140 esas, 2015/85 sayılı TCK’nın 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptaline ilişkin kararının yeniden değerlendirilmesi zorunluluğu, Bozmayı gerektirmiş ve sanık (Yado oğlu) …’un temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 09/01/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 168 ETKİN PİŞMANLIK

    TCK MADDE 168 ETKİN PİŞMANLIK

    Hırsızlık, mala zarar verme,  güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs (…) suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.(2) Etkin pişmanlığın kovuşturma  başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.(3) Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir.(4) Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır.(5) (Ek: 2/7/2012 – 6352/84 md.) Karşılıksız yararlanma suçunda, fail, azmettiren veya yardım edenin pişmanlık göstererek mağdurun, kamunun veya özel hukuk tüzel kişisinin uğradığı zararı, soruşturma tamamlanmadan önce tamamen tazmin etmesi halinde kamu davası açılmaz; zararın hüküm verilinceye kadar tamamen tazmin edilmesi halinde ise, verilecek ceza üçte birine kadar indirilir. Ancak kişi, bu fıkra hükmünden iki defadan fazla yararlanamaz.
    TCK MADDE 168’İN GEREKÇESİ
    Suç tamamlandıktan sonra kişi pişmanlık gösterebilir. Bu durumda, işlenmiş ve tamamlanmış olan suç işlenmemiş hâle artık döndürülemez. Ancak, suç tamamlandıktan sonra, pişmanlık duyarak, gerçekleştirilen haksızlığın neticeleri mümkün olduğunca ortadan kaldırılabilir. Bu düşüncelerle, etkin pişmanlık; hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık ve karşılıksız yararlanma suçlarında cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebep olarak kabul edilmiştir. Ancak, bunun için bazı koşulların gerçekleşmesi gerekir. Önce, failin veya suça iştirak eden kişinin bizzat kendisinin pişmanlık göstererek iade veya tazmini gerçekleştirmesi gerekir. Suçun işlenmesiyle kişilerin görmüş bulundukları zararın aynen iade veya mümkün olduğu kadar azaltılmak suretiyle tazmin edilmesi gerekir. Etkin pişmanlığın cezada indirim yapılması sebebi olarak kabul edilebilmesi için, zararın tamamen veya mümkün olduğu kadar aza indirilerek gerçekleştirilmesi gerekir. Kısmen geri verme veya tazminde, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, mağdurun aynen iadeye veya tazmine rıza göstermesi gerekir. Etkin pişmanlığın kovuşturma başlamadan önce, yani işlenen suçtan dolayı kamu davası açılmadan önce gösterilmesi gerekir. Etkin pişmanlık durumunda hâkim maddede belirlenen oranda cezada indirim yapabilir. Bu konuda, hâkime etkin pişmanlığın samimiyetine ve zararın tazmin edilen miktarına göre, takdir yetkisi tanınmıştır. Bu hükümle, işlenen suçun yağma olması hâlinde de, cezada belli oranda indirim yapılması yolu açılmıştır.
    TCK MADDE 168 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay17. Ceza Dairesi
    Esas : 2019/11211Karar : 2019/13824Karar Tarihi : 05/11/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Çocuk Mahkemesi SUÇ : Hırsızlık HÜKÜMLER : Mahkumiyet
    Yerel mahkemece suça sürüklenen çocuklar hakkında hırsızlık suçundan verilen hükümler temyiz edilmekle, başvuruların süresi ve kararların niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü; Suça sürüklenen çocuk … müdafiinin yüzüne karşı kurulan mahkumiyet hükmünü suça sürüklenen çocuk müdafiinin temyiz etmediği ve cezaevinde bulunan ve duruşmalardan bağışık tutulma talebi olan suça sürüklenen çocuk …’a cezaevinde yapılan tebligat sonucu kararı kendisinin temyiz ettiği ve temyizin usulüne uygun olduğu kabul edilerek yapılan incelemede; Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun suça sürüklenen çocuklar tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, diğer temyiz nedenleri yerinde görülmemiştir.Ancak;1)Suça sürüklenen çocukların ifadeleri, müşteki ve tanıkların beyanları ile 17/01/2014 tarihli yakalama tutanağı dikkate alındığında, eylemin 01.00 sıralarında gerçekleştiğinde herhangi bir şüphe bulunmamasına rağmen suça sürüklenen çocuklar hakkında TCK’nun 143. maddesi hükümlerinin uygulanmaması,2)17/01/2014 tarihli yakalama tutanağına göre, suça sürüklenen çocuk …’un polislerin yanına gelerek bayan çantası çaldıklarını ve çantayı attıkları yere gösterebileceğini söylemiş, çanta ve içerisinde bulunan kimlik ve kartların bulunmasını sağlamış, sonradan yakalanan suça sürüklenen çocuk … da üzerinden çıkan paranın müştekiye ait çantanın içinden çıkan para olduğunu Cumhuriyet savcılığında vermiş olduğu ifadesinde ikrar etmiş olması ve kısmi iadeye karşı çıkmamış olduğu anlaşılmakla, müşteki dinlenerek soruşturma aşamasında gerçekleşen kısmi iade nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına rızası olup olmadığı sorularak sonucuna göre suça sürüklenen çocuklar … ve … hakkında TCK’nun 168/1-4. maddesinde tanımlanan etkin pişmanlık hükümlerinin uygulama imkanının değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, suça sürüklenen çocuklar hakkında TCK’nun 168. maddesinin uygulanıp uygulanamayacağının tartışılmaması,3)Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 20/11/2018 tarih, 2016/6-986 Esas ve 2018/554 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere; suçu işlediği tarihte 15-18 yaş aralığında bulunan suça sürüklenen çocukar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 35. maddesine göre sosyal inceleme raporu alınmadan veya aynı maddenin 3. fıkrasına göre bu yönde inceleme yaptırılmamasının gerekçesi de kararda gösterilmeden hüküm kurulması, Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuk … müdafii ile suça sürüklenen çocuk …’un temyiz nedenleri bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, aleyhe temyiz bulunmadığından yeniden hüküm kurulurken 5320 sayılı Yasa’nın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK’ nun 326/son maddesi uyarınca suça sürüklenen çocukların kazanılmış haklarının gözetilmesine, 05/11/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
    Yargıtay20. Ceza Dairesi
    Esas : 2018/2969Karar : 2019/5353Karar Tarihi : 15/10/2019 
    “İçtihat Metni”
    Mahkeme : ANKARA Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi Suç : Uyuşturucu madde ticareti yapma Hükümler : 1.Mahkûmiyet; Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 24/10/2017 tarih, 2016/453 esas ve 2017/370 sayılı kararı2.İstinaf başvurusunun esastan reddi; Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesinin 21/12/2017 tarih, 2017/1866 esas ve 2017/1493sayılı kararı
    Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm sanık tarafından temyiz edilmekle, temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebeplerine göre dosya incelendi.
    GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
    5271 sayılı CMK’nın 288. ve 294. maddelerinde yer alan düzenlemeler ile CMK’nın 289. maddesinde sayılan kesin hukuka aykırılık halleri dikkate alınarak, sanığın temyiz dilekçesinde belirttiği; etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerektiğine dair temyiz sebeplerinin hükmün hukuki yönüne ilişkin olduğu belirlenerek anılan sebeplere bağlı olarak yapılan incelemede, Sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan hükme ilişkin yapılan istinaf başvurularının esastan reddine dair Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesinin kararı hukuka uygun bulunduğundan, sanığın temyiz istemi yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1. maddesi uyarınca temyiz isteminin ESASTAN REDDİNE, dosyanın Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi’ne gönderilmesine, 15/10/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Tamir İçin Bırakılan Araçla Tamircinin Kaza yapması Halinde Araç Sahibi Sorumlu Olmaz

    Tamir İçin Bırakılan Araçla Tamircinin Kaza yapması Halinde Araç Sahibi Sorumlu Olmaz

    Tamir İçin Bırakılan Araçla Tamircinin Kaza yapması Halinde Araç Sahibi Sorumlu Olmaz 

    Yargıtay

    17. Hukuk Dairesi

    Esas : 2016/9133Karar : 2017/3553Karar Tarihi : 03.04.2017
    DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:
    KARAR
    Davacı vekili; müvekkilinin trafik sigortacısı olduğu davalıya ait aracın karıştığı çift taraflı trafik kazasında hasarlanan diğer araç için poliçe kapsamında ödeme yapıldığını, dava dışı araç sürücüsünün kusurlu ve kaza anında alkollü olduğunu, İstanbul Anadolu 22. İcra Müdürlüğü’nün 2013/9155 Esas sayılı dosyasında icra takibi yapıldığını ve itiraz üzerine durduğunu belirterek, fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydı ile 7.373,00 TL.’nin ödeme tarihi olan 09.08.2012 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikten davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

    Davalı vekili, zamanaşımı, taleple ilgili takip dosyası sebebiyle iptal davası açılması gerektiğinden derdestlik itirazı ile müvekkilinin kaza anında araç üzerinde hakimiyeti bulunmadığından sorumlu tutulamayacağını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

    Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ile dosya kapsamına göre; davalının tamir için aracı bıraktığı tamirci tarafından kaza yapıldığı, bu durumda davalının araç üzerinde hakimiyetinin bulunmadığı bir sırada davaya konu kaza meydana geldiğinden, işleten sıfatının bulunmadığı ve kaza sonucu meydana gelen zarardan sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle davanın husumet sebebiyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı … şirketi vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

    SONUÇ : Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ONANMASINA ve aşağıda dökümü yazılı 6,20 TL kalan onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına 03/04/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

    Bu konu hakkında benzer makaleler için tıklayın

  • TCK MADDE 167 ŞAHSİ CEZASIZLIK SEBEBİ VEYA CEZADA İNDİRİM YAPILMASINI GEREKTİREN ŞAHSİ SEBEP

    TCK MADDE 167 ŞAHSİ CEZASIZLIK SEBEBİ VEYA CEZADA İNDİRİM YAPILMASINI GEREKTİREN ŞAHSİ SEBEP

    Yağma ve nitelikli yağma hariç, bu bölümde yer alan suçların;a) Haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin,b) Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya evlat edinen veya evlatlığın,c) Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin, Zararına olarak işlenmesi halinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz.       2. Bu suçların, haklarında ayrılık kararı verilmiş olan eşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamayan kardeşlerden birinin, aynı konutta beraber yaşamakta olan amca, dayı, hala, teyze, yeğen veya ikinci derecede kayın hısımlarının zararına olarak işlenmesi halinde; ilgili akraba hakkında şikayet üzerine verilecek ceza, yarısı oranında indirilir.
    TCK MADDE 167’NİN GEREKÇESİ
    İzlenen suç politikası nedeniyle, aralarında belli akrabalık ilişkisi bulunan kişilerin birbirlerinin malvarlığına karşı işlemiş bulundukları suçlardan dolayı cezalandırılmamaları kabul edilmiştir. Ancak, yağma ve nitelikli yağma suçları açısından bu şahsî cezasızlık sebebinden yararlanma kabul edilmemiştir. Şahsî cezasızlık sebebinin söz konusu olduğu durumlarda, ilgili kişinin sadece cezaî sorumluluğuna gidilemez. İşlenen fiil, suç oluşturma özelliğini devam ettirmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında ise, malvarlığına karşı işlenen ve birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî nedenler gösterilmiştir.
    TCK MADDE 167 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay Ceza Genel Kurulu
    Esas : 2015/1064Karar : 2017/334Karar Tarihi : 13.06.2017 
    “İçtihat Metni”
    Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 6. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır CezaGünü : 12.06.2009Sayısı : 46-216
    Nitelikli yağma suçundan sanıklar … ve …’ın 765 sayılı TCK’ nun 497/1, 59, 31 ve 33. maddeleri uyarınca 12 yıl 6 ay ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına ve mahsuba, sanık …’un ise beraatine ilişkin Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.03.2002 gün ve 84-53 sayılı hükümlerin, sanıklar … ve … müdafileri ile Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 11.07.2005 gün ve 8557-6847 sayı ile;
    “1- Sanık …’un, silahlı yağma suçuna diğer sanıklar … ve …’la beraber katıldığı, yakınanın anlatım ve açıklamaları ve teşhise ilişkin tutanaklar içeriği ve tüm dosya kapsamıyla anlaşıldığı halde, yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,2- Sanıkların 05.02.2001 günü gerçekleşen bu olaydan bir hafta sonra aynı yakınana karşı 12.02.2001 günü işledikleri ikinci yağma suçu nedeniyle Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesine 2001/74 Esas sayılı kamu davasının açıldığı; bu durumda sanıklar hakkında 765 sayılı TCK’ nun 80. maddesinin uygulanması olanağının tartışılması ve kanıtların birlikte değerlendirilmesi bakımından yasal olanak varsa her iki davanın birleştirilmesinde zorunluluk bulunması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.Yerel mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 12.02.2008 gün ve 251-41 sayı ile davanın; (2) numaralı bozma nedeni doğrultusunda, sanıklar hakkında aynı mağdura yönelik 12.02.2001 tarihli eylem nedeniyle ayrı açılan davada verilip kesinleşen mahkûmiyet hükmüne ilişkin uyarlama yargılaması yapılmakta olan Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/74 esas sayılı davayla birleştirilmesine karar verilmiş, uyarlama yargılaması yapan mahkemece birleştirme teklifine muvafakat verilmediği halde davaların birleştirilmesi nedeniyle oluşan olumsuz birleştirme uyuşmazlığı Yargıtay 5. Ceza Dairesince 15.10.2008 gün ve 8850-8399 sayı ile; birleştirme kararının kaldırılması ve davaların her iki mahkemenin kendi dosyaları üzerinden yürütülmesine karar verilmek suretiyle çözümlenmiştir. Birleştirme kararının kaldırılması üzerine yapılan yargılama sonucunda Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince 12.06.2009 gün ve 46-216 sayı ile; sanıklar …, … ve …’ın nitelikli yağma suçundan 5237 sayılı TCK’nun 149/1-a-c-h, 168/3, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 1 ay 10 gün hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına ve mahsuba ilişkin verilen hükümlerin, sanıkların müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Ceza Dairesince 09.06.2014 gün ve 18922-11490 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 03.10.2015 gün ve 267435 sayı ile;” Yakınan Kenan A.’ın, 05.02.2001 tarihinde saat 00.30 sıralarında bıçakla tehdit edilerek 80 Lira ve cep radyosunun yağmalandığı, 12.02.2001 tarihinde yine üç kişi tarafından bıçakla tehdit edilerek 5 Lira ve cep telefonunun yağmalandığı, 13.02.2001 tarihinde kolluk görevlilerinin kendilerinden kaçan sanıklar …, … ve …’u yakaladıkları, 15.02.2001 tarihli tutanak içeriğine göre, sanıklardan … ile yapılan görüşmede, 11.02.2001 tarihinde bir şahsı bıçakla durdurup 80 Lira ve cep radyosunu aldıklarını beyan ettiği, radyonun evinde olduğunu söylemesi üzerine suça konu radyoya elkonulduğu, 12.02.2001 tarihli suç nedeniyle sanıklar hakkında ayrı bir dava açıldığı, Yakınan 13.02.2001 tarihli kolluk tarafından alınan beyanında, 05.02.2001 tarihinde saat 00.30 sıralarında üç şahsın önüne geçtiklerini, bıçak çıkarıp üzerindeki 80 Lirayı aldıklarını, korktuğu için polise gidemediğini, 12.02.2001 tarihinde yine aynı şahısların üzerindeki 5 Lirayı bıçak tehdidiyle aldıklarını, şahısları görse tanıyabileceğini ifade ettiği, aynı gün yaptırılan canlı teşhiste, yakınanın 05.02.2001 tarihli olayda kendisini gasp eden şahıslar olarak …, … ve …’ı teşhis ettiği, bir de arka tarafta duran bir şahıs olduğunu, bu şahsı tam göremediğini, sanık …’un bu şahsa ‘abi gel’ diye seslendiğini, ayrıca 12.02.2001 tarihindeki olayda, kendisini yağmalayan şahıslar olarak …, …ve …’ı teşhis ettiği, 13.02.2001 tarihli ek ifadesinde, 05.02.2001 tarihinde üç kişi tarafından yağmalandığını, 12.02.2001 tarihinde sanıklar …, …ve …’ın bıçak tehdidiyle 5 Lirasını aldıklarını, birlikte evlerine giderek yine bıçak zoru ile arkadaşına ait cep telefonunu evinden alarak sanıklara verdiğini ifade ettiği, 19.02.2001 tarihli yine kolluk tarafından alınan ifadesinde, 05.02.2001 tarihli olayda, … ve …’ın önüne geçerek …’ın kendisine bıçak dayadığını, kendilerinin sivil polis olduğunu söylediklerini, sanık …’ın cüzdanı içerisinde bulunan 80 Lirayı ve pantolonunun sol cebinde bulunan cep radyosunu aldığını, bu sırada biraz geride bekleyen üçüncü şahıs olan ve geride olduğu için tam teşhis edemediği, tahminine göre … olduğunu düşündüğü kişinin, ‘ne oluyor’ diye sorduğunu, sanık …’ın ‘abi buraya gel’ dediğini, fakat …’ın gelmediğini beyan ettiği, Sanıklardan … kolluktaki 17.02.2001 tarihli savunmasında, 05.02.2001 tarihinde …, … ve ağabeyi …. Yıldırım ile birlikte olduklarını, ….’nın kullandığı araçla Sümer’deki parka gittiklerini, …. ve ….’nın araçta kaldığını, …ile araçtan indiklerini, yakınanı tehdit ederek parasını aldıklarını, olaydan önce …. Yörük’ün ‘benim bir arkadaşım var, bu günlerde aylığını alacak, yanına gidelim, parasını alıp tırtıklayalım’ dediğini, şahsı kendilerine tarif ettiğini, bu olayda kesinlikle …’un olmadığını, müştekinin kendilerinden biri ile …’ı karıştırmış olabileceğini ifade ettiği, Sanıklardan … 17.02.2001 tarihli kolluk tarafından alınan savunmasında; …’ün kendilerine ‘benim bir arkadaşım var, tekstilde çalışıyor, birkaç gün sonra para alacak, Kirişhane Parkı’nın yanına gidip gece işten gelirken parasını alırız’ dediğini, ‘şahsı tanımıyoruz’ deyince ‘ben size gösteririm’ dediğini, …, …. ve ….’le birlikte minibüsle olay yerine gittiklerini, ….’nın araçta kaldığını, …. ve …’la birlikte araçtan indiklerini, Kirişhane Parkı’nın orada beklemeye başladıklarını, yarım saat sonra ….’in ‘işte bu çocuk’ diyerek yakınanı gösterdiğini, …’un gösterdiği bıçakla yakınanın parasını ve el radyosunu aldıklarını, yağmaladıkları paradan …. ve ….’ya da verdiklerini beyanla, bu olayda sanık …’ın bulunduğuna dair herhangi bir açıklamada bulunmadığı, Sanık … 17.02.2001 tarihli kolluk beyanında, sanık …’ın ‘çalıştığın işyerindeki arkadaşlarından maaş alanlar olduğu zaman haber ver de yontalım’ diye söylediğini, …’ın zorlaması üzerine …, …. ve …ile birlikte dört kişi Kirişhane Parkı’na geldiklerini, … ve …’ın araçtan indiklerini, kendisi ve ….’nın araçta kaldıklarını, ….’ya ‘abi ne bekliyoruz gidelim’ dediğinde, ….’nın ‘dur oğlum birisi gelecek yontalım da gidelim, çocuklar gelsin’ dediğini, araçta uyuduğunu, bir süre sonra …ve … geldiğinde uyandığını, …’ın kendilerine yakınana bıçak dayayıp 10 Lira ve el radyosunu aldıklarını anlattığını, ….’nın sanık …’a ‘kaç para aldınız ?’ diye sorduğunda …’un 10 Lira çıktığını söylediğini, bunun üzerine ….’nın ‘o çocuktan 10 Lira çıkmaz, bu gün aylık alındı, 80 Lira çıktığını öğrenirsem sizi yakarım’ dediğini beyan ederek, olaya sanık …’ın da katıldığına dair herhangi bir beyanda bulunmadığı,Sanık …. Yıldırım 17.02.2001 tarihli kollukta alınan savunmasında, olay günü aracı ile …, …ve ….’i Sümer Mahallesi’ne götürdüğünü, … ve …’ın bir arkadaşlarının evine gidip onu göreceklerini söyleyerek araçtan indiklerini, kendisi ve ….’in araçta kaldığını, kardeşi …’un dönüşte kendisine 5 Lira verdiğini, parayı nereden aldığını sormadığını beyanla, olay sırasında sanık …’ın yanlarında olduğuna dair bir beyanda bulunmadığı, Sanık … 17.02.2001 tarihli kolluk beyanında, 05.02.2001 tarihinde yakınan Kenan’ın 80 Lirasının gasp edilmesi olayında yer almadığını, 12.02.2001 tarihli cep telefonunun alınması olayında kendisinin de olduğunu savunduğu, 02.03.2001 tarihli iddianame ile sanıklar …, …, …, …. Yıldırım ve … hakkında 05.02.2001 tarihli yağma olayı nedeniyle kamu davası açıldığı, yapılan yargılama sonucunda 26.03.2002 tarihli kararla sanıklar … ve …’ın mahkûmiyetine, diğer sanıklar …, …. Yıldırım ve …’un beraatlerine karar verildiği, sanıklar müdafiileri ile Cumhuriyet Savcısının aleyhe temyizi üzerine … hakkındaki beraat kararı ile …ve … hakkındaki hükümlerin Yüksek Dairenin 11.07.2005 tarihli kararı ile bozulduğu, sanıklar …. ve …. hakkındaki hükümlerin kesinleştiği, yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemenin 12.06.2009 tarihli her üç sanığın cezalandırılmasına dair kararının temyizi üzerine Yüksek Dairenin 09.06.2014 tarihli kararı ile hükümlerin onanmasına karar verildiği,Tüm dosya kapsamı ve deliller ışığında;
    1- Yakınan … 13.02.2001 tarihinde sanık …’u teşhis etmekle birlikte, 19.02.2001 tarihinde kollukta alınan ifadesinde, 05.02.2001 tarihli olayda, … ve …’ın önüne geçerek …’ın kendisine bıçak dayadığını, kendilerinin sivil polis olduğunu söylediklerini, sanık …’ın cüzdanı içerisinde bulunan 80 Lirayı ve pantolonunun sol cebinde bulunan cep radyosunu aldığını, bu sırada biraz geride bekleyen üçüncü şahıs olan ve geride olduğu için tam teşhis edemediği, tahminine göre … olan şahsın ‘ne oluyor’ diye sorduğunu, sanık …’ın ‘abi buraya gel’ dediğini, fakat …’ın gelmediğini beyan ettiği, yakınanın bu ifadesine göre, 05.02.2001 tarihli olaya sanık …’ın katıldığına dair yakınanın şüphesi bulunduğu anlaşılmaktadır, kaldı ki olayın diğer sanıkları …, …, …. ve …. 05.02.2001 tarihli olayda sanık …’ın yanlarında bulunduğuna dair bir beyanda da bulunmamışlardır. Sanık … da baştan beri 12.02.2001 tarihli suça katıldığını, 05.02.2001 tarihli olaya iştirakinin olmadığını savunmaktadır. Sanık …’nün ‘…., ben ve … minibüsten indik, Kirişhane Parkı’nın oraya geldik ve beklemeye başladık, ….’in arkadaşı bize doğru gelmeye başladı, …. ‘işte bu çocuk’ dedi, kendisini tanımaması için parkın içerisine doğru saklandı’ şeklindeki, sanıklardan …’ın, ‘bu olayda kesinlikle … yoktur, müşteki bizlerden birisini …’la karıştırmış olabilir’ şeklindeki beyanları da dikkate alındığında, sanık …’un iddia edilen suçu işlediğine dair ve bu suçtan mahkûmiyetini gerektirir her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden ve ‘şüpheden sanık yararlanır’ ilkesi gereğince beraatine karar verilmesi yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi,2- 15.02.2001 tarihli tutanak içeriğine göre, sanıklardan …’ın 13.02.2001 tarihinde kolluk görevlileri tarafından yakalandığında 11.02.2001 tarihinde Kirişhane Mahallesi’nde bir şahsı bıçak tehdidi ile durdurup 80 Lira ile cep radyosunu aldıklarını ve radyonun evlerinde olduğunu söylemesi üzerine, suça konu cep radyosunun sanığın gösterdiği yerden el konularak 19.02.2001 tarihli tutanakla yakınana teslim edildiğinin anlaşılması karşısında, yakınandan rızası sorularak, rıza göstermesi halinde soruşturma aşamasındaki kısmi iade nedeniyle 5237 sayılı TCK’nun 168/3. maddesinin uygulanmasında 1/3 oranından fazla indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi,3- Hüküm fıkrasına sanık … yerine daha önce beraat kararı verilerek hakkındaki hüküm kesinleşen …’ün ismi yazılarak karışıklığa neden olunması,Hususları yönünden hükmün usul ve yasaya aykırı olduğu” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece 22.10.2015 gün ve 7259-43986 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
    Sanıklar …. Yıldırım ve … hakkında nitelikli yağma suçundan kurulan beraat hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme, sanıklar …, … ve … hakkında kurulan mahkûmiyet hükümleriyle sınırlı olarak yapılmıştır.Sanıklar … ve … yönünden suçun sübutuna ve nitelendirilmesine ilişkin bir uyuşmazlık ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla herhangi bir isabetsizlik bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;
    1- Hüküm fıkrasında sanık … yerine, bozma öncesi hakkında verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen sanık …’ün adının yazılması ve hükümden sonra mahkeme başkanınca düzenlenen tutanakta, hakkında hüküm kurulan sanıklardan birinin de … olduğunun belirtilmesi birlikte değerlendirildiğinde, sanık … yönünden hükmün karıştırılıp karıştırılmadığı,2- Sanık …’un üzerine atılı nitelikli yağma suçunun sabit olup olmadığı,3- Sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nun 168/3. maddesi uyarınca etkin pişmanlık nedeniyle uygulanacak indirim oranının belirlenmesi açısından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığı, Noktalarında toplanmaktadır.Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.1- Hüküm fıkrasında sanık … yerine, bozma öncesi hakkında verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen sanık …’ün adının yazılması ve hükümden sonra mahkeme başkanınca düzenlenen tutanakta, hakkında hüküm kurulan sanıklardan birinin de … olduğunun belirtilmesi birlikte değerlendirildiğinde, sanık … yönünden hükmün karıştırılıp karıştırılmadığı;Mağdur …’a yönelik 05.02.2001 tarihinde gerçekleşen nitelikli yağma suçundan sanıklar …, … ve … ile inceleme dışı sanıklar …. Yıldırım ve … hakkında Denizli Cumhuriyet Başsavcılığının 02.03.2001 gün ve 1394-102 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesince 26.03.2002 gün ve 84-53 sayı ile; sanıklar … ve …’ın mahkûmiyetine, sanıklar …, …. Yıldırım ile …’ün ise beraatine karar verildiği ve …. Yıldırım ile … hakkındaki hükümlerin temyiz edilmeksizin kesinleştiği,Sanıklar …, … ve … yönünden temyiz edilen hükümlerin Özel Dairece bozulmasının ardından davanın, uyarlama yargılamasına konu diğer davayla birleştirilmesine ilişkin kararın kaldırılması üzerine yapılan yargılama sonucunda, 12.06.2009 tarihli oturumda kurulan hükmün sanıklar yerine hazır bulunan müdafilerine tefhim edildiği, kısa kararın sanıklar hakkında lehe kanun değerlendirmesinin yapıldığı (2) numaralı bendinde, hakkında hüküm kurulan sanıklardan … ve …’ın adları doğru olarak gösterildiği halde, sanık … yerine inceleme dışı sanık …’ün adının yazıldığı, hüküm fıkrasının sonraki kısımlarında sanıkların adları açıkça belirtilmeden “sanıkların” ibaresine yer verildiği, kanun yolu bildirimlerine ilişkin kısımda da, kendisine temyiz kanun yolu ile ilgili bildirimde bulunulanlar arasında sanık … müdafii olduğunun belirtildiği,Yerel mahkemenin 12.06.2009 gün ve 46-216 sayılı gerekçeli kararının incelenmesinde de; gerekçeli karar başlığında, muhakeme aşamaları ile sanıkların savunmalarının anlatıldığı ve delil değerlendirmesinin yapıldığı bölümlerde sanıklar …, … ve …’un ad ve diğer kimlik bilgilerinin doğru olarak gösterildiği, delil değerlendirmesi bölümünde …’ün savunmasına yer verilirken de, bu sanık hakkındaki beraat hükmünün kesinleştiğinin belirtildiği, kısa kararda belirtilen hususlarda ise değişiklik yapılmaksızın, gerekçeli karara hüküm fıkrası olarak yazıldığı,Hükümlerin sanıklar …, … ve … müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece, sanıklar … ve … ile birlikte hakkında hüküm kurulan diğer sanığın da … olduğu kabul edilerek yapılan inceleme sonucunda onanmasına karar verildiği, ardından da, mahkeme başkanı tarafından düzenlenen 08.08.2014 tarihli tutanakla; “hüküm fıkrasının ilk paragrafında adı geçmese de, hüküm fıkrasında hakkında karar verilen sanıklardan birinin de sanık … olduğu” yönünde açıklamada bulunulduğu,Anlaşılmaktadır.Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre “karar” kelimesinin anlamı; bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargıdır. Aynı sözlükte, hukukta karar; herhangi bir durum için tartışılarak verilen kesin yargı, hüküm olarak ifade edilmiştir. Yine, karar kelimesinin ifade ettiği farklı bir anlam olarak; kesin yargıyı bildiren belge belirtildikten sonra, karar; değişmeyen, düzenli durum, düzenlilik, yöntemlilik ve değişmez olma olarak da tarif edilmiştir. Bu tanımlardan yola çıkıldığında, yargısal karar; bir yargılama işlemi sonunda belli bir yönteme bağlı olarak verilmiş, kesin yargıyı ifade eden belge olarak tanımlanabilir. Bu durumda kararın en önemli özelliği olarak, “kesinlik” karşımıza çıkmaktadır. Kesinlik kelimesinin sözlük anlamı; bir bilginin, bir kanaatin şüpheye düşmeden onaylanması durumudur.5271 sayılı CMK’nun “Duruşmanın sona ermesi ve hüküm” başlıklı 223. maddesinin birinci fıkrası; “Duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı, hükümdür”,“Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması” başlıklı 231. maddesinin birinci fıkrası; “Duruşma sonunda, 232 nci maddede belirtilen esaslara göre duruşma tutanağına geçirilen hüküm fıkrası okunarak gerekçesi ana çizgileriyle anlatılır.”,“Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar” başlıklı 232. maddesinin üçüncü fıkrası; “Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.”,Aynı maddenin altıncı fıkrası ise; “Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.” hükümlerini içermektedir.Anılan bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde, duruşmanın bittiği bildirildikten sonra 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin birinci fıkrası uyarınca hüküm verilmesi zorunludur. Bu hükümde gerekçeye yer verilmese dahi, anılan Kanunun 232. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme imkânının bulunup bulunmadığının, başvuru imkânı varsa süresi ve merciinin tereddüde mahal bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmesi gerekmektedir. Uygulamada bu şekilde gerekçesi açıklanmadan hüküm verilmesine kısa karar denilmektedir. Kısa karar olarak adlandırılan bu hüküm fıkrasının tümüyle duruşma tutanağına geçirilmesi, akabinde okunarak, gerekçesinin ana hatlarıyla anlatılması gerekmekte olup kısa karar yani hüküm bu şekilde açıklandıktan sonra geçerlilik kazanacaktır.Gerekçeye yer verilmeden sadece kısa karar olarak adlandırılan “hüküm-sonuç” bölümünün açıklanmasından sonra, maddi olayın açıklandığı “sorun” bölümü ile delillerle sonuç arasındaki bağın, yani neden bu sonuca ulaşıldığının anlatıldığı ve hukuki nitelendirmenin yer aldığı “gerekçe” bölümünün hüküm fıkrasına da yer verilmek suretiyle, kısa kararın açıklanmasından itibaren on beş gün içinde yazılması gerekmektedir. Bu şekilde sorun, gerekçe ve hüküm-sonuç bölümünden oluşan karara ise uygulamada gerekçeli karar denilmektedir.Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin yerleşmiş uygulama ve kabullerine göre, hükmün esasını kısa karar oluşturmaktadır. Tutanağa geçirilmesi ve açıklanması suretiyle hukuken geçerlilik kazanmış kısa kararın/hükmün önemine binaen mahkemelerin kısa karar oluştururken son derece dikkatli ve ciddi davranmaları gerekmektedir. Ancak hüküm kurulurken çeşitli hatalar yapılabildiği görülmektedir.Uygulamada hükmün kurulması sırasında yapılan hatalar, “uygulama hatası”, “hesaplama hatası”, “yazım hatası” şeklinde tasniflere tabi tutulmaktadır. Uygulama hatası; yargılama araçlarının belirli biçimde hatalı takdir edilmelerinden kaynaklanan hukuki yanılgılardır. Hesaplama hatası; cezanın artırılması veya indirilmesi sırasında yapılan matematiksel işlem hatalarıdır. Yazım hataları ise; olağan bir dikkat ve özenin gösterilmesi halinde gerçekleşmeyecek olan suç tarihi, yaş vb. bilgilerin yanlış yazılmasıdır. Esasen hesaplama ve yazım hataları da uygulama neticesinde ortaya çıkmış hatalar olduğundan sonuç itibarıyla birer uygulama hatasıdır.Mahkemenin hata yapıldığından bahisle, kısa kararda yer verilmeyen hususlara gerekçeli kararda yer vermesi veya kısa kararı sonradan değiştirmesi usul ve kanuna aykırı olacaktır. Bu konuda öğretide, “Gerekçe ile birlikte hüküm fıkrası tekrar yazılırken, duruşmada yazılıp, okunmuş olan hüküm fıkrasında, yani kısa kararda hiçbir değişiklik yapılamaz. Esas olan, duruşmada okunmuş bulunan hüküm fıkrasıdır.” (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınevi, İstanbul 2013, 10. Baskı, s. 714) şeklinde görüşler bulunmaktadır. Ancak yerleşmiş uygulama ve kabullere göre, uygulama ve hesap hataları dışında kalan ve sonuç ceza üzerinde değişikliğe yol açmayan maddi yazım hatalarının yöntem ve zaman sınırlamasına tabi bulunmaksızın, bizzat bu hatayı yapan merci tarafından kendiliğinden veya denetim muhakemesi sonunda verilen bir karardaki uyarı üzerine düzeltilmesi mümkündür.Temyize tabi kararlar temyiz edilmemesi veya temyizen onanması halinde, kesin nitelikteki kararlar ise verildikleri anda kesinleşmiş olacaktır. Kesinleşen kararda olağanüstü kanun yolları hariç artık hükmün değişme imkânı bulunmamaktadır. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanunun 4. maddesinde de vurgulandığı üzere, mahkûmiyet hükümlerinin infazı için hükmün kanun gereği kesin ya da kesinleşmiş olması gerekir.Yargı makamlarınca verilen hükümlerin kesin ya da kesinleşmiş olması bireylerin güven içinde yaşamaları için zorunludur. Her yargılamada gerçeğe, adalet ve hakkaniyete ulaşılması çabası bulunsa da ceza muhakemesinin de bir sonu olmalıdır. Aksi halde ceza muhakemesinin amaçları arasında olan toplumsal barış ve güven sağlanamaz; sürekli bir çekişme ve belirsizlik ortamı varlığını korur. (Veli Özer Özbek, İnfaz Hukuku, Ankara 2015, Seçkin Yayıncılık, 7. baskı, s. 70)Kesin hükmün bağlayıcı olması nedeniyle bu kararlar değiştirilemez, yerine getirilmesi geciktirilemez. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 98. maddesinin 1. fıkrasında; “Mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olursa, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceği ileri sürülür ya da sonradan yürürlüğe giren kanun, hükümlünün lehinde olursa, duraksamanın giderilmesi veya yerine getirilecek cezanın belirlenmesi için hükmü veren mahkemeden karar istenir” hükmüne yer verilmiştir. Görüleceği üzere infaz sırasında, mahkûmiyet hükmünün yorumunda veya çektirilecek cezanın hesabında duraksama olması, cezanın kısmen veya tamamen yerine getirilip getirilemeyeceğinin ileri sürülmesi ya da sonradan hükümlü lehine bir kanun yürürlüğe girmesi halinde ancak hükmü veren mahkemeden karar isteneceği belirtilmiş olup kesinleşmiş hükümdeki ceza miktarının hesap hatası yapıldığından bahisle ya da başka bir nedene dayalı olarak artırılamayacağı, değiştirilemeyeceği açıktır.Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde,İnceleme dışı sanık …’ün, sanık … ile birlikte aynı davada yargılandığı, hakkında verilen beraat hükmünün temyiz edilmeksizin kesinleştiği ve diğer sanıklar yönünden hükmün bozulması üzerine yargılamaya devam edildiği halde, kendisi hakkında da yargılama yapılarak yeni bir hüküm kurulduğu kanaatine yol açacak şekilde, bozma üzerine verilen kararın hüküm fıkrasında sanık olarak gösterilmesi, son karardan farklı olarak her iki sanık hakkında da bozma öncesi kurulan hükmün beraat olması ve mahkûmiyete ilişkin hükmün esasını oluşturan kısa kararda sanık …’un adına açıkça yer verilmemesi karşısında; mahkûmiyet hükmünün sanıklar … ile …’dan hangisine yönelik olduğunun ilk bakışta anlaşılabilir olmadığı, bu nedenle hüküm fıkrasında …’ün adının yazılmasının yerel mahkemece düzeltilmesi mümkün nitelikte yazım hatası olmadığı gibi hükümden sonra “hüküm fıkrası tavzihi” başlıklı tutanak düzenlenerek mahkeme başkanı tarafından imzalanmasının da hükümdeki karışıklığı gidermeyeceği, dolayısıyla, yargısal kararın önemi ve belirliliği, Anayasa ile güvence altına alınan kişi hürriyeti ve hukukî güvenliğinin korunması ilkeleri ile birlikte değerlendirildiğinde; bozmadan sonra sanık … hakkında kovuşturma yapılmasına ve gerekçeli kararın başlık bölümünde bu kişi sanık olarak gösterilmesine rağmen, kısa kararda ve gerekçeli kararın hüküm fıkrasında sanık … yerine, hakkındaki beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen ve bozmadan sonra devam eden davayla ilgisi bulunmayan …’ün adı yazılarak hükmün karıştırıldığının kabulü gerekmektedir.Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık konusu yönünden kabulüne, Özel Daire onama kararının sanık … yönünden kaldırılmasına, sanık … yönünden yerel mahkeme hükmünün, hüküm fıkrasında sanık … yerine, hakkında önceden verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen diğer sanık …’ün adı yazılarak hükümde karışıklığa yol açılması nedeniyle, sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.Bu uyuşmazlık konusu yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu üyesi; “Hüküm fıkrasında sanık … yerine hakkındaki beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen …’ün adının yazılmasının, mahallinde düzeltilmesi mümkün maddi hata niteliğinde olduğu, dolayısıyla bu uyuşmazlık konusu yönünden itirazın reddine karar verilmesi gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.Birinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesi sonucunda, sanık … yönünden hükmün sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiş olması karşısında, sanık …’un üzerine atılı nitelikli yağma suçunun sabit olup olmadığına ilişkin ikinci uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir.2- Sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nun 168/3. maddesi uyarınca etkin pişmanlık nedeniyle uygulanacak indirim oranının belirlenmesi açısından eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının değerlendirilmesine gelince;İncelenen dosya kapsamından;05.02.2001 tarihinde saat 00.30 sıralarında işten çıkıp yürüyerek evine dönmekte olan mağdur …’ın, Kirişhane Parkı’nın yanından geçtiği esnada sanıklar …, … ve yerel mahkemenin Özel Dairece onanan mahkûmiyet kararındaki kabulüne göre ayrıca sanık … tarafından durdurulduğu, sanık …’ın bıçakla tehdit etmesi sonucu cüzdanında bulunan 80 Lira ve cebindeki radyoyu alarak mağduru gönderdikleri, bu olayı soruşturma makamlarına bildirmeyen mağdurun 12.02.2001 tarihinde saat 23.30 sıralarında işe giderken, beyanına göre aynı kişiler tarafından Kirişhane Parkı yanında yeniden durdurulduğu ve sanık … tarafından bıçakla tehdit edilip önce cebindeki 500 Lirasının alındığı, ardından da zorla evine götürülerek burada bulunan arkadaşına ait cep telefonu alındıktan sonra yolda yürüdükleri esnada polis aracını gören sanıkların mağduru bırakarak kaçtıkları,13.02.2001 tarihli olay tutanağında; saat 00.30 sıralarında kolluk görevlilerince Kirişhane Parkı ve çevresinde devriye görevi yapıldığı sırada üç kişinin polis aracını görmesi üzerine kaçmaya başladıkları ve kovalamaca sonucunda sanıklar …, … ve …’nün yakalandıkları bilgilerine yer verildiği,15.02.2001 tarihli ev arama tutanağında; sanık … ve daha sonra yakalanan …. Yıldırım’ın kolluk görevlilerine, 11.02.2001 günü yanlarında … ve … olduğu esnada Kirişhane Mahallesi’nde bir kişiyi bıçakla tehdit ederek durdurup 80 Lira ile cep radyosunu aldıklarını ve radyonun evlerinde olduğunu söylemeleri üzerine kolluk görevlilerince sanık … ve ağabeyi sanık ….’nın evine gidildiği, sanık …’ın görevlilere evdeki radyoyu teslim ettiği bilgilerine yer verildiği, 19.02.2001 tarihli teslim tutanağına göre bu radyonun soruşturma aşamasında mağdura iade edildiği,16.02.2001 tarihli yer gösterme tutanağında da; sanıklar … ve …’nün, Kirişhane Parkı yakınında bir kişiyi yağmaladıklarını söylemeleri üzerine sözünü ettikleri olay yerine getirildiklerinde; kendilerine doğru gelmekte olan mağduru bıçakla tehdit ederek 80 Lira ve cep radyosunu aldıklarını kabul ettiklerine dair anlatıma yer verildiği,Mağdura yönelik 12.02.2001 tarihinde gerçekleşen diğer yağma eylemi nedeniyle yürütülen soruşturma sonucunda sanıklar …, … ve … hakkında Denizli Cumhuriyet Başsavcılığının 22.02.2001 gün ve 1250-92 sayılı iddianamesi ile nitelikli yağma suçundan ayrı kamu davası açıldığı,05.02.2001 tarihli yağma eylemine ilişkin olarak bozma sonrası yapılan yargılamada verilen birleştirme kararına konu olan, mağdura yönelik 12.02.2001 tarihli eylem nedeniyle yapılan uyarlama yargılamasına dair kararın dosya arasına konulduğu, bu kararın incelenmesinde; Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/85 esas sayılı dosyasında görülmekte olan davanın, sanıkların başka mağdurlara yönelik yağma eylemleri nedeniyle Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/74 esas sayılı dosyasında yürütülmekte olan diğer dava ile birleştirilmesine karar verildiği, yapılan yargılama sonucunda 12.02.2001 tarihli eyleme ilişkin olarak sanıklar hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 6. Ceza Dairesince 12.03.2003 gün ve 16784-724 sayı ile onanmasına karar verildiğinin belirtildiği, yapılan uyarlama yargılaması sonucunda da, mağdura yönelik 12.02.2001 tarihli eylem nedeniyle sanıklar hakkında nitelikli yağma ve konut dokunulmazlığının ihlali suçlarından mahkûmiyet hükümleri kurulduğu, nitelikli yağma suçuna ilişkin olarak kurulan hükümde, “kovuşturma devam ederken mağdurun tüm zararının sanıklarca giderildiği” gerekçesiyle cezalarından TCK’nun 168/3. maddesi uyarınca 1/3 oranında indirim yapıldığı, uyarlama kararında belirtilen bu tespite dayalı olarak; sanıklar hakkında 05.02.2001 tarihli eylem nedeniyle verilen cezalardan da etkin pişmanlık nedeniyle aynı oranda indirim yapıldığı,Anlaşılmaktadır.Mağdur soruşturma aşamasında; zararının giderilip giderilmediğine ilişkin anlatımda bulunmamış,Kovuşturmada ise önceki ifadelerini inkâr ederek; para ve radyosunun sanıklar tarafından zorla alınmadığını, radyosunu olaydan önce tanıdığı sanık …’un ödünç olarak istemesi üzerine kendisine verdiğini, 80 Lirayı ise inceleme dışı sanık ….’e önceden borç olarak verdiğini, bunun 40 Lirasını kısa süre sonra ….’in iade ettiğini, kalanının ise kendisine teslim edilmek üzere ….’den alan sanıklar …ve … tarafından olay gecesi iade edildiğini söylemiş,İnceleme dışı sanık …. Yıldırım suçlamayı kabul etmediğini,Soruşturma aşamasında mağdurun zararının giderilip giderilmediğine dair beyanda bulunmayan inceleme dışı sanık … kovuşturmada; mağdurun kovuşturma aşamasındaki anlatımını tekrarlayarak, önceden mağdurdan aldığı 80 Liranın, 40 Lirasını olaydan önce kendisinin iade ettiğini, kalan 40 Lirayı da mağdura teslim edilmek üzere yolda gördüğü sanıklar …ve …’a teslim ettiğini,Sanıklar … ve … kollukta; 05.02.2001 gecesi birlikte mağduru bıçakla tehdit ederek cüzdanındaki para ve elindeki radyoyu aldıklarını,Sorguda; karakolda baskı görmeleri nedeniyle ikrara yönelik ifade vermek zorunda kaldıklarını ve suçlamayı kabul etmediklerini,Kovuşturmada ise; mağdur ve inceleme dışı sanık …’ün kovuşturma aşamasındaki beyanlarını tekrarlayarak, olay gecesi yolda giderken karşılaştıkları sanık ….’in, mağdura teslim edilmek üzere kendilerine 40 Lira uzattığını, bunun üzerine mağdurun yanına gidip parayı verdiklerini, sanık … ayrıca, olay gecesi mağdurdan cep radyosunu ödünç olarak istediğini, mağdurun rızasıyla verdiği bu radyoyu sonra kendisine iade ettiğini,Savunmuşlardır.Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için “etkin pişmanlık” kavramı üzerinde durulmalıdır.Pişmanlık Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; “yaptığı bir iş ya da davranışının olumsuz sonucunu görerek üzülme, nadim olma” şeklinde tanımlanmaktadır.Öğreti ve uygulamada; “bir suçun işlenmesinden sonra failin, herhangi bir dış etken bulunmaksızın kendi hür iradesiyle, meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarına etkin pişmanlık” denilmektedir.Türk Ceza Kanununun kabul ettiği suç teorisi uyarınca, suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşmesiyle, ortaya cezalandırmayı gerektirir bir haksızlık çıkmakta ve kusurluluğu kaldıran bir sebebin bulunmaması halinde, fail hakkında bir ceza ya da güvenlik tedbirine hükmolunmaktadır. Fakat bazı hallerde kanun koyucu, failin cezalandırılması için başka birtakım unsurların da bulunması veyahut bulunmamasını aramıştır. İşte haksızlık ve kusur isnadı dışında kalan bu gibi hususlar “suçun unsurları dışında kalan hâller” başlığı altında ele alınmaktadır. Bunlardan failin cezalandırılması için gerekli olanlara “objektif cezalandırılabilme şartları,” bulunmaması gerekenlere ise “şahsi cezasızlık sebepleri” ya da “cezayı kaldıran veya azaltan şahsi sebepler” denilmektedir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2016, 9. Baskı, s. 359). Bu yönüyle etkin pişmanlık, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler arasında yer almaktadır.İşledikleri suç nedeniyle şahısların cezalandırılması kural olmakla birlikte, bir kısım şartların gerçekleşmesi durumunda kişi hakkında ceza davasının açılmasından, açılmış olan davanın devamından ve sonuçta ceza verilmesinden veya mahkûm olunan cezanın infazından vazgeçilmesi izlenen suç politikasının bir gereğidir. Bilindiği üzere suç, bir süreç içerisinde işlenmekte olup, buna suç yolu ya da “iter criminis” denilmektedir. Bu süreçte fail, önce belli bir suçu işlemek hususunda karar vermekte, daha sonra bunun icrasına yönelik hazırlıkları yapmakta, son olarak icra hareketlerini gerçekleştirmektedir. Çoğu suç, fiilin icra edilmesiyle tamamlanırken, kanuni tarifte ayrıca bir unsur olarak neticeye yer verilen suçlarda, suçun tamamlanması için fiilin icra edilmesinden başka ayrıca söz konusu neticenin gerçekleşmesi de aranmaktadır. Türk Ceza Kanununun 36. maddesindeki “gönüllü vazgeçme” düzenlemesi ile failin suç yolundan dönerek, suçun tamamlanmasını veyahut da neticenin gerçekleşmesini önlemesi; etkin pişmanlığa ilişkin düzenlemeler ile de, suç tamamlandıktan sonra hatasının farkına vararak nedamet duyup neden olduğu haksızlığın neticelerini gidermesi için teşvikte bulunulması amaçlanmıştır.Etkin pişmanlık kavramıyla ilgili bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığa konu 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesindeki etkin pişmanlık müessesesini irdeleyecek olursak:Türk Ceza Kanununun, uyuşmazlık konusuyla ilgili bulunan “etkin pişmanlık” başlıklı 168. maddesi;“1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde; cezası üçte birden üçte ikiye kadar indirilir. Yağma suçunda ise, cezada altıda birden üçte bire kadar indirim yapılır.2) Kısmen geri verme veya tazmin hâlinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, mağdurun rızası aranır” şeklinde iken, 08.07.2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanunun 20. maddesiyle değiştirilerek;“1)Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.2)Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi halinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.3)Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hallerde üçte birine kadarı indirilir.4)Kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklinde yeniden düzenlenmiş, 6352 sayılı Kanunun 84. maddesi ile yapılan değişiklikle “ve karşılıksız yararlanma” ibaresi madde metninden çıkarılmış ve maddeye eklenen 5. fıkrada karşılıksız yararlanma suçlarında etkin pişmanlıkla ilgili farklı bir düzenlemeye gidilmiştir.Anılan madde bu düzenleniş şekliyle, 765 sayılı TCK’nun 523. maddesinden oldukça farklıdır. 29.06.1955 gün ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Ceza Genel Kurulunun 11.11.1997 gün ve 248-288 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıklandığı üzere, 765 sayılı TCK’nun 523. maddesi, “iade ve tazmin” esasına dayalıdır. 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesi ise tazminden çok “pişmanlık” esasını ön plana çıkarmaktadır.Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 gün ve 127-147 sayılı kararında açıkça vurgulandığı üzere; TCK’nun 168. maddesinde yer alan “etkin pişmanlık” hükümlerinin uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi halinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme ya da tazmin suretiyle gidermesi gerekmektedir.Öğretide hâkim olan görüşe göre de; 5237 sayılı TCK’nun 168. maddesinin, 765 sayılı TCK’nun 523. maddesinden farklı olarak; “tazminden çok pişmanlık” esasına dayandığı kabul edilmektedirBu açıklamaların sonucu olarak; iade ve tazminin cebri icra yoluyla gerçekleştirilmesi, zararın failin rızası hilafına veya ondan habersiz olarak üçüncü kişilerce giderilmesi, eşyanın failin yakalanmamak için kaçarken atması sonucu veya kaçarken yakalanan failin üzerinde ele geçirilmiş olması gibi hallerde, failin gerçek anlamda pişmanlığından söz edilemeyeceğinden, TCK’nun 168. maddesinin uygulanma şartları oluşmayacaktır. Bununla birlikte etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun uğradığı zararın aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi şartı yerine getirilirken duyulan pişmanlığın mutlaka sözle ifade edilmesi zorunluluğu bulunmayıp, davranışlar yoluyla gösterilebileceği; yine sanığın en azından pişmanlığını ya da iade ve tazmine rıza gösterdiğini ortaya koyacak söz veya davranışlarda bulunması, karşı duruş sergilememesi koşuluyla, suç nedeniyle meydana gelen zararın, sanık adına, üçüncü kişilerce giderilmesi halinde de sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması olayın özelliklerine göre mümkün olabilecektir.Maddenin uyuşmazlık konusunu ilgilendiren kısmen iade veya tazmin halinde etkin pişmanlığı düzenleyen 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 168. maddesinin dördüncü fıkrasının; “kısmen geri verme veya tazmin halinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklindeki açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere kanun koyucu, kısmen iade veya tazmin nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında, mağdurun iradesini esas almak suretiyle, bu hükmün uygulanabilmesini mağdurun rızası şartına bağlamış, mağdurun kısmi iade ve tazmine rıza göstermemesi halinde ise, failin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanamayacağını hüküm altına almıştır.Kısmi iadeden ne kastedildiğine ilişkin kanun maddesinde ve gerekçesinde bir açıklama bulunmamakla birlikte, etkin pişmanlık müessesinin bir amacının da, mağdurun suçtan gördüğü zararın giderilmesi ve uğradığı haksızlığın meydana getirdiği sonuçların onarılması olduğu göz önüne alındığında, kısmi iadenin mağduru tatmin edecek miktarda ve mağdur açısından doğrudan sonuç doğurucu nitelikte olması, ayrıca bunun sonucu olarak da mağdura ilave külfet yüklememesi gerekmektedir.Bu bağlamda, suç nedeniyle meydana gelen zararın bir kısmının soruşturma evresinde, geri kalan kısmının ise kovuşturma evresinde giderilmesi halinde, suçun mağdurunun, farklı evrelerde gerçekleşen iade nedeniyle ceza indirimine muvafakat göstermesi üzerine, pişmanlık iradesinin ilk olarak soruşturma aşamasında tezahür ettiği de dikkate alınarak, TCK’nun 168/1. maddesi uyarınca ceza indirimine gidileceği; mağdurun muvafakatının bulunmadığı hallerde ise zararın tamamen giderildiği aşama olarak, kovuşturma aşamasında gerçekleşen iade nedeniyle aynı Kanunun 168/2. maddesinin tatbik edileceğinde bir tereddüt bulunmamaktadır. Yağma suçu açısından, TCK’nun 168/3. maddesinin uygulanması sırasında bu hususların dikkate alınması gerekmektedir.Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu olay değerlendirildiğinde;05.02.2001 gecesi, mağdurdan 80 Lira ile cep radyosunun zorla alınmasının ardından 13.02.2001 tarihinde yakalanan sanıklardan …’ın, mağdura ait radyonun kendi evinde olduğunu söyleyerek kolluk görevlilerine teslim ettiği ve suça konu radyo iade edilerek mağdurun zararının soruşturma aşamasında kısmen giderildiği, yerel mahkemece aynı mağdura yönelik 12.02.2001 tarihinde gerçekleşen nitelikli yağma eylemi nedeniyle sanıklar hakkında Denizli 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 12.02.2008 gün ve 71-45 sayılı uyarlama kararındaki; mağdurun uğradığı tüm zararın kovuşturma aşamasında giderildiğine ilişkin açıklamaya dayalı olarak, 05.02.2001 tarihli eylemle ilgili olarak da iadenin kovuşturma aşamasında gerçekleştiği kabul edilip sanıklar … ve …’ın cezalarından 1/3 oranında indirim yapıldığı anlaşılmakla; her iki olay açısından da sanıklar hakkında etkin pişmanlık hükmünün uygulanmasına dayanak olan ve uyarlama kararında kovuşturma aşamasında tazmin edildiği belirtilen zararın, 05.02.2001 tarihli eylemde mağdurdan alınan 80 Lirayı da kapsayıp kapsamadığının belirlenmesi ve ayrıca mağdurun da yeniden dinlenerek, kendisinden soruşturma aşamasında gerçekleşen kısmi iadeye rıza gösterip göstermediğinin sorulmasından sonra, sonucuna göre sanıklar hakkında verilen cezadan etkin pişmanlık nedeniyle 5237 sayılı TCK’nun 168/3. maddesi uyarınca uygulanacak indirim oranının belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ile hüküm kurulduğunun kabulü gerekmektedir.Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık yönünden de kabulüne karar verilmelidir.Öte yandan, bozma üzerine yerel mahkemece yapılacak araştırma sonucunda etkin pişmanlık nedeniyle uygulanmasına karar verilecek indirim oranının, eyleminin sabit görülmesi halinde sanık … hakkında yeniden kurulacak hükümde de dikkate alınması gerekmektedir.Bu uyuşmazlık konusu yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu üyesi; “itirazın reddine karar verilmesi gerektiği” görüşüyle karşı oy kullanmıştır.Sonuç olarak; her iki uyuşmazlık konusu yönünden de itirazın kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün, sanık … yönünden hükmün karıştırılması nedeniyle sair yönleri incelenmeksizin, sanıklar … ile … hakkında ise etkin pişmanlık nedeniyle uygulanacak indirim oranının belirlenmesi açısından eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,2- Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 09.06.2014 gün ve 18922-11490 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,3- Denizli 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.06.2009 gün ve 46-216 sayılı hükmünün;A- Hüküm fıkrasında sanık … yerine, bozma öncesi hakkında verilen beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşen inceleme dışı sanık …’ün adının yazılması suretiyle sanık … yönünden hükmün karıştırılması nedeniyle sair yönleri incelenmeksizin,B- Sanıklar … ve … hakkında 5237 sayılı TCK’nun 168/3. maddesi uyarınca etkin pişmanlık nedeniyle uygulanacak indirim oranının belirlenmesi açısından eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizliğinden,BOZULMASINA,4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.06.2017 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden de oyçokluğuyla karar verildi.

  • TALİMATLA PARA YATIRILDIĞININ HER TÜRLÜ ŞÜPHEDEN UZAK ŞEKİLDE TESPİTİ GEREKTİĞİ

    TALİMATLA PARA YATIRILDIĞININ HER TÜRLÜ ŞÜPHEDEN UZAK ŞEKİLDE TESPİTİ GEREKTİĞİ

    TALİMATLA PARA YATIRILDIĞININ HER TÜRLÜ ŞÜPHEDEN UZAK ŞEKİLDE TESPİTİ GEREKTİĞİGaziantep Bölge Adliye Mahkemesi4. Ceza Dairesi
    Esas : 2018/728Karar : 2018/1185Karar Tarihi : 30.04.2018
    TERÖR ÖRGÜTÜNE BİLEREK VE İSTEYEREK YARDIM ETMEK SUÇU – SANIĞIN TERÖR ÖRGÜTÜ İLE ORGANİK BAĞ İÇERİSİNDE SÜREKLİLİK ÇEŞİTLİLİK VE YOĞUNLUK GÖSTEREN EYLEM VE FAALİYETLERİNİN OLDUĞUNA VEYA ÖRGÜTÜN ÇAĞRISI ÜZERİNE PARA YATIRDIĞINA DAİR CEZALANDIRILMASINA YETER DERECEDE DELİLİN BULUNMADIĞI – ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ – MAHKUMİYETE DAİR İLK DERECE MAHKEMESİ HÜKMÜNÜN KALDIRILARAK SANIĞIN ATILI SUÇTAN BERAATİ
    ÖZET: Sanığın 28.06.2013 tarihinde Bireysel Emeklilik hesabını açtığı, aksi sabit olmayan savunmasından da anlaşıldığı gibi, birikimlerini bu hesapta değerlendirdiği, hesap hareketleri incelendiğinde, zaman zaman artış, zaman zaman azalmalar olduğu, bu azalma ve artışlarda, sanığın aksi sabit olmayan savunmasına göre ev ve araç alım-satımına bağlı olarak artış veya azalış gösterdiği, talimat üzerine artış veya azalma olduğu şeklinde bir hesap hareketinin olduğuna dair bir saptamanın yapılamadığı, hesabın açılma tarihinin talimatın verilme tarihi olan 2013 yılı Aralık ayı sonundan önceki bir tarihe denk gelmesi de dikkate alındığında, sanığın terör örgütü ile organik bağ içerisinde süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren eylem ve faaliyetlerinin olduğuna veya örgütün çağrısı üzerine para yatırdığına dair cezalandırılmasına yeter derecede her türlü kuşkudan uzak, somut, kesin ve inandırıcı delilin bulunmadığı, şüpheden sanık yararlanır evrensel ceza hukuku ilkesi de gözetilerek sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırı ve sanık müdafiinin istinaf itirazları bu yönüyle yerinde ise de belirtilen bu hukuka aykırılık, olayın daha fazla araştırılmasını veya aydınlatılmasını gerektirmeyen ve düzeltilebilir nitelikte bir yanılgı olmakla mahkumiyete dair ilk derece mahkemesi hükmünün kaldırılarak, sanığın üzerine atılı “Örgüt İçindeki Hiyerarşik Yapıya Dahil Olmamakla birlikte, Örgüte Bilerek ve İsteyerek Yardım Etme” suçunu işlediği sabit olmadığından atılı suçtan beraatine karar verilmiştir.
    İstinaf başvurusunun reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü İçindeki Hiyerarşik Yapıya Dahil Olmamakla Birlikte Terör Örgütüne Bilerek ve İsteyerek Yardım Etmek suçundan hakkında açılan kamu davasında, 5237 sayılı TCK’nın 314/2, 220/7, 3713 sayılı TMK’nın 5/1, TCK’nın 62, 53/1-2-3, 58/9 maddeleri gereğince sanığın yazılı şekilde cezalandırılmasına karar verilmiş ise de; Ayrıntıları Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2017/1809 esas, 2017/5155 karar sayılı kararı ile 2015/3 esas sayılı kararında ve dairemizce de benimsenen, istikrar kazanmış yargısal kararlarda açıklandığı üzere;
    Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir. Silahlı örgüte üyelik suçunun oluşabilmesi için örgütle organik bağ kurulması ve kural olarak süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren eylem ve faaliyetlerin bulunması aranmaktadır. Ancak niteliği, işleniş biçimi, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, örgütün amacı ve menfaatlerine katkısı itibariyle süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk özelliği olmasa da ancak örgüt üyeleri tarafından işlenebilen suçların faillerinin de örgüt üyesi olduğunun kabulü gerekir. Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir. (Evik, Cürüm işlemek için örgütlenme, Syf 383 vd.)Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin “suç işlemek amacı” olması aranır. (Toroslu özel kısım syf. 263-266, Alacakaptan Cürüm İşlemek İçin Örgüt syf.28, Özgenç Genel Hükümler syf.280)Suç örgütünün tanımlanıp yaptırıma bağlandığı 5237 sayılı TCK’nın 220. maddesinin 7. fıkrasında yardım fiiline yer verilmiştir. “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, örgüt üyesi olarak” cezalandırılacağı belirtilmiş, anılan normun konuluş amacı, gerekçesinde; “örgüte hakim olan hiyerarşik ilişki içinde olmamakla beraber, örgütün amacına bilerek ve isteyerek hizmet eden kişi, örgüt üyesi olarak kabul edilerek cezalandırılır.” şeklinde açıklanmış, 765 sayılı TCK’nın sistematiğinden tamamen farklı bir anlayışla düzenlenen maddede yardım etme fiilleri de örgüt üyeliği kapsamında değerlendirilerek, bağımsız bir şekilde örgüte yardım suçuna yer verilmemiştir.Yardım fiilini işleyen failin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmaması, yardımda bulunduğu örgütün TCK’nın 314. maddesi kapsamında silahlı terör örgütü olduğunu bilmesi, yardımın örgütün amacına hizmet eder nitelikte bulunması yardım ettiği kişinin örgüt yöneticisi ya da üyesi olması gereklidir. Yardımdan fiilen yararlanmak zorunlu değildir. Örgütün istifadesine sunulmuş olması ve üzerinde tasarruf imkanının bulunması suçun tamamlanması için yeterlidir. Yardım fiilleri örgüte silah sağlama ve terörün finansmanı dışında tahdidi olarak sayılmamıştır. Her ne surette olursa olsun örgütün hareketlerini kolaylaştıran ve yaşantısını sürdürmeye yönelik eylemler yardım kapsamında görülebilir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 11.11.1991 tarih, Esas 9-242, Karar 305). Yardım teşkil eden hareketin başlı başına suç teşkil etmesi gerekmez. Yardım bir kez olabileceği gibi birden çok şekilde de gerçekleşebilir. Ancak yardım teşkil eden faaliyetlerde devamlılık, çeşitlilik veya yoğunluk var ise örgüt üyesi olarak da kabul edilebilecektir. Bu açıklamalar ve ilkeler ışığında tüm dosya kapsamı değerlendirildiğinde;Sanığın 28.06.2013 tarihinde Bireysel Emeklilik hesabını açtığı, aksi sabit olmayan savunmasından da anlaşıldığı gibi, birikimlerini bu hesapta değerlendirdiği, hesap hareketleri incelendiğinde, zaman zaman artış, zaman zaman azalmalar olduğu, bu azalma ve artışlarda, sanığın aksi sabit olmayan savunmasına göre ev ve araç alım-satımına bağlı olarak artış veya azalış gösterdiği, talimat üzerine artış veya azalma olduğu şeklinde bir hesap hareketinin olduğuna dair bir saptamanın yapılamadığı, hesabın açılma tarihinin talimatın verilme tarihi olan 2013 yılı Aralık ayı sonundan önceki bir tarihe denk gelmesi de dikkate alındığında, sanığın terör örgütü ile organik bağ içerisinde süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gösteren eylem ve faaliyetlerinin olduğuna veya örgütün çağrısı üzerine para yatırdığına dair cezalandırılmasına yeter derecede her türlü kuşkudan uzak, somut, kesin ve inandırıcı delilin bulunmadığı, şüpheden sanık yararlanır evrensel ceza hukuku ilkesi de gözetilerek sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi hukuka aykırı ve sanık müdafiinin istinaf itirazları bu yönüyle yerinde ise de;Belirtilen bu hukuka aykırılık, olayın daha fazla araştırılmasını veya aydınlatılmasını gerektirmeyen ve 5271 sayılı CMK’nın 303/1-a maddesi uyarınca düzeltilebilir nitelikte bir yanılgı olmakla; Mahkumiyete dair ilk derece mahkemesi hükmünün kaldırılarak,1-Sanığın üzerine atılı “Örgüt İçindeki Hiyerarşik Yapıya Dahil Olmamakla birlikte, Örgüte Bilerek ve İsteyerek Yardım Etme” suçunu işlediği sabit olmadığından atılı suçtan CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince BERAATİNE,2-Göz altında ve/veya tutuklulukta kaldığı anlaşılan sanığa, CMK’nın 232/6 uyarınca 141 ve 142 maddeleri gereğince TAZMİNAT HAKLARININ BULUNDUĞUNUN ve anılan hükümler uyarınca, karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerinkesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabileceğinin, istemin, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili ise ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanacağının ayrı ayrı İHTARINA,3-Sanık kendisini müdafii ile temsil ettirdiğinden karar tarihi itibari ile yürürlükte bulunan AAÜT’ye göre hesaplanan ilk derece ağır ceza mahkemesi için 4360,00TL vekalet ücretinin Hazineden alınarak sanığa verilmesine,4-Yapılan yargılama giderlerinin Hazine üzerinde bırakılmasına,Mahkemenin kararında düzeltilen bu husus dışında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamakla, CMK’nın 280/1-a maddesi uyarınca istinafa konu karardaki hukuka aykırılığın bu şekilde DÜZELTEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE, Dosyanın hükmü veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine, 5271 sayılı CMK’nun 291. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dairemize verilecek dilekçe veya tutanağa geçirilmek üzere zabıt katibine beyanda bulunmak veyahut da bir başka İlk Derece Ceza Mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek veya bulunulan Ceza İnfaz Kurumu aracılığıyla dairemize dilekçe gönderilmek suretiyle, Yargıtay ilgili ceza dairesi tarafından incelenmek üzere TEMYİZ yasa yolu açık olmak üzere 30/04/2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
    Gaziantep Ceza Hukuku Avukatı, Ceza Hukuku, Gaziantep Ceza Avukat, Gaziantep Avukat

  • TCK MADDE 165 SUÇ EŞYASININ SATIN ALINMASI VEYA KABUL EDİLMESİ

    TCK MADDE 165 SUÇ EŞYASININ SATIN ALINMASI VEYA KABUL EDİLMESİ

    Bir suçun işlenmesiyle elde edilen eşyayı veya diğer malvarlığı değerini, bu suçun işlenmesine iştirak etmeksizin, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
    TCK MADDE 165’İN GEREKÇESİ
    Suç işlemek, hukuk toplumunda kişiler için bir kazanç kaynağı olamaz. Bu nedenle, suç işlemek suretiyle veya suç işlemek dolayısıyla elde edilen menfaatlerin piyasada tedavüle konulmasının ve suç işlemenin bir menfaat temini açısından cazip bir yol olarak görülmesinin önüne geçilmek istenmiştir. Bu mülahazalarladır ki, bir suçun işlenmesi suretiyle veya bir suçun işlenmesi dolayısıyla elde edilmiş olan bir şeyin satın alınması ve kabul edilmesi suç olarak tanımlanmıştır.Suçun konusunu, ancak ekonomik değeri olan şeyler oluşturabilir. Bu ekonomik değerlerin, daha önce işlenmiş bir suçtan elde edilmiş olması gerekir. Bu suçun, mutlaka malvarlığına karşı bir suç olması gerekmez. Bu suçtan dolayı daha önce bir mahkûmiyet kararı verilmiş olması gerekmez. Daha önce işlenmiş olan suçtan dolayı failinin kusurlu sayılması veya cezalandırılması gerekmez. Söz konusu suçun cezalandırılabilir olması da gerekli değildir. Bu suç zamanaşımına uğramış da olabilir. Önce işlenmiş olan suç, soruşturması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bir suç olabilir. Hatta, bu suçtan dolayı şikâyet yoluna başvurulmamış veya şikâyetten vazgeçilmiş olabilir. Bu suç yabancı bir ülkede dahi işlenmiş olabilir.Bir suçtan doğrudan veya dolaylı olarak elde edilen her türlü ekonomik değer, yani malvarlığı değerleri, bu suçun konusunu oluşturabilir.Bu suç, seçimlik hareketli bir suçtur. Buna göre; daha önce işlenmiş olan suçtan elde edilen eşyanın kabul edilmesi veya satın alınması, söz konusu suçu oluşturmaktadır. Kabul olgusunun satın alma dışında başka bir hukukî işlemle, örneğin bağış yoluyla gerçekleşmesi gerekmektedir. Zira, suçtan elde edilen eşyanın satın alınması diğer bir seçimlik hareketi oluşturmaktadır. Bu kabul olgusu, örneğin suçtan elde edilen taşınır veya taşınmaz eşyanın kiraya kabul edilmesi veya suçtan hasıl olan paranın ödünç olarak kabul edilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Diğer seçimlik hareket, suçtan elde edilen eşyanın satın alınmasıdır.Bu nedenle, söz konusu suç, bir çok failli suç türü olan karşılaşma suçudur. Bir tarafta, suçtan hasıl olan eşyayı bağışlayan, kiraya veren veya ödünç olarak veren ya da satan kişi; diğer tarafta ise, bağış, kiralanan veya ödünç olarak kabul eden ya da satın alan kişi bulunmaktadır.Eşyayı satan kişi bunun elde edildiği suçu işleyen kişi ise, ayrıca ödünç olarak verme bağışlama ya da satma fiili dolayısıyla cezalandırılmayacaktır. Çok failli suçlarda işlenen suç dolayısıyla faillerden birinin cezalandırılabilip cezalandırılmaması, diğer fail(ler)in cezalandırılması üzerinde bir etki doğurmaz. Kişinin asıl suçun işlenişine iştirak etmiş olması, bu suç açısından sadece bir şahsî cezasızlık sebebi oluşturmaktadır.Bu suç, doğrudan kastla işlenebileceği gibi, olası kastla da işlenebilir. Bu nedenle, madde metninde “bilerek” ifadesi kullanılmamıştır.
    TCK MADDE 165 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay17. Ceza Dairesi
    Esas : 2019/11168Karar : 2019/14118Karar Tarihi : 11.11.2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇLAR : Hırsızlık, mala zarar verme, iş yeri dokunulmazlığının ihlali, suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi HÜKÜMLER : Mahkumiyet
    Yerel mahkemece sanık … hakkında hırsızlık, iş yeri dokunulmazlığını ihlali, mala zarar verme, sanık … hakkında suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçlarından verilen hükümler temyiz edilmekle, başvuruların süresi ve kararların niteliği ile suçların tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz dışı sanık …’in yokluğunda verilen gerekçeli kararın cezaevi aracılığı ile 24/07/2015 tarihinde tebliğ edildiği fakat yapılan tebliğin okumak ve anlatılmak suretiyle yapılmaması nedeniyle, usulüne uygun tebligat bulunmadığı ve ssanığın temyiz talebinde bulunmadığının anlaşılması karşısında; gerekçeli kararın mahkemesince sanık …’e usulüne uygun olarak tebliğ edildikten sonra temyiz talebinde bulunması halinde, temyiz dilekçesi eklenerek sanık … yönünden ek tebliğname düzenlendikten sonra incelenmek üzere dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına İADESİNE, 11.11.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
    Yargıtay17. Ceza Dairesi
    Esas : 2019/11193Karar : 2019/13945Karar Tarihi : 06.11.2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Suç Eşyasının Satın Alınması veya Kabul Edilmesi HÜKÜM : Mahkumiyet
    Yerel mahkemece suça sürüklenen çocuk hakkında suç eşyasının satın alınması ve kabul edilmesi suçundan verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:1-Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03/04/2018 tarih, 2014/851 Esas ve 2018/144 Karar sayılı kararı uyarınca aynı yargı çevresindeki ceza infaz kurumunda başka bir suçtan hükümlü olarak bulunan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 15/11/2018 tarih, 2018/339 Esas ve 2018/536 Karar sayılı kararı uyarınca farklı yargı çevresindeki ceza infaz kurumunda başka bir suçtan hükümlü olarak bulunan, asıl mahkemesince yapılan sorgusu sırasında duruşmadan bağışık tutulma isteğinde bulunmayan sanığın Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirdiği ve hükmün açıklandığı son oturumda hazır bulundurulmayıp yokluğunda yargılama yapılarak mâhkumiyetine karar verilmesi savunma hakkının sınırlandırılması niteliğinde olduğu şeklindeki kararları uyarınca başka suçtan Tekirdağ 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu olan ve duruşmalardan vareste tutulmaya dair bir talebi de bulunmayan suça sürüklenen çocuk …’in kısa kararın okunduğu oturuma getirtilmeyerek savunma hakkının kısıtlanması suretiyle 5271 sayılı CMK’nun 196. maddesine aykırı davranılması,2-Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 20/11/2018 tarih, 2016/6-986 Esas ve 2018/554 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere; suç tarihinde 18 yaşını bitirmemiş olan suça sürüklenen çocuk … hakkında5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 35. maddesine göre sosyal inceleme raporu alınmadan veya aynı maddenin 3. fıkrasına göre bu yönde inceleme yaptırılmamasının gerekçesi de kararda gösterilmeden hüküm kurulması, Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuk … müdafinin temyiz nedenleri bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, diğer yönleri incelenmeyen hükmün açıklanan nedenlerle tebliğnameye aykırı olarak BOZULMASINA, 06.11.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
    Yargıtay 2. Ceza Dairesi
    Esas : 2019/4252Karar : 2019/16416Karar Tarihi : 28/10/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Hırsızlık, konut dokunulmazlığını bozma, suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi HÜKÜM : Mahkumiyet
    Dosya incelenerek gereği düşünüldü; Yaşı nedeniyle dosyası ayrı yürütülen suça sürüklenen çocuklar ……… hakkında, Bursa 1. Çocuk Mahkemesi’nin 17/12/2015 tarih ve 2015/49 esas, 2015/811 karar sayılı ilamı ile verilen mahkumiyet kararının temyizi üzerine, Yargıtay 17. Ceza Dairesi’nin 07/03/2018 tarih, 2016/11810 esas ve 2018/2662 karar sayılı ilamı ile karar verildiği, temyize gelen sanıklar …, … hakkındaki davanın suça sürüklenen çocuklar …… Karanfil hakkında açılan anılan dava dosyası ile arasında hukuki ve fiili bağlantı bulunduğunun anlaşılması karşısında, Bursa 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 07/05/2015 tarih ve 2015/150 esas, 2015/404 karar sayılı ilamının da temyiz incelemesinin, Yargıtay 17. Ceza Dairesi’nce yapılması uygun görüldüğünden dosyanın adı geçen Daireye GÖNDERİLMESİNE, 28/10/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 164 ŞİRKET VEYA KOOPERATİFLER HAKKINDA YANLIŞ BİLGİ

    TCK MADDE 164 ŞİRKET VEYA KOOPERATİFLER HAKKINDA YANLIŞ BİLGİ

    TCK MADDE 164 ŞİRKET VEYA KOOPERATİFLER HAKKINDA YANLIŞ BİLGİBir şirket veya kooperatifin kurucu, ortak, idareci, müdür veya temsilcileri veya yönetim veya denetim kurulu üyeleri veya tasfiye memuru sıfatını taşıyanlar, kamuya yaptıkları beyanlarda veya genel kurula sundukları raporlarda veya önerilerde ilgililerin zarara uğramasına neden olabilecek nitelikte gerçeğe aykırı önemli bilgiler verecek veya verdirtecek olurlarsa altı aydan üç yıla kadar hapis veya bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılırlar.
    TCK MADDE 164’IN GEREKÇESİ
    Maddeyle, şirket veya kooperatifler alanında kamunun veya sözü geçen kuruluşların genel kurullarının aldatılmalarını önleyecek bir yaptırım getirilmiştir. Maddede belirlenen kişiler tarafından, kasten yanlış bilgi verilmesi suç hâline getirilmiş olmaktadır.“Kamuya yapılan beyanlardan” maksat, basın ve yayın yoluyla veya postayla prospektüsler gönderilerek belirli olmayan kişilere hitap edilmesi ve bunlara önemli yanlış bilgiler verilmesidir. Bu tür bilgilerin genel kurula sunulan raporlarda, önerilerde yer alması da suç sayılmaktadır; gerçeğe uymayan bilançolar yapılması, örneğin gerçeğe aykırı kârlardan bahsedilmesi gibi. Ancak bütün bunların yanlış olduğu bilinerek doğru imiş gibi gösterilmesi suçun oluşması için zorunludur.Suçun oluşması bakımından failde bir kâr sağlama amacının bulunması veya bir zararın meydana gelmesi ise şart değildir. Bu suç tanımıyla, şirket veya kooperatiflerin idaresinde güven ve iyi niyeti korumak amaçlanmıştır. Bu nedenle, şirket veya kooperatifin aleyhinde olmak üzere yanlış bilgi verilmesi de bu suçu oluşturacaktır.Madde, bu tür bilgileri veren veya verdirenleri cezalandırmaktadır. Suçun oluşması kastın varlığını gerektirmektedir.Maddede yer alan hükümler sermayesi hisse senedine bölünmüş kamu iktisadi teşebbüsleri ve benzerî kurumları da kapsamaktadır.
    TCK MADDE 164 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay15. Ceza Dairesi
    Esas : 2017/12972Karar : 2019/8188 Karar Tarihi : 12/09/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Asliye Ceza MahkemesiSUÇ : Şirket veya kooperatif hakkında yanlış bilgi vermekHÜKÜM : Beraat
    Şirket veya kooperatif hakkında yanlış bilgi vermek suçundan sanıkların beraatine ilişkin hükümler, katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü;Sanıkların, ticaret sicilinde “… Limited Şirketi” ünvanı ile kayıtlı şirketin ortakları oldukları, söz konusu şirketin bu ünvanına rağmen internet ortamındaki tanıtım, reklam ve ticari işlerinde “ …. Limited Şirketi” ünvanını kullandıkları, bu ünvana itibar eden katılan işletmenin Üsküdar 3. İcra Müdürlüğü’nün 2012/941 sayılı dosyası ile yaptığı icra takibi sırasında “…. Limited Şirketi” ünvanını kullandığı, bu ünvanın gerçekte ticaret siciline kayıtlı bir ünvan olmaması sebebi ile katılan işletmenin yaptığı icra takibinin şikayet, itiraz gibi icra hukuku işlemlerine maruz kaldığı, bu suretle ortağı oldukları şirkete ilişkin gerçeğe aykırı bilgi vermek suretiyle atılı suçu işlediklerinin iddia edildiği olayda; sanık savunmaları ile tüm dosya kapsamından, suçun kanuni unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle kurulan beraat hükümlerinde isabetsizlik görülmemiştir.Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; katılan vekilinin sanıkların görüşme ve yazışmalarında, ilan, tanıtım ve tabelalarında farklı ünvan kullanıp menfaat temin ettikleri, tanıklarının dinlenmediği ve sanıkların cezalandırılmaları gerektiğine ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükümlerin ONANMASINA, 12/09/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verild
    Yargıtay5. Ceza DairesiEsas : 2015/6366Karar : 2019/6006Karar Tarihi : 10/06/2019 
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : Asliye Ceza MahkemesiKATILANLAR : …, …, …SUÇ : İcrai davranışla görevi kötüye kullanma, şirket veya kooperatifler hakkında yanlış bilgiHÜKÜM : Beraat
    Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:Sanıklar hakkında icrai davranışla görevi kötüye kullanma ve şirket veya kooperatifler hakkında yanlış bilgi suçlarından kamu davası açıldığı, 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun Ek 2/son maddesi gereğince ilgili Bakanlığın kooperatifler ve üst kuruluşlarının yönetim ve denetim kurulu üyeleri ile memurları hakkında görevlerine ilişkin olarak işledikleri suçlardan dolayı açılan kamu davalarına katılma talebinde bulunma hakkına sahip olduğu, bu itibarla CMK’nın 234/1-b maddesi gereğince kovuşturma evresinde sahip oldukları davaya katılma ve öteki haklarını kullanabilmeleri için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile… Tekstil İmalat ve Satıcıları Toplu İşyeri ve Konut Yapı Kooperatifinin dava ve duruşmalardan haberdar edilmeleri gerektiği, diğer yandan aynı Kanunun 260/1. maddesine göre kamu davasından haberdar edilmemiş bulunup da katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş olanların kanun yollarına başvurma haklarının bulunduğu gözetilerek hükmün bildirilmesinin gerektiği, ancak dosyada adı geçen Bakanlığın ve kooperatifin duruşmadan haberdar edildiklerine ilişkin bilgi ve belgelere rastlanmadığının anlaşılması karşısında; evvela davanın ve hükmün ilgili Bakanlığa ve kooperatife bildirildiğini gösteren bilgi ve belgeler var ise dosya içine konulması, aksi halde anılan tebligat noksanlıklarının giderilmesi ile tebellüğ belgelerinin ve verildiği takdirde temyiz ve cevap dilekçelerinin eklenmesi, hükmün temyiz edilmesi halinde ise bu konuda ek tebliğname düzenlenmesi sonrasında iade edilmek üzere esası incelenmeyen dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİNE 10/06/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

  • TAKSİ ŞOFÖRÜNÜN İŞÇİLİK ALACAKLARI İSTEMİ

    TAKSİ ŞOFÖRÜNÜN İŞÇİLİK ALACAKLARI İSTEMİ

    TAKSİ ŞOFÖRÜNÜN İŞÇİLİK ALACAKLARI İSTEMİÖzet : Ticari taksiye ait vergi, kaza ve ceza tutanakları olup olmadığı araştırılmalı, varsa bu kayıtlar da dosya arasına alınarak, tutanakların kimin adına düzenlendiği ve ödemelerin kimin tarafından yapıldığı tespit edilmeli ve bu suretle işin görülmesinden kaynaklanan ekonomik riskin kimin üzerinde olduğu belirlenmelidir. Ayrıca ticari takside davacının çalışmadığı zamanlarda araçta başka şoför ya da şoförlerin çalışıp çalışmadığı araştırılmalı, varsa bu kişiler tespit edilerek davacı ve davalı ile aralarında ne tür bir ilişki bulunduğu saptanmalıdır. 
    YargıtayHukuk Genel Kurulu
    Esas : 2017/2684Karar : 2019/361Karar Tarihi : 28.03.2019
    Taraflar arasındaki “işçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İstanbul Anadolu 22. İş Mahkemesince mahkemenin görevsizliğine dair verilen 03.12.2013 tarihli ve 2013/781 E.-2013/208 K. sayılı karar davacı vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 08.05.2014 tarihli ve 2014/10897 E.-2014/14908 K. sayılı kararı ile;
    Davacı İsteminin Özeti : Davacı, davalıya ait ….. plakalı ticari takside şoför olarak 2001 yılından beri çalıştığını, günlük tahsilatın % 30 unu davalının davacıya verdiğini, bunun da en az 60 TL olduğunu, sigortasının yapılmadığını, davacının da tarım Bağ kur primi ödediğini, iş akdinin haklı ve geçerli bir neden olmaksızın sona erdirildiğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
    Davalı Cevabının Özeti : Davalı, davalının esnaf olması ve takside çalışanın 3 kişiden az olması sebebiyle iş kanunu hükümlerinin uygulanamayacağını, taksiyi davalının 30.06.2006 tarihinde satın aldığını bu sebeple 2001 yılından beri çalıştığı iddiasının mesnetsiz olduğunu, işçi olarak çalışmadığını, araç plakasını kiralamak sureti ile kiracı olarak taksi plakasını işlettiğini, savunarak, davanın reddini istemiştir.
    Yerel Mahkeme Kararının Özeti : Mahkemece, taraflar arasında hizmet akdinin unsurlarından bağımlılık ve ücret unsurlarının bulunmadığı, sabit bir ücret ile çalışmadığı, tanık beyanları, SSK hizmet kaydının yapılmamış olması, davalı tanığının beyanını dikkate alarak davacının taksiyi davalıdan kiraladığı aralarında hasılat kirası ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir. 
    Temyiz : Kararı davacı vekili temyiz etmiştir. 
    Gerekçe : Davacı davalıya ait ticari takside şöför olarak hizmet akdine dayalı şekilde çalıştığını iş akdine haksız son verildiğini iddia ederek işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istemiştir.
    Davalı ise taraflar arasında kira ilişkisi bulunduğunu savunmuştur.Mahkemece savunmaya değer verilerek görevsizlik kararı verilmiştir.Uyuşmazlık, taraflar arasındaki ilişkinin İş Kanunu kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve bu bağlamda iş mahkemesinin görevi noktasında toplanmaktadır. 
    4857 sayılı İş Kanununun 1 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4 üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün işyerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. 
    İş Mahkemelerinin bulunmadığı yerlerde iş davalarına bakmak üzere bir asliye hukuk mahkemesi görevlendirilir. İş davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesine açılan dava “iş mahkemesi sıfatıyla” açılmamış ise, mahkeme görevsizlik kararı veremez. Bu durumda asliye hukuk mahkemesi tarafından, verilecek bir ara kararı ile davaya “iş mahkemesi sıfatıyla ” bakmaya devam olunur.
    Davanın, İş Kanunu kapsamı dışında kalması halinde, Mahkemenin görevsizliğine ve dosyanın görevli hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir. Davanın esastan reddi usule aykırıdır.5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 1 inci maddesi uyarınca, İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında, iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yeri iş mahkemeleridir. 
    4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendi uyarınca, 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde bu kanun hükümleri uygulanmaz. 507 sayılı Kanunun 2 nci maddesinde “İster gezici olsun ister bir dükkân veya bir sokağın belli yerinde sabit bulunsunlar, ticarî sermayesi ile birlikte vücut çalışmalarına dayanan ve geliri o yer ve gelenek ve teamülüne nazaran tacir niteliğini kazanmasını icap ettirmeyecek miktarda sınırlı olan ve bu bakımdan ticaret sicili ve dolayısıyla ticaret ve sanayi odasına kayıtları gerekmeyen, ayni niteliğe (sermaye unsuru olsun olmasın) sahip olmakla beraber, ayrıca çalıştığı sanat, meslek ve hizmet kolunda bilgi, görgü ve ihtisasını değerlendiren hizmet, meslek ve küçük sanat sahipleriyle bunların yanında çalışanlar ve geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin 1 inci maddede belirtilen amaçlarla kuracakları dernekler bu kanun hükümlerine tabidir” denilmektedir.
    507 sayılı Kanun, 21.06.2005 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5362 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanununun 76 ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin ikinci cümlesi ile diğer yasaların 507 sayılı Yasaya yaptıkları atıfların 5362 sayılı Yasaya yapılmış sayılacağı açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinde 507 sayılı Yasaya yapılan atıf, 5362 sayılı Yasaya yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni yasal düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. Yeni yasanın 3 üncü maddesine göre esnaf ve sanatkâr, ister gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup, ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedenî çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimseler olarak belirtilmiştir. 507 sayılı Yasada yazılı olan “geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin” sözcüklerine yeni yasada yer verilmemiştir. Yeni yasanın değinilen hükmü karşısında, 21.06.2005 tarihinden sonraki dönem açısından İş Kanununun kapsamı belirlenirken, “geçimini münhasıran bu işten sağlama” ölçütü dikkate alınmamalıdır. 
    5362 sayılı Yasadaki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka ölçütlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı Yasa döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni ölçütler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. Ekonomik faaliyetini daha çok bedeni çalışmasına dayandıran düşük gelirli taksi ve minibüs işletmesi sahiplerinin esnaf olarak değerlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtmek gerekir. Dairemizin 2008 yılında vermiş olduğu kararlar bu doğrultudadır (Yargıtay 9.HD. 28.4.2008 gün 2008/ 3568 E, 2008/ 10904 K.). 
    5362 sayılı Yasanın 3 üncü maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkâr faaliyeti kapsamında kalan işyerinde üç kişinin çalışması halinde, 4857 sayılı Yasanın 4 üncü maddesinin (ı) bendi uyarınca, bu işyeri İş Kanununun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, işyerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dahil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda işyeri 4857 sayılı Yasaya tabi olacaktır.
    Somut olayda dosya içeriğinde mevcut davalının araç sahibi, davacının şöför olarak imzaladığı belge de “ 01.04.2001- 30.04.2012 yılları arasında şöför olarak çalıştığım ….. plakalı ticari taksiyi ve taksimetreyi çalışır ve aktif olarak teslim ettim. ” şeklinde yazılıdır. Davalı vekili bu belgenin davalının yaşından ve okuma yazmasının tam olmamasından faydalanarak kötüniyetle imzalatıldığını savunmuş ancak savunmasını kanıtlayacak bir delil sunmamıştır.
    Yine davacı tarafından sunulan 01.04.2001 tarihli, davacının personel olarak imzaladığı, işverenin ….. plakasının gösterildiği sözleşmede; davacının çalışma süresi 15 saat ücreti brüt 354.60 TL ve taksi şöförü olarak iş kanunu hükümleri çerçevesinde çalışacağı kararlaştırılmıştır.….. plakalı ticari taksinin sahibi 30.06.2006 tarihinden beri davalı …’dır.Davalı tarafından dosyaya yazılı bir kira sözleşmesi sunulmamıştır.Davacı tanıkları davacının yaklaşık 10 yıldır sadece davalıya ait ticari taksiyi kullandığını, ne kadar maaş aldığını bilmediklerini ancak taksilerde ki genel uygulamanın günlük yevmiye şeklinde olduğunu, şoförün günlük topladığı paranın %30′ unu alıp gerisini mal sahibine verdiğini ifade etmişlerdir.İşçi ile işveren arasında ücretin ödeme şekli birçok şekilde kararlaştırılabilir. Mahkemece, taraflar arasında işçi-işveren ilişki olduğu halde ücretin ödenme şekli nazara alınarak taraflar arasında hizmet ilişkisinin bulunmadığı kabul edilemez.
    Davalı tanığının anlatımlarından da taraflar arasında kira ilişkisi bulunduğu sonucuna varılamaz.
    Dosya içeriğinde mevcut yazılı sözleşmeler, davacı tanıklarının anlatımları ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde taraflar arasında hizmet akdi ilişkisinin bulunduğu kabul edilmelidir. Ancak hizmet akdi ilişkisinin İş Kanunu’ndan mı yoksa Borçlar Kanunu’ndan mı kaynaklandığı tespit edilmelidir.
    Davacı hem 507, hem de 5362 sayılı Kanun döneminde çalışmıştır.Bu sebeple davalının her iki yasa dönemi açısından ayrı ayrı esnaf tanımı içinde olup olmadığının değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.Yukarıda açıklanan yasal ilke kararımız doğrultusunda davalının esnaf olup olmadığı araştırılarak sonucuna göre görev hususunun düşünülmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile taraflar arasında kira ilişkisi olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesi hatalıdır. …” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
    HUKUK GENEL KURULU KARARI
    Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
    Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
    Davacı vekili, müvekkilinin davalıya ait ….. plakalı ticari takside 01.04.2001 tarihinde şoför olarak çalışmaya başladığını, on bir yıllık çalışma sonunda davalının, taksiyi artık kendisinin çalıştıracağını, bu nedenle müvekkiline yeni bir iş araması gerektiğini söyleyerek işten çıkardığını, davalıya ait takside müvekkilinin hafta içi her gün on iki saat çalıştığını, elde edilen hasılatın %30’unu müvekkile ödeyen davalının en az ödediği ücretin 60,00TL olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla çalışma, hafta tatili, genel tatil, yıllık izin ücreti alacakları ile Tarım Bağ-Kur’a ödediği prim bedelinin davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. 
    Davalı vekili, 4857 sayılı İş Kanunu’nun (İş Kanunu/Kanun/İşK.) 4’üncü maddesinde belirtildiği üzere 507 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar Kanunu’nun 2’nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı iş yerlerinde bu Kanun’un uygulanmasının söz konusu olmadığını, müvekkilinin esnaf olması ve takside de çalışan sayısının üç kişiden az olması sebebiyle İş Kanunu’nun uygulanmasının mümkün olmaması nedeniyle davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde görülmesi gerektiğini, davacının 01.04.2001 tarihinden itibaren müvekkilinin işçisi olarak çalıştığını iddia etmiş ise de, bahsi geçen taksiyi müvekkilinin 30.06.2006 tarihinde satın aldığını, bu nedenle davacının 2001 yılından itibaren müvekkilinin taksisinde çalıştığı iddiasının tamamen mesnetsiz olduğunu, davacının işçi olarak değil, araç plakasını kiralamak suretiyle kiracı olarak taksi plakasını işlettiğini, davacının dosyaya sunduğu taksimetre tutanağının davacı tarafından yazılarak müvekkiline imzalatılmasının, müvekkilinin yaşından ve okuma ve yazmasının tam olmamasından faydalanarak ve şifahi olarak taksimetre tutanağı beyanına müvekkilinin inanması sonucu imzalattığı kurgu ve kötü niyetli bir evrak olduğunu, dosyaya sunulan vekaletnameden de görüleceği üzere vekaleti kendisi okuyamadığından noterin şahit istediğini, davacının hasılatın %30’unu aldığını geriye kalanını müvekkiline verdiğine ilişkin beyanın gerçek dışı olduğunu, davacının söz konusu taksiyi kiraladığından kazandığı hasılatı kendisinin aldığını, müvekkiline sadece aylık kira ödediğini savunarak, davanın reddini istemiştir. 
    Mahkemece, iş sözleşmesinin unsurlarından olan bağımlılık ve ücretin taraflar arasındaki ilişkide bulunmadığı, davacının sabit bir ücret ile çalışmadığı, dinlenen davacı tanıklarının beyanları, davalı tarafın savunmasında aradaki ilişkinin kira ilişkisi olduğunu savunması, davacının Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK/Kurum) hizmet kaydının yapılmamış olması, davalı tanığının beyanına göre davacının kiraladığı aracı kendisininmiş gibi satması hususları birlikte değerlendirildiğinde, davacının taksiyi davalıdan kiralayıp davalıya sadece kira ödediğinin anlaşıldığı, davacı ile davalı arasında Türk Borçlar Kanunu’nun 357 ve devamı maddelerinde düzenlenen ürün kirası bulunduğu, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunmadığı gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine, dosyanın yetkili ve görevli İstanbul Anadolu Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir. 
    Hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine karar Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
    Mahkemece, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamına göre davacının, davalı yanında hizmet (iş) sözleşmesiyle şoför olarak çalışmadığı, taraflar arasındaki ilişkinin iş sözleşmesi olmadığı, davacının ….. plaka sayılı ticari taksiyi işletilmesi tamamen kendisine ait olmak üzere kiraladığı, davalıya plaka kirası ödediği, bu kapsamda olmak üzere davacının esnaf olarak 30.10.2001 ilâ 29.12.2006 tarihleri arasında Dolayoba Esnaf Odasına kayıtlı olduğu, 5362 sayılı Esnaf Ve Sanatkarlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra sicile kayıt zorunluluğunun gelmesiyle davacının ticari taksi ve plaka sahibi olmaması nedeniyle esnaf kaydını kapattırdığı, o tarihten sonra kayıtsız olarak taksi esnaflığına devam ettiği, davacının dosyaya sunduğu 01.04.2001 tarihli iş sözleşmesi ile 30.04.2012 tarihli ticari taksi teslim belgesinin davalının okuma-yazma bilmemesi nedeniyle geçerli olmadığı, bu belgelerin iş sözleşmesinin varlığına delil olamayacağı, davalının fiilen taksiyi hiç kullanmadığı ve kullanacak şoförleri belirlemediği anlaşıldığından taraflar arasındaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmadığı, hasılat kirası olduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. 
    Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
    Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, işçilik alacakları istemli eldeki davada, ticari taksi şoförü olan davacı ile araç maliki davalı arasında iş ilişkisi mi yoksa kira ilişkisi mi bulunduğu, iş ilişkisinin bulunduğu sonucuna varılması hâlinde davalı gerçek kişinin gerek 507 sayılı Kanun gerekse bu Kanun’u yürürlükten kaldıran 5362 sayılı Kanun uyarınca esnaf olup olmadığının araştırılması gerekip gerekmediği, burada varılacak sonuca göre eldeki davanın iş mahkemesince mi yoksa asliye hukuk mahkemesince mi görülmesi gerektiği noktalarında toplanmaktadır. 
    İşin esasına girilmeden önce öncelikle iş sözleşmesi, hasılat kirası ile iş mahkemesinin görevi kavramlarının açıklanması gerekmektedir. 
    I- İş sözleşmesi ve iş sözleşmesinin unsurları:
    İş sözleşmesinin 1475 sayılı İş Kanunu’nda tanımı yapılmamış iken, 10.06.2003 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve 1475 sayılı İş Kanunu’nu, 14’üncü maddesi hariç yürürlükten kaldıran, hâlen uygulanmakta olan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8’inci maddesinin birinci fıkrasında iş sözleşmesinin tanımı yapılmıştır. Buna göre, ” İş sözleşmesi, bir tarafın (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşmedir.” Ayrıca aynı Kanunun 2’nci maddesinin birinci fıkrasında da ” Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.” hükmüne yer verilmiştir. 
    01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 393’üncü maddesinde ise “Hizmet sözleşmesi, işçinin işverene bağımlı olarak belirli veya belirli olmayan süreyle işgörmeyi ve işverenin de ona zamana veya yapılan işe göre ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.” şeklinde hizmet (iş) sözleşmesinin tanımı yapılmıştır.
    Bu tanımlardan yola çıkıldığında iş sözleşmesinin, “iş görme”, “ücret” ve “bağımlılık” unsurlarından oluştuğu açıktır.
    İş sözleşmesinden bahsedilebilmesi için, gerekli unsurlardan olan “iş görme”, bir gerçek kişinin ekonomik bakımdan iş olarak değerlendirilebilen her türlü çalışmasıdır. İş görme borcunun konusunu oluşturan iş, bedensel, düşünsel, teknik, sanatsal ve bilimsel vb. olabilir (Süzek, S.: İş Hukuku, 11. Baskı, İstanbul, 2015, s. 244).
    İş sözleşmesinin varlığı için gerekli ikinci unsur “ücret” olup, bu unsur iş sözleşmesinin esaslı öğelerindendir. Bir işin görülmesi, karşı tarafın ücret ödemeyi vaat etmesi karşılığında olur. Bu nedenledir ki, ücret karşılığı olmadan yapılan çalışmalar iş sözleşmesi sayılmaz. Burada hemen belirtelim ki, ücret miktarının açıkça kararlaştırılması gerekli olmayıp, işin bir ücret karşılığı yapılacağının gerekli ve olağan görüldüğü hâllerde ücret kararlaştırılmış sayılır. 
    Ücret, işçinin üstlendiği iş görme ediminin karşılığıdır. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8’inci maddesi ile 6098 sayılı TBK’nın 393’üncü maddesindeki iş sözleşmesi tanımından açıkça anlaşılacağı üzere ücret, hem iş sözleşmesinin temel unsuru, hem de işverenin işçiye karşı yükümlülük altında girdiği en önemli borcudur. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 32’nci maddesinin birinci fıkrasında genel anlamda ücret bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve para ile ödenen tutar olarak tanımlanmıştır. 
    Nihayet iş sözleşmesinin varlığı için gerekli olan üçüncü unsur, “bağımlılık” unsuru olup bu unsur, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8’inci maddesinin birinci fıkrasında “bağımlı olarak” şeklinde ifade edilmiştir. İş sözleşmesinde işçi, üstlendiği iş görme edimini az veya çok olmakla birlikte işverenine bağlı olarak yani onun gözetim ve denetimi altında yapmalıdır. 
    İş akdinin belirlenmesinde bağımlılık unsurunun varlığı zorunlu bulunmakla birlikte bunun ne tür bir bağımlılık olduğunun açıklığa kavuşturulması gerekir. İş akdinde bağımlılık ilişkisini bir ekonomik veya teknik bağımlılık olarak değil, kişisel/hukuki bağımlılık olarak anlamak uygun olur. Çünkü, işverenin otoritesi altında çalışan, onun vereceği emir ve talimatlara göre iş görmek zorunda olan işçinin iş akdinde bağımlılığı daha ziyade kişiliği ile ilgilidir. Başka bir deyişle, iş akdinin özünde diğer iş görme sözleşmelerinden farklı olarak bir otorite/bağımlılık ilişkisi vardır ve işveren işçinin kişiliği üzerinde başka sözleşmelerde bulunmayan bazı yetkilere sahiptir. İşçi işgücünü işverenin yararlanmasına sunar. İşçinin işgücü ise onun kişiliğinin bir unsuru ve ayrılmaz parçasıdır (Süzek, …e. s. 246).
    İşçi işgörme edimini işverenin gözetim ve denetimi altında, onun vereceği talimatlar doğrultusunda yerine getirir. Başka bir deyişle işçi, işverenin yönetim, denetim ve gözetimi altındadır. İşçi iş görme edimini yerine getirirken, işverenin çalışma yeri, saatleri ve çalışma biçimi konularında vereceği talimatlara uyma yükümlülüğü mevcut olup bu, işçinin işverene kişisel bağımlılığını ortaya koymaktadır.
    Bugün bağımlılık, iş sözleşmesinin karakteristik bir unsuru olarak değerlendirilmekle ve hatta bu sözleşmenin sina gua non unsuru kabul edilmekle birlikte işletme içinde işgal edilen mevki, taahhüt edilen işin niteliği gibi faktörlere göre, her iş ilişkisinde farklı yoğunluğa sahip; bu nedenle de kapsamı ve derecesi bakımından göreceli bir kavramdır (Mollamahmutoğlu, H./ Astarlı, M./ Baysal, U.: İş Hukuku, 6. Baskı, Ankara, 2014. s.353).
    Ne var ki, iş ilişkisinde bulunması gereken bağımlılık unsurunun günümüzde ulaşılan ekonomik ve teknolojik gelişmeler karşısında zayıfladığı açıktır. Ekonomik ve teknolojik gelişmeler işçinin bulunduğu yerden iş yerine gitmeden çalışmasına imkân sağlayan istihdam şekilleri ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Ayrıca bazı işler (örneğin pazarlama elemanlarının ifa ettiği işler gibi) işverenin sıkı gözetim ve denetimine imkan vermeyecek şekilde dışarıda çalışmayı gerekli ve zorunlu kılmaktadır. Bütün bunlar taraflar arasındaki ilişkinin niteliğini belirlerken “bağımlılık” unsurunun tespitinde daha esnek davranılmasını ve değerlendirme yapılmasını gerektirmektedir.
    Bağımlılık ilişkisinin zayıfladığı durumlarda taraflar arasında iş akdinin var olduğunu belirlemek üzere batı ülkeleri hukukunda “işçinin işverene ait iş organizasyonu içinde onun yararına iş yapması” bağımlılık unsurunun yardımcı ölçütü olarak önce yargı kararlarında daha sonra öğretide kabul görmüştür (Süzek, …e., s. 248).
    Bununla birlikte işverenin iş organizasyonuna dâhil olan herkesin “işçi” olduğunun kabul edilmesi de mümkün değildir. Zira, işverenin iş organizasyonu içinde olmakla birlikte çalışma gün ve saatlerini belirleme noktasında değil, iş görüp görmeme, çalışıp çalışmamaya karar verme yetkisi bulunan, kendi müşteri çevresi bulunan, bu nedenle birden fazla işverene aynı hizmeti verebilme imkânı bulunan ve bunun iş sahiplerince kısıtlanmasının mümkün olmadığı bir ilişkide bağımlı çalışmadan ve dolayısıyla işçi-işveren ilişkisinden söz etmek olanaklı olmayacaktır. Bir işverenin iş organizasyonuna ortaklık, vekâlet, eser sözleşmesi ile de dâhil olunabilmektedir.
    Çalışan kimse ile çalıştıran arasında tâbiiyet (bağımlılık) bulunup bulunmadığı her olayda ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husustur. Genellikle tarafların karşılıklı durumları, işin ifa tarzı ve ücretin ödenme biçimi taraflar arasında böyle bir bağlılığın-bağımlılığın bulunup bulunmadığını ortaya koyabilecek karinelerdir (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku, Ferdi İş İlişkileri, 5. Baskı, İstanbul, 2014, s. 172).
    Öte yandan işçinin iş sözleşmesi ile üstlendiği edimin “iş görme edimi” olması, bu edimini işverenin gözetim ve denetimi altında, onun verdiği emir ve talimatlar doğrultusunda yerine getirmesi, kural olarak çalışılan yerin, çalışma saatlerinin işveren tarafından belirlenmesi, üretim araç ve gereçlerinin, mamul ve yarı mamul maddelerin işveren tarafından temin edilmesi karşısında iş sözleşmesinde ekonomik riskin işveren üzerinde olduğu açıktır. Başka bir deyişle, işverenin iş sözleşmesinde egemen olması, işçinin iş görme edimi nedeni ile ekonomik risk altına girmemesini gerektirir. Ekonomik riskin işverende olması, yapılan işin sonucunun işçiyi etkilememesi, işveren zarar etmiş olsa bile işçinin çalışmasının, yerine getirdiği iş görme ediminin karşılığı olan ücreti isteyebilmesi, işin kâr ve zararının işveren üzerinde olması, işveren zarar etmiş olsa bile işçiye ücretini ödemesi anlamına gelmektedir.
    II- Kira sözleşmesi ve ürün (hasılat) kirası:
    Kira sözleşmesi bir malın kullanımının devredildiği sözleşme türü olup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 229’uncu maddesinde ” Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.” şeklinde tanımlanmıştır. 
    6098 sayılı TBK’nın yürürlükten kaldırdığı 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) ise, kira sözleşmesini, “âdi kira bir akittirki, kiralayan onunla, kiracıya ücret mukabilinde bir şeyin kullanılmasını terk etmeği iltizam eder.” hükmü ile tanımlamıştır. 
    İki tanım arasındaki fark, yeni Kanunun bir şeyin kullanılması yanında kullanımı ile birlikte yararlanılmasını da kapsama almasından kaynaklanmakta olup, bu durum eskisinin aksine yeni Kanunun adî kira ve ürün kirasını içeren genel bir tanım yapmak istemesinden kaynaklanmıştır.
    Ürün kirasına ilişkin olarak 818 sayılı Kanunun 270’inci maddesinde, “Hasılat icarı, bir akittirki onunla mucir, müstecire ücret mukabilinde hasılat veren bir malın veya hakkın kullanılmasını ve semerelerinin iktitafını terk etmeği iltizam eder. 
    Kira, ya nakit yahut devşirilecek semere veya hasılatın bir hissesi olabilir; ikinci surete, iştirakli icar denir. 
    İştirakli icarda, mucirin semereler üzerindeki hakkı noktasından, mahalli adete riayet olunur.” hükmüne yer verilmiştir.
    6098 sayılı TBK ise aynı hususta 357’nci maddesinde ” Ürün kirası kiraya verenin, kiracıya, ürün veren bir şeyin veya hakkın kullanılmasını ve ürünlerin devşirilmesini bedel karşılığında bırakmayı üstlendiği sözleşmedir.
    Ürüne katılmalı kira, kira bedelinin devşirilecek ürünün belli bir oranı olarak kararlaştırıldığı ürün kirasıdır. Bu oran sözleşmeyle kararlaştırılmamışsa, yerel âdete göre belirlenir.”; 358’inci maddesinde ise “Bu ayırımda ürün kirasına ilişkin özel hüküm bulunmadıkça, kira sözleşmesine ilişkin genel hükümler uygulanır.” düzenlemelerini içermektedir. 
    Görüldüğü üzere adi kira sözleşmesinin konusunu taşınır ve taşınmaz mallar oluşturur. Ancak adi kira sözleşmesinin aksine ürün kirası bakımından kanun ürün getirebilen hakkı da kapsama almıştır.Bu durumda ürün (hasılat kirası), kiraya verenin kiracıya ürün (hasılat) veren bir mal, işletme ya da hakkın kullanılmasını, semerelerinden yararlanılmasını veya işletilmesini belli bir bedel karşılığında terk ettiği kira türüdür. 
    Hemen belirtmek gerekir ki, hem doğal hem de hukuki ürün getiren eşya ürün kirasına konu olabilir. Bu kapsamda işletmenin işletilmesi sonucu elde edilen kâr hukuki ürün olarak nitelendirilebilir. 
    Bir kira sözleşmesinin adi kira mı yoksa ürün kirası mı olduğunun belirlenmesinde kiracının, kiralanan şeyin ürünlerinden yararlanma yetkisi olup olmadığı başlıca ve en önemli kriterdir.
    Lokanta, otel, kantin, hastane, okul, dükkan, fabrika gibi iş yerlerinin işletilmek maksadıyla kiraya verilmesinde, reklam panolarının kiralanmasında, taksi kiralarında söz konusu olan hasılat kirasıdır (Serim, Arkan Azra; Hasılat Kirasında Tarafların Hak ve Borçları, İstanbul 2010, s. 3).
    Öte yandan ürün kirasında kira bedelinin üründen bağımsız bir bedel olarak kararlaştırılması hâlinde genel ürün (hasılat) kirasından; buna karşılık kira bedeli, ürünün belli bir hissesi ya da bölümü olarak belirlenmiş ise, katılmalı (iştirakli) ürün kirasından söz edilir (6098 sayılı TBK m. 357; 818 sayılı BK m. 270). Bununla birlikte kira bedelinin karma olarak yani bir kısmı sabit bir miktar, bir kısmının da üründen bir bölüm olarak belirlenmesi de sözleşme özgürlüğü çerçevesinde mümkündür.Yine ürün kirası belirli ve belirsiz süreli yapılabilir. 
    Kira sözleşmesinin bir türü olan ürün kirası da adi kira sözleşmesi gibi her iki tarafa borç yükleyen, sürekli bir borç ilişkisi doğuran sözleşme türü olarak kural olarak geçerlilik şekil şartına tabi değildir. Sözlü veya zımni olarak kurulması dâhi olanaklıdır. Ancak bu kuralın özel kanunlardan kaynaklanan istisnaları bulunmakta olup, örneğin 2920 sayılı Türk Sivil Havacılık Kanunu’na tabi kira sözleşmeleri bakımından Kanunun 119’uncu maddesinde göre “Kira ve carter sözleşmeleri yazılı şekilde yapılmadıkça muteber değildir.” hükmü ile yazılı şekli geçerlilik şartı olarak düzenlemiştir. 
    Ürün kirasında kiraya verenin en önemli borcu, kiralananı sözleşmeye uygun şekilde teslim ederek kiracının sözleşmeye uygun şekilde kullanmasını, semerelerinden yararlanmasını temin etmesi veya işletilmeye müsait biçimde bulundurmasıdır. 
    Bu yükümlülük 818 sayılı Kanun’un 272’nci maddesinde, ” Kiralayan, birlikte kiralanmış menkul şeyler varsa bunlar dahi dahil olduğu halde kiralananı akitten maksut kullanmağa ve işlemeğe salih bir halde kiracıya teslim etmekle mükelleftir.” şeklinde hükme bağlanmış olup, 6098 sayılı TBK ise aynı hususu 360’ıncı maddesinde kiraya verenin, birlikte kiralanmış taşınır şeyler varsa bunlar da içinde olmak üzere kiralananı sözleşmenin amacına uygun biçimde kullanılmaya ve işletilmeye elverişli bir durumda kiracıya teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlü olduğu belirtilerek düzenlemiştir.
    O hâlde kiraya veren, kiralanan şeyi, kiracının kiralanandan yararlanmasını ve semerelerini toplamasını sağlayacak ya da işletilmesini mümkün kılacak şekilde teslim etmek ve sözleşme süresi boyunca da bu durumda bulunmakla yükümlüdür. Bu kapsamda kiralananın işletilmesi için gerekli tüm malzemeleri, imtiyazları, ruhsatları teslim etmesi şarttır. Hemen belirtmek gerekir ki, ticari bir aracın kullanımının plakası ile birlikte başkasına devredildiği ve aracın bu kişi tarafından kullanıldığı uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.
    Bu tür bir ilişkide ruhsat sahibi ile aracı kullanan arasındaki ilişkinin bir ürün (hasılat) kirası mı yoksa, iş ilişkisi mi olduğunun tespiti, hangi hükümlerin uygulanacağının belirlenmesi noktasında önem arz etmektedir. Zira taraflar arasındaki ilişki iş ilişkisi ise İş Kanunu veya bazı hâllerde Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin; kira ilişkisi ile Borçlar Kanunu’nun kira sözleşmesine ilişkin düzenlemelerinin uygulanması gerekecektir. 
    Taraflar arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığının tespitinde görünürdeki işlemler değil, fiili durum önemli olup fiili (gerçek) durum tespit edilerek sonuca gidilmesi gerekir. Taraflar arasında ürün (hasılat) kirasının varlığı bakımından, kira sözleşmesinin sözlü hatta zımni olarak yapılmasının dâhi mümkün olması karşısında mutlaka yazılı kira sözleşmesi yapılması şart değildir. Aksine yazılı bir kira sözleşmesi sunulmuş olsa bile, taraflar arasında iş görme, ücret ve bağımlılık unsurlarını içeren bir iş sözleşmesinin varlığının tespiti hâlinde gerçek fiili durumun iş sözleşmesi olduğunun kabulü gerekecektir. 
    Kira sözleşmesi yapılmış olsa da, işletme ruhsatı devredilmediği sürece, trafik cezalarının ve hasarın davalı adına işlenmesi doğaldır. Taraflar arasında hasılat kirasına yönelik bir anlaşma olsa dahi, gerçek fiili durum hasılat kirasıyken, araç sahibinin işletme ruhsatını devretmemesi uygulamada mümkündür. Sırf işletme ruhsatının devredilmemiş olması, o ilişkiyi hasılat kirası olmaktan çıkarmayacağı gibi, bu ve benzeri durumlarda trafik cezalarının kimin adına kesildiği de kanımızca taraflar arasındaki ilişkinin hukuki niteliğini etkileyebilecek esaslı unsurlardan değildir. Bu tür özellikler, ancak yardımcı ve destekleyici ölçüt olarak kullanılabilir (Baycık, G.: İş İlişkisinin Kurulması, Hükümleri ve İşin Düzenlenmesi Açısından Yargıtay’ın 2016 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi, Yayımlanmamış Tebliğ, s.7).
    Aynı şekilde kişinin Sosyal Güvenlik Kurumuna 4/1-a’lı olarak bildiriminin yapılmış olması, aradaki ilişkinin iş sözleşmesi olarak nitelendirilmesi için yeterli değildir. Aradaki ilişkinin iş sözleşmesine dayanmamasına rağmen yapılan SGK bildiriminin gerçeğe aykırı olduğunun tespiti hâlinde SGK tarafından iptal edilmesi mümkündür. 
    Öte yandan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33’üncü maddesi uyarınca Türk Hukukunu resen uygulamakla görevli olan hâkimin, 6098 sayılı TBK’nın 19’uncu maddesindeki “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” hükmünü de göz önünde tutarak, tarafların hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmaksızın fiili durumun gerçek hukuki nitelendirmesini yaparak uygulanacak hükümleri belirlemesi gerektiği açıktır.
    III- İş mahkemesinin görevi 
    Genel anlamda bir mahkemenin görevi; belirli bir davaya, dava konusunun niteliği veya değerine göre o yerdeki aynı yargı koluna ait ilk derece (hüküm) mahkemelerinden, hangisi tarafından bakılabileceğini belirtir. Bir yerdeki ilk derece (hüküm) mahkemeleri; genel mahkemeler ve özel mahkemeler olmak üzere ikiye ayrılır. Genel mahkemeler ise asliye ve sulh hukuk mahkemesi olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hangi davalara özel mahkemelerde, hangi davalara genel mahkemelerde bakılacağı ve genel mahkemelerde bakılacak davalardan hangilerine asliye hukuk mahkemesinde, hangilerine sulh hukuk mahkemesinde bakılacağı hususuna görev, bunu düzenleyen kurallara da görev kuralları denir.Mahkemelerin görevi kanunla düzenlenir. Bu kapsamda iş mahkemelerinin görevi ilk olarak 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile düzenlenmiştir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1’inci maddesine göre, “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının” çözülmesi görevi iş mahkemelerine aittir. 
    Buna karşılık 25.10.2017 tarihinde 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. Ayrıca 7036 sayılı Kanun ile de göreve ilişkin yeni kurallar ihdas edilmiştir. Bu noktadan hareketle 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun görevi düzenleyen 5’inci maddesinde, “İş mahkemeleri; 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına…” ilişkin dava ve işlere …. Yine 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Geçiş hükümleri” başlıklı Geçici 1’inci maddesinin 1’inci fıkrasında, “Mülga 5521 sayılı Kanun gereğince kurulan iş mahkemeleri, bu Kanun uyarınca kurulmuş iş mahkemeleri olarak kabul edilir. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar, açıldıkları mahkemelerde görülmeye devam olunur.”, 3’ncü fıkrasında ise “Başka mahkemelerin görev alanına girerken bu Kanunla iş mahkemelerinin görev alanına dâhil edilen dava ve işler, iş mahkemelerine devredilmez; kesinleşinceye kadar ilgili mahkemeler tarafından görülmeye devam olunur.” şeklinde geçiş hükümleri düzenlendiği görülmüştür. 
    Bu kapsamda eldeki davanın açıldığı tarih itibariyle 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uygulanmakta olup, anılan Kanun uyarınca 4857 sayılı İş Kanunu’nun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasında İş Kanunu kapsamı dışında olduğu belirtilen işlerde çalışanlar ile bunları çalıştıranlar arasındaki uyuşmazlıklarda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümleri uygulanacağından iş mahkemelerinin değil, genel mahkemelerin görevli olacağı açıktır. Buna karşılık 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu ile bu tür uyuşmazlıkların da iş mahkemelerinin görev alanına dâhil edildiği görülmektedir. Dolayısıyla gerek davanın açıldığı tarih gerekse sonradan yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun “Geçiş hükümleri”ni düzenleyen Geçici 1’nci maddesinde davanın görevsiz mahkemede açılması sonrasında yapılan bir kanun değişikliği ile görevsiz mahkemenin o dava için görevli hâle gelmesi durumunda o davaya bakmaya devam edeceğine ilişkin açık bir düzenlemenin yer almaması ve görevin kamu düzenine ilişkin olup resen dikkate alınacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde eldeki davada 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun uygulanamayacağı sonucuna varılmıştır. Bir başka deyişle eldeki davada görev hususu 5521 sayılı mülga İş mahkemeleri Kanunu hükümleri dikkate alınarak belirlenmelidir. 
    4857 sayılı İş Kanunu’nun 1’inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince, 4’üncü maddedeki istisnalar dışında kalan bütün iş yerlerine, işverenler ile işveren vekillerine ve işçilerine, çalışma konularına bakılmaksızın bu Kanunun uygulanacağı belirtilmiş, aynı Kanun’un 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde ise “507 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde” çalışanlar hakkında bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı düzenlenmiştir. Buna göre İş Kanunu kapsamı dışında bırakılan esnaf iş yerinde çalışanlarla bu kişileri çalıştıranlar arasındaki hukuki ilişkilerde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümleri uygulanacaktır.507 sayılı Kanun’un 2’nci maddesinde “İster gezici olsun ister bir dükkân veya bir sokağın belli yerinde sabit bulunsunlar, ticarî sermayesi ile birlikte vücut çalışmalarına dayanan ve geliri o yer ve gelenek ve teamülüne nazaran tacir niteliğini kazanmasını icap ettirmeyecek miktarda sınırlı olan ve bu bakımdan ticaret sicili ve dolayısıyla ticaret ve sanayi odasına kayıtları gerekmeyen, ayni niteliğe (sermaye unsuru olsun olmasın) sahip olmakla beraber, ayrıca çalıştığı sanat, meslek ve hizmet kolunda bilgi, görgü ve ihtisasını değerlendiren hizmet, meslek ve küçük sanat sahipleriyle bunların yanında çalışanlar ve geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin 1 inci maddede belirtilen amaçlarla kuracakları dernekler bu kanun hükümlerine tabidir” denilmektedir.
    507 sayılı Kanun, 21.06.2005 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5362 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar Meslek Kuruluşları Kanunu’nun 76’ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmış ve maddenin ikinci cümlesi ile diğer kanunların 507 sayılı Kanun’a yaptıkları atıfların 5362 sayılı Kanun’a yapılmış sayılacağı açıklanmıştır. Bu durumda 4857 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinde 507 sayılı Kanun’a yapılan atıf, 5362 sayılı Kanun’a yapılmış sayılmalıdır. Bahsi geçen yeni yasal düzenlemede esnaf ve sanatkâr tanımı değiştirilmiştir. Yeni Kanun’un 3’üncü maddesine göre esnaf ve sanatkâr, ister gezici ister sabit bir mekânda bulunsun, Esnaf ve Sanatkâr ile Tacir ve Sanayiciyi Belirleme Koordinasyon Kurulunca belirlenen esnaf ve sanatkâr meslek kollarına dâhil olup, ekonomik faaliyetini sermayesi ile birlikte bedenî çalışmasına dayandıran ve kazancı tacir veya sanayici niteliğini kazandırmayacak miktarda olan, basit usulde vergilendirilenler ve işletme hesabı esasına göre deftere tabi olanlar ile vergiden muaf bulunan meslek ve sanat sahibi kimseler olarak belirtilmiştir. 507 sayılı Kanun’da yazılı olan “geçimini sınırlı olarak kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlükle temin eden kimselerin” sözcüklerine yeni Kanun’da yer verilmemiştir. Yeni Kanun’un değinilen hükmü karşısında, 21.06.2005 tarihinden sonraki dönem açısından İş Kanunu’nun kapsamı belirlenirken, “geçimini münhasıran bu işten sağlama” ölçütü dikkate alınmamalıdır. 
    5362 sayılı Kanun’daki düzenleme ile esnaf ve tacir ayrımında başka ölçütlere yer verilmiş olup, kamyonculuk, otomobilcilik ve şoförlük yapanların da ekonomik sermayesi, kazancının tacir sanayici niteliğini aşmaması ve vergilendirme gibi ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekecektir. 507 sayılı Kanun döneminde esnaf sayılan kamyoncu, taksici, dolmuşçu gibi kişilerin de bu yeni ölçütler çerçevesinde esnaf sayılmama ihtimali ortaya çıkmaktadır. 
    5362 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesinde belirtilen esnaf ve sanatkâr faaliyeti kapsamında kalan iş yerinde üç kişinin çalışması hâlinde, 4857 sayılı Kanun’un 4’üncü maddesinin (ı) bendi uyarınca, bu iş yeri İş Kanunu’nun kapsamının dışında kalmaktadır. Maddede üç işçi yerine “üç kişi”den söz edilmiştir. Bu ifade, iş yerinde bedeni gücünü ortaya koyan meslek ve sanat erbabını da kapsamaktadır. İşinde bedeni gücü ile çalışmakta olan esnaf dâhil olmak üzere toplam çalışan sayısının üçü aşması durumunda iş yeri 4857 sayılı Kanun’a tabi olacaktır. 
    IV- Somut olayın değerlendirilmesi
    Yukarıdaki bilgiler bir arada değerlendirildiğinde, mahkemece, taraflar arasında işçi-işveren ilişkisi bulunmayıp, hasılat kirası olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, kararın temyizi üzerine Özel Dairece taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu kabul edilerek hüküm bozulmuş ise de, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunup bulunmadığı hususunda yapılan araştırma ve inceleme yeterli değildir. 
    Öncelikle üzerinde durulması gereken husus, işverenin ….. plakalı araç olduğu belirtilen ve personel olarak da davacı tarafından imzalanan 01.04.2001 başlangıç tarihli sözleşmeyi işveren sıfatıyla kimin imzaladığının belirlenmesi zorunludur. Zira İstanbul İl Emniyet Müdürlüğünün 19.04.2013 tarihli cevap yazısında, bahse konu aracın ilk kaydının Behlül Köseoğlu adına iken 24.03.1998 tarihinde……’a, 30.06.2006 tarihinde ise davalıya devredildiği bildirilmekle, sözleşmenin imzalandığı tarihte davalının araç maliki olmadığı, araç malikinin o dönem dava dışı…… olduğu görülmektedir. Dolayısıyla anılan sözleşmede araç plakası altında işveren olarak yer alan imzasının kime ait olduğu, davalı ile ilgisi bulunup bulunmadığı, o tarihte araç maliki olan……’ın kim olduğu, adı geçen kişi ile davalı arasındaki ilişkinin niteliğinin tespiti gerekmektedir. 
    Öte yandan İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliğinin 07.05.2013 tarihli cevabi yazısında davacının, 30.10.2001 tarihinde Dolayoba Otobüs Otomobil Minibüs Kamyon ve Kamyonet Şoförler Esnaf Odasına kayıt olduğu, 29.12.2006 tarihinde oda kaydının sona erdiği bildirilmiş ise de, davacının ….. plakalı araç nedeniyle esnaf kaydının olup olmadığı yeterince irdelenmemiştir. Bu nedenle, esnaf odasından davacının bu esnaf kaydının anılan araç nedeniyle olup olmadığı, varsa buna ilişkin tüm kayıtların getirtilmesi gerekmektedir. Yine davalının da anılan ticari taksi nedeniyle esnaf kaydı olup olmadığı araştırılmalı, varsa bu kayıtlar da getirtilerek dosya arasına alınmalıdır. 
    Ayrıca SGK’nın 22.05.2013 tarihli yazısından davacının Tarım Bağ-Kur kaydı olduğu ve 2004-2011 tarihleri arasında bir kısım prim ödemeleri yapıldığı anlaşılmakla, ilgili Belediyeden ve kurumlardan sorularak bu Bağ-Kur kaydına ilişkin dayanak tüm belgeler temin edilmelidir. 
    Bundan başka dinlenen tanık beyanlarından da taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varılması mümkün olmayıp, bu nedenle tanıklar yeniden dinlenerek özellikle davacı ile davalı arasındaki ilişkinin tespitine yarar ayrıntılı beyanları alınmalı, başlangıçta resmi kayıtlara göre araç maliki gözüken …… ile ilgili bilgileri olup olmadığı sorulmalı, davacının ticari taksiyi davalının yönetim ve denetimi altında mı kullandığı ya da aracın işletilmesini davacının kendi adına mı gerçekleştirdiğinin belirlenmesi yönünde ayrıntılı bilgilerine başvurulmalıdır. 
    Buna ilaveten ticari taksiye ait vergi, kaza ve ceza tutanakları olup olmadığı araştırılmalı, varsa bu kayıtlar da dosya arasına alınarak, tutanakların kimin adına düzenlendiği ve ödemelerin kimin tarafından yapıldığı tespit edilmeli ve bu suretle işin görülmesinden kaynaklanan ekonomik riskin kimin üzerinde olduğu belirlenmelidir. 
    Son olarak da ticari takside davacının çalışmadığı zamanlarda araçta başka şoför ya da şoförlerin çalışıp çalışmadığı araştırılmalı, varsa bu kişiler tespit edilerek davacı ve davalı ile aralarında ne tür bir ilişki bulunduğu saptanmalıdır. 
    Öyle ise, yukarıda belirtilen araştırmalar neticesinde elde edilecek delillerle dosya kapsamında yer alan diğer deliller birlikte değerlendirilerek öncelikle davacı ile davalı arasında iş ilişkisi, başka bir deyişle iş sözleşmesinin bulunup bulunmadığı belirlenmelidir. 
    Bundan sonra yapılacak değerlendirmeye göre, taraflar arasında iş sözleşmesi bulunduğu sonucuna varılması hâlinde davacının gerek 507 gerekse 5362 sayılı Kanun döneminde çalışması bulunduğundan, davalı işverenin her iki Kanun dönemi açısından ayrı ayrı esnaf kapsamında olup olmadığı değerlendirilerek, görev hususunda bir karar verilmesi gerekmektedir. 
    Hâl böyle olunca direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.
    SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 28.03.2019 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
    Gaziantep İş Hukuku Avukatı, İşçi Avukatı, Gaziantep İşçi Avukatı, Gaziantep Avukat

Call Now