Tutuklama Haline İtiraz Süresi Ne Kadardır Ve Nereye Kimler Yapabilir ?Tutuklamaya İtiraz Süresi Nedir?
Tutuklamaya itiraz, şüpheli veya sanığa tanınan en önemli haklardan biridir (AİHS md. 5/3 ve Anayasa md. 19/7). Ceza Muhakemesi Kanunu’a göre tutuklamaya itiraz süresi 7 gündür (CMK md.101/5, md. 104/2, md. 267 ve 268).
Tutuklamaya itiraz süresi, şüpheli veya sanığın tutuklandığı gün dikkate alınmadan hesaplanır.
Şüpheli hakkında tutuklamaya dönük yakalama kararı çıkartılmışsa, kanunda açıklık olmamakla birlikte yakalama kararına her zaman itiraz mümkündür. Ancak, şüpheli veya sanık, tutuklamaya yönelik yakalama kararı üzerine yakalandıktan sonra, yapılan değerlendirme neticesinde tutuklanırsa, tutuklamaya itiraz süresi tutuklandıktan sonra işlemeye başlar.
Tutuklama Kararına Kimler İtiraz Edebilir?
Tutuklamaya itiraz, esas olarak tutuklanan kişiye, yani şüpheli veya sanığa ait bir haktır. Şüpheli veya sanık dışında şu kişilerin de tutuklamaya itiraz hakkı vardır:
Tutuklamaya itiraz başvurusu, tutuklanan şüpheli veya sanığın avukatı tarafından da yapılabilir CMK md. 261).Tutuklanan kişinin yasal temsilcisi (babası, annesi veya varsa başka yasal temsilcisi) de tutuklama kararına itiraz edebilir (CMK md. 262/1).Tutuklunun eşi de tutuklama kararına itiraz edebilir (CMK md. 262/1).
Tutuklama Kararına İtiraz Nasıl ve Nereye Yapılır?
Tutuklama kararına itirazın nasıl ve nereye yapılacağı CMK md. 268’de ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Tutuklama kararına itiraz, tutuklamaya itiraz dilekçesi verilerek veya tutuklama kararını veren mahkemeye beyanda bulunularak bu beyanın katip tarafından tutanağa geçirilmesi ile yapılabilir (CMK 101/5 ve 268/1).
Tutuklama kararına itiraz üzerine, tutuklama kararını veren hakimlik veya mahkeme, kendi verdiği tutuklama kararının 3 gün içinde değiştirmezse, yani tutukluluğun devam etmesi gerektiği kanaatindeyse itiraz dilekçesinin kendisine verildiği tarihinden itibaren üçüncü günün sonunda itirazı incelemeye yetkili merciiye gönderir (CMK 105).
Sulh ceza hâkimliği kararlarına yapılan itirazların incelenmesi, o yerde birden fazla sulh ceza hâkimliğinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen hâkimliğe; son numaralı hâkimlik için bir numaralı hâkimliğe; ağır ceza mahkemesi bulunmayan yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine; ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, en yakın ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine aittir (CMK md. 268/3-a).
Asliye ceza mahkemesi hâkimi tarafından verilen kararlara yapılacak itirazların incelenmesi, yargı çevresinde bulundukları ağır ceza mahkemesine ve bu mahkeme ile başkanı tarafından verilen kararlar hakkındaki itirazların incelenmesi, o yerde ağır ceza mahkemesinin birden çok dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye; son numaralı daire için birinci daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek dairesi varsa, en yakın ağır ceza mahkemesine aittir (CMK 268/3-c).
Tutuklama Süresi En Fazla Ne Kadar?
Tutuklama süresi, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) en fazla mahkum olduğu konudur. AİHS’e (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) göre tutukluluk soruşturma ve kovuşturma için gerekli olan makul süreden uzun ise, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı (AİHS md. 5/3) ihlal edilmiş sayılır.
CMK’nın 102. maddesine göre, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen suçlarda, yani asliye ceza mahkemesinin yargı yetkisine giren işlerde tutukluluk süresi en fazla 1 yıldır. Bu süre zorunluluk hallerinde 6 ay daha uzatılabilir. Yani, soruşturma veya kovuşturma konusu suç, ağır ceza mahkemesinin görevine girmiyorsa tutuklama süresinin üst sınırı en fazla 1,5 yıldır.
Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda (5235 Sayılı Kanun md. 12), yani ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarda, tutukluluk süresi en fazla iki yıldır. Bu süre zorunluluk hallerinde en çok üç yıl daha uzatılabilir. Madde metninde, “uzatma süresi üç yılı geçemez” dendiği için uzatılan süre üç yıl olacaktır. İki yıllık temel tutukluluk süresine bu süre de eklendiğinde ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren suçlarda tutukluluk süresi en fazla beş yıldır.
Hemen belirtelim ki, bu süreler şüpheli veya sanık hakkında tutuklama nedenleri olsa bile uygulanacak maksimum sürelerdir. Tutuklama nedenleri yoksa bu süreler beklenmeden şüpheli veya sanık derhal tahliye edilmelidir.
Etiket: ağır ceza avukatı

Tutuklama Haline İtiraz Süresi Ne Kadardır Ve Nereye Kimler Yapabilir ?

TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 4
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 4Suriye’den Geldim, Bu Anlatılan Kurallar Benim İçin De Aynen Geçerli Mi ?
Daha önce belirtildiği üzere, Suriye’den gelen Suriye vatandaşları ile mülteci ve vatansız kişiler, bir başka koruma rejimi olan “geçici koruma” uygulamasına tabidirler. Türkiye hükümeti, Suriye’de devam eden çatışmalardan ötürü bu kişileri Suriye’ye geri göndermeyeceğini beyan etmektedir. Ancak, “geçici koruma” uygulamasına tabi olup da Türkiye’ye giriş veya çıkış kurallarını ihlal edenler ile kamu güvenliği ve kamu düzeni için ciddi bir tehdit oluşturduğu değerlendirilen kişiler idari gözetim altına alınabilmektedir.
18 Yaşından Küçüğüm Ve Yanımda Ailemden Kimse Yok. Ne Yapmalıyım? Benim De Uluslararası Koruma Başvurusu Yapma Hakkım Var Mı?
Savaş ve iç çatışmadan ötürü ya da zulüm görmekten korktuğu için ülkesini terk etmek zorunda kalan herkesin yaşından bağımsız olarak uluslararası koruma başvurusunda bulunma hakkı bulunmaktadır. Dolayısıyla 18 yaşından küçük olmanız uluslararası koruma başvurusunda bulunmanızın önünde bir engel değildir. 18 yaşından küçük olmanız hakkınızda alınacak kararlarda herhangi bir şekilde olumsuz bir etki yaratmaz. Bu sebeple, gerçek yaşınızı yetkililerle paylaşmaktan çekinmeyiniz. Türkiye kanunlarına göre 18 yaşının altındaki her birey çocuktur. Uluslararası koruma başvurunuzun alındığı andan itibaren çocukların korunmasına yönelik özel bir kanun olan Çocuk Koruma Kanunu’nda yer alan hükümlerden faydalanabilirsiniz. Eğer herhangi bir sebepten ötürü idari gözetim altına alındıysanız, Mülteci Hakları Merkezi ile ya da önceden irtibatta olduğunuz diğer hukuki destek sağlayan kurumlarla temasa geçmenizi öneririz.
Yanınızda doğum tarihinizi ya da yaşınızı gösteren kimlik veya belge bulunmaması durumunda, yetkililer hakkınızda yaş tespiti işlemi yapılmasını talep edebilirler. Yetkili makamın on sekiz yaşından küçük olduğunuza dair şüphelerinin olduğu haller gibi çeşitli durumlarda da yanınızda yaşınızı gösterir bir belge olmasına rağmen yaş tespiti işlemi talep edilebilir. Yaş tespit işlemi fiziksel ve psikolojik muayenelerden oluşur. Bu sürecin öncesinde size işlemin amacını ve süreci hakkında bilgi verilmesi zorunludur. Yapılan yaş tespiti sonrasında 18 yaşından büyük olduğunuz sonucuna ulaşıldıysa ve bu sonuca itiraz etmeyi arzuluyorsanız yine Mülteci Hakları Merkezi’ne ulaşabilirsiniz.
İdari Gözetim Altındayım. Yakınlarım Beni Ziyaret Edebilir Mi ?
İdari gözetim altında olan kişilerin yakınlarına erişebilme ve ziyaretçi kabul edebilme hakları vardır. Ancak yakınlarınızın ya da ziyaretçilerinizin sizinle görüşebilmeleri için, kendilerinden aranızdaki akrabalık ya da yakınlık bağını ispatlayan bir kimlik belgesi göstermeleri talep edilebilir.
Avukat Hakkım Var Mı ? Varsa Bu Hakkımı Nasıl Kullanabilirim ?
Türkiye kanunları uyarınca hak arama hürriyeti Anayasa tarafından güvence altına alınmıştır. Bu hürriyetin bir uzantısı olarak da her türlü iş ve işlemle ilgili olarak avukat hakkınız bulunmaktadır.
Avukatlık ücretlerini karşılama imkânınız bulunmuyorsa, yargı önündeki başvurularınızda adli yardım talebinde bulunabilirsiniz. Bu talebinizi bulunduğunuz il barosunun Adli Yardım Servisi’ne ulaşarak yapmanız gerekmektedir. Ardından adli yardım talebiniz başvuruda bulunduğunuz baro tarafından hem maddi durumunuz hem de hukuki destek talep ettiğiniz konu dikkate alınarak bir ön incelemeye alınacaktır. Bu inceleme sonucunda adli yardım talebiniz kabul edilebilir ya da reddedilebilir.
Gönüllü Geri Dönüş Yapabileceğim Söylendi. Bunun Anlamı Nedir?
Geldiğiniz ya da daha önce yasal olarak ikamet ettiğiniz ülkeye gönüllü olarak geri dönmeyi arzu ediyorsanız, bu isteğinizi yetkili makamlarla paylaşabilirsiniz. Bu karar oldukça önemli bir karar olacağından, bu talebinizin sizin için yaratabileceği olası sonuçları ayrıntılı bir biçimde değerlendirdikten sonra kararınızı vermenizi tavsiye etmekteyiz. Gönüllü geri dönüş talebinizi iletmeniz için herhangi bir süre kısıtlaması bulunmamaktadır. Yasalar uyarınca gönüllü geri dönüşü gerçekleştirebilmeniz için tarafınıza ayni ya da nakdi destek sağlanabilmektedir; ancak bu türden bir desteğin sağlanması belli bir süre alabileceğini göz önünde bulundurmanız gerekmektedir. Benzer bir biçimde, yanınızda herhangi bir kimlik ya da seyahat belgenizin bulunmaması halinde de gerekli işlemlerin tamamlanması da belli bir süre alabilecektir.
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 3
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 3Uluslararası Koruma Başvurumu Yaptıktan Sonra Serbest Bırakılacak Mıyım ?
Uluslararası koruma başvurusunda bulunmanız hakkınızda verilen idari gözetim kararını ortadan kaldırmaz. Yetkili makamların kimlik ya da vatandaşlık bilgilerinizin doğruluğuyla ilgili ciddi şüpheleri varsa bu bilgileri tespit etmek amacıyla idari gözetiminizin devamına karar verebilirler. Benzer bir biçimde kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından ciddi tehlike oluşturduğuna kanaat getirilen kişiler ile idari gözetim altına alınmaması durumunda başvurusuna temel oluşturan unsurların belirlenemeyecek olduğu değerlendirilenler hakkında da idari gözetim uygulamasının devam ettirilmesine karar verilebilir.
Uluslararası Koruma Başvurumu aldılar Ama Beni Serbest Bırakmadılar. İtiraz Edebilir Miyim?
Uluslararası koruma başvurunuzun alınması doğrudan idari gözetimi durdurmamaktadır. Ancak idari gözetime karşı her zaman itirazda bulunma hakkınız mevcuttur. Türkiye kanunlarına göre idari gözetim kararları iki temel şekilde denetlenmektedir. Bu yollardan ilki valilik tarafından yapılacak düzenli değerlendirmedir ve özü itibariyle idari bir denetim yoludur. Valilik, hakkınızda verilen idari gözetim kararının devamının zaruri olup olmadığını her ay düzenli olarak değerlendirmekle yükümlüdür. Yapılacak bu değerlendirmelerin sonucunda valilik tarafından idari gözetim uygulamasına son verilmesi ya da devam ettirilmesi şeklinde bir karar alınabilir. Her halükarda bu düzenli değerlendirmelerin sonuçlarının size ya da yasal temsilcinize veya varsa avukatınıza gerekçeli olarak bildirilmesi gerekmektedir.
İdari gözetim kararına yargı yolunu kullanarak itiraz edebilirsiniz. Mevcut düzenlemelere göre idari gözetim kararına karşı yapılacak itirazları değerlendirmekle sorumlu makam Sulh Ceza Hâkimliğidir. Sulh Ceza Hâkimliğine başvuru yapmanız hemen salıverileceğiniz anlamına gelmemektedir. Kanun, ayrıca idari gözetim yerlerindeki makamlara, sunacağınız itiraz dilekçelerini derhâl yetkili sulh ceza hâkimliğine ulaştırma yükümlülüğü getirmektedir. Başvurunuzun beş gün içinde değerlendirilmesi ve sonuca bağlanması esastır. Sulh Ceza Hâkimliğinin vereceği karar kesindir. Verilen karar sonucu itirazınız reddedilse bile kanun uyarınca idari gözetim şartlarının ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden Sulh Ceza Hâkimine başvurabilirsiniz.
Uluslararası Koruma Başvurusunda Bulundum; Beni Serbest Bıraktılar. Acaba Başvurum Alınmış Oldu Mu? Şimdi Ne Yapmalıyım ?
Temel olarak üç nedenden ötürü serbest bırakılmış olabilirsiniz. Dolayısıyla yetkili makamlar tarafından size tebliğ edilen belgeyi çok iyi anlamanız yararınıza olacaktır. Bu sebeplerden ilki Türkiye’yi terke davet edilmiş olmanızdır. Hakkınızda bir sınır dışı kararı alınmış olabilir ve size Türkiye’yi kendi imkanlarınızla terk etmeniz için on beş günden az olmamak üzere otuz güne kadar bir süre tanınmış olabilir. Eğer bu davete uymayı arzu ediyorsanız ancak yeterli mali imkanlarınız yoksa , lütfen ilerleyen sayfalardaki gönüllü geri dönüş seçeneğiyle ilgili bilgileri inceleyiniz. Ülkenize ya da daha önceden ikamet ettiğiniz ülkeye geri dönmekle ilgili endişeleriniz varsa, hakkınızda verilen sınır dışı kararına itiraz etmeniz de mümkündür.
Salıverilmenizin ikinci nedeni serbest ikamete geçirilmeniz olabilir. Ancak, Türkiye’de uluslararası koruma başvurusu yapan kişilere istedikleri ilde ikamet etme hakkı verilmemektedir. Yetkililer sizi ikametiniz için uygun görülen başka bir ile yönlendirecektir. Özellikle tercih ettiğiniz veya yakınlarınızın yaşadığı bir il varsa bunu başvuru sırasında İl Göç İdaresi Müdürlüğü (İGİM) yetkililerine ve/veya daha öncesinde BMMYK yetkililerine belirtmeniz önemlidir. GİGM tarafından bu ilde ikametiniz için izin verilmesi mümkün olabilir. Ancak tercihinizin dikkate alınabileceğinin de garantisi yoktur. GİGM’in ikametiniz için belirlediği ile en geç 15 gün içinde gitmeniz ve bu ildeki İGİM’e kayıt yaptırdıktan sonra İGİM’in yazılı iznini almadan şehrinizden ayrılmamanız çok önemlidir. İkamet ilinizi izinsiz terk etmeniz durumunda uluslararası koruma başvurunuzu “geri çekmiş sayılırsınız” ve hakkınızda sınır dışı kararı verilebilir. İGİM, sizden, belirli aralıklarla bildirimde bulunmanızı talep edecektir.
Salıverilmenizin üçüncü nedeni ise uluslararası koruma başvurunuz hakkında alınan olumlu kararın ardından tarafınıza uluslararası koruma statüsü verilmesi olabilir. Bu ihtimalde de bir ile yönlendirilecek ve en geç 15 gün içinde yönlendirildiğiniz ile giderek İGİM’e kayıt yaptırmanız gerekecektir. Ek olarak, uluslararası koruma statüsü sahiplerinin de bildirim yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatırız. İdari gözetim sonrasına sürece dair diğer sorularınız ve ayrıntılı bilgi için Mülteci Hakları Merkezi ile temasa geçebilirsiniz.
İdari Gözetim Altındayım Ve Uluslararası Koruma Başvurumla İlgili Olumsuz Karar Verildiğini Öğrendim. Bu Ne Anlama Geliyor?
Uluslararası koruma başvurunuz hakkında olumsuz karar verilmesi, başvurunuzun reddedildiği anlamına gelir. Öncelikle bu kararın tarafınıza ya da yasal temsilcinize veya varsa avukatınıza tebliğ edilmesi gerekmektedir. Bu karara karşı itiraz edebilirsiniz. İdari gözetim altındaki kişilerin uluslararası koruma başvurularına ilişkin değerlendirmeler ağırlıkla hızlandırılmış usul çerçevesinde yapıldığı için, olumsuz karara itiraz edebilmeniz için esas yol yargı yoludur.
Benzer bir biçimde, uluslararası koruma başvurunuz yetkililer tarafından ‘kabul edilemez başvuru’ olarak da değerlendirilmiş olabilir.• Farklı bir gerekçe öne sürmeksizin aynı başvuruyu yenilediyseniz,• Kendi adınıza başvuru yapılmasına dair muvafakat verdikten sonra haklı bir neden göstermeksizin ya da başvurunuzun reddedilmesinin ardından farklı bir gerekçe öne sürmeksizin ayrı bir başvuru yaptıysanız,• İlk iltica ülkesinden geldiyseniz veya• Güvenli üçüncü ülkeden geldiyseniz başvurunuz ‘kabul edilemez başvuru’ olarak nitelendirilebilir.
Hızlandırılmış değerlendirme sonucu verilen kararlarda olduğu üzere, kabul edilemez nitelendirilen başvurulara ilişkin de tek itiraz yolu yargısal yoldur.
Her iki durumda da olumsuz kararın tarafınıza tebliğ edilmesinden itibaren en geç 15 gün içinde sizin ya da yasal temsilcinizin veya varsa avukatınızın olumsuz karara karşı idare mahkemesine itirazda bulunmanız gerekmektedir. Bu başvurunuzun doğrudan idari gözetimi sonlandırmayacağını da hatırda tutmanız önemlidir.
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 2
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 2Hangi Durumlar Uluslararası Korumadan Yararlanma Hakkı Vermez ?
Ülkenize ya da önceden ikamet ettiğiniz ülkeye geri gönderilmeniz halinde herhangi bir zulüm görme korkunuz bulunmuyorsa ya da başka bir ülkede çalışmak ya da eğitim görmek gibi sebeplerle ülkenizden ayrıldıysanız uluslararası korumadan yararlanmanız mümkün değildir. Benzer bir şekilde, ülkenizde ya da önceden ikamet ettiğiniz ülkede işlemiş olduğunuz adi bir suçtan ötürü cezai kovuşturmadan kaçıyor olmanız da size uluslararası korumadan yararlanma hakkı vermez.
Bu hususlara ilaveten, uluslararası hukuk uyarınca bazı kişiler uluslararası koruma kapsamının dışında bırakılmaktadır. İnsanlığa ya da barışa karşı suç işleyen kişiler ile savaş suçu işleyen kişiler uluslararası korumadan yararlanamayacak kişiler arasındadır.
Durumunuz yukarıda sıralanan koşullardan birisine uyuyorsa; fakat ülkenize ya da önceden ikamet ettiğiniz ülkeye geri gönderilmeniz halinde işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacaksanız ya da ölüm cezasına mahkûm olacaksanız veya hakkınızda verilen ölüm cezası infaz edilecekse, Türkiye makamları sizi geri göndermemekle yükümlüdür. Bu durumda bir uluslararası koruma türü olan “ikincil koruma”dan yararlanabilmeniz mümkün olabilir.
İdari Gözetim Altında Tutulduğum Yerde Nasıl Uluslararası Koruma Başvurusu Yapabilirim ?
Türkiye’deki yasalar uyarınca idari gözetim altında bulunduğunuz yerdeki birimlerin uluslararası koruma başvurunuzu alma ve derhâl Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne iletme yükümlülükleri vardır.
Eğer daha önce Türkiye’de uluslararası koruma başvurusu yaptıysanız, bu durumu muhakkak tutulmakta olduğunuz yerdeki yetkililerle paylaşınız. Uluslararası koruma başvurusunda ilk kez bulunacaksanız, başvurunuzu mümkünse yazılı olarak, değilse sözlü olarak yetkililerle paylaşınız. Başvurunuzda ad-soyad, uyruk ve doğum tarihi gibi temel kişisel bilgilerinizi ve neden ülkenize veya daha önce ikamet ettiğiniz ülkeye geri dönemeyeceğinizi doğru ve eksiksiz bir şekilde paylaşmanız önemlidir.
Benimle Beraber İdari Gözetim Altında Tutulan Aile Bireylerim Var. Onlar Adına da Başvuru Yapabilir Miyim Yoksa Her Birinin Ayrı Ayrı Başvuru Yapması Mı Gerekir ?
Aile üyelerinizin sizinle aynı sebepten ötürü ülkeyi terk etmesi halinde, onlar adına uluslararası koruma başvurusunda bulunabilmeniz mümkündür. Ancak yetişkin olan ve çekirdek ailenize dahil bireyler adına başvuru yapabilmeniz için, söz konusu kişilerin muvafakat vermeleri gerekmektedir.
Göç İdaresi Genel Müdürlüğü yetkililerinin muvafakat verilmeden önce, muvafakat verecek kişileri uluslararası koruma çerçevesindeki hakları ve usulleri ile dilerlerse başvuruyu bireysel olarak yapabilme imkanlarının olduğu ve her durumda başvuru sahibi olarak işlem görecekleri konusunda bilgilendirme yükümlülüğü bulunmaktadır.Muvafakat verdikten sonra dahi ayrı bir değerlendirme talebinde bulunabilmeniz mümkündür. Ancak bu talebinizi yazılı olarak yapmanız gerekmektedir. Bazı durumlarda Göç İdaresi Genel Müdürlüğü yetkilileri, kanaat getirmeleri halinde aile üyelerinizin başvurusunu ayrı olarak alabilmektedir.
Tutulduğum Yerdeki Görevlilere Uluslararası Koruma Başvurusu Yapma Talebimi İlettim.Bundan Sonra Neler Olacak ?
Türkiye yasaları uyarınca yetkili makamların uluslararası koruma başvurusunda bulunma talebinizi alma veya İl Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne derhal iletme yükümlülükleri bulunmaktadır.
Hakkınızda sınır dışı kararı verildikten sonra başvuruda bulunduysanız; kimliğinizin veya uyruğunuzun tespit edilmesini güçleştirmek için kimlik veya seyahat belgelerinizi kötü niyetle sakladığınız ya da imha ettiğiniz düşünülürse; ya da daha önceden ikamet ilinizi izinsiz terk ettiğiniz için başvurunuzun “geri çekilmiş sayılmasından” sonra yeniden başvurmak isterseniz; ya da başvuru sırasında ülkenize dönemeyecek durumda olduğunuza dair herhangi bir bilgi sunmamışsanız, GİGM dosyanızı “hızlandırılmış usulde” değerlendirmeyi tercih edebilir.
Başvurunuzun hızlandırılmış usulde değerlendirilmesi doğrudan başvurunuz hakkında olumsuz bir karar verileceği anlamına gelmemektedir. Bu süreçte sizinle başvuru tarihinizden itibaren en geç 3 gün içinde kişisel bir mülakat yapılacaktır. Bu mülakat esnasında ülkenizi terk etme nedenlerinizi ve hangi sebeplerden ötürü geri dönmekten korktuğunuzu ayrıntılarıyla açıklamanızı tavsiye ederiz. Benzer bir biçimde, yanınızda durumunuzla ilgili belgeleriniz varsa, bu belgeleri de yetkililerle paylaşmanız önemlidir. Hızlandırılmış değerlendirmeye tâbi tutulan başvurular hakkında en geç 5 gün içinde karar verilmesi öngörülmektedir. Ancak GİGM makamları, başvurunuza dair incelemenin daha uzun bir süre gerektireceği kanaatindeyse, başvurunuzu hızlandırılmış değerlendirmeden çıkarıp, normal değerlendirme sürecine alabilir.
Uluslararası koruma başvurunuzun alınması doğrudan idari gözetimi sonlandırmamaktadır. Yapılacak değerlendirme sonucu uluslararası koruma başvurunuz hakkında bir karar verilecektir.
Türkçe Bilmiyorum. Uluslararası Koruma Başvurusu Yaparken Ve İşlemler Sırasında Bana Tercüman Sağlanacak Mı?
Yetkili makamlarla Türkçe veya başka bir ortak dilde anlaşmanız mümkün değilse, uluslararası koruma işlemlerinin her aşamasında vatandaşı olduğunuz ülkenin dilinde ya da anlayabileceğiniz bir diğer dilde tercüman talep etme hakkınız bulunmaktadır. Yetkililerin size sağlayacağı tercüman için sizden herhangi bir ücret talep edilmeyecektir.Gerek sözlü gerekse yazılı olarak tarafınıza yapılan her türlü bildirimde dil engelinden dolayı zorluk çekiyorsanız lütfen bu durumu gecikmeksizin yetkili makamlarla paylaşınız. Yukarıda belirtildiği üzere tercüman desteğinden yararlanmanız mümkündür ve bu hizmet ücretsizdir. Tercüman desteğini her aşamada talep edebileceğinizi de unutmayın.
Ayrıca, tarafınıza yapılacak sözlü ya da yazılı bildirimleri anlamanızı zorlaştıracak görme, duyma, kavrama ya da benzeri bedensel ya da zihinsel bir engeliniz varsa, yetkili makamlardan ihtiyaçlarınıza cevap verecek şekilde hareket etmelerini, gerektiğinde size bir tercüman sağlamalarını talep etme hakkınız bulunmaktadır.
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 1
TÜRKİYE’DE İDARİ GÖZETİM ALTINDA TUTULAN KİŞİLERİN HAKLARI 1İdari Gözetim Altında Tutuluyorum. Temel Güvencelerim Nelerdir ?
Türkiye’de, her ne sebeple idari gözetim altına alınmış olurlarsa olsunlar, kişilerin temel haklardan ve usul güvencelerinden yararlanma hakkı bulunmaktadır. Öncelikle, yetkili makamlar size ya da yasal temsilcinize veya varsa avukatınıza hangi gerekçeyle idari gözetim altına alındığınızı anlayabileceğiniz bir dilde tebliğ etmekle yükümlüdür. Bir avukat tarafından temsil edilmiyorsanız, yetkililerin sizi idari gözetim kararının ne tür sonuçları olacağı, bu karara nasıl itiraz edebileceğiniz ve idari gözetimin ne kadar sürebileceği konusunda da bilgilendirmeleri gerekmektedir. Yine mevcut yasalar uyarınca hakkınızda verilen idari gözetim kararının devam ettirilmesinde bir zaruret olup olmadığı, idari gözetim kararı veren ilin Valiliği tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilecektir. Gerek görülen hallerde bu değerlendirme daha erken de yapılabilir ve değerlendirme sonucunda zaruri görülmeyen idari gözetim uygulamasına son verilebilir. İdari gözetim kararında olduğu üzere, her ay düzenli olarak yapılacak bu değerlendirmelerin sonuçlarının da gerekçeleriyle birlikte anlayacağınız bir dilde tarafınıza tebliğ edilmesi öngörülmüştür. Bu tebliğ, size ya da yasal temsilcilinize veya avukatınıza yapılabilir. Hakkınızdaki idari gözetim kararının süresinin uzatılmasına ilişkin olarak verilen kararların da size tebliğ edilmesi gerekir.
İdari gözetim kararına karşı yargısal yolları kullanarak itirazda bulunmanız da mümkündür.
Geri Gönderme Merkezi Nedir ?
Haklarında idari gözetim kararı verilen yabancıların tutulduğu yerlere Geri Gönderme Merkezi adı verilmektedir. Geri Gönderme Merkezi’nde tutulduğunuz süre zarfında beslenme, acil ve temel sağlık hizmetlerinden faydalanma, gerekli durumlarda hastaneye sevk edilmeyi talep etme, telefona erişim, yaşınıza ve cinsiyetinize uygun bir kısımda barınma, kıymetli eşyalarınızı emanete verme ve psikolojik destek talep etme gibi haklarınız vardır. Ayrıca arzu ettiğiniz takdirde vatandaşı olduğunuz ülkenin konsolosluk yetkilileriyle de görüşebilme imkanından yararlanabilirsiniz.
İdari Gözetim Altında Tutulurken Sığınma Başvurusunda Bulunabilir Miyim ?
Ülkesindeki savaş veya iç çatışmadan dolayı ya da zulüm görmekten korktuğu için ülkesine geri dönemeyecek durumda olan kişiler Türkiye’de sığınma başvurusunda bulunabilirler. Türkiye yasalarına göre çeşitli sebeplerden ötürü idari gözetim altına alınan kişiler ile hürriyeti kısıtlanmış kişilerin de sığınma başvurusunda bulunma hakkı vardır.
Sığınma Nedir ?
Uluslararası hukuka göre devletlerin, savaş veya iç çatışma nedeniyle ya da zulüm görmekten korktuğu için ülkesini terk etmiş ve geri gönderilmesi halinde hayatı veya özgürlüğü tehdit altında olacak ya da zulüm görme tehlikesiyle karşılaşacak kişilere hukuki koruma sağlama yükümlülüğü vardır. Yine uluslararası hukuk uyarınca devletler, sığınma talebinde bulunan kişilerin bu başvurularını almak ve belirli kriterleri karşılamaları halinde bu kişilerin ülkelerinde kalmalarına izin vermek zorundadır.
Sığınma İle “Uluslararası Koruma” Aynı Şey Midir ?
Türkiye’deki mevcut kanunlara göre “uluslararası koruma” terimi sığınmayı ifade etmektedir. Dolayısıyla bu iki kavram aynı şeydir. Ancak Suriye’den gelen Suriye vatandaşları ile mülteciler ve vatansız kişiler, bir başka koruma rejimi olan “geçici koruma” uygulamasına tabidirler. Bu kişilerin de idari gözetim altına alınmaları halinde diğer herkesin yararlandığı temel hak ve güvencelerden yararlanma hakları bulunmaktadır.
Türkiye’de Kimler Uluslararası Korumadan Yararlanabilir ?
Kişisel durumunuzun aşağıdaki koşullardan bir veya birden fazlasını karşıladığını düşünüyorsanız, Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunda bulunabilirsiniz:• Ülkenize ya da önceden ikamet ettiğiniz ülkeye geri gönderilmeniz halindeırkınız, dininiz, tabiiyetiniz, belli bir toplumsal gruba mensubiyetiniz veya siyasi düşüncelerinizden dolayı zulüm görmekten korkuyorsanız ya da• Ülkenize veya önceden ikamet ettiğiniz ülkeye geri gönderilmeniz halinde• ölüm cezasına mahkûm olacak ya da hakkınızda verilen ölüm cezası infaz edilecekse,• işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacaksınız veya• savaş ya da yaygın silahlı çatışma durumları ile ayrım gözetmeyen şiddet olaylarından ötürü şahsınıza yönelik ciddi bir tehdit bulunacaksa
Türkiye’de uluslararası korumadan yararlanabilirsiniz.
TÜRK CEZA KANUNUNDA MEMUR SUÇLARI ZİMMET, İRTİKAP VE RÜŞVET
TÜRK CEZA KANUNUNDA MEMUR SUÇLARI ZİMMET, İRTİKAP VE RÜŞVETGİRİŞ
Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının Üçüncü Babının birinci, ikinci ve üçüncü fasıllarında; devlet idaresi aleyhinde işlenen suçlardan basit ve nitelikli zimmet ile devlet alım ve satımlarında menfaat sağlama, irtikap ve rüşvet suçları düzenlenmiştir.
Bu yazıda Türk Ceza Kanunun 202, 203, 209 ve 211 inci maddelerinde yer alan zimmet ( basit ve nitelikli), zimmete neden olma, irtikap ve rüşvet suçları incelenmiştir.
Bahsedilen suçlar öncelikle ancak memurlar tarafından işlenebilir. Bunun için öncelikle memur tanımının bilinmesi ve belirlenmesi gereklidir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunundan farklı olarak Türk Ceza Kanununda tatbikatında memur tanımı 279 uncu maddede şu şekilde yapılmıştır:
“1. devamlı veya muvakkat surette teşrii, idari veya adli bir amme vazifesi gören Devlet veya diğer her türlü amme müesseseleri memur ve müstahdemleri,
2. devamlı veya muvakkat, ücretli veya ücretsiz, ihtiyari veya mecburi olarak surette teşrii, idari veya adli bir amme vazifesi gören diğer kimseler memur sayılır,
ceza kanununun tatbikatında amme hizmeti görmekle muvazzaf olanlar:
1.devamlı veya muvakkat surette bir amme vazifesi gören Devlet veya diğer amme müessesesinin memur ve müstahdemleri,
2. devamlı veya muvakkat, ücretli veya ücretsiz, ihtiyari veya mecburi surette bir amme hizmeti gören diğer kimselerdir”.
A. ZİMMET SUÇU
TANIMI
Zimmet suçu TCK’nin 202 nci maddesinde hüküm altına alınmıştır. Buna göre; “Görevi sebebiyle kendisine tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen evrak ve senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren memura altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli kadar ağır para cevazı verilir.
Yukarıdaki fıkrada gösterilen cürüm, dairesini aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç misli kadar ağır para cezası verilir.
Zararın kovuşturma yapılmadan önce tamamen ödenmiş olması halinde yukarıdaki fıkralarda yazılı cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üte biri indirilir.
Meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece ödettirilmesi re’sen hükmolunur.
Bu fiiller kamu bankaları aleyhine işlenmiş ise faile verilecek ceza üçte bir oranında arttırılır.”
202 nci madde ile zimmet fiilinin basit ve nitelikli şekilleri gösterilmek suretiyle, kişilerin Devlete karşı koruması zorunlu olan itimat duygusu ve memuriyet görevi korunmaktadır.
202 nci maddenin birinci fıkrasında basit zimmet suçunun tanımı yapılmakta ikinci fıkrasında ise cürmün nitelikli hale dönüşme biçimini tespit ederek ihtilasen (nitelikli ) zimmet tanımlanmaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrası zimmet nedeniyle ortaya çıkan zararın kovuşturmaya başlamadan (fail hakkında dava açılmadan) giderilmesi halinde cezanın yarıya kadar indirileceği, hüküm verilmeden önce ödenmesi halinde cezanın üçte birinin indirileceği hüküm altına alınmış bulunmaktadır.
Dördüncü fıkraya göre, mahkeme zararın ödenmesine res’en yani hiçbir talep olmasa da ara verebilecektir.
Yapılan zimmet suçu kamu bankaları aleyhine işlenmesi halinde faile verilecek cezanın üçte bir oranında arttırılacağı dördüncü fıkrada hüküm altına alınmıştır.
Zimmet eyleminin suç olarak kabul edilmesi ve bunun yaptırıma bağlanması, kuruluşa ait ekonomik değerleri kuruluş görevlileri eliyle kullanırken kuruluşa ait malvarlığının dürüstlük ilkesine uygun biçimde ve kuruluşa ait değerlerin amaca uygun biçimde kullanılmasının sağlanması amaçlanmıştır. Kuruluşun amacına tam olarak ulaşabilmesi, ancak görevlilerin kendilerine tevdi edilmiş malvarlığının tamamını bu amaç doğrultusunda kullanmalarıyla olanaklıdır. Bu nedenle, devlet idaresinin zarara uğramasının önüne geçilmesi için zimmet suç olarak yaptırıma bağlanmıştır.
BASİT ZİMMET SUÇUNUN UNSURLARI VE SUÇUN FAİLİ
Genel suç teorisinde her suçta bulunması gerekli unsurları; kanunilik (tipiklik), hukuka aykırılık, kusurlu hareket olarak sayılmıştır. Bundan başka bir suçun oluşması için bulunması gerekli unsurlar vardır ki bunlara da suçun özel unsurları denmektedir.
Zimmet suçu ancak bir memur tarafından işlenebilir. Memur olmayan kişilerin zimmet suçunu işlemeleri halinde suçun zimmet değil inancı kötüye kullanmak suçu olacağı açıktır. Ceza kanununun uygulamasında kimlerin memur sayılacağı TCK 279 da belirtilmiştir. Memur tanımına ilişkin açıklamalar bu yazının başlangıç kısmında verildiği için ayrıca burada tekrar edilmeyecektir. Ancak şu bilinmelidir ki ilke olarak kamu hizmetlisi bu suçun faili olamaz.
Ceza kanunundan başka Anayasanın 128 inci maddesi ile Devlet Memurları Kanununun 4 üncü maddesinde yapılan memur tanımları yapılmıştır. Ancak, bu yasalardaki memur tanımlarının kendi alanları dışında ceza kanununu ilgilendirmemektedir.
Memurun ceza uygulaması bakımında tespit edilmesinde kamu görevi ve kamu hizmeti kavramlarının ayırımının göz önünde tutulması gerekmektedir. Devletin, esaslı nitelikte amaçlar edinmesine yönelik çalışmalar kamu görevini, esaslı olmayan çalışmalar ise kamu hizmetini oluşturmaktadır. Bu ayırımdaki en önemli özellik kamu görevinin devlet tarafından yapılma zorunluluğu varken kamu hizmetinin devlet dışındaki kişi veya kuruluşlarca da yapılabileceği hususudur.
Bu noktada memur tanımının yapıldığı 279 uncu maddenin birinci fıkrasının birinci bendinde belirtilen müstahdem kelimesinin üzerinde durmak gerekmektedir. Burada kastedilen müstahdem devlet dairelerindeki hizmetli değildir. Müstahdemler, kamu görevlerinin yapılmasını sağlamak için bazen sürekli hizmet kadrosuna girmeden geçici olarak idare adına çalışmalar yapan kişilerdir. Müstahdemlerin yasama, idare veya yargısal kamu görevini (kamu hizmetini) üstlenmiş olmaları şarttır. Yasama görevi gören müstahdemler arasında milletvekillerini, idari kamu görevinin yürüten müstahdemler bakan, müsteşar, genel müdürler, vali, kaymakam ve belediye memurlarını, yargısal kamu görevini üstlenen müstahdemler arasında da hakim, savcı ve adli kolluk görevlilerini sayabiliriz.
Aynı maddenin ikinci bendinde belirtilen kamu görevi üstlenen diğer görevliler ise fahri ajanlar ve özel kişilerdir. Fahri ajanlar, il ve belediye meclisi üyeleri gibi seçimle belirli bir süre için kamu görevine katılan kimseler, özel kişiler ise yasaların açıkça kamu görevi ile görevlendirdiği, devlet ile aralarında kamu hukuku ilişkilerinin bulunması gerekli olan bilirkişiler, hakemler (resmi kuruluşlarda veya kuruluşlarla kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözen görevli) gibi kimselerdir.
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere kamu hizmetlileri memur olmadıkları için zimmet suçunun da faili olamazlar.
Zimmet suçunun işlendiği anda failin memur olması yeterlidir. Failin daha sonra bu sıfatı kaybetmiş olması veya zimmet suçunun görevini yerine getirmediği sırada işemiş bulunması önem taşımamaktadır.
Türkiye’ görevli yabancı devlet memurları da zimmet suçunun faili olamazlar çünkü, zimmet suçunda failin sıfatı bu suçun oluşumunda asli unsurlardan biridir ve 657 sayılı yasaya göre bir yabancı devlet memurunun Türk memur olarak kabulüne imkan yoktur.
BASİT ZİMMET SUÇUNUN MADDİ KONUSU VE ÖN KOŞULLAR
Para veya para yerine geçen belgeler veya senetlerle sair mallar zimmet suçunun maddi konusunu oluşturmaktadır.
Para kavramının içine yasa gereği ülke içerisinde tedavülde bulunan ulusal paralarla yabancı ülkelerde yasaları uyarınca tedavülde bulunan paralar girmektedir.
Para yerine geçen belge veya senetler ise, poliçe, bono, çek gibi kambiyo senetleridir. Bunların yanısıra, para gibi tedavülde olan kağıtlar, hükümet tarafından çıkarılmış hamiline yazılan senetler, kuponlar ve haiz oldukları mezuniyet uyanıca kuruluşla tarafından çıkarılıp yasa gereği tedavül eden diğer belge ve senetler de zimmete konu olabilirler.
Maddede bahsi geçen sair mallar kavramına ise, taşınır eşya niteliğine haiz mallar girmektedir. Taşınmaz mallar üzerinde zimmet suçu işlenmemekle birlikte taşınmazdan elde edilen gelirler zimmet suçunun işlenmesine elverişlidir.
Basit zimmet suçunda ön koşullar şunlardır:
A) Zimmet suçunun yaptırıma bağlanması ile devlet idaresine olan güven korunmak istendiğinden zimmet suçunun konusunu oluşturan şeyin mülkiyet veya zilyetliğinin devlete veya kişilere ait olması arasında bir fark bulunmamaktadır. Zimmetin konusu olan para veya eşya devlete veya ferde ait olabilir. Burada önemli olan malın veya paranın memura görevi sebebiyle tevdii edilmiş olmasıdır.
B) Suçun konusunun memura görev nedeniyle tevdi edilmiş olması veya onun muhafaza –denetim ve ya sorumluluğu altında bulunması gerekmektedir. Bir Arapça sözcük olan tevdii kelimesi bırakmak vermek anlamına gelmektedir. Zimmetin konusu oluşturan para veya sair şeylerin memura görevi nedeniyle bırakılmasıdır.
Yargıtay 5 inci Ceza Dairesinin, Örneğin, 02.03.1987 tarih 1209/3529 sayılı kararında “…… bir daire mutemedinin zimmet suçunun oluşması için paraların kendisine görevinin normal fonksiyonu gereği tevdi edilmiş olması gerekmektedir. Sanığın mutemetlik sıfatından yararlanarak bordrodaki sütunları fazla toplamak suretiyle yaptığı eyleminde yasal bir tevdi bulunmadığından zimmet suçu oluşmaz………” veya 15.11.1990 tarih 2546/5054 sayılı kararında “ ….suç konusu paraların sanığa görevi gereği teslim edilmediği ve düzenlediği sahte belgelere dayanarak verilen emri ile banka hesabından çekip mal edindiği anlaşılmasına göre belgelerin iğfal kabiliyeti taşıması halinde resmi belgede sahtekarlık, aksi halde görevi kötüye kullanma suçunun oluşacağı….” gibi bir çok kararında “ tevdii” kelimesi ile “ görev” kelimesi arasında ilişki kurulmak suretiyle zimmet ile diğer suçlar arasında ki ince çizgi çekilmeye çalışılmıştır.
Zimmet suçuna konu olabilen şeylerin memura doğrudan doğruya resmen teslim edilmiş olması gerekmemektedir. Tevdi görev nedeniyle mala zilyed olma anlamını taşıdığından mal memur tarafından fiilen kullanılmakta ise doğrudan doğruya resmen teslim edilmemiş olsa bile memur bu mala zilyeddir.
Zimmete konu olan para, belge veya eşya üzerindeki zilyedlik eğer tevdiden dolayı oluşmamışsa memurun zilyedliğinin bu para, belge veya eşyayı koruma, denetim veya sorumluluğu altında bulunması gerekmektedir. Bu bulundurmanın nedeni ise memurun görevinden kaynaklanması gerektiği unutulmamalıdır.
BASİT ZİMMET SUÇUNUN MADDİ VE MANEVİ UNSURLARI
Zimmetin maddi unsuru bir memurun görevi nedeniyle kendisine tevdi olunan veya korunması, denetimi veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen evrak ve senetleri veya diğer malları zimmete geçirmesinden ibarettir.
Buradaki zimmete geçirmekten maksat, şey üzerinde o şeyin zilyetliğini meşru gösteren nedenle bağdaşmayan bir kısım işlemlerde bulunmadır. Bir başka deyişle zilyetliğin fiilen mülkiyete dönüştürülmesidir.
Zimmete geçirmeden söz edebilmek için, suça konu şey üzerinde onun maliki imiş gibi tasarrufta bulunulmuş olmak gerekmektedir. Memur, zimmete konu olabilen ey üzerinde, bu şeyi tahsis amacından farklı olarak ve mal edinme kastı ile hareket ederse suç oluşacaktır. Örneğin, resmi aracı tahsis amacı dışında kendi işinde kullanan memur bu taşıtın içinde bulunan akaryakıtı zimmetine geçirmiş olarak kabul edilmesi gerektiği hukuk yazınında görüş olarak ileri sürülmektedir. Ayrıca, Yargıtay Ceza Kurulunun 27.05.1992 tarih ve 135/170 sayılı kararında, ……idareye ait parayı temellük etmeyip bu paranın 10 ve 23 günlük gibi kısa aralıklarla nemasından faydalandıktan sonra hiçbir uyarı olmadan iade edilmesi kullanma zimmetidir……yolunda karar alarak kullanma zimmetinin de suç oluşturduğuna dikkat çekmiştir.
Zimmete geçirme fiili bir değerin failin malvarlığına girmesi veya tahsis amacının dışına çıkarılması ile tamamlanır. Oluşan zararın giderilmesi veya tazmini suçun tamamlanmasına engel olmaz. Burada amaç oluşan zararın giderilmesi değil Devlet’ e karşı olan güvenin korunmasıdır.
Zimmet kasıtlı bir suçtur. Bunun için failde zimmete geçirme bilinç ve iradesinin bulunması gerekir. Bu nedenle zimmet suçu taksirle işlenmiş olamaz.
Zimmet suçunda genel kastın yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Genel kastın unsurları “bilme” ve ”isteme” dir. Failin görevi nedeniyle zilyedi bulunduğu suça konu olan şeyi kendisi veya üçüncü kişinin malvarlığına katarak tahsis amacından farklı olarak kullandığı para veya sair şeyin kendisine ait olmadığını bilmesidir. Yargıtay Ceza Kurulu, taksir ile zimmet suçunun işlenemeyeceğini, bilgisizlik ve meslekte yetersizlik halinde kasttan söz edilemeyeceği yönünde değerlendirmeler yapmıştır.
Fiilin işlendiği sırada failin iade niyetinin bulunması suçu ortadan kaldırmaz. Bunun yanında zimmetten sağlanacak menfaatin mutlaka faile ait olması gerekmez.
NİTELİKLİ ZİMMET (İHTİLAS)
Türk Ceza Kanununda 1990 yılında yapılan değişiklikten önce TCK 203 üncü maddede düzenlenmiş olan nitelikli zimmet, değişiklikten sonra 202 nci maddenin ikinci fıkrasına alınmış, daha önceleri ihtilas olarak nitelendirilirken değişiklikten sonra nitelikli zimmet olarak nitelendirilmeye başlanmıştır.
Nitelikli zimmet suçunun oluşması için, suçun dairesini aldatacak şekilde ve fiilin ortaya çıkmamasını sağlayacak hileli faaliyetlerde bulunmak suretiyle işlenmesi gerekmektedir.
Nitelikli zimmet suçunun oluşabilmesi için; zimmetin, hile ile gerçekleştirilmesi ve yapılan hilenin aldatıcı nitelikte olması gerekmektedir. Hile, yapılan faaliyetlerle muhatabı yanıltmak, aldatmak anlamına gelmektedir. Failin, işlediği zimmet suçunun ortaya çıkarılmasını engellemek amacıyla yaptığı her türlü aldatıcı faaliyet hileyi oluşturmaktadır. Zimmet suçunun tamamlanmasından sonra gerçekleştirilen hileli faaliyetler zimmet suçunu gizlemeye yönelik olsa bile nitelikli zimmet değil belgede sahtekarlık suçunu oluşturur. Failin zimmetinin ortaya çıkmaması için yaptığı hile dairesini aldatacak ve zimmetin ortaya çıkmamasını sağlayacak nitelikte bulunması gerekmektedir. İşlenmiş olan zimmet suçunu örtmeye, gizlemeye yönelik olmalı ve bu amacı sağlamaya elverişli bulunmalıdır. Oluşan zimmet olayında yapılacak incelemeyle, hilenin ilk bakışta anlaşılabilir nitelikte olup olmadığı araştırmalı ve hilenin yapılacak soruşturmalar sonucunda saptanmasının mümkün olduğu anlaşılmış ise, nitelikli zimmet suçu söz konusu olabilmelidir. Örneğin, memur zimmetini sağlamak için silinti ve kazıntı yapmış ve bu silinti ve kazıntı ilk bakışta anlaşılabilir nitelikte ise hilenin aldatıcılık niteliği bulunmadığından nitelikli zimmet suçu değil basit zimmet suçu işlenmiş olacaktır. Bu noktada Yargıtay Ceza Kurulunun kararları bulunmaktadır.
NİTELİKLİ ZİMMET SUÇUNU AĞIRLAŞTIRICI VE HAFİFLETİCİ NEDENLER
Kanun bu suçla ilgili olarak 3 ayrı ağırlaştırıcı neden öngörmüştür. Bunlar, zimmet suçunun;
-Kamu bankaları aleyhine işlenmiş olması,
-Emir ve idare yetkisine sahip olanlarla hakim ve savcılar tarafından işlenmiş olması halleridir.
İşlenen zimmet suçu, kamu bankaları aleyhine işlenmiş olduğu takdirde faile verilecek ceza üçte bir oranında arttırılarak verilmektedir. Zimmet suçu emir ve idare yetkisine sahip olanlarla hakim ve savcılar tarafından işlenmiş olması halinde verilecek cezalar yarı oranında arttırılır. Burada amaç, suça konu olan şeylerin kullanma biçimini belirlemek ve bu şeyler üzerinde tasarruf yetkisini taşıyanların sorumluluğunun arttırılmasıdır.
Zimmet suçuyla ilgili olarak iki ayrı hafifletici neden öngörülmüştür:
Zimmet sonucu sağlanan yararın değeri hafif veya pek hafif olması ve zararın ödenmesidir.
Suça konu olan şeyin değerinin hafif veya çok hafif olması cezayı hafifletici neden olarak görülmektedir. Değerin hafif veya pek hafif olmasına göre belirlenen miktarlar TCK 219 uncu madde de belirlenmiştir. 219 uncu maddeye göre sağlanan yararın hafif olması takdirde verilecek cezanın yarısı, pek hafif olması halinde üçte ikisi indirilir.
Zararın ödenmesi halinde cezadan indiririm yapılabilmesi için zararın tamamen ödenmesi gerekmektedir. Kısmi ödeme cezanın indirilmesini gerektirmez.
Cezanın azaltılmasında zararın ödeme zamanı da önem kazanmaktadır. Ödeme kovuşturma yapılmadan önce yapılırsa verilecek ceza yarısına kadar indirilir. Ödeme hüküm verilmeden önce yapılırsa yine cezadan indirim yapılmaktadır.
NİTELİKLİ ZİMMET SUÇUNDA MÜEYYİDE
1990 yılında yapılan değişiklikten önce basit zimmet suçunun müeyyidesi 5-10 yıl ağır hapis idi ve ağır para cezası öngörülmemekteydi. 1990 daki değişiklikten sonra basit zimmet suçunun yaptırımı 6-12 yıl ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli ağır para olmuştur.
Suçun kamu bankaları aleyhine işlenmesi halinde hapis cezası üçte bir oranında artırılırken kovuşturma yapılmadan önce zararın ödenmesi halinde hürriyeti bağlayıcı ceza yarı oranında, ödeme hükümden önce yapılmış ise hapis cezası üçte bir oranında indirilir.
Suça konu olan şeyin değeri hafif ise basit zimmet nedeniyle ortaya çıkan hapis cezanın yarısı, hafif ise 2/3 ü indirilmektedir. Eğer suçun faili emir veya yönetme yetkisine sahip veya yargıç ya da savcı ise ceza yarısı oranında arttırılır.
Nitelikli zimmet suçunda ağır hapis cezasının alt sınırı 12 yıl üst sınırı 24 yıl olarak belirlenmiştir. Buna ek olarak zararın üç misli kadar ağır para cezasına hükmedilir.
Yukarıdakilere ilaveten faile ömür boyu memuriyetten mahrumiyet cezası da verilmektedir.
Zimmet nedeniyle ortaya çıkan zararın fail tarafından ödenmemesi halinde mahkemece kendiliğinden ve istek aranmadan karara bağlanır.
ZİMMET SUÇUNUN KOVUŞTURULMASI YÖNTEMİ
3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasasının 17 inci maddesinde, “bu Kanunda yazılı suçlarla irtikap, rüşvet, nitelikli zimmet, zimmete para geçirme, görev sırasında veya görevinden dolayı resmi ihale veya alım satımlara fesat karıştırma, devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara katılmaktan sanık olanlar hakkında Memurin Muhakematı Hakkında Kanun uygulanmaz” hükmü yer almış olduğu için zimmet suçunun CMUK hükümlerine göre kovuşturulması gerekmektedir.
DENETİM GÖREVİNİN SAVSAKLANMASIYLA ZİMMETE SEBEBİYET VERMEK
Türk Ceza Kanunun 203 üncü maddesinde denetim görevini ihmal ederek 202 inci maddesinin birinci fıkrasında yazılı olan zimmetin oluşmasını veya artmasını mümkün kılmış olan kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve beşyüzbinliradan iki milyon liraya kadar ağır para cezası verilir hükmü yer almak suretiyle denetim görevinin ihmali sonucu oluşan zimmet cezalandırılmaktadır. Fail meydana gelen zararın ödenmesinden asıl fail ile birlikte sorumlu tutulmaktadır.
Bu maddede belirtilen suçun faili denetim görevini üstlenmiş olan memurdur. Bu memur zimmet suçunu işlemiş memurun amiri durumundaki memur olması yanında zimmet suçunu işleyen memuru denetleyen denetim elemanı da olabilir.
Zimmete sebebiyet vermek suçunun ön koşulu tamamlanmış bir zimmet suçunun varlığıdır. Bu suçta maddi unsur, denetim görevini yerine getirmemek suretiyle bir memurun basit zimmet suçu işlemesine veya zimmetine geçirilen değerin artmasına sebep olmasıdır. O halde suçun faili denetim görevini yerine getirmemiş bulunmalı ve denetim görevinin yerine getirilmemesi nedeniyle zimmet oluşmalı veya zimmete geçirilen miktar artmış olmalıdır. Buradaki denetim görevinin yerine getirilmemesi deyimiyle görev gereğinin hiç yapılmaması veya zamanında ya da gerektiği yapılmaması anlaşılmalıdır.
Zimmete sebebiyet verme suçunun manevi unsuru diğer zimmet suçunda da olduğu gibi kasıttır.
Bu suçun müeyyidesi ise 3 aydan 2 yıla kadar hapis ve 500 bin liradan iki milyona kadar ağır para cezasıdır. Ağırlaştırıcı sebeplerin varlığı halinde cezalar yarı oranında arttırılır. Hafifletici sebepler varsa yarısı veya üçte ikisi indirilir. Ayrıca, zimmetten mahkum olanla birlikte zincirleme olarak zararın ödettirilmesine karar verilir.
B. İRTİKAP SUÇU
TANIMI
İrtikap Türk Ceza Kanununun (TCK) 209 uncu maddesinde şu şekilde tanımlanmıştır: “Memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız olarak para verilmesine veya sair menfaatler sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına, bir kimseyi icbar eden memura altı yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası verilir.
Yukarıdaki fıkrada yazılı cürüm ikna suretiyle işlenirse faile dört yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Memur kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin hatasından yararlanarak almış bulunursa iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir”.
Bu Maddenin Birinci fıkrasında geçen icbar kelimesinin anlamı manevi cebirdir. Zira cebirin maddi cebir olması halinde suçun yağma suçunu oluşturacağı açıktır. İrtikap suçunun mağdurunda meydana getirilen korkunun etkisiyle suçun işlenmesi halinde icbar gerçekleşmiş olur.
Maddenin ikinci fıkrasında yer alan ikna kavramı failin yeteneklerini kullanmak, kandırmak suretiyle mağduru kendisine haksız bir menfaat sağlama veya vaat etme gereğine inandırmasıdır.
Maddenin son fıkrasında hatadan yararlanmak suretiyle işlenen irtikap suçunu cezalandırmaktadır. Fail, mağdurun hatasından yararlanmak suretiyle almaması gereken şeyi almakta ve bu yolla menfaat sağlamaktadır.
Tek taraflı olan irtikap suçunun yaptırıma bağlanması ile kamu idaresinin itibarı ve dürüstlük korunmak istenmektedir.
İRTİKAP SUÇUNUN FAİLİ VE ÖN KOŞULLARI
İrtikap suçunun faili memurdur ve sadece devlet memurları tarafından işlenebilir. Bu itibarla kamu hizmeti gören kişilerin bu suçu işlemelerine imkan yoktur. Bu kimselerin irtikap suçuna benzer eylemlerde bulunmaları halinde irtikap suçu değil yağma, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma suçları oluşabilir.
Suçun işlendiği zaman memurun görev başında olması gerekmediği gibi suç işlendikten sonra memuriyete atanma halinde de irtikap suçundan söz edilemez.
İrtikap suçunda suçtan zarar gören, failin çalıştığı kurum değil menfaat teminine zorlanan veya kandırılan kişi mağdurdur.
İrtikap suçunun oluşması için failin, para verilmesine, sair menfaatler sağlanmasına,bu yolda vaatte bulunulmasına memuriyet sıfat ve görevini kötüye kullanarak işlemesi gerekmektedir.
Devlete ait işlemlerin yerine getirilmesinde memur, devleti temsil eder. Bu temsil devam ettiği sürece memuriyet sıfatı kişiye güç vermektedir. Bu nedenle, memuriyet sıfatı kötüye kullanılarak haksız çıkar sağlanması irtikap suçunu oluşturur.
İrtikap suçunun oluşmasında ön koşullarından biri de memuriyet görevinin kötüye kullanılmasıdır. Memurun kendi görev ve yetki alanına giren bir işlemi yaparken haksız çıkar sağlamak amacıyla bundan faydalanmasıdır.
İRTİKAP SUÇUNUN MADDİ VE MANEVİ UNSURLARI
İrtikap suçunda maddi unsur, icbar, ikna veya hatadan yararlanma suretiyle haksız olarak para veya sair menfaatler sağlanması veya bu yolda vaat sağlanmasıdır. Suçun maddi konusu kişilere ait para veya sair şeylerdir.
İcbar, zorlayıcı söz ve davranışları ifade eden bir kavramdır. Bu hareketlerin çıkar veya vaat istenmeden önce yapılması gerekmektedir. Mağdurun iradesinin baskı altında tutulmak istenmesi koşuluyla doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde yapılan her türlü zorlayıcı hareket bu kavrama dahildir.
Toroslu, icbarı, bir kimse üzerinde iradesinin oluşumunu değiştirecek ve yapmak istediğinden başka bir hareketi yapmasına neden olacak biçimde şiddet veya tehdit ile baskı yapmaktır şeklinde tanımlamıştır.
İkna ise, kişinin tutum ve davranışlarını zorlama olmaksızın etkilemek amaç olup irade inandırılmıştır. Mağdur, çeşitli yöntemlerle inandırılmış, faile sağladığı çıkarın yasal olmadığını bilmemektedir. İkna, hile, desise, yalan ve aldatma ile olabilmektedir. Yargıtay 5 inci Ceza Dairesi 27.11.1986 tarih ve 5003/4943 sayılı kararında iknaya “……….bu itibarla memurun, memuriyet sıfat ve görevini kötüye kullanarak, yalan, hile, desise gibi araçlarla mağduru bir çıkar sağlamaya veya vaade inandırması yoluyla yapabildiğini görmekteyiz. Hatta , failin üstü kapalı bir takım sözlerle, kendisine bir çıkar sağlaması gereğine mağduru inandırıp, teklifin onun tarafından gelmesini sağlaması halinde iknanın varlığı kabul edilmelidir” tanım getirmiştir.
İrtikap suçunun icbar ve iknadan başka üçüncü yolu hatadan yararlanma yoluyla irtikaptır. Bu durumda fail, herhangi bir zorlayıcı veya inandırıcı bir hareket yapmadığı halde mağdur kendiliğinden bir çıkar sağlar. Hatadan yararlanmak suretiyle irtikap suçunun oluşabilmesi için mağdurun hataya düşmesinde failin hiçbir etkinliği bulunmamalıdır. Örneğin, mağdurun ödemesi gereken vergi önceki dönemden ödenmiş ve mağdur unutarak ikinci bir defa ödeme yapar ve failde parayı mağdura iade etmezse ve zilyedine geçirirse hataen irtikap suçu oluşmuş demektir.
209 uncu maddede bahsi geçen sair çıkar, failin mali ve kişisel durumunda iyileştirme yapan, ona yarar sağlayan şeylerdir. Memura maddi olarak bir mal verilmesi, bedelsiz veya düşük bedelle memura bir şeyin kiraya verilmesi veya sigortalanması, mesleğinde ilerlemesinin sağlanması ve buna benzer beşeri ve sosyal, kişisel çıkarlar sair çıkar kavramı altında değerlendirilebilir.
İrtikap suçunun anlatıldığı 209 uncu maddede bahsi geçen vaat sağlama veya sağlama, para veya sair şeyin üçüncü bir kişiye fiilen veya hukuken verilmesidir. Burada, para veya sair çıkar failin veya üçüncü kişinin malvarlığına girmeli ve sebepsiz zenginleşmeye neden olmalıdır. vaat, mağdurun failin veya üçüncü kişiye para veya sair çıkar sağlayacağını söylemesidir.vaadin geçerli olması veya yerine getirilmesi önemli olmayıp mağdurun böyle bir vaadde bulunmaya icbar veya ikna edilmiş olması yeterlidir.
İrtikap kasten işlenen bur suç olup taksirle işlenemez. Fail, memuriyet görevini ve sıfatını kötüye kullanarak icbar veya ikna suretiyle mağdurun kendisine veya üçüncü bir kişiye haksız çıkar sağlaması veya vaadde bulunmasını istemesidir. Bundan dolayı genel kast yeterlidir.
İRTİKAP SUÇUNU AĞIRLAŞTIRICI VE HAFİFLETİCİ NEDENLER
Eğer irtikap suçunun faili emir ve yönetim yetkisine sahip ise veya hakim veya savcı ise TCK’nin 219/1 inci maddesi uyarınca verilecek cezalar ½ oranında artırılır.
TCK 219 uncu maddenin 3 üncü fıkrası uyarınca sağlanan yararın veya vaat edilen çıkarın hafif veya vaat edilen çıkarın hafif olması halinde verilecek cezanın ½ si, pek hafif olması halinde 2/3 ü indirilir.
İRTİKAP SUÇUNUN MÜEYYİDESİ
İrtikap suçunun cezası failin suçu işleyiş biçimine göre değişmektedir. Buna göre:
Eğer suç icbar suretiyle işlenmiş ise cezası 6-24 yıl arası ağır hapistir. Eğer burada ağırlaştırıcı neden varsa bu cezanın alt sınırı 9 yıl ağır hapistir.
İkna suretiyle işlenmiş irtikap suçunun cezası 4-6 yıl ağır hapistir. Ağırlaştırıcı neden olduğu takdirde yarısı kadar artırılacaktır.
Hatadan yararlanma suretiyle irtikap suçunun cezası 2-4 yıl arası hapis cezası olup
C. RÜŞVET SUÇU
TANIMI
TCK’nin 211 inci maddesinde düzenlenen Rüşvet suçu bahsi geçen madde de şu şekilde tanımlanmıştır: “Ceza Kanunun tatbikinde memur sayılanların, kanunen veya nizamen yapmaya veya yapmamaya mecbur oldukları şeyi yapmak veya yapmamak için aldıkları veya başkalarına aldırdıkları para, hediye ve her nam altında olursa olsun sağladıkları diğer menfaatler ile bu maksatla alıp sattıkları veya ihale eyledikleri taşınır ve taşınmaz malların gerçek değeri ile verilip alınan bedel arasındaki fahiş fark rüşvet sayılır.
Bu Kanundaki memur tanımı dışında kasalar dahi özel kanunlarında belirli hallerde Devlet memuru sayıldıkları açıklananlar ile bazı yükümlülük ve sorumlulukları bakımından Devlet memurları gibi cezalandırılacakları belirtilenlerin yukarıdaki fıkrada gösterilen şekilde sağladıkları her türlü menfaat de rüşvet sayılır”.
Maddeden de anlaşılabileceği üzere, TCK 279 kapsamında bulunan bütün kişilerin aldıkları para, hediye, her ne ad ile olursa olsun sağladıkları diğer menfaatler ile malların gerçek değeri ile fiili bedeli arasındaki fahiş fark rüşvet sayılacaktır.
Kendi kanunlarında Devlet memuru gibi cezalandırılacakları belirtilen kişilerin aldıkları şeyler de rüşvet sayılacaktır.
Sözcük anlamı ile rüşvet, haksız çıkar sağlama anlamındadır ve memurun kendi görevi kapsamına giren bir işlem nedeniyle bir başka kimseden verilmesi gerekmeyen bir karşılık sağlamasına neden olan bir anlaşmadır. Bu haliyle rüşvet iki taraflı suçlardandır ve haksız çıkar veren kişinin eylemi ile bunu kabul eden kişinin eylemi birbiriyle sıkı sıkı ilişkilidir.
İrtikap suçunda olduğu gibi rüşvet suçunun yaptırıma bağlanması ile kamu idaresine olan güvenin sarsılmasının önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.
Rüşvet suçu basit rüşvet alma ve nitelikli rüşvet alma suçu olarak ikiye ayrılmakta ve bu TCK’nin 212 nci maddesinde açıklanmaktadır.
BASİT RÜŞVET ALMA SUÇU
Basit rüşvet alma suçu 212 nci maddenin 1 inci fıkrasında şu şekilde tanımlanmıştır: “Kanun ve nizam hükümlerine göre yapmak zorunda olduğu şeyi yapmak veya yapmamak zorunda olduğu yapmamak için rüşvet alan veya bir vaat veya taahhüt kabul eden kimseye dört yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası verilir”.
Rüşvet alma suçunun faili memurdur. Yargıtay uygulamalarına göre TCK 279 da tanımı yapılmış olmakla birlikte 211 inci maddede gösterilmeyen görevlilerin de rüşvet suçunun faili olabilecekleri kabul edilmektedir. Ayrıca, özel idare, TBMM üyeleri, jandarma er ve erbaşları ve Belediye memurları bu bağlamda değerlendirilebilmektedir.
Basit rüşvet alma suçunda failin görev gereği yapması veya yapmaması gereken bir işin varlığı önemlidir. Bu nedenle her şeyden önce yapılması veya yapılmaması gereken iş memurun görevi alanına girmeli ve bu işin yapılması veya yapılmaması mecburi olmalıdır.
BASİT RÜŞVET ALMA SUÇUNUN MADDİ VE MANEVİ UNSURLARI
Maddi unsur, madde metninde de belirtildiği gibi görev dolayısıyla yapılması gereken bir işlemi yapmak veya yapılmaması gereken bir işlemi yapmamak için rüşvet almak veya bir vaat ya da taahhüt kabul etmektir.
Suçun maddi unsuru rüşvet anlaşması ve rüşvetin kabul edilmesi olarak iki bölümden oluşur. Memurun görev alanına giren bir işin yapılması veya yapılmaması için bu işi yapacak veya yapmayacak olan memura bir çıkar sağlanması hususunda memurla bireyin rızalarının uyuşmuş olması halinde rüşvet anlaşması gerçekleşmiş olmaktadır.
Rüşvetin maddi unsurunun ikinci kısmı rüşveti kabul etmektir. Rüşvetten söz edilebilmesi için memurun yaptığı hizmet ile kişinin sağladığı menfaat arasında belirli bir oranın olması gerekmektedir. Örneğin, nezaket ifadesi olan ikram bir rüşvet değildir. Çünkü bu memurun görevini yapması veya yapmaması konusundaki iradesine etki etmez.
Rüşvet suçu tarafların anlaşmasıyla tamamlanır. Bu nedenle, para veya çıkarın memura sağlanamaması suçun oluşumuna engel değildir.
Basit rüşvet alma suçu kasten işlenen bir suçtur. Fail yani memur, aldığı para veya sağladığı çıkarın alınması, sağlanması veya kabul edilmesinin hukuka aykırı olduğunu bilmesi ve bunu istemesi ve bunu özgür iradesiyle yapması gereklidir.
BASİT RÜŞVET ALMA SUÇUNUN MÜEYYİDESİ
Basit rüşvet alma suçunun yaptırımı 4-10 yıl ağır hapis cezası ve sağlanan çıkarın beş misli para cezasıdır. Ayrıca, TCK 219 uyarınca memuriyetten müebbetten men cezası verilir. Öte yandan, rüşvete konu olan para veya sair eşyanın zor alımına karar verilir.
BASİT RÜŞVET ALMA SUÇUNU AĞIRLAŞTIRICI VE HAFİFLETİCİ NEDENLER
TCK’nin 212 nci maddesinin son fıkrasında memuriyet, maaş, nişan veya sair rütbe, derece ve kademeler verilmiş ise faile altı yıldan on beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir denilmiştir.
Rüşvet alma suçu hakimler ve savcılar ile emir ve yönetim yetkisine sahip kişiler tarafından işlendiği takdirde cezalar ½ arttırılır.
Eğer alınan rüşvet sonucunda memurun bulunduğu kurum sözleşme veya taahhütlere girmiş ise ceza arttırılarak verilir.
Eğer alınan rüşvet kesinleşmiş bir mahkeme kararına etkili olmuş ise ağırlaştırıcı sebep olarak kabul edilmektedir. Bilirkişinin aldığı rüşvet sonucunda yanıltıcı rapor vermesi ve bu yolla da karar verilmesini sağlaması buna bir örnek olarak verilebilir.
Rüşvet olarak alınan para veya sağlanan çıkarın değeri hafif olduğu takdirde cezadan indirim yapılacaktır. Ayrıca TCK’ nin 215 inci maddesi uyarınca rüşveti kabul eden kimse rüşveti almadan önce veya aldıktan sonra fakat istenilen hususu kısmen dahi yerine getirmeden ve hakkında soruşturmaya geçilmeden evvel durumu merciine bildirir ve aldığı para ve diğer şeyleri aynen iade ederse sorumlu olmaz.
NİTELİKLİ RÜŞVET ALMA SUÇU
TCK’ nin 212 inci maddesinin 2 nci fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre: “ Cürmün, yapılması gereken işin yapılmaması veya yapılmaması gereken işin yapılması için işlenmesi halinde faile beş yıldan oniki yıla kadar ağır hapis ceza ı verilir”.
Bu suçun faili de ancak bir memur olabilir. Bu suçta memurun o işi yapmakla yükümlü memur olması gerekmektedir.
Rüşvet almak veya bir vaat ya da taahhüt kabul edilmesi suçun maddi unsurunu oluşturmaktadır. Ancak, anlaşma önerisinin memur tarafından gelmesi zorunludur. Görev gereği yapılması gereken bir işlemi sadece belirli bir süre yapmayarak geciktirmek için yapılan anlaşma da nitelikli rüşvet alma suçuna girmektedir.
NİTELİKLİ RÜŞVET ALMA SUÇUNU AĞIRLAŞTIRICI VE HAFİFLETİCİ NEDENLER VE MÜEYYİDESİ
TCK’ nin 212 nci maddesinin 3 üncü fıkrasına göre, bu suçun işlenmesi sonucunda, memuriyet, nişan, rütbe, maaş , kademe ve derece ilerlemesi verilmiş ise faile verilecek ceza arttırılır.
TCK 213/3’ e göre, kanun ve nizama aykırılık veya hakkı ihlal eden bir hâl meydana gelmiş ise faile verilecek ceza arttırılır.
TCK 219/1’ e göre, rüşvet alan hakim veya yargıç ya da yönetim yetkisine sahip kişilerden ise ceza arttırılır.
Fail rüşvet anlaşmasını, hakkında kovuşturmaya başlanmadan ve rüşvete konu olan işi kısmen dahi yerine getirmeden merciine bildirir ve aldığı para veya sair eşyayı iade ederse sorumluluktan kurtulmuş olur.
Nitelikli rüşvet alma suçunun müeyyidesi 5-12 yıl ağır hapis ve alınan paranın 5 katı nispi para cezasıdır. Öte yandan memuriyetten ömür boyu mahrumiyetin yanı sıra rüşvete konu para veya sair çıkarın zor alımına karar verilir.
İRTİKAP SUÇU İLE RÜŞVET SUÇU ARASINDAKİ FARKLAR
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, irtikap ve rüşvet suçları birbirlerine çok benzemektedir. İki suçu birbirinden ayırmak için doktrinde çeşitli ölçütler ileri sürülmüştür.
Bu ölçütlerden ilkine göre ilk teklif memurdan gelmiş ise irtikap, kişilerden gelmiş ise rüşvetten söz edilir. Bir başka ifadeyle memurun hakkı olmayan fakat kişi tarafından sunulan bir karşılığı “kabul etme”si durumunda rüşvet, memurun kendiliğinden harekete geçerek sağlanması zorunlu olmayan bir yararı, “isteme”si durumunda irtikap söz konusu olacaktır.
Ancak bu ölçüt çeşitli eleştirilere uğramıştır. Çünkü irtikap suçunun gerçekleşmesi için memurun gerçek anlamda “teklif”te bulunması şart değildir. Örneğin, memurun engelleyici davranışı ile kişiyi kendisine bir miktar para vermeye itmesi durumunda olduğu gibi. Ayrıca memur önceden harekete geçmiş ve haksız bir yarar sağlıyorsa irtikaptan değil rüşvetten söz etmek gerekecektir.
Getirilen bir ölçüte göre, rüşvetin esası memur ile özel kişi arasında bir “serbest anlaşma”da yer almaktadır. Bu ölçüte göre rüşvet özelliğini taraflar arasındaki eşitlik durumundan alır. Buna karşılık irtikabın ayırıcı özelliği, memurun üstün durumda olmasıdır.
Diğer bir ölçüt, yukarıdaki ölçütü temel almakla birlikte onu tamamlayıcı niteliktedir. Gerçekten eğer kişi kamu yönetimi zararına meşru olmayan bir avantaj elde etmek istemekteyse, memur ile kişi arasındaki durum eşitlik esasına dayanmasa bile, irtikap değil rüşvet söz konusu olacaktır. Çünkü bu gibi durumlarda kişi, kamu görevlisinin mağduru değil, kamu kurumunun menfaatlerine zarar veren bir hareketin gerçekleştirilmesinde onunla işbirliği yapan kimsedir.
TCK MADDE 247 ZİMMET
Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.2) Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.3) Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir.
TCK MADDE 247’NİN GEREKÇESİ
Kamu görevlisi, bu görevi dolayısıyla zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde ancak görevinin gerektirdiği şekilde tasarrufta bulunabilir. Madde metninde, kamu görevlisinin bu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmet suçunun konusu, taşınır veya taşınmaz maldır. Bu malın zilyetliğinin kamu görevlisine devredilmiş olması veya kamu görevlisinin bu mal üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğünün bulunması gerekir. Bu malın mülkiyetinin devlete, herhangi bir kamu kurumuna ya da herhangi bir kişiye ait olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın zimmete geçirilmesi gerekir. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Bu tasarruflar, suç konusu şeyin mal edinilmesi, amacı dışında kullanılması, tüketilmesi şeklinde olabileceği gibi, bir başkasına satılması, verilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Zimmete geçirme olgusu, icraî bir davranışla gerçekleşebileceği gibi, ihmalî bir davranışla da gerçekleştirilebilir. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun faili, kamu görevlisidir. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığını belirlerken, ifa ettiği görevin niteliği göz önünde bulundurulmak gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. Zimmet suçunda, suç konusu mal kamu görevlisinin zilyetliğinde veya koruma ve gözetim sorumluluğunda olduğu için, bunun zimmete geçirilmesi için herhangi bir kişinin aldatılmış olması gerekmez. Burada hile, sadece zimmet olgusunun sonradan anlaşılmasının önüne geçilmek amacıyla gerçekleştirilmektedir. Bu bakımdan, zimmet suçundaki hile, suçun delillerini gizlemeye yönelik bir davranıştır. Maddenin son fıkrasında, kullanma zimmetine ilişkin hükme yer verilmiştir. Bu hükümde, zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek cezada indirim yapılması öngörülmüştür. Suç konusu mal üzerinde malikin bulunabileceği tasarruflarla zimmet olgusu ortaya çıktığına göre; kullanmanın malikin bulunabileceği tasarruf niteliğinde olup olmadığına bakmak gerekir. Bu nedenle, her bir kullanmanın, ilgili somut olayın koşulları göz önünde bulundurularak yapılacak bir değerlendirmeyle, zimmeti oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekir. Bu bakımdan, kullanmanın salt belli bir süreyle sınırlı olması, zimmetin oluşumuna engel değildir.
TCK MADDE 247 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay5. Ceza Dairesi
Esas : 2016/2575Karar : 2018/4033 Karar Tarihi : 31.05.2018
…. adına düzenlenen 091430 numaralı fatura tarihinin 29/08/2005 olması ve iddianamenin kapsamına göre tebliğnamede sahtecilik ve lehe yasa değerlendirme eleştirilerine iştirak edilmemiştir. Kooperatifin muhasebecisi ….ın kontrolör tarafından alınan 26/03/2010 günlü ifadesinde özetle; Orman İşletmesinden bankaya havale edilen tüm paraları deftere doğru şekilde kaydettiğini, ortakların kooperatiften alacaklarının bulunmadığını, kooperatif masrafları için ortakların bağışlamış olduğu %5’lik bir dilim olduğunu, başkanın sadece kesinti sonucu kooperatifte kalan bu parayı harcayabileceğini, bu paranın da ancak kooperatifin genel masraflarına yettiğini beyan ettiği, 23/10/2007 günlü vergi tekniği raporunda sanığın kooperatife sahte fatura düzenlemek maksadının yöneticisi olduğu kooperatifin giderleri ve buna bağlı olarak indirilebilir KDV’lerini artırarak ödenecek KDV oluşumunu önlerken, gelir vergisi stopajına mani olmaktan ibaret olduğunun ifade edilmesi karşısında, bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli ve elverişli olmadığı gözetilerek, faturaların düzenlenme şekline ilişkin olarak…n tanık olarak dinlenilmesi, maddi gerçeğin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarılabilmesi açısından kooperatife ait defter, kayıt, belgeler ve tüm dokümanlar dava dosyasıyla birlikte konunun uzmanı Sayıştay emekli uzman denetçilerinden seçilecek yeni bir bilirkişi heyetine tevdii edilip, suç tarihlerinde kooperatifin sağladığı tüm gelirler ile tüm giderlerinin, kasa ve banka hesap bakiyelerinin belirlenmesi, bakiye ile kayıtlarda görünen para miktarının karşılaştırılıp iddianameye konu eylemler ile savunma da ayrı ayrı değerlendirilerek; zimmetin bulunup bulunmadığı, varsa miktarının ne olduğu hususlarında rapor aldırılmasından sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,Kabule göre de;Sanığın sübutu kabul edilen faturaların alt ve üst nüshalarını farklı düzenleyerek maledinme eylemlerinin nitelikli zimmet vasfında olacağı ve TCK’nın 247/2. maddesinin uygulanması gerektiği nazara alınmadan yazılı şekilde basit zimmet suçundan hüküm kurulması, Yüklenen suçu bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda birden fazla işlediği kabul edilen sanık hakkında TCK’nın 43/1. maddesinin uygulanmaması, Anayasa Mahkemesinin TCK’nın 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptaline ilişkin 24/11/2015 tarihinde yürürlüğe giren 08/10/2015 gün ve 2014/140 Esas, 2015/85 sayılı Kararının değerlendirilmesi lüzumu, Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321 ve 326/son maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 31/05/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay5. Ceza Dairesi
Esas : 2014/8413Karar : 2017/856Karar Tarihi : 8.03.2017
Bingöl İl Trafik Şube Müdürlüğünde trafik polisi olarak görev yapan sanığın peşin ödenen 24/10/2002 tarihli ve 20,20 TL bedelli trafik cezasına ait para ve makbuzu yedi gün içinde bağlı olduğu mutemetliğe teslim etmesi gerekirken; 08/11/2002 tarihinde teslimini sağlayarak atılı suçu işlediğinin iddia edildiği olayda, suça konu paranın ekonomik bakımdan çok düşük değerinin bulunması, bir yarar sağlayacak ya da zarar oluşturacak ölçüde olmaması, fiilin haksızlık muhtevasının suç oluşturacak boyutta bulunmaması, gecikmedeki süre, tek eylemden ibaret olması ve sanığın savunmaları nazara alındığında atılı suçtan cezalandırılamıyacağı ve beraatine karar verilmesi gerektiği halde yazılı şekilde hüküm tesisi, Kabule göre de;Sanığın görevi gereği yasal olarak kendisine tevdii edilen parayı hakkında herhangi bir uyarı, ihbar, şikayet, denetim veya soruşturma olmaksızın kendiliğinden yatırdığının anlaşılması karşısında sanık hakkında TCK’nın 247/3. maddesinin uygulanmaması, Suç tarihindeki ekonomik koşullar ve paranın satın alma gücü nazara alındığında, zimmete geçirildiği kabul edilen paranın değerinin azlığı nedeniyle TCK’nın 249. maddesi uyarınca sanık hakkında tayin olunan cezadan indirim yapılması gerektiğinin nazara alınmaması, Hiçbir gerekçe gösterilmeksizin TCK’nın 62. maddesinin uygulanmaması suretiyle sanık hakkında fazla ceza tayini, Suçun 5237 sayılı Yasanın 53/1-a maddesindeki yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlendiğinin kabul edilmesi karşısında sanık hakkında aynı Yasanın 53/5. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, Kanuna aykırı, sanığın ve O yer Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321 ve 326. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 08/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TCK MADDE 246 TÜZEL KİŞİLER HAKKINDA GÜVENLİK TEDBİRİ UYGULAMASI
Bu bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
TCK MADDE 246’NIN GEREKÇESİ
Madde metninde, bu Bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında da bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı düzenlenmiştir.
TCK MADDE 246 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
YargıtayCeza Genel Kurulu
Esas : 2015/155Karar : 2018/355Karar Tarihi : 18.09.2018
“İçtihat Metni”
Kararı VerenYargıtay Dairesi : 13. Ceza DairesiMahkemesi : Asliye CezaGünü : 21.03.2011Sayısı : 862-261
Hırsızlık suçundan sanık …’nin TCK’nın 142/1-b ve 53/1. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Kayseri 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 21.03.2011 tarihli ve 862-261 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 20.10.2014 tarih ve 29699-28659 sayı ile;“…Diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.Ancak;Sanığın yakalanmasıyla mağdurun aracından çalmış olduğu çantayı attığı yeri kolluk görevlilerine göstererek para, cep telefonu ve küpeler hariç çalınan malların iadesini kısmen sağladığının anlaşılması karşısında, sanık hakkında kısmî iade nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına mağdurun rıza gösterip göstermeyeceği tespit edildikten sonra TCK’nın 168/1-4. maddelerinin değerlendirilmesi gerektiğinin gözetilmemesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.11.2014 tarih ve 298977 sayı ile;“…Yargılamaya ve itiraza konu somut olay incelendiğinde; mağdurun olay günü saat 16.00 sularında aracını…. Caddesi üzerine park ettiği, 20 dakika kadar sonra aracının yanına döndüğünde, aracın sağ arka kelebek camının kırılarak içinde 25 TL para, cep telefonu, bir çift altın küpe ve kimlik belgelerinin bulunduğu eşine ait çantanın çalınmış olduğunu tespit ettiği, polise haber vermesiyle yapılan araştırma sonucunda, olay yerinden kaçan ….. plakalı araca, oradan da sanıklara ulaşıldığı, temyiz dışı sanık …’ın yer göstermede bulunduğu çöp tenekesinden, içinde sadece kimlik belgelerinin olduğu çantanın ele geçirildiği anlaşılmaktadır. Çantanın içerisindeki ekonomik değeri haiz para, cep telefonu ve altın küpeler ise hiçbir aşamada bulunamamış ve iade edilmemiştir. İade edilmiş olan kimlik belgelerinin ekonomik değerinin hiç olmadığı, kullanılmış çantanın ise ekonomik değerinin iade edilmeyen diğer para ve eşyalara göre çok düşük kaldığı bilinen değeriyle sabittir. Yani sanıklar suçtan elde etmeyi düşündükleri faydayı elde etmişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Ayrıca sanıklar hiçbir aşamada atılı suçlamayı kabul etmemişler ve atılı suçu temyiz dışı ….. isimli bir şahsın işlediğini savunmuşlardır. Çantanın atıldığı çöp tenekesini gösterirken bile ….. isimli şahsın buraya attığını gördüklerini söylemişler ve dolayısıyla yer göstermeyi bile doğrudan yapmamışlardır.5237 sayılı Kanun’un 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlığa ilişkin yasal düzenleme incelendiğinde ise;‘(1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs (…) suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce, failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi hâlinde verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.(2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi hâlinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.(3) Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hallerde yarısına, ikinci fıkraya giren hâllerde üçte birine kadarı indirilir.(4) Kısmen geri verme veya tazmin hâlinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için ayrıca mağdurun rızası aranır.(5) (Ek: 02.07.2012 – 6352/84 md.) Karşılıksız yararlanma suçunda, fail, azmettiren veya yardım edenin pişmanlık göstererek mağdurun, kamunun veya özel hukuk tüzel kişisinin uğradığı zararı, soruşturma tamamlanmadan önce tamamen tazmin etmesi hâlinde kamu davası açılmaz; zararın hüküm verilinceye kadar tamamen tazmin edilmesi hâlinde ise, verilecek ceza üçte birine kadar indirilir. Ancak kişi, bu fıkra hükmünden iki defadan fazla yararlanamaz..” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm 765 sayılı Kanun’un 523. maddesinde düzenlenmiş olan iade hükümlerine benzemekte ise de içeriğinde farklı noktalar bulunmaktadır.Etkin pişmanlık hükmünün mala karşı suçlarda ortak hafifletici sebep olarak düzenlenmesine kaynak olarak doktrinde faal nedamet düşüncesi, zararın giderilmiş olması düşüncesi ve karma görüş gösterilebilir.765 sayılı Kanun uygulamasında özellikle 29.06.1955 tarihli ve 10-16 sayılı Tevhidi İçtihat Kararından sonra Yargıtay karma görüşü benimsemiş ve failin nedamet göstermesi yanında zararın tazmini ve suç konusunun iadesi birlikte değerlendirilmiştir. ‘…Kanun’un 523. maddesi nedamete değil daha ziyade tazmin esasına ve mağdurun uğradığı zararın telafisi maksadına matuf bir prensibe istinat ettiğinden…’ şeklinde devam eden 29.06.1955 tarihli ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda failin bir nedameti aranmamaktaydı.Yeni kanun metnine bakıldığında ise; failin azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle gidermesi şeklinde düzenleme yapılarak doktrindeki faal nedamet görüşünün esas alındığı söylenebilir.Ancak Yargıtayın 765 sayılı Kanun uygulamasındaki görüşü ve maddenin konuluş amacı önceliğinin ‘mağdurların zararının giderilerek suçun etkisinin azaltılması’ olması karşısında, Yargıtay ilgili daireleri uygulamayı genişletmişlerdir.Maddenin, Adalet Komisyonunda yapılan görüşmeleri sırasında 2. fıkrasında yer alan kısmi iade durumunda ‘geri verme oranının mağduru tatmin edecek bir düzeyde olmasının’ madde metnine yazılması önerileri reddedilmiştir. Çünkü bu durum uygulamada sıkça gördüğümüz gibi mağdurların sanık veya yakınları tarafından baskı altına alınmasına yol açmaktadır. Ancak Yargıtay uygulamada yasadaki boşluğu doldurmuş ve iade oranının önemli bir düzeyde olmasını şart koşmuştur. Yargıtay 6. Ceza Dairesi bir kararında (08.10.2008 tarih ve 6088-16583 sayılı karar) mağdurun otomobilinin içindeki eşyayı yağmalayan sanığın babasının 50 TL getirip vermesini TCK’nın 168/4. maddesi anlamında kısmi iade saymamış, yine aynı Daire başka bir kararında (19.03.2009 tarih ve 12722-5342 sayılı karar) kısmi iade hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun rızasının yanında, iade edilen kısmın yağmalanan şeyin önemli bir bölümünü oluşturması gerektiği ve yağmalanan malın çok küçük bir kısmının iadesinde ‘kısmi iade’ hükümlerinin uygulanamayacağına hükmetmiştir. Yine Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 30.04.2013 tarihli ve 1437-153 sayılı kararında da açıklandığı şekliyle kısmi iadenin mağduru tatmin edecek miktarda ve mağdur açısından doğrudan sonuç doğurucu nitelikte olması, ayrıca bunun sonucu olarak da mağdura ilave külfet yüklememesi gerekmektedir.Doğrusu da budur zira, kısmi iadede bulunan fail de, mağdurun cezada indirime rızasını aldığı takdirde tam iadeye ilişkin indirimden istifade etmektedir. Mağdurun aldığı son model aracı çalıp sonradan aracın lastiklerini iade eden bir kişi şikâyet ve soruşturma konusu olmayacak şekilde cebir ve tehditle de olsa mağdurun rızasını aldığı takdirde önemli bir ceza indimi alacaktır ki bu hakkaniyete uygun değildir.Nitekim, konuya ilişkin mukayeseli hukuka bakıldığında, Almanya ve Polonya Ceza Kanunlarında ortak benzerlik (zararın büyük ölçüde giderilmesinin) şart koşulması olarak ortaya çıkmaktadır.Alman Ceza Kanununun Türkçe’ye tek çevirisi olan Yenisey-Plagemann’ın incelenmesinde mala karşı suçlarda, münhasıran bu suçlara ilişkin bir etkin pişmanlık düzenlemesine yer verilmediği görülmektedir. Ancak Alman Ceza Kanunu’nun genel hükümler bölümünde yer alan 46a maddesinde suçtan sonra zararın giderilmesi hâli bir indirim sebebi, hafif cezalarda ise cezasızlık sebebi olarak düzenlenmiştir. 46a maddesi aşağıdaki gibidir.Madde-46a: 1. Suçtan zarar gören kişi ile uzlaşma girişiminde bulunarak, fiilinin neticelerini tamamen veya büyük ölçüde ortadan kaldırmışsa veya ortadan kaldırılması için ciddi bir şekilde gayret göstermişse, veya2. Zararın giderilmesi, kendisinin önemli kişisel edim veya fedakarlıklarda bulunmasını gerektirdiği bir hâlde, mağdurun zararını tamamen veya büyük ölçüde giderirse,Mahkeme cezayı 49. maddenin 1. fıkrası uyarınca indirebilir veya fail bir yıla kadar hapis cezasından veya 360 gün birimi adli para cezasından yüksek bir cezayı hak etmemiş ise, ceza vermekten vazgeçebilir.Polanya Ceza Kanununun 295. maddesinin 2. paragrafında ise, ‘Paragraf 1’de belirtilen suçun faili ile ilgili her kim zararın önemli bir kısmını gönüllü giderirse, mahkeme cezayı önemli oranda hafifletilebilir/indirilebilir.’ düzenlemesi yer almaktadır.Somut olaya tekrar dönüldüğünde; iade edilen kimlik kartları ve kullanılmış çantanın sanık için herhangi bir ekonomik değeri yoktur ve piyasada satışı yapılamaz. Sanık cep telefonu, para ve altın küpeyi mal edinerek suçtan elde etmeyi düşündüğü faydayı sağlamış, suçu işlemedeki amacına ulaşmıştır. Bu durum karşısında sanığın kısmî iade sebebiyle cezada indirimden istifade etmesine yasal olanak bulunmamaktadır.” düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 12.01.2015 tarih ve 34900-182 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık hakkında mala zarar verme suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, hırsızlık suçundan kurulan hüküm ile sınırlı olarak yapılmıştır.Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında TCK’nın 168/1-4. maddelerinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.İncelenen dosya kapsamından;Mağdur …’ın 38 HD 498 plakalı aracından hırsızlık yapıldığı yönünde müracaatta bulunması üzerine soruşturmaya başlanıldığı,Olay yeri inceleme raporunda; mağdurun aracının kapı ve kilitlerinde herhangi bir zorlama izinin bulunmadığı, aracın sağ arka kelebek camının kırık olduğu, araçta başkaca bir delile rastlanmadığının bildirildiği,Yakalama tutanağına göre; mağdurun aracından hırsızlık eylemi gerçekleştiren şahısların ….. plakalı araç ile olay yerinden kaçtığı ve bahse konu aracın …’ye ait olduğunun tespit edildiği, bunun üzerine yakalanan …’nin hırsızlık olayını … ve … ile gerçekleştirdiklerini, çantayı … ve …’nin çöpe attığını beyan ettiği, aynı gün yakalanan …’nin mağdura ait çantayı…. Caddesi üzerinde bulunan bir çöp tenekesine attıklarını söylediği,Yer gösterme, muhafaza altına alma ve değer tespit tutanağında; sanık …’nin mağdura ait çanta içinden para ve ziynet eşyasını aldıktan sonra çantayı ….Mahallesi…. Caddesi No: 250 sayılı ikametin karşısında bulunan çöp tenekesine attıklarını beyan etmesi üzerine yer gösterme işlemi yaptırıldığı, bahse konu çöp tenekesi içerisinden bir adet siyah renkli çantanın ele geçirildiği, çanta içinde mağdur, eşi ve çocuklarına ait kimlikler, aşı kartları, aile fotoğrafları, anahtarlık, bayan cüzdanı, makyaj seti ve kıyafetlerin bulunduğu, mağdurun ele geçirilen eşyayı teşhis ettiği, 25 TL ve bir çift küpenin kendisine gösterilen eşya arasında yer almadığını beyan ettiği, toplamda 100 TL değerinde olduğu tespit edilen eşyanın mağdura iade edildiği bilgilerine yer verildiği,Teşhis tutanağında; tanık …’ın sanık …’yi; tanık …’in ise sanık … ve …’yı, hırsızlık olayından önce mağdurun aracının yakınında gördükleri şüpheli şahıslar olarak teşhis ettikleri,Anlaşılmaktadır.Mağdur …; olay günü akrabasına misafirliğe gittiğini, kapı ve camlarını kilitlediği aracını park ederek içeri girdiğini, daha sonra cam kırılma sesi duyduğunu, dışarı çıkıp baktığında aracın arka cam göğsünün üzerinde bulunan eşine ait kol çantasının çalındığını fark ettiğini, çantada ailesine ait kimlikler, kıyafetler, ayarını ve gramını bilmediği bir çift küpe, eski bir cep telefonu ile 25 TL parasının bulunduğunu, ertesi gün çantanın bir çöp tenekesinde ele geçirilerek kimlik kartlarının ve diğer eşyanın kendisine iade edildiğini, ancak para, küpe ve telefonun iade edilmediğini, olay nedeniyle toplam zararının 300 TL olduğunu,Tanık …; hırsızlık olayını görmediğini, ancak öncesinde evinin önünde bekleyen iki şahıstan şüphelendiğini, bu şahıslara gitmelerini söylediğini, şahısların da oradan ayrıldıklarını, daha sonra mağdurun aracından hırsızlık yapıldığını öğrendiğini, olayı araştıran görevlilere bu şüpheli şahıslardan bahsettiğini, ertesi gün polis memurlarının yakalanan şahısları teşhis amacıyla kendisine gösterdiklerini, hırsızlık olayı öncesinde aracın yakınlarında şüpheli bir şekilde bekleyen şahısları canlı olarak teşhis ettiğini,Tanık …; akrabası olan mağdurun kendilerine misafirliğe geldiğini, aracını evinin önüne park ettiğini, bir süre sonra dışarıya çıktığında iki şahsı evinin yakınlarında gördüğünü, içeride yemek yedikleri sırada cam kırılma sesi duyduklarını, mahallede oynayan çocukların, iki şahsın mağdurun aracının camını kırdığını, daha sonra bu şahısların kendilerine ait araçla olay yerinden kaçtığını ve giden aracın içinde üç şahıs olduğunu söylediklerini, çocukların verdiği eşgal bilgileri ile evinin önünde görerek şüphelendiği şahısların eşgal bilgilerinin benzediğini, yakalanan şahısları ertesi gün teşhis ettiğini,İnceleme dışı sanık … soruşturma aşamasında; arkadaşları olan sanık … ve … ile birlikte ….. plakalı araçla dolaşmaya başladıklarını, bir aracın yanından geçtikleri sırada …..’ın “Araca bakalım” dediğini, bunun üzerine durduklarını, ….. ve sanık …’un araçtan inerek mağdura ait aracın içine baktığını, …..’ın buji ile aracın camını kırdığını ve araçtan bayan çantası aldığını, sonra oradan uzaklaştıklarını, çantadan 20 TL ve 2 adet cep telefonu çıktığını, çantayı ….. ve sanık …’un bir yere attıklarını,Kovuşturma aşamasında ise önceki beyanlarından farklı olarak; Olay tarihinde sanık … ve ….. ile birlikte alkol aldıklarını, kullanmakta olduğu ….. plakalı aracın anahtarını vererek …..’ı alkol almaya gönderdiğini, yaklaşık bir buçuk saat sonra koşarak yanlarına gelen …..’ın hırsızlık yaptığını, bir çanta çaldığını, arabayı da bir yere sakladığını söylediğini, hırsızlık olayına katılmadığını,Beyan etmişlerdir.Sanık … soruşturma aşamasında; inceleme dışı sanık … ve …’yı tanıdığını, ….. plakalı aracın inceleme dışı sanık …’ye ait olduğunu, olay günü bahse konu araç ile gezmeye çıktıklarını, araç içinde alkol aldıklarını, kendisinin arka koltukta uyuduğunu, eve döndüklerinde inceleme dışı sanık … ve …’nın kendisini uyandırarak bir araçtan çanta çaldıklarını ve çantayı bir çöp tenekesine attıklarını söylediklerini, çantadan ne çıktığını bilmediğini, inceleme dışı sanık … ve …..’ın tarifleri doğrultusunda çantanın atıldığı çöp tenekesini polis memurlarına gösterdiğini, hırsızlık olayına katılmadığını,Kovuşturma aşamasında ise önceki beyanlarından farklı olarak; Olay tarihinde bir arazide alkol aldıklarını, daha sonra …’nın biraz daha alkol almak amacıyla inceleme dışı sanık …’dan aracın anahtarını istediğini, bir saat sonra yaya olarak yanlarına gelen …..’ın, ….Mahallesindeki bir araçtan çanta çaldığını ve içindeki eşyayı aldıktan sonra çantayı mahallelerinde bulunan çöpe attığını söylediğini, ertesi gün yakalandığında …..’ın anlattığı çöp tenekesinin yerini polis memurlarına gösterdiğini, çantanın bulunarak mağdura iade edildiğini, hırsızlık olayına katılmadığını,Savunmuştur.Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümü için “etkin pişmanlık” kavramı üzerinde durulmalıdır.Pişmanlık Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; “yaptığı bir iş ya da davranışının olumsuz sonucunu görerek üzülme, nadim olma” şeklinde tanımlanmaktadır.Öğreti ve uygulamada; “bir suçun işlenmesinden sonra failin, herhangi bir dış etken bulunmaksızın kendi hür iradesiyle, meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmaya yönelik davranışlarına etkin pişmanlık” denilmektedir.Türk Ceza Kanununun kabul ettiği suç teorisi uyarınca, suçun kanuni tanımında yer alan unsurların gerçekleşmesiyle, ortaya cezalandırmayı gerektirir bir haksızlık çıkmakta ve kusurluluğu kaldıran bir sebebin bulunmaması hâlinde, fail hakkında bir ceza ya da güvenlik tedbirine hükmolunmaktadır. Fakat bazı hâllerde kanun koyucu, failin cezalandırılması için başka birtakım unsurların da bulunması veyahut bulunmamasını aramıştır. İşte haksızlık ve kusur isnadı dışında kalan bu gibi hususlar “suçun unsurları dışında kalan hâller” başlığı altında ele alınmaktadır. Bunlardan failin cezalandırılması için gerekli olanlara “objektif cezalandırılabilme şartları,” bulunmaması gerekenlere ise “şahsi cezasızlık sebepleri” ya da “cezayı kaldıran veya azaltan şahsi sebepler” denilmektedir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara 2016, s. 359). Bu yönüyle etkin pişmanlık, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebepler arasında yer almaktadır.İşledikleri suç nedeniyle şahısların cezalandırılması kural olmakla birlikte, bir kısım şartların gerçekleşmesi durumunda kişi hakkında ceza davasının açılmasından, açılmış olan davanın devamından ve sonuçta ceza verilmesinden veya mahkûm olunan cezanın infazından vazgeçilmesi izlenen suç politikasının bir gereğidir. Bilindiği üzere suç, bir süreç içerisinde işlenmekte olup buna suç yolu ya da “iter criminis” denilmektedir. Bu süreçte fail, önce belli bir suçu işlemek hususunda karar vermekte, daha sonra bunun icrasına yönelik hazırlıkları yapmakta, son olarak icra hareketlerini gerçekleştirmektedir. Çoğu suç, fiilin icra edilmesiyle tamamlanırken, kanuni tarifte ayrıca bir unsur olarak neticeye yer verilen suçlarda, suçun tamamlanması için fiilin icra edilmesinden başka ayrıca söz konusu neticenin gerçekleşmesi de aranmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 36. maddesindeki “gönüllü vazgeçme” düzenlemesi ile failin suç yolundan dönerek, suçun tamamlanmasını veyahut da neticenin gerçekleşmesini önlemesi; etkin pişmanlığa ilişkin düzenlemeler ile de, suç tamamlandıktan sonra hatasının farkına vararak nedamet duyup neden olduğu haksızlığın neticelerini gidermesi için teşvikte bulunulması amaçlanmıştır.Etkin pişmanlık kavramıyla ilgili bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlığa konu 5237 sayılı TCK’nın 168. maddesindeki etkin pişmanlık müessesesini irdeleyecek olursak:5237 sayılı TCK’nın 08.07.2005 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun’un 20. maddesiyle değişik 168. maddesi;“1) Hırsızlık, mala zarar verme, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, hileli iflâs, taksirli iflâs ve karşılıksız yararlanma suçları tamamlandıktan sonra ve fakat bu nedenle hakkında kovuşturma başlamadan önce failin, azmettirenin veya yardım edenin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi hâlinde, verilecek cezanın üçte ikisine kadarı indirilir.2) Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve fakat hüküm verilmezden önce gösterilmesi hâlinde, verilecek cezanın yarısına kadarı indirilir.3) Yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın, birinci fıkraya giren hâllerde yarısına, ikinci fıkraya giren hâllerde üçte birine kadarı indirilir.4) Kısmen geri verme veya tazmin hâlinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için, ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklinde iken; 6352 sayılı Kanun’un 84. maddesiyle yapılan değişiklikle “ve karşılıksız yararlanma” ibaresi madde metninden çıkarılmış ve maddeye eklenen 5. fıkrada karşılıksız yararlanma suçlarında etkin pişmanlıkla ilgili farklı bir düzenlemeye gidilmiştir.Anılan madde bu düzenleniş şekliyle, 765 sayılı TCK’nın 523. maddesinden oldukça farklıdır. 29.06.1955 tarihli ve 10-16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile Ceza Genel Kurulunun 11.11.1997 tarihli ve 248-288 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıklandığı üzere, 765 sayılı TCK’nın 523. maddesi, “iade ve tazmin” esasına dayalıdır. 5237 sayılı TCK’nın 168. maddesi ise tazminden çok “pişmanlık” esasını ön plana çıkarmaktadır.Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.05.2008 tarihli ve 127-147 sayılı kararında da açıkça vurgulandığı üzere; TCK’nın 168. maddesinde yer alan “etkin pişmanlık” hükümlerinin uygulanabilmesi için, maddede sınırlı bir şekilde sayılan suçların işlenmesi hâlinde, failin bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı, aynen geri verme ya da tazmin suretiyle gidermesi gerekmektedir.Öğretide hâkim olan görüşe göre de; 5237 sayılı TCK’nın 168. maddesinin, 765 sayılı TCK’nın 523. maddesinden farklı olarak; “tazminden çok pişmanlık” esasına dayandığı kabul edilmektedir. (Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Teorik Ve Pratik Ceza Özel Hukuku, Ankara, 2014, s. 696-702)Bu açıklamaların sonucu olarak; iade ve tazminin cebri icra yoluyla gerçekleştirilmesi, zararın failin rızası hilafına veya ondan habersiz olarak üçüncü kişilerce giderilmesi, eşyanın, failin yakalanmamak için kaçarken atması sonucu veya kaçarken yakalanan failin üzerinde ele geçirilmiş olması gibi hâllerde, failin gerçek anlamda pişmanlığından söz edilemeyeceğinden, TCK’nın 168. maddesinin uygulanma şartları oluşmayacaktır. Bununla birlikte, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun uğradığı zararın aynen geri verme veya tazmin suretiyle giderilmesi şartı yerine getirilirken duyulan pişmanlığın mutlaka sözle ifade edilmesi zorunluluğu bulunmayıp davranışlar yoluyla da gösterilebileceği; yine sanığın en azından pişmanlığını ya da iade ve tazmine rıza gösterdiğini ortaya koyacak söz veya davranışlarda bulunması, karşı duruş sergilememesi koşuluyla, suç nedeniyle meydana gelen zararın, sanık adına üçüncü kişilerce giderilmesi hâlinde de sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması olayın özelliklerine göre mümkün olabilecektir.Maddenin uyuşmazlık konusunu ilgilendiren kısmen iade veya tazmin hâlinde etkin pişmanlığı düzenleyen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 168. maddesinin dördüncü fıkrasının; “kısmen geri verme veya tazmin hâlinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için ayrıca mağdurun rızası aranır” şeklindeki açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere kanun koyucu, kısmen iade veya tazmin nedeniyle etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasında, mağdurun iradesini esas almak suretiyle, bu hükmün uygulanabilmesini mağdurun rızası şartına bağlamış, mağdurun kısmi iade ve tazmine rıza göstermemesi hâlinde ise, failin etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanamayacağını hüküm altına almıştır.Kısmi iadeden ne kastedildiğine ilişkin kanun maddesinde ve gerekçesinde bir açıklama bulunmamakla birlikte, etkin pişmanlık müessesinin bir amacının da mağdurun suçtan gördüğü zararın giderilmesi ve uğradığı haksızlığın meydana getirdiği sonuçların onarılması olduğu göz önüne alındığında, kısmi iadenin mağduru tatmin edecek miktarda ve mağdur açısından doğrudan sonuç doğurucu nitelikte olması, ayrıca bunun sonucu olarak da mağdura ilave külfet yüklememesi gerekmektedir.Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;Sanık …’nin, inceleme dışı sanık … ile birlikte mağdura ait aracın camını kırarak içinde, cep telefonu, 25 TL, bir çift küpe, kimlik belgeleri, aşı kartları, fotoğraflar, makyaj seti ve kıyafet bulunan çantayı çaldığı, olay anında kullanılan araç bilgilerinden hareketle yakalanan ve tanıklar … ve … tarafından da teşhis edilen sanığın soruşturma aşamasında güvenlik görevlilerine çantanın atıldığı yeri göstererek cep telefonu, 25 TL ve bir çift küpe dışındaki toplam değeri 100 TL olan eşyanın mağdura iadesini sağladığı olayda; sanığın, atılı suçlamayı kabul etmemekle birlikte duyduğu pişmanlığın sonucu olarak suç nedeniyle meydana gelen neticeyi ortadan kaldırmaya yönelik olarak çantanın atıldığı çöp tenekesinin yerini göstermesi, bu şekilde ele geçirilen toplam 100 TL değerindeki malın mağdura iade edilmesi ve mağdurun zararının önemli ölçüde giderilmesi karşısında, soruşturma aşamasında bir kısım eşyanın mağdura iadesini sağlayan sanık hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma olanağının bulunduğu kabul edilmelidir.Bu itibarla, 5237 sayılı TCK’nın 168. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için mağdurun rızasının olup olmadığı tespit edildikten sonra sanık hakkında değerlendirme yapılmasının gerektiğine ilişkin Özel Daire bozma kararında herhangi bir isabetsizlik bulunmadığından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 18.09.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 245 BANKA VEYA KREDİ KARTLARIN KÖTÜYE KULLANILMASI
Başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçiren veya elinde bulunduran kimse, kart sahibinin veya kartın kendisine verilmesi gereken kişinin rızası olmaksızın bunu kullanarak veya kullandırtarak kendisine veya başkasına yarar sağlarsa, üç yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
2) Başkalarına ait banka hesaplarıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üreten, satan, devreden, satın alan veya kabul eden kişi üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
3) Sahte oluşturulan veya üzerinde sahtecilik yapılan bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlayan kişi, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, dört yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
4) Birinci fıkrada yer alan suçun;
a) Haklarında ayrılık kararı verilmemiş eşlerden birinin,
b) Üstsoy veya altsoyunun veya bu derecede kayın hısımlarından birinin veya evlat edinen veya evlâtlığın,
c) Aynı konutta beraber yaşayan kardeşlerden birinin, Zararına olarak işlenmesi hâlinde, ilgili akraba hakkında cezaya hükmolunmaz.
5) (Ek: 6/12/2006 – 5560/11 md.) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerle ilgili olarak bu Kanunun malvarlığına karşı suçlara ilişkin etkin pişmanlık hükümleri uygulanır.

TCK MADDE 245’İN GEREKÇESİ
Madde, banka veya kredi kartlarının hukuka aykırı olarak kullanılması suretiyle bankaların veya kredi sahiplerinin zarara sokulmasını, bu yolla çıkar sağlanmasını önlemek ve failleri cezalandırmak amacıyla kaleme alınmıştır. Banka kartı, bankanın kurduğu sisteme hukuka uygun olarak girmeyi sağlamaktadır. Bu kart, saptanan ve kart sahibince bilinen bir numara marifetiyle, banka görevlisinin yardımı olmadan, kart sahibinin kendi hesabından para çekmesini sağlamaktadır.Kredi kartları ise, banka ile kendisine kart verilen kişi arasında yapılmış bir sözleşme gereğince, kişinin bankanın belirli koşullarla sağladığı kredi olanağını kullanmasını sağlayan araçtır.İşte bu kartların kötüye kullanılmaları, söz konusu maddede suç olarak tanımlanmıştır. Maddeye göre, aşağıdaki şekillerde gerçekleştirilen hareketler bu suçu oluşturmaktadır:
1.Başkasına ait bir banka veya kredi kartının, her ne suretle olursa olsun ele geçirilmesinden sonra, sahibinin rızası bulunmaksızın kullanılması veya kullandırttırılması ve bu suretle failin kendisine veya başkasına haksız yarar sağlaması.
2.Aynı fiilin, aynı koşullarla sahibine verilmesi gereken bir banka veya kredi kartının bunu elinde bulunduran kimse tarafından kullanılması veya kullandırttırılması; söz gelimi kartı sahibine vermekle görevli banka memurunun kartı kendi veya başkası yararına kullanması.
Aslında hırsızlık, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma ve sahtecilik suçlarının ratio legis’ lerinin tümünü de içeren bu fiillerin, duraksamaları ve içtihat farklılıklarını önlemek amacıyla, bağımsız suç hâline getirilmeleri uygun görülmüştür. Maddenin ikinci fıkrasına göre; birinci fıkrada belirtilen fiillerin, oluşturulmuş sahte bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle işlenmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Ancak, bu fıkra hükmüne istinaden cezaya hükmedilebilmesi için, fiilin daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmaması gerekir.
TCK MADDE 245 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay
8. Ceza Dairesi
Esas : 2016/1756Karar : 2017/4709Karar Tarihi : 28.04.2017
Sanık …’nın yokluğunda verilen kararda, öncelikle bilinen en son adresine gerekçeli kararın tebliğ edilmesi gerekirken; MERNİS adresine 19.06.2014 tarihinde Tebligat Kanununun gereğince yapılan tebligatın usulsüz ve sanık müdafinin öğrenme üzerine yaptığı temyiz başvurusunun süresinde olduğu cihetle; yerel mahkemenin sanık müdafinin temyiz talebinin süre yönünden reddine dair 29.12.2014 tarihli ek kararı kaldırılarak esas hükme yönelik olarak yapılan incelemede,Başkasına ait banka hesabıyla ilişkilendirilerek sahte banka veya kredi kartı üretilmesi, satılması, devredilmesi, satın alınması veya kabul edilmesi 245/2. maddesinde, sahte banka veya kredi kartını kullanarak kendisine veya bir başkasına yarar sağlanması ise anılan maddenin ında birbirinden bağımsız ve ayrı ayrı suçları oluşturduğu, bankaya ait gerçek bir kredi kartının manyetik şerit bilgilerinin kopyalanarak sahte bir kredi veya banka kartı üretilmesi ve bu kart kullanılarak yarar sağlaması halinde suçtan zarar görenin ilgili banka olduğu, aynı bankaya ait birden fazla kartın kopyalanması durumunda , sahte olarak üretilen kartların alışverişte kullanılması halinde ise, banka sayısınca 245/3. maddesiyle aynı bankaya ait birden fazla kart ile veya bir kart ile değişik zamanlarda para çekilmesi veya harcama yapılması halinde ise 43. maddesi uyarınca uygulama yapılması gerektiği cihetle, dosya kapsamından sanıklar hakkında değişik bankalara ait çok sayıda banka veya kredi kartlarının kopyalanması eylemleri ile ilgili olarak kapsamlı bir soruşturma yapıldığının anlaşılması karşısında, sanıklar hakkında mağdur … A.Ş.’ye yönelik sahte banka kartı üretme ve bu kartlar kullanılarak yarar sağlama eylemleri sebebiyle başka dava açılıp açılmadığı araştırılıp, varsa suç tarihleri de gözetilerek mükerrer cezalandırmanın önlenmesi bakımından davaların birleştirilmesi, aksi halde incelenerek bu davayı ilgilendiren delillerin onaylı örneklerinin dosyaya konulduktan sonra tüm delillerin birlikte değerlendirilerek sanıkların hukuki durumlarının takdir ve tayini gerektiği ve manyetik şerit bilgilerinin kopyalanarak sahte banka kartı üretilmesi ve bu kart kullanılarak yarar sağlaması suçlarının birbirinden bağımsız suçlar olduğu gözetilmeden yazılı biçimde hüküm kurulması,

SONUÇ : Yasaya aykırı, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu sebeple yerinde görüldüğünden diğer yönleri incelenmeyen hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanun‘un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK.nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 28.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay15. Ceza Dairesi
Esas : 2017/3801Karar : 2017/9251Karar Tarihi : 13.04.2017
Banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılması suçundan sanığın mahkumiyetine ilişkin Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 16.7.2008 tarih, 2008/218 (E) – 2008/3991 (K) sayılı kararının Dairemizin 19.03.2013 tarihli ve 2011/20509 Esas, 2013/5069 Karar sayılı ilamı ile sanığın eyleminin hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılması suçundan hüküm kurulduğu gerekçesiyle bozulmasına karar verildiği, Bozmadan sonra, Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucu adı geçen mahkemenin 05.09.2013 tarih, 2013/294 Esas, 2013/314 karar sayılı kararı ile direnme kararı verildiği anlaşılmış olmakla,Hükümden sonra 02.12.2016 tarih ve 29906 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 36.maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK’nın 307. maddesinin 3. fıkrası gereğince dairemize gelen dosya incelenerek gereği düşünüldü, Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 05.09.2013 tarih, 2013/294 Esas, 2013/314 karar sayılı sayılı direnme kararı yerinde olduğundan kabulü ile Dairemizin 19.03.2013 tarih 2011/20509 Esas, 2013/5069 Karar sayılı bozma ilamının KALDIRILMASINA karar verilerek yapılan incelemede;
Emekli aylığını çekmek için ATM önüne gelen katılanın kendisine yardım etmesini istediği sanığın, katılana ait kart ile başka bir kartı el çabukluğu ile değiştirip katılandan kart şifresini öğrendiği, işlem yaparken ATM cihazının kartı yuttuğunu söyleyip katılanı banka şubesine gönderdiği, görevlinin ATM cihazı içerisinden başka birisine ait kartı çıkarttığı ve katılanın hesabını kontrol ettiğinde 550,00 TL olan parasının çekilmiş olduğunu fark ettiği olayda, sanığın suça konu bankamatik kartını hakimiyetine geçirip kullanmak şeklindeki eylemi ile birlikte TCK’nın 245/1 maddesinde düzenlenen banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunun maddi unsurlarından olan başkasına ait bir banka veya kredi kartını, her ne suretle olursa olsun ele geçirme veya elinde bulundurma koşulunun gerçekleştiği, sanığın katılana ait hesaptan suça konu kartı kullanarak para çekmek suretiyle haksız menfaat temin edildiği ve TCK’nın 245/1. maddesinde düzenlenen banka ve kredi kartlarının kötüye kullanılması suçunun tamamlandığına yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; sanığın yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, 13.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

TCK MADDE 244 SİSTEMİ ENGELLEME BOZMA VERİLERİ YOK ETME VEYA DEĞİŞTİRME
Bir bilişim sisteminin işleyişini engelleyen veya bozan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Bir bilişim sistemindeki verileri bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan, sisteme veri yerleştiren, var olan verileri başka bir yere gönderen kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
3) Bu fiillerin bir banka veya kredi kurumuna ya da bir kamu kurum veya kuruluşuna ait bilişim sistemi üzerinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.
TCK MADDE 244 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay
8. Ceza Dairesi
Esas : 2016/3794Karar : 2017/1405Karar Tarihi : 15.02.2017
Sanık, hükümden sonra 13.12.2013 tarihli dilekçesiyle adres değişikliğini bildirdiği halde MERNİS adresine yapılan tebligat usule uygun olmadığından temyizi süresinde kabul edilip mahkemenin temyizin reddine dair ek kararı kaldırılarak diğer sanıklar ve bir kısım sanıklar müdafilerinin temyizleri ile birlikte yapılan incelemede:1-) Bilişim sistemindeki verilerini değiştirmek suretiyle ders notlarını ve devamsızlık durumlarını değiştirdiklerinden bahisle sanıklar hakkında açılan davada,suçla bağlantıları olup yaş küçüklüğü sebebiyle soruşturma evrakları tefrik olunan suça sürüklenen çocuklar haklarında ve dosya içeriğinde suçla ilgisi olduğu anlaşılan şahıs hakkında davalar açılıp açılmadığının araştırılıp açılmışsa mümkün olduğunda davaların birleştirilmesi, aksi halde incelenerek dosya içerisine alınıp bu davaları ilgilendiren delillerin onaylı örneklerinin dosyaya konulduktan sonra tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi gerekirken eksik incelemeye dayanarak yazılı şekilde hükümler kurulması,
2-) Kabule göre de;
a-) Sanıkların okul ders notlarını ve devamsızlık durumlarını değiştirmek için bilişim sisteminin Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda kullanılan e-okul bilişim sistemi şifreleri ele geçirmek suretiyle yükletilen suçu işledikleri kabul edilmesi sebebiyle hükmolunan cezasının sitenin kamu kurumuna ait olması sebebiyle 244/3. maddesi gereğince cezaların arttırılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hükümler kurulması,
b-) Bilişim sisteminde yapılan işlemler sonucu devamsızlık ve not düzeltmelerin dışında sağlandığı belirtilen haksız menfaatlerin ne olup kim tarafından sağlandığı karar yerinde açıklanıp tartışılmadan yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde 244/4. maddesinin uygulanması,
SONUÇ : Yasaya aykırı, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebeplerden dolayı 5320 Sayılı Kanun‘un 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 15.02.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay
13. Ceza Dairesi
Esas : 2013/19796Karar : 2014/18903Karar Tarihi : 27.05.2014
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı anlaşılmış, diğer temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir.Ancak;1- ) TCK’nın 244/4. maddesinde, “… Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan fiillerin işlenmesi suretiyle kişinin kendisinin veya başkasının yararına haksız bir çıkar sağlamasının başka bir suç oluşturmaması halinde…” biçimindeki ifadeden bu fıkradaki düzenlemenin tali norm niteliğinde olduğunun anlaşılması, buna göre öncelikle yasada düzenlenmiş olan bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle işlenebilen diğer suçların oluşup oluşmadığı değerlendirildikten sonra gerçekleştirilen eylem bu suçlardan hiçbirisinin tanımına uygun değil ise, bu durumda eylemin TCK’nın 244/4. maddesi kapsamında suç oluşturacağı düşünülerek; müştekinin banka hesabına internet üzerinden ulaşan sanığın, müştekiye ait 1000 TL’yi, EFT yoluyla kendi hesabına havale ederek aynı gün içinde çekmesi eylemindeki kastın, müştekinin banka hesabında bulunan, taşınır nitelikteki parayı bilişim sistemini kullanmak suretiyle kendi hesaplarına geçirmeye, müştekinin rızasına aykırı olarak mal varlığında azalmaya neden olmaya, var olan veriyi başka bir yere göndermekten ziyade, bu verinin temsil ettiği parayı alarak mal edinmeye yönelik olması nedeniyle,

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 17.11.2009 gün ve 193/268 sayılı kararında açıklandığı üzere; sanığın fiilinin TCK’nın 142/2-e maddesinde öngörülen “bilişim suretiyle hırsızlık” suçunu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi,Kabule göre de;
2- ) TCK’nın 53/1. maddesinin c bendindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yoksunluğun, “kendi alt soyu” yönünden koşullu salıverme tarihine kadar süreceğinin düşünülmemesi suretiyle aynı maddenin üçüncü fıkrasına aykırı davranılması,
3- ) Tekerrüre esas sabıkası bulunan sanık hakkında TCK’nın 58. maddesinin uygulanmaması,
SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık A.K.’in temyiz itirazı bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi aracılığı ile 1412 sayılı 326/ son maddesi uyarınca kazanılmış hakkın korunmasına, 27.05.2014 tarihinde oybirliği ile karar verildi.Bu konu hakkında benzer makaleler için tıklayın




