Etiket: ağır ceza avukatı

  • TCK MADDE 243 BİLİŞİM SİSTEMİNE GİRME

    TCK MADDE 243 BİLİŞİM SİSTEMİNE GİRME

    TCK MADDE 243 BİLİŞİM SİSTEMİNE GİRME1) Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir.2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir.3) Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.4) (Ek: 24/3/2016-6698/30 md.) Bir bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    TCK MADDE 243’ÜN GEREKÇESİ
    Bilişim sistemlerine karşı suçların düzenlendiği bölümde yer alan bu maddede bilişim sistemine girme fiili suç olarak tanımlanmıştır.Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir.Maddenin birinci fıkrasında bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak girmek veya orada kalmaya devam etmek fiili suç hâline getirilmiştir. Sisteme, hukuka aykırı olarak giren kişinin belirli verileri elde etmek amacıyla hareket etmiş bulunmasının önemi yoktur. Sisteme, doğal olarak, haksız ve kasten girilmiş olması suçun oluşması için yeterlidir.İkinci fıkraya göre, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi, bu suç açısından daha az ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir.Üçüncü fıkrada, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli düzenlenmiştir. Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi nedeniyle sistemin içerdiği verilerin yok olması veya değişmesi hâlinde failin, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür. Dikkat edilmelidir ki, bu hükmün uygulanabilmesi için, failin verileri yok etmek veya değiştirmek kastıyla hareket etmemesi gerekir.Sistem içindeki bütün soyut unsurlar, fıkrada geçen “veri” teriminin kapsamındadır.
    TCK MADDE 243 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay22. Ceza Dairesi
    Esas : 2015/3457Karar : 2015/2550 Karar Tarihi : 24.06.2015
    1-)Suça Sürüklenen Çocuk…hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;Eylemin birden fazla gerçekleştirilmesi karşısında TCK’nın 43. maddesinin uygulanmaması aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.Yapılan duruşmaya, toplanan delillere, gerekçeye, hakimin kanaat ve takdirine göre suça sürüklenen çocuk … müdafinin temyiz itirazları yerinde olmadığından reddiyle hükmün istem gibi ONANMASINA,2-)Suça sürüklenen çocuk … hakkında bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;Dosya kapsamına göre başka temyiz nedenleri yerinde görülmemiştir.Ancak;Sanığın bilişim sistemini kullanarak www.kontör burada.net adlı siteye şifresini ele geçirmek suretiyle girip, kendine ait iki hatta kontör yüklemesi şeklindeki eyleminde kastının malvarlığına yönelik olması nedeniyle, eyleminin TCK’nun 142/2-e maddesine uyan tek suç oluşturduğu gözetilmeyerek, ayrıca TCK 243/1. maddesinden yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,Kabule göre de ;Suça sürüklenen çocuk müdafinin lehe olan hükümlerin uygulanmasını talep etmesi, suça sürüklenen çocuğun yaşı da gözetilerek, hakkında TCK 50. maddesinin uygulanması zorunluluğu ile TCK 62. maddenin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda karar verilmemesi,Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuk … müdafinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olmakla, hükmün istem gibi BOZULMASINA, 24. 06.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay12. Ceza Dairesi
    Esas : 2014/931 Karar : 2014/17246Karar Tarihi : 8.09.2014
    Dosya kapsamına göre, sanığın, kendisi ile aynı iş yerinde çalışması nedeniyle tanıdığı katılana ait …elektronik posta adresini ve şifresini, onun bilgisi ve rızası dışında ele geçirip, hakkı bulunmadığı halde bilişim sistemindeki katılana özel kısma girdiği ve bu adres üzerinden, katılan tarafından yazılıyormuş algısı doğuracak şekilde, katılanın arkadaşlarıyla sohbet yaparak, hukuka aykırı olarak sistemde kalmaya devam ettiği, ayrıca, katılanın isim ve soyisminden faydalanarak oluşturduğu başka bir MSN elektronik posta adresi üzerinden, katılanın arkadaşlarına pornografik içerikli resimler gönderdiği olayda,Katılanın aktif kullanımında olan, herkes tarafından bilinmeyen veya kolaylıkla ulaşılması ve bilinmesi mümkün olmayan, ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı elektronik posta adresini, rızası dışında ele geçiren sanık hakkında verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyet kararı verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiş, TCK’’nın 61/1. maddesinde yer alan ölçütler nazara alınarak, dosyaya yansıyan bilgi ve kanıtlar birlikte ve isabetle değerlendirilip, denetime olanak verecek ve somut gerekçeler de gösterilmek suretiyle, aynı Kanun’un 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde maddede öngörülen alt ve üst sınırlar arasında hakkaniyete uygun bir cezaya hükmolunması gerekirken, temel cezanın asgari hadden tayin edilmesi, bilişim sistemindeki katılana özel kısma girip, hukuka aykırı olarak sistemde kalmaya devam eden sanık hakkında, TCK’nın 243/1. maddesindeki bilişim sistemine girme suçundan ayrıca mahkumiyet kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, aleyhe temyiz bulunmadığından bozma sebebi sayılmamıştır.Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafinin, bir nedene dayanmayan temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 08.09.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 242 TÜZEL KİŞİLER HAKKINDA GÜVENLİK TEDBİRİ UYGULANMASI

    TCK MADDE 242 TÜZEL KİŞİLER HAKKINDA GÜVENLİK TEDBİRİ UYGULANMASI

    Bu bölümde yer alan suçların işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
    TCK MADDE 242’NİN GEREKÇESİ
    Madde metninde, bu Bölümde yer alan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında da bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı öngörülmüştür. Ancak, bunun için, tüzel kişi lehine haksız bir yararın sağlanması gerekir.
    TCK MADDE 242 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay 5. Ceza Dairesi
    Esas : 2012/11217Karar : 2013/325 Karar Tarihi : 14.01.2013
    Tayin olunan ceza miktarına göre ve ayrıca süresinden sonra olduğu anlaşılan sanıklar müdafiin duruşmalı inceleme talebinin 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK’nın 318. maddesi uyarınca REDDİYLE, incelemenin duruşmasız yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü: TCK’nın 242/1. maddesine göre; tefecilik suçunun işlenmesi suretiyle yararına haksız menfaat sağlanan tüzel kişiler hakkında, bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunması gerekmesine rağmen, sanıkların ortağı olduğu şirket hakkında TCK’nın 60. maddesindeki güvenlik tedbirlerinin uygulanmaması, aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. D… Kuyumculuk İnş. Gıda San. Tic. Ltd. Şti.’nin ortakları olan sanıkların; işyerlerinde bulunan pos cihazından kredi kartı çekimi yaptırıp çekilen miktarın bir kısmını komisyon olarak kestikten sonra kalan parayı kart kullanıcılarına verdikleri ve bu şekilde, faiz veya başka bir namla da olsa kazanç elde etmek amacıyla başkalarına ödünç para vererek zincirleme şekilde tefecilik yaptıklarının anlaşılması karşısında;
    SONUÇ : Delillerle iddia ve savunma; duruşma göz önünde tutularak tahlil ve takdir edilmiş, sübutu kabul olunan fiilin unsurlarına uygun şekilde tavsif ve tatbikatı yapılmış bulunduğundan yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 14.01.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 241 TEFECİLİK

    TCK MADDE 241 TEFECİLİK

    TCK MADDE 241 TEFECİLİK

    Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.


    TCK MADDE 241’İN GEREKÇESİ
    Madde metninde tefecilik fiili suç olarak tanımlanmıştır. Faiz veya başka bir namla da olsa kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesi, tefecilik suçunu oluşturur. Tefecilik suçu, iktisadi hayatımızda, “senet kırdırma” denen usulle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılığında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması durumunda tefecilik suçu oluşur.

    Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır. İfade yerinde ise, bu durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.İzlenen suç politikası gereğince, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi cezalandırılmaktadır. Buna karşılık, ödünç para alan kişi cezalandırılmamaktadır.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı


    TCK MADDE 241 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

    Yargıtay

    5. Ceza dairesi 

    Esas : 2014/3252Karar : 2016/6425Karar Tarihi : 16.06.2016
    TCK’nın 241. maddesinde tanımlanan tefecilik suçunun oluşabilmesi için kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesinin yeterli oluşu, ayrıca birden fazla kişiye sistemli olarak faiz karşılığı ödünç para verilmesinin suçun unsuru olarak aranmaması ve aralarında yakın akrabalık bağı veya iş ilişkisi bulunmayan kişiler arasında günün ekonomik koşulları nazara alındığında yüksek sayılabilecek miktarda paranın karşılıksız verilmesinin hayatın olağan akışına uygun olmaması, bu bağlamda katılanın sanıktan 15.000 TL borç alıp karşılığında 30.000 TL bedelli senet verdiğini iddia etmesi, sanığın da 29.09.2011 tarihli mahkeme huzurunda verdiği beyanında 4.000 TL ve 5.000 TL olmak üzere iki kez borç para verdiğini karşılığında da senet aldığını savunması ve bu senetlerin Avukat A. Anıl’da olduğunu ifade etmesi karşısında, adı geçen avukatın tanık olarak beyanına başvurularak suça konu senetlerin aslının istenmesi ile maddi gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya çıkarılması açısından, sanığın faiz karşılığı borç para verip vermediğinin kesin olarak belirlenebilmesi amacıyla kolluk marifetiyle araştırma yaptırılması, alacaklı olduğu icra takip dosyalarının tesbitiyle varsa takip borçlularının tanık sıfatıyla dinlenilmesinden sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde beraat hükmü kurulması,

    SONUÇ : Kanuna aykırı, katılan Hazine vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 16.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Yargıtay

    5. Ceza Dairesi

    Esas : 2014/5575Karar : 2016/5786Karar Tarihi : 02.06.2016
    Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,

    Ancak;TCK’nın 241. maddesinde düzenlenen tefecilik suçunun kazanç elde etmek amacıyla borç para verilmesiyle oluşacağı, bunu meslek haline getirmenin suçun unsurları içerisinde yer almadığı, birden fazla kişiye, birden çok kez kazanç karşılığı ödünç para verilmesi halinde ise zincirleme tek tefecilik suçunun oluşacağı nazara alındığında; dosya kapsamına göre sanık hakkında tefecilik suçundan … 4. Asliye Ceza Mahkemesine açılan davada 29.12.2010 gün ve 2010/90 Esas, 2010/1180 Sayılı Karar ile mahkumiyetine karar verildiği anlaşılmakla, anılan dosyanın sonucunun araştırılarak derdest olması halinde her iki dosyanın birleştirilmesi, aksi halde onaylı suretinin temin edilip eklenmesi, davaya konu eylemler arasında irtibat bulunup bulunmadığı, mükerrer yargılama ya da zincirleme suç hükümleri açısından dava tarihleri itibariyle hukuki kesinti olup olmadığının tespit edilmesinden sonra sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri yerine eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,

    Kabule göre de;Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarih ve E. 2014/140; K. 2015/85 Sayılı kararının 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olması sebebiyle TCK’nın 53. maddesiyle ilgili olarak yeniden değerlendirme yapılmasında zorunluluk bulunması,

    SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 02.06.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

  • TCK MADDE 240 MAL VEYA HİZMET SATIMINDAN KAÇINMA

    TCK MADDE 240 MAL VEYA HİZMET SATIMINDAN KAÇINMA

    Belli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

    TCK MADDE 240’IN GEREKÇESİ
    Madde metninde, belli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınmak fiili suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu suçtan dolayı failin cezalandırılabilmesi için, belli bir mal veya hizmeti satmaktan kaçınmak suretiyle kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkması gerekir. Böylece, kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkması, söz konusu suçun bir objektif cezalandırılabilme şartını oluşturmaktadır. Örneğin, özel hukuk tüzel kişileri eliyle verilen sağlık hizmetlerini aksatarak, belli bir güzergahta toplu taşımacılık hizmetini durdurarak, ekmek gibi temel ihtiyaç maddelerinin üretimini durdurarak, akaryakıt satışını durdurarak kamu için acil bir ihtiyacın ortaya çıkmasına neden olunabilir.
    TCK MADDE 240 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    YargıtayCeza Genel Kurulu 
    Esas : 2009/3Karar : 2009/201Karar Tarihi : 14.7.2009
    • GÖREVDE YETKİYİ KÖTÜYE KULLANMAK ( C. Savcısının Eşinin İntihara Teşebbüs Ettiği/Sanık Savcının Herhangi Bir Soruşturma İşlemi Başlatmadığı – 5237 S.K.’da Zarar Suçu Olduğu/Kişilerin Mağduriyeti Kamu Zararı ve Haksız Kazanç Olmadığından Suçun Oluşmadığı )• C. SAVCISININ GÖREVDE YETKİYİ KÖTÜYE KULLANMASI ( C. Savcısının Eşinin İntihara Teşebbüs Ettiği/Sanık Savcının Herhangi Bir Soruşturma İşlemi Başlatmadığı – Kişilerin Mağduriyeti Kamu Zararı ve Haksız Kazanç Olmadığından Suçun Oluşmadığı )• İNTİHARA TEŞEBBÜS ( Eşi Teşebbüs Eden Savcının Herhangi Bir Soruşturma İşlemi Başlatmadığı/Doktora da Olayda Rapor Tanzim Edilmesine Gerek Bulunmadığını Söylediği – Kişilerin Mağduriyeti Kamu Zararı ve Haksız Kazanç Olmadığından Görevde Yetkiyi Kötüye Kullanmanın Oluşmadığı )• TEHLİKE SUÇU ( Görevde Yetkiyi Kötüye Kullanma – 765 S.K.’da Tehlike Suçu İken 5237 S.K.’da Zarar Suçu Olarak Kabul Edildiği )• ZARAR SUÇU ( Görevde Yetkiyi Kötüye Kullanma – 765 S.K.’da Tehlike Suçu İken 5237 S.K.’da Zarar Suçu Olarak Kabul Edildiğinin Gözönüne Alınacağı )
    ÖZET : Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken sorun, soruşturma yapmakla görevli bulunan C.Savcısının eski eşinin intihara teşebbüs etmesi karşısında herhangi bir soruşturma işlemine tevessül etmemesi ile birlikte ilgili doktora da, olayda suç bulunmadığından rapor tanzim edilmesine gerek bulunmadığını söylemesinin 765 ve 5237 sayılı Yasalar kapsamında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu oluşturup oluşturmayacağının saptanması noktasında toplanmaktadır. Görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. 765 sayılı TCY’de suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı TCY’nın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması” gerekmekte, başka bir anlatımla 765 sayılı TCY’de tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı TCY’nda zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır. Olayda, sanığın bu davranışı ile kişilerin mağduriyetine yol açıldığı veya kişilere haksız kazanç sağlandığı hususu sabit olmadığı gibi ekonomik bir zarar olarak anlaşılması gereken kamunun zarara uğraması keyfiyeti de gerçekleşmemiştir. Bu itibarla, sanığın görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan mahkûmiyeti ve bu mahkûmiyet hükmünü düzelterek onayan Özel Daire kararı isabetsizdir.
    DAVA : Sanığın lehe olan, 765 sayılı TCY’nın 240/2-son, 59/2, 647 sayılı Yasanın 4, 5, 6, 765 sayılı TCY’nın 72. maddeleri uyarınca, sonuç olarak 2.016 lira adli para cezası ve 2 ay 15 gün memuriyetten yoksun kılınma cezasıyla cezalandırılmasına, cezasının taksitlendirilmesine ve ertelenmesine, para cezasının ödenmemesi halinde gecikme zammı uygulanmasına ilişkin, G… Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.01.2006 gün ve 1-2 sayılı hüküm, Sanık müdafiileri tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yüksek 4. Ceza Dairesince 07.11.2007 gün ve 10051-9054 sayı ile; gecikme zammına ilişkin uygulamanın hükümden çıkartılması suretiyle onanmıştır. Yargıtay C. Başsavcılığınca, 09.01.2009 gün ve 229752 sayı ile;“… 5237 sayılı Yasanın 257. maddesinin 1. fıkrasında, görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin, görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur şeklinde düzenlenmiş olup, somut olayda intihara teşebbüs etmek suçu ile ilgili olarak takipsizlik kararı verildiği de gözetildiğinde, 5237 sayılı TCY’nın 257. maddesinde yer alan “kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması veya kişilere haksız kazanç sağlama” öğelerinden hiçbirinin gerçekleşmediği…” gerekçeleriyle itiraz yasayoluna başvurularak, Özel Dairenin onama kararının görevi kötüye kullanma suçu yönünden kaldırılarak, Yerel Mahkeme hükmünün bu suça yönelik olarak bozulmasına karar verilmesi talep olunmuştur.Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:
    KARAR : İncelenen dosyada; Tanıklar ilçe Kaymakamı M… M…, sağlık grup başkanı T… N…, hakim A…. A…, C.Savcısı M…Y…’in beyanları ile; Sanık C. Savcısı T…K… ile bilahare boşandığı eşi D… K… arasında geçimsizlik bulunduğu, olayın olduğu gün birlikte Kaymakam M… M…’ın evine gittikleri burada da tartışmaları üzerine, D…K…’nın gideceğini söyleyerek evi terk ettiği, sanığın kendisine bir şey yapacağı kaygısıyla arkasından kaymakamla birlikte evlerine gittikleri, kapıyı çalmalarına rağmen D… K…’nın kapıyı açmaması üzerine çilingir çağrılarak kapının açıldığı, bu sırada kaymakam tarafından Dr. T….N… aranarak, intihar olabileceği hazırlıklı gelmesinin istendiği, içeri girildiğinde evde yoğun bir gaz kokusu olduğu ve mağdurun mutfak tezgahının önünde bilinci yarı açık bir şekilde oturduğunun görüldüğü, ilk müdahalenin evde yapılarak mağdurenin hastaneye götürüldüğü, hastanede hayati tehlikesinin bulunmadığının saptandığı, bu sırada sanık C.Savcısının Dr. T… N….’e bunda bir suç unsuru yok diyerek rapor tanzim edilmemesini istediği, buna rağmen, ilgili doktor tarafından, 01.05.2004 tarihli rapor tanzim edildiği ancak bu raporun adli makamlara bildirilmediği, C.Savcısı M…Y…’in önce emniyet müdürlüğünü bilahare de ilgili doktoru arayarak, rapor tutup tutmadıklarını sorarak, tutulmuş ise doğrudan üst yazı ile C.Savcılığına bildirilmesini istemesi üzerine, tanzim edilen raporun 07.05.2004 tarihli yazı ile “C. Savcısı T… K…’nın bu olayda suç unsuru yoktur, konu ile ilgili olarak emniyet amirliğine bilgi verilmesine de gerek bulunmamaktadır, beyanı nedeniyle emniyet amirliğine bilgi verilmediği” açıklamasıyla C.Savcılığına gönderildiği,C. Savcılığınca da intihar eylemi ile ilgili olarak gerekli soruşturma yapılarak, 21.06.2004 gün ve 216-67 sayı ile; intihara teşebbüs etmek suçundan, intihara teşvik eden kimse bulunmadığı ve eylemin suç oluşturmadığı gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığına,Dr. T… N…. hakkında ise, adli görevi ihmal suçundan K… Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasında 20.10.2005 gün ve 47-96 sayı ile, sanığın adli görevi ihmal kastıyla hareket ettiğinin kabulünü gerektirir bir neden bulunmadığı gerekçesiyle beraatine,Karar verildiği tanık anlatımları ve dosyadaki diğer kanıtlarla sabittir.Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken sorun, soruşturma yapmakla görevli bulunan C.Savcısının herhangi bir soruşturma işlemine tevessül etmemesi ile birlikte ilgili doktora da, olayda suç bulunmadığından rapor tanzim edilmesine gerek bulunmadığını söylemesinin 765 ve 5237 sayılı Yasalar kapsamında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu oluşturup oluşturmayacağının saptanması noktasında toplanmaktadır.765 sayılı TCY’nın 240. maddesi kapsamında suç oluşturduğu yönünde kuşku bulunmayan bu eylemin, 5237 sayılı TCY’nın 257/1. maddesi kapsamında da suç oluşturup oluşturmayacağı hususunun değerlendirilmesine gelince;5237 sayılı TCY’nın 257. maddesinin 1. fıkrasında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçu; kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle kişilerin mağduriyeti, kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç sağlanması ile oluşur. 765 sayılı TCY’nın 240. maddesindeki suçun oluşumu için norma aykırı davranış yeterli iken; 5237 sayılı TCY’nın 257. maddesindeki suçun oluşabilmesi için norma aykırı davranış yetmemekte; bu davranış nedeniyle “kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması” gerekmekte, başka bir anlatımla 765 sayılı TCY’nın 240. maddesinde tehlike suçu olarak düzenlenen bu suç, 5237 sayılı TCY’nda zarar suçu haline getirilmiş bulunmaktadır.Olayda, sanığın bu davranışı ile kişilerin mağduriyetine yol açıldığı veya kişilere haksız kazanç sağlandığı hususu sabit olmadığı gibi ekonomik bir zarar olarak anlaşılması gereken kamunun zarara uğraması keyfiyeti de gerçekleşmemiştir.Bu itibarla, sanığın görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan mahkûmiyeti ve bu mahkûmiyet hükmünü düzelterek onayan Özel Daire kararı isabetsiz olup; Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire kararının bu suç yönünden kaldırılmasına ve anılan hükmün bu suçla sınırlı olarak bozulmasına karar verilmelidir.Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi H.Y. A.; “İntihara teşebbüs eden eşinin hastanede muayenesini yapan görevli doktora, olayda bir suç unsuru olmadığı gerekçesiyle rapor düzenlemesini engelleyen sanık Cumhuriyet Savcısının eyleminin görevinin gereklerine aykırı hareket olarak nitelenmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Soruşturmanın takipsizlikle sonuçlanmış olması sanığın beraatinin gerekçesi olamayacağı gibi, ortada TCK’nun 257. maddesinde yazılı kamu zararının bulunmadığına da dayanak olamaz. Cumhuriyet Savcısı, takipsizlikle sonuçlanacak bir soruşturmayı da gereği gibi yapmakla yükümlüdür. Bunun için devletten maaş almaktadır. Görevin gereklerine aykırı harekette bu nedenle kamu zararı mevcut olduğu gibi, soruşturma yapılması gereken her olayın incelenmesi, araştırılması ve nihayet soruşturulması hukuk devleti ilkesinin gerekliliklerindendir; aksine harekette kamunun mağduriyeti de düşünülmelidir.Bu nedenle sanığın mahkûmiyeti ve kararın onanmış olması yerinde olmakla Yargıtay C.Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmesi düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmamaktayım.” gerekçesiyle,Bir Kurul Üyesi, ise “Özel Daire kararının isabetli olduğu” görüşüyle, itirazın reddi yönünde karşı oy kullanmışlardır.
    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 07.11.2007 gün ve 10051-9054 sayılı kararının görevi kötüye kullanma suçu yönünden KALDIRILMASINA,3- G… Ağır Ceza Mahkemesinin 26.01.2006 gün ve 1-2 sayılı hükmünün, görevi kötüye kullanma suçu yönünden BOZULMASINA,4- Dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 14.07.2009 günü yapılan müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

  • TCK MADDE 239 TİCARİ SIR,BANKACILIK SIRRI VEYA MÜŞTERİ SIRRI NİTELİĞİNDEKİ BİLGİ VEYA BELGELERİN AÇIKLANMASI

    TCK MADDE 239 TİCARİ SIR,BANKACILIK SIRRI VEYA MÜŞTERİ SIRRI NİTELİĞİNDEKİ BİLGİ VEYA BELGELERİN AÇIKLANMASI

     Sıfat veya görevi, meslek veya sanatı gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikayet üzerine, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu bilgi veya belgelerin, hukuka aykırı yolla elde eden kişiler tarafından yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi halinde de bu fıkraya göre cezaya hükmolunur.2) Birinci fıkra hükümleri, fenni keşif ve buluşları veya sınai uygulamaya ilişkin bilgiler hakkında da uygulanır.3) Bu sırlar, Türkiye’de oturmayan bir yabancıya veya onun memurlarına açıklandığı takdirde, faile verilecek ceza üçte biri oranında artırılır. Bu halde şikayet koşulu aranmaz.4) Cebir veya tehdit kullanarak bir kimseyi bu madde kapsamına giren bilgi veya belgeleri açıklamaya mecbur kılan kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

    TCK MADDE 239’UN GEREKÇESİ
    Maddenin birinci fıkrasında ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin yetkisiz kişilere verilmesi veya ifşa edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bir bilgi veya belgenin bu nitelikte olup olmadığı, ilgili kanunda belirlenen bu hususa ilişkin ölçütler göz önünde bulundurularak hâkim tarafından belirlenir.Maddenin ikinci fıkrasında, fennî keşif ve buluşlar ile sınaî uygulamaya ilişkin bilgiler koruma altına alınmıştır. Genel anlamda fennî veya sınaî sır, sanayicinin işletmesinin yararı gereği gizli tutmak istediği hususlardır.Üçüncü fıkrada, sırrın Türkiye’de oturmayan bir yabancıya veya memurlarına açıklanması hâlinde daha ağır ceza öngörülmüştür.Maddenin dördüncü fıkrasında, bir kimsenin cebir veya tehditle bu madde kapsamına giren bir sırrı açıklamaya mecbur edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.
    TCK MADDE 239 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI 
    Yargıtay5. Ceza Dairesi
    Esas : 2014/7809Karar : 2017/118 Karar Tarihi : 12.01.2017
    Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması ile sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme suçlarından açılan kamu davasında eylemin bir bütün olarak TCK`nın 239. maddesindeki ticarî sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması suçunu oluşturduğu kabul edilerek kurulan hükmün katılan vekili tarafından temyiz edildiği anlaşılmakla tebliğnamedeki temyiz isteminin reddini isteyen düşünceye iştirak edilmeyerek sanık müdafii ve katılan vekilinin temyiz itirazlarına hasren inceleme yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:Suç tarihinde, katılan şirket bünyesinde mühendis olarak çalışmakta olan sanığın, şirketin ana bilgisayara güvenlik sistemini devre dışı bırakıp uzaktan girerek kendi bilgisayarına veri transferi yaptığı ve 2490 adet dosyayı şifreleyerek ZIP formatında harici belleğe kopyalayıp yeni işe başladığı firmanın ana bilgisayarına aktardığı iddia edilen olayda sanık ve müdafiin, kopyalandığı iddia edilen verilerin ticari sır veya müşteri sırrı niteliğinde olmadığını beyan ederek atılı suçlamayı kabul etmedikleri, katılan tarafın ise söz konusu bilgilerin ticari sır niteliğinde olduğunu beyan ettikleri, dosya arasında mevcut kayıtların teknik bilgi ve tecrübeyi gerektiren konulara ilişkin olduğu nazara alınarak; kopyalanan kayıtlarda yer alan bilgilerin ticari sır veya müşteri sırrı niteliğinde olup olmadığı hususlarında konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınması ve hasıl olacak sonuca göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı şekilde hüküm kurulması, Kanuna aykırı, sanık müdafii ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK`nın 321 maddesi uyarınca BOZULMASINA, 12/01/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay5. Ceza Dairesi
    Esas : 2013/14327Karar : 2015/16810 Karar Tarihi : 30.11.2015
    Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen 10/06/2014 gün 2012/6-1336 E. 2014/323 K. sayılı ilamında da belirtildiği gibi, suç oluşturan bir eylemin aynı anda birden fazla kanundaki düzenlemeleri ihlal etmiş olması durumunda “kanunların içtimaı” söz konusu olmaktadır. Bu hallerde görünüş itibariyle suçların çokluğundan bahsedilebilirse de, eyleme gerçekte karşılaşan normlardan sadece birisi uygulanabileceğinden buna “görünüşte içtima” da denilmektedir. Böyle durumlarda hangi kanunun uygulanması gerektiği, “özel normun önceliği”, “tüketen-tüketilen norm ilişkisi” ve “yardımcı (tali) normun sonralığı” gibi ilkelere göre belirlenmelidir. Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda “özel normun önceliği” ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır.5237 sayılı Kanunda “ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması” suçunu düzenleyen 239. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunun 73/3, 159. maddelerinde düzenlenmiş olan “sıfat ve görevleri dolayısıyla öğrenilen bankalara veya müşterilerine ait sırların açıklanması” suçu özel norm niteliği taşıdığından, özel normun önceliği ilkesi gereğince 5237 sayılı TCK`nun 239/1. maddesi değil Bankacılık Kanununun 73/3. maddesi delaletiyle aynı Kanunun 159. maddesi uygulanmalıdır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; katılan bankada ticari portföy yönetmeni olarak görevli olan sanığın, görevi dolayısıyla öğrendiği 1.196 banka müşterisine ait müşteri sırrı niteliğindeki mevduat bakiyesi, vade tarihi ve faiz oranı bilgileri içeren listeyi suç tarihinde başka bir bankada görev yapan eşine elektronik posta yoluyla göndererek açıkladığı, bu suretle 5411 sayılı Bankacılık Kanununun 73/3. maddesi delaletiyle 159. maddesinde yazılı suçun tüm unsurlarıyla oluştuğu gözetilmeden dosya kapsamı ve oluşa uygun düşmeyen gerekçelerle mahkumiyeti yerine yazılı biçimde beraatine karar verilmesi, Kabule göre de;TCK’nın 239/1. maddesinde yazılı suç şikayete bağlı olup, CMK`nın 253/1-a maddesi gereğince uzlaşma kapsamında bulunmasına rağmen uzlaşma hükümlerinin uygulanmaması, Kanuna aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK`nın 321. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 238 KAMUYA GEREKLİ ŞEYLERİN YOKLUĞUNA NEDEN OLMA

    TCK MADDE 238 KAMUYA GEREKLİ ŞEYLERİN YOKLUĞUNA NEDEN OLMA

    Taahhüt ettiği işi yerine getirmeyerek, kamu kurum ve kuruluşları veya kamu hizmeti veya genel bir felaketin önlenmesi için zorunlu eşya veya besinlerin ortadan kalkmasına veya önemli ölçüde azalmasına neden olan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası verilir.

    TCK MADDE 238’İN GEREKÇESİ
    Madde, taahhüt olunan işin yapılmaması suretiyle kamu kurum ve kuruluşları veya kamu hizmeti veyahut genel bir felâketin önlenmesi için zorunlu eşya veya gıda maddelerinin ortadan kalkmasına veya bu sonucu doğuracak derecede azalmasına neden olunmasını suç hâline getirmiş bulunmaktadır.Suçun maddî unsuru, taahhüt olunan işin yapılmamasıdır. Elbette ki, bu yapmamanın kasta bağlı bulunması suçun oluşması için gereklidir. Suçun oluşması için herhangi bir taahhüdün yerine getirilmemesi söz konusu olmayıp, taahhüdün konusunun resmî daire veya kamu hizmeti veya genel bir felâketin önlenmesi için gerekli besin ve başka eşya olması gerekmektedir. Failin, kamu idaresine karşı maddede belirtilen erzak veya eşyayı sağlama hususunda taahhüt altına girmiş bulunması yeterli olup, bu işi meslek edinmesi gerekmez. aahhüdün, failin elinde olmayan mücbir nedenler dolayısıyla yerine getirilmemesi hâlinde fiilin, kusurun ortadan kalkması dolayısıyla, cezalandırılmayacağı açıktır.
    TCK MADDE 238 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay Ceza Genel Kurulu
    Esas : 2006/9-9Karar : 2006/19Karar Tarihi : 14.2.2006
    • YAKINANIN HÜKMÜ TEMYİZ ETME YETKİSİ ( 1412 Sayılı CYUY.nın 317. Maddesi Uyarınca Yetkisi Bulunmayan Yakınanın Temyiz İsteminin Reddi Gereği )• CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNA İLİŞKİN USUL KURALLARI ( 1412 Sayılı CYUY.nın 317. Maddesi Uyarınca Hükmü Temyiz Etme Hak ve Yetkisi Bulunmayan Yakınanın Temyiz İsteminin Reddi Gereği )• MALA ZARAR VERME ( 1412 Sayılı CYUY.nın 317. Maddesi Uyarınca Hükmü Temyiz Etme Hak ve Yetkisi Bulunmayan Yakınanın Temyiz İsteminin Reddi Gereği )
    ÖZET : Uyuşmazlık, yakınanın hükmü temyiz etmesine yasal olanak bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. 1412 sayılı CYUY.nın 317. maddesi uyarınca, hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmayan yakınanın temyiz isteminin reddine karar verilmesi gerekir.
    DAVA : Mala zarar verme, sövme ve tehdit suçlarından sanıklar Ahmet Susam ve B… … Mucık’ın beraatlarına ilişkin Bartın Sulh Ceza Mahkemesince 17.02.2005 gün ve 500-23 sayı ile verilen kararın, yakınan tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 14.11.2005 gün ve 5313-8616 sayı ile;( … Hükümden sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK.nun 237 ve 238. maddeleri hükmü karşısında, sanık ve şikayetçinin hukuki durumlarının yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması… ( gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay C.Başsavcılığı ise 02.01.2006 gün ve 100380 sayı ile;“… Yargılama yasalarının zaman bakımından uygulanmasında genel ilke derhal uygulama, hemen uygulama ilkesidir. Bunun istisnası yasada aksi uygulamanın belirtilmiş olması halidir. Derhal uygulama ilkesi uyarınca, usul işlemleri, yapılacağı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tabidir. Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler de sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir. Yürürlüğe giren yeni yasa yargılaması devam eden davalarda hemen uygulanacaktır. Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.09.2003 tarih 2003/1-226 esas, 2003/229 karar ve 24.05.2005 tarih 2005/7-24 esas, 2005/56 karar sayılı kararları da aynı doğrultudadır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi de 18.10.2005 tarih 2005/6145-10032 sayılı kararında da “Sanık hakkında açılan kamu davasına karar tarihinde uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 366. maddesi uyarınca usulüne uygun şekilde katılma isteminde bulunup bu sıfatı kazanmayan şikayetçinin temyize yetkisi bulunmadığı cihetle, vaki temyiz isteminin reddine…” karar vermiştir. Somut olayda, karar 17.02.2005 tarihinde verilmiş olup, temyiz tarihinde sanıklar ve C.savcılarınca temyiz edilmediğinden hükmün kesinleştiğinin kabulü gerekir. Zirai şikayetçi yargılama aşamasında yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK.nun 366. maddesi hükümleri doğrultusunda katılma talebinde bulunmadığından hükmü temyize yetkisi de yoktur. Aksini kabul etmek sanık açısından kazanılmış hak kuralının da ihlali anlamına gelecektir.” görüşüyle itiraz yoluna başvurarak Özel Daire kararının kaldırılmasına ve yakınanın temyiz inceleme isteminin CYUY.nın 317. maddesi uyarınca reddine karar verilmesini talep etmiştir. Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü: KARAR : Sanıkların, mala zarar vermek, sövme ve tehdit suçlarından beraatlarına karar verilen olayda Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, yakınanın hükmü temyiz etmesine yasal olanak bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. Olağan yasa yollarından olan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, bir temyiz davası açılmış olmalıdır. Temyiz davasının açılabilmesi için de, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 310. maddesine göre iki koşulun varlığı gereklidir. Bunlardan ilki süre koşuludur. Usul Yasası 310 uncu maddesinde, genel kural olarak tarafların temyiz isteğinde bulunabilecekleri süreyi hükmün tefhiminden, tefhim edilmemişse, tebliğinden başlamak üzere bir hafta olarak belirlemiştir. Temyiz süresi 1412 sayılı CYUY.nın 310. maddesinin 3. fıkrasındaki ayrıksı durum hariç olmak üzere, hükmün açıklanması sırasında hazır bulunanlar yönünden bu tarihte, yokluklarında hüküm verilenler yönünden ise gerekçeli kararın tebliği tarihinde başlar. Temyiz davasının açılabilmesi için gerekli olan ve uyuşmazlık konusunu da ilgilendiren ikinci koşul ise istek koşuludur. Yargılama hukukunun temel prensiplerinden olan “Davasız yargılama olmaz.” ilkesine uygun olarak temyiz davası kendiliğinden açılmaz, bu konuda bir isteğin bulunması gereklidir. İstek koşulunun ise bu konuda hak ve yetkisi olan kişilerce yerine getirilebileceği yasa gereğidir. CYUY.nın halen yürürlükte bulunan 305. maddesinin 1. fıkrasında bu kuraldan uzaklaşılmış ve bazı ağır mahkûmiyetlerde istek şartından sanık lehine vazgeçilerek, temyiz incelemesinin kendiliğinden ( re’sen ( yapılması kabul edilmiş ise de, onbeş yıl ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezalara ilişkin olanlar dışında kalan hükümlerde, süre ve istek koşullarına uygun temyiz davası açılmamışsa hükmün Yargıtay’ca incelenmesi olanaksızdır. Öte yandan, gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda, yeni yürürlüğe giren yargılama kurallarına ilişkin değişikliklerin, yapılacak yargılama işlemlerinde derhal uygulanması ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke usule ilişkin yeni Yasanın eskisinden daha yeterli ve daha yararlı olduğu ön kabulüne ve ülkede aynı anda birden çok yargılama yasasının geçerli olmaması ilkesine, yasaların yürürlükte kalış süreleri içerisinde, düzenledikleri alanlarda uygulanacağı görüşüne dayanmaktadır. Açıklanan ilkenin istisnası da ancak yeni yürürlüğe konulan yasada geçici maddelerle yapılan düzenlemeler ile ayrık tutulan hallerde ortaya çıkmaktadır. Derhal uygulanırlık ilkesinin doğal sonucu olarak, usul işlemleri, yapıldığı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tâbi olacak ve ceza yargılaması sırasında, yasada değişiklik olduğunda yeni yasa hemen uygulanacak, ancak, bu durum, önceki yasanın yürürlükte bulunduğu dönemde, o yasaya uygun biçimde yapılmış işlemlerin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı gibi yenilenmesini de gerektirmeyecektir. Bu ilkenin sonucu olarak;1- Usul işlemleri mutlaka yürürlükteki yasaya göre yapılacaktır.2- Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir.3- Yeni yasanın yürürlüğünden sonra yapılması gereken usul işlemleri yeni yasaya tâbi olacaktır.4- Yeni yasanın uygulanmasında, sanığın leh veya aleyhinde sonuç doğurmasına bakılmayacaktır. Açıklanan bu ilke doğrultusunda, kamu davasına katılma konusundaki yasal düzenlemeler incelendiğinde;1412 sayılı CYUY.nın 365. maddesi gereğince, suçtan zarar gören herkesin davaya katılması olanaklıdır. Davaya katılma hakkı olan kişiler bu haklarını aynı Yasanın 366. maddesi uyarınca, ya yazılı olarak dilekçeyle ya da tutanak tutulmak üzere zabıt katibine yapılacak bir beyanla kullanabileceklerdir.01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 237. maddesinde ise suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların davaya katılabilecekleri kabul edilmiş, ancak yasa yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Anılan Yasanın 238. maddesi uyarınca; davaya katılma hakkının kullanılması için dilekçe ile başvurma yönteminin yanı sıra, sözlü olarak yapılan istemin duruşma tutanağına geçirilmesi de yeterli görülmüş, hatta şikayetçi olduğunu bildiren kişiye mahkemelerce, davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulması hususunda zorunluluk getirilmiştir. Açıklanan yasal düzenlemeler nazara alındığında, 01 Haziran 2005 tarihinden önce sonuçlandırılan yargılamalarda kamu davasına katılma konusunda 1412 sayılı CYUY.nın 365 ve devam eden maddelerine uygun olarak işlem yapılmış olması yeterlidir. Bu süreçte anılan yasal düzenlemeye uygun olarak son soruşturma ( kovuşturma ( aşamasında katılan sıfatını almayan bir kimsenin, olağan yasa yollarından olan temyiz davasında kamu davasına katılmasına yasal olanak bulunmamaktadır. 5271 sayılı CMY.nın yürürlüğe girmiş olması, daha önce yürürlükte olan yargılama yasasına uygun olarak sonuçlandırılan davalarda, yakınana yeni bir hak bahşetmeyecektir. Ancak, 5271 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, yöntemine uygun bir temyiz başvurusu üzerine hükmün bir başka hukuka aykırılık saptanarak bozulması ile kovuşturma aşamasına dönüleceğinden, yeniden yapılacak yargılamanın da artık yürürlükte olan anılan Yasa hükümlerine göre yapılması gerektiği gözetilmelidir. Bu nedenle, diğer yargılama kurallarının yanında 238. madde uyarınca yakınana, kamu davasına katılma hakkının bulunduğunun hatırlamasının gerektiği de açıktır. Fakat, bu durumda da koşulları varsa sanığın kazanılmış hakkının dikkate alınması yasal bir zorunluluktur. Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; Sanıklar haklarında 02.09.2004 tarihli iddianame ile açılan davada, 05.10.2004 tarihinde duruşmaya başlanmış olup, 30.11.2004, 28.12.2004, 17.02.2005 tarihlerinde oturumlar sürdürülerek yargılama sonlandırılmıştır. Yakınan Döndü Susam bütün bu oturumlara ve 10.12.2004 tarihinde yapılan keşfe katılmasına rağmen, yargılama sürecinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 365 ve devamı maddelerinde açıklanan yönteme uygun olarak davaya katılma talebinde bulunmamıştır. Ne var ki, adı geçen yakınan, yüzüne karşı verilen hüküm aleyhine 21.02.2005 havale tarihli dilekçe ile kovuşturma evresinin mahkemesince sonuçlandırılmasından sonra temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yargılamanın sürdürülüp, sonlandırıldığı süreçte yürürlükte bulunan yasaya göre davaya katılma isteminde bulunmayan yakınanın, yürürlükteki yasaya uygun olarak verilen hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunmadığı açıktır.O halde Özel Dairece, 5320 sayılı Ceza Yargılama Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasa’nın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 317. maddesi uyarınca, hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmayan yakınanın temyiz isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, hükmün bozulmasına karar verilmesi yasaya aykırıdır. Zira, verilen hüküm kendiliğinden temyize tabi olmadığı gibi, başvuru tarihinde yürürlükte bulunan yargılama kurallarına göre, temyiz davası açmaya yetkili bir kişi tarafından yöntemince istek koşuluna uygun mahiyette açılmış bir temyiz davası da bulunmamaktadır Bu itibarla, usuli işlem tarihinde hükmü temyize hak ve yetkisi bulunmayan yakınanın temyiz inceleme istemi üzerine verilen ve adı geçeni temyiz davası amaya hak sahibi sayan Özel Daire bozma hükmü bu yönüyle isabetsiz olup, Yargıtay C.Başsavcılığının usul ve yasaya uygun itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, ancak CYUY.nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak yakınanın temyiz inceleme isteminin aynı Yasanın 317. maddesi uyarınca reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Kurul Üyesi ise, “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası ile getirilen yeni düzenlemeler karşısında, davaya katılma isteminin sözlü olarak da yapılmasına olanak tanınmış olup, somut olayda yakınan duruşmalara katılarak şikayetçi olduğunu bildirmiş ve bu husus da tutanağa geçirilmiştir. Yine, yeni yasal düzenleme çerçevesinde mağdura da haklar tanınmış olması gözetilerek, yakınanın temyiz isteminin incelenmesi olanaklıdır. Bu nedenle Özel Daire kararı isabetli olduğundan, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14.11.2005 gün ve 5313-8616 sayılı bozma ilamının KALDIRILMASINA,3- Hükmü temyize hak ve yetkisi bulunmayan yakınan Döndü Susam’ın temyiz inceleme isteminin CYUY.nın 317. maddesi uyarınca REDDİNE,4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 14.02.2006 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

  • TCK MADDE 236 EDİMİN İFASINA FESAT KARIŞTIRMA

    TCK MADDE 236 EDİMİN İFASINA FESAT KARIŞTIRMA

    TCK MADDE 236 EDİMİN İFASINA FESAT KARIŞTIRMA1) Kamu kurum veya kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, bunların iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler ya da kooperatiflere karşı taahhüt altına girilen edimin ifasına fesat karıştıran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.2) Aşağıdaki fiillerin hileli olarak yapılması halinde, edimin ifasına fesat karıştırılmış sayılır:a) İhale kararında veya sözleşmede evsafı belirtilen maldan başka bir malın teslim veya kabul edilmesi.b) İhale kararında veya sözleşmede belirtilen miktardan eksik malın teslim veya kabul edilmesi.c) Edimin ihale kararında veya sözleşmede belirtilen sürede ifa edilmemesine rağmen, süresinde ifa edilmiş gibi kabul edilmesi.d) Yapım ihalelerinde eserin veya kullanılan malzemenin şartname veya sözleşmesinde belirlenen şartlara, miktar veya niteliklere uygun olmamasına rağmen kabul edilmesi.e) Hizmet niteliğindeki edimin, ihale kararında veya sözleşmede belirtilen şartlara göre verilmemesine veya eksik verilmesine rağmen verilmiş gibi kabul edilmesi.3) Edimin ifasına fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin eden görevli kişiler, ayrıca bu nedenle ilgili suç hükmüne göre cezalandırılırlar.
    TCK MADDE 236’NIN GEREKÇESİ
    Bu maddede, edimin ifasına fesat karıştırma suçu tanımlanmıştır.Sözleşmenin imzalanmasıyla ihale süreci sona ermekte ve edimin ifası süreci başlamaktadır. Bu süreçte edimin ifasına fesat karıştırılması bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır.Söz konusu suç, kamu kurum veya kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, bunların iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler ya da kooperatiflere karşı taahhüt altına girilen edimin ifasına fesat karıştırmak suretiyle işlenebilir. Bu bakımdan söz konusu suçun uygulama alanı sadece kamu kurum veya kuruluşlarına karşı girişilen taahhütlerin yerine getirilmesiyle sınırlı tutulmamıştır.Maddenin ikinci fıkrasında, edimin ifasına fesat karıştırma niteliğindeki hareketler sayılmıştır. Sayılan bütün bu hareketlerin ortak özelliği hileli davranışlar olmasıdır. Fıkra metninde beş bent olarak sayılan bu seçimlik hareketler yeterli açıklıkta tanımlandığı için, ayrıca izaha gerek görülmemiştir.Maddenin üçüncü fıkrasına göre, edimin ifasına fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, kamu görevlilerinin ve sair kişilerin bir menfaat temin etmiş olmaları gerekli değildir. Aksi takdirde, yani edimin ifasına fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin edilmiş olması hâlinde, ayrıca bu nedenle ilgili suç hükmüne göre ceza sorumluluğu cihetine gidilir.
    TCK MADDE 236 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay5. Ceza Dairesi
    Esas : 2017/660Karar : 2017/822 Karar Tarihi : 6.03.2017
    Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulunun süreklilik kazanmış uygulamalarına göre şeklen direnme kararı verilmiş olsa dahi;a) Bozma kararı doğrultusunda işlem yapmak,b) Bozma kararında tartışılması gereken hususları tartışmak,c) Bozma sonrasında yapılan araştırma, inceleme ya da toplanan yeni delillere dayanmak,d) İlk kararda yer almayan ve daire denetiminden geçmemiş olan yeni ve değişik gerekçe ile hüküm kurmak,Suretiyle verilen hüküm özde direnme kararı olmayıp, bozmaya eylemli uyma sonucu verilen yeni bir hüküm niteliğinde olduğu, bu itibarla inceleme konusu dosyada; yerel mahkemece bozmadan önce ortada bir ihale olmadığı, doğrudan temin ile gerçekleştirilen alımlarda edimin ifasına fesat karıştırma suçunun oluşmayacağı belirtilmesine rağmen, bozmadan sonra, söz konusu kamelyanın taşınmasındaki zorluktan kaynaklı olarak belediyece teslim alınmadığı, hileli hareket bulunmadığı gibi ilk hükümde yer almayan yeni ve değişik gerekçelerle beraat kararı verildiği anlaşıldığından, yerel mahkemenin son uygulaması direnme kararı olmayıp, yeni hüküm niteliğinde bulunduğu gözetilerek esasın incelenmesine karar verildikten sonra gereği düşünüldü:Dairemizin 01/10/2013 günlü bozma kararında da belirtildiği üzere; 5237 sayılı TCK’nın 236/2-b maddesinde ihale kararında veya sözleşmede belirtilen miktardan eksik malın teslim veya kabul edilmesi eyleminin suç olarak düzenlendiği, somut olayda da doğrudan temin yöntemiyle satın alınan bir adet kameriye teslim edilmediği halde edilmiş gibi Belediye Fen İşleri Müdür vekili olan sanık tarafından belge düzenlendiği ve 16/08/2006 tarihinde ödeme yapıldığının anlaşılması karşısında TCK’nın 212. maddesi hükmü de dikkate alındığında, yüklenen suçun tüm unsurlarıyla oluştuğu gözetilmeden dosya kapsamı ve oluşa uygun düşmeyen gerekçelerle yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,Kanuna aykırı, katılan Hazine vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 06/03/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay5. Ceza Dairesi
    Esas : 2013/1905Karar : 2014/6101Karar Tarihi : 4.06.2014
    Her ne kadar yapılan yargılama sonucunda Sanayi ve Ticaret Bakanlığına bağlı KOSGEB kurumunun hizmet alımı niteliğindeki araç kiralama ihalesini kazanarak kurumla sözleşme imzalayan firmanın yetkili müdürü olan sanığın sözleşme ve ihale şartlarına aykırı biçimde kilometre saatleri ile oynanıp 50.000 km`den fazla yol yapmış araçları bu miktarın altında yol yapmış şeklinde göstererek Kuruma teslim ettiği gerekçesiyle edimin ifasına fesat karıştırmak suçundan mahkumiyetine karar verilmişse de;TCK’nın 236. maddesinde edimin ifasına fesat karıştırma halleri yasa koyucu tarafından tahdidi olarak sayılmış olup, maddede sayılan seçimlik hareketlerin ya da faillik durumunun genişletilmesinin anılan Yasanın 2. maddesindeki kanunilik ilkesine aykırılık teşkil edeceğinde bir kuşku bulunmadığı,hizmet niteliğindeki edimin ifasına fesat karıştırılmasını düzenleyen TCK`nın 236/2. fıkranın e bendindeki “Hizmet niteliğindeki edimin, ihale kararında veya sözleşmede belirtilen şartlara göre verilmemesine veya eksik verilmesine rağmen verilmiş gibi kabul edilmesi” şeklindeki düzenleme içeriğine göre bu suçun failinin ancak hizmetin kabulüyle sorumlu görevliler olabileceği,ilgili kurumda görevli olmayan sanığın eyleminin ise suça konu olayda görevlilerin kandırılarak içeriği itibarıyla sahte araç teslim tutanaklarının düzenlenmesini sağlamak olduğu ve TCK`nın 204/1 ve 43. maddelerine uyan zincirleme biçimde sahtecilik suçunu oluşturacağı gözetilmeksizin yanılgılı hukuki değerlendirmeyle edimin ifasına fesat karıştırma suçundan mahkumiyet hükmü kurulması,Kanuna aykırı, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün ( BOZULMASINA ) , oybirliğiyle karar verildi.

  • Terör Suçu Müsadere –Avukatın etkisi ve faydaları

    Terör Suçu Müsadere –Avukatın etkisi ve faydaları

    ÖZET : Suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işleniş yer ve zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluş ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler birlikte değerlendirilip, sanığın eylemlerini bir suç işleme kararının icrası kapsamında gerçekleştirip gerçekleştirmediğine göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle karar verilmesi.

    Yargıtay

    7. Ceza Dairesi

    Esas : 2018/446

    Karar : 2018/1024

    Karar Tarihi : 08/02/2018
    Mahkeme : Asliye Ceza MahkemesiKonu : 5607 Sayılı Terörle Mücade Kanunu’na aykırılık.

    KARAR : Hükümlülük, müsadere, tasfiye, nakil aracının iadesine
    Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya okunduktan sonra Türk Milleti adına gereği görüşülüp düşünüldü;

    Sanık … hakkındaki hükme yönelik temyiz incelemesinde; Dairemizce de kabul gören Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun …. sayılı kararında ayrıntıları belirtildiği gibi; suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesindeki özellikler, fiillerin işleniş yer ve zamanı, fiiller arasında geçen süre, korunan değer ve yarar, hareketin yöneldiği maddi konunun niteliği, olayların oluş ve gelişimi ile dış dünyaya yansıyan diğer tüm özellikler birlikte değerlendirilip, sanığın eylemlerini bir suç işleme kararının icrası kapsamında gerçekleştirip gerçekleştirmediği ve hakkında TCK.nun 43. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı hususlarının tartışılarak belirlenmesi bakımından; incelemeye konu bu dosyaya ilişkin suç tarihinin 07/09/2014, iddianame düzenleme tarihinin ise 17/09/2014 olduğu, Dairemizin … sayılı dosyası üzerinden daha önce incelenerek bozulmasına karar verilen aynı mahkemenin … sayılı dosyasında sanık …’e atılı eylem ile ilgili olarak suç tarihinin 23/08/2014, iddianame düzenleme tarihinin ise 17/09/2014 olduğu, anılan dosyada sanığın eyleminin benzer mahiyette olduğu dikkate alınarak, anılan dosyanın incelenip, gerektiğinde birleştirilerek sanığın bu eylemi bir suç işleme kararı icrası kapsamında işleyip işlemediği ve haklarında TCK.nun 43. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı hususu tartışıldıktan sonra bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi; sanık … hakkındaki hükme yönelik temyiz incelemesinde; 5607 sayılı Yasanın 28/06/2014 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren ve suç tarihinde yürürlükte bulunan 6545 sayılı Yasa ile değişik 3/5 ve 3/10. maddelerindeki düzenlemeler dikkate alınıp temel cezaların buna göre belirlenmesi gerekirken doğrudan 5607 sayılı Yasanın 3/18. maddesine göre belirlenmesi, 24.11.2015 günlü 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarih ve 2014/140 esas, 2015/85 sayılı iptal kararı ile 5237 sayılı TCK.nun 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptal edilmesi nedeniyle, anılan maddenin yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

    Ceza, Ağır Ceza, Asliye Ceza, Sulh Hukuk, Adalet, Gaziantep, Tazminat, idari dava Avukatı, Haberler, News, Uyuşturucu, Cinsel Taciz, Sosyal Medya, Hacker, Siber Suç, Cezaevi, Gardiyan, Savcı, Başsavcı, Adliye, Zabıt Katibi, Hakim, Cinayet, Gasp, Yaralama, Yankesicilik, Tecavüz, İstismar, Whatsapp, Twitter, Instagram, Kadına Şiddet, Velayet, Nafaka, Terör, Terörist
    5237 sayılı TCK.nun 52/4. madde fıkrası gereğince, adli para cezasının taksitlendirilmesine karar verilmesine rağmen, 5237 sayılı TCK.nun 52/4. maddesi hükmüne aykırı olarak ve infazda tereddüt oluşturacak şekilde taksit aralığının kararda belirtilmemesi, sanık …’ün aracı kiraladığını belirtmesine rağmen bu hususta dosyaya herhangi bir belgenin sunulmadığı, araç üzerinde daha önce de benzer bir kaçakçılık eylemi nedeniyle tedbir bulunduğu ve 5237 sayılı TCK.nun 54/3. maddesine göre müsaderesinin hakkaniyete de aykırı olmayacağı anlaşılmakla malen sorumlu … dinlenip aracın fiilen kime ait olduğu tespit edildikten sonra bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde nakil aracının iadesine karar verilmesi,

    Yasaya aykırı, sanık …, sanık … ile müdafii ve katılan … İdaresi adına Hazine vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK.nun 321.maddesi uyarınca BOZULMASINA, 08/02/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

    Bu konu hakkındaki benzer makalelerimiz için tıklayın

  • Terör propagandası sosyal medya

    Terör propagandası sosyal medya

    Terör propagandası sosyal medya 

     Yargıtay

    16. Ceza Dairesi 

     Esas : 2017/364  

    Karar : 2017/1032
    Terör Örgütü Propagandası Yapmak Suçunun twitter üzerinden işlenmesinde sanığın söz konusu hesabın kendisine ait olmadığına ilişkin savunması karşılığında mahkemenin yeterli incelemeyi yapmadan sanığı cezalandırması bozmayı gerektirmiştir.

    bu konu hakkındaki bezer makalelerimiz için tıklayın

  • Terör Örgütüne Üyelik Suçu,Terör Suçunu Ve Suçlusunu Övme

    Terör Örgütüne Üyelik Suçu,Terör Suçunu Ve Suçlusunu Övme

    T.C.YARGITAY8. CEZA DAİRESİ
    Esas : 2013/1567Karar : 2013/5627Karar Tarihi : 15.2.2013
    • SUÇU VE SUÇLUYU ÖVME ( Sanıkların PKK Elebaşısı Hakkında “Sayın A.Ö Önderimiz” Şeklinde Duruşmada ve Savcılıkta İfadelerinin İfade Özgürlüğü Kapsamında Olduğu – Şiddete Teşvik Edici Mahiyeti Bulunmadığı/Demokratik Toplum Şartı )
    • TERÖR ÖRGÜTÜ ELEBAŞISINA “SAYIN” İFADESİ KULLANILMASI ( Sanıkların Sayın İfadesi ile İnfaz koşulları ile İlgili Kendi Değer Yargılarını İçeren Düşüncesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 M. Kapsamında Kaldığının Kabulü Gerektiği )
    • İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN DEMOKRATİK TOPLUMUM TEMELİ SAYILMASI ( Sadece Lehte Olduğu Kabul Edilen veya Zararsız Görülen veya İlgilenmeye Değmez Bulunan “haber” ve “düşünceler” İçin Değil Rahatsız Edici Diğer Düşüncelerin Korunması Gereği )
    • ÇOĞUNLUĞUN HOŞUNA GİTMEYEN ÜRKÜTÜCÜ VE KORKUTUCU FİKİRLER ( Şiddet Oluşturmaya Müsait Olup Olmadıklarının Tespiti Gereği )
    • ŞİDDETE TEŞVİK ETMEYEN İFADELERİN SUÇ SAYILMAYACAĞI ( Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarının Gözetilmesi Gereği – İfade Özgürlüğü/Uluslararası Sözleşmelerin Bağlayıcı Bulunduğunun Kabulü )
    • AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ ( Usulüne Uygun Olarak İmzalanmış Bulunan Uluslararası Sözleşmelerin İç Hukukumuz Bakımından Bağlayıcı Olduğu – İfade Özgürlüğünün Demokratik Toplup Şartı Gözetilerek Değerlendirilmesi Gerektiği )
    • DEMOKRATİK TOPLUM ( Kamuyu İlgilendiren Konuların Kamuya Açık Olarak Tam Bir Serbestlik İçerisinde Tartışılabilmesi Gereği – Şiddete Teşvik Etmeyen Eylem ve İfadelerin Korunması Gereği/Yakın ve Mevcut Tehlike Ölçütü/İfade Özgürlüğü )
    5237/m. 215
    2709/m. 90/5
    Avrukapa İnsan Hakları Sözleşmesi/m. 10 
    ÖZET : Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda kalmakta olan sanıkların duruşmada ve savcılık ifadelerinde PKK terör örgütü elebaşısı A. Ö. hakkında “Sayın A. Ö., önderimiz” ibarelerini kullanarak üzerlerine atılı suçları işledikleri gerekçesiyle yerel mahkemece mahkumiyet kararı verilmiştir.Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere dair milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşmalar iç hukukumuz yönünden bağlayıcıdır ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi ( AİHS ),de iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası durumundadır.AİHS sözleşmenin 10. maddesinde yeralan ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici, fikirlerin de sözleşmenin 10. maddesi tarafından korunduğu belirtilmektedir.Mahkeme, “yakın ve mevcut tehlike” ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir.İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber” ve “düşünceler” için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olamaz. sanıkların infaz hakimliği önündeki savunmalarında; Şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadeleri kullanılmadıkları, işlenen bir suçu yahut işlediği suç sebebiyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, başka bir hükümlü hakkında “sayın” denilerek onun infaz koşulları ile ilgili kendi değer yargılarını içeren düşüncelerini açıklayan sanıkların eyleminde, iç hukukumuz tarafından bağlayıcı bulunan Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığı gözetilmeden yazılı biçimde mahkumiyet hükmü kurulması bozma nedenidir. 
    DAVA : Gereği görüşülüp düşünüldü: 
    KARAR : Suç tarihine göre 6352 Sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin uygulanma olanağı bulunmadığından tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir. 
    1- ) “İşlenmiş bir suçun” veya “işlemiş olduğu bir suçtan dolayı bir kişinin” alenen övülmesi TCK.nun 215. maddesinde suç olarak düzenlenmiştir. Kişinin, işlediği suç sebebiyle övülmesi, bu kişinin işlediği suçun da övüldüğünü göstermektedir. 
    Türkiye Cumhuriyet Anayasasının 90/5. maddesinde yer alan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere dair milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü uyarınca 19.3.1954 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 10.3.1954 tarih ve 6366 Sayılı Kanun ile onaylanmış bulunan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi” ( AİHS ), iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir. 
    Sözleşmenin 9. maddesinde din ve inanç hürriyeti, 10. maddesinde ifade hürriyeti, 11. maddesinde örgütlenme hürriyeti düzenlenmiştir. Bu üç madde; sözleşmenin genel amacı olan çoğulcu demokratik rejim için toplumda hoşgörünün sağlanarak çoğulcu demokrasinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesine yönelik hükümlerdir. 
    İfade hürriyeti, bilgi verme ve bilgi edinme hürriyeti sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında, “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak kamu makamlarının müdahaleleri olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü, haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar” , 2. fıkrasında ise, “Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” denilmektedir. 
    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne dair kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici, fikirlerin de sözleşmenin 10. maddesi tarafından korunduğu belirtilmektedir. ( Handyside / Birleşik Krallık, Castells / İspanya vb. Kararlar ) 
    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarında, ifade hürriyetinin iki istisnası olduğuna işaret edilmektedir. Birinci istisna şiddeti teşvik edici ve övücü söylemler, 2. istisna ise azınlıklara karşı nefret söylemidir. Bunun için önce yazı veya sözün içeriğine bakılmalıdır. 
    Yazı veya Sözler; 
    a- ) Şiddet, bir araç olarak öngörüyorsa, 
    b- ) Kişileri hedef gösterip kanlı bir intikam istiyorsa, 
    c- ) Benimsenen düşünceler için şiddete başvurmanın meşru olduğu ileri sürülüyorsa, 
    d- ) İnsanda saldırgan duygular uyandıracak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtıyorsa, 
    İfade hürriyetinden yararlanmayabilir. ( Sürek / Türkiye, no.1 Büyük Daire, numara 26682/95, Güzel ve Özer / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı ) 
    Yazı veya sözün kim tarafından, nerede, nasıl bir ortamda, hangi koşullar altında yazıldığı veya söylendiği değerlendirilmelidir. Mahkeme “yakın ve mevcut tehlike” ölçütüne yaklaşarak sözleri söyleyen kişinin ne kadar etkili olduğu, söylenilen yer ve zaman bakımından söylenenlerin şiddet yaratmaya müsait olup olmadığına bakılması gerektiğini kabul etmektedir. ( Zana / Türkiye, 25 Kasım 1997 kararı ) 
    İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini oluşturup, toplumun ilerlemesi ve her bir bireyin gelişimi için temel koşullardan biridir. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber” ve “düşünceler” için değil, fakat aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olamaz. Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtildiği üzere, bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalıdır. ( 23.9.1994 tarihli Jersild – Danimarka kararı; 21.1.1999 tarihli Janowski – Polanya kararı; 25.11.1999 tarihli Nilsen ve Johnsen – Norveç kararı; 25.7.2001 tarihli Perna – İtalya kararı ). 
    Bu kapsamda şiddete, silahlı direnmeye veya isyana teşvik niteliği taşıyan yaklaşımlar ile azınlıklara yönelik nefret söylemi içeren açıklamalar sözleşmenin koruduğu ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. ( 2.10.2003 tarihli Kızılyaprak – Türkiye kararı; 27.5.2004 tarihli Yurttaş – Türkiye kararı; 9.3.2004 tarihli Abdullah A. – Türkiye kararı ) 
    Yazının içeriğine, şiddeti teşvik edip etmediğine, yazının hangi bağlamda yayınlandığına, yani şiddeti yaratmaya elverişli olup olmadığına bakılmalıdır. ( Gözel ve Özel / Türkiye, 6 Temmuz 2010 kararı ) 
    Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13, 14, 25, 26 ve AİHS’nin 9/2, 10/2, 17. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Devlet yahut halkın bir bölümü için rahatsız edici, hoşa gitmeyen, kural dışı, endişe verici, fakat şiddet ve şiddet kışkırtıcılığı içermeyen nitelikteki, sözler de ifade hürriyeti kapsamındadır. 
    Somut olayda, sanıkların infaz hakimliği önündeki savunmalarında; Şiddeti, silahlı direnmeyi veya ayaklanmayı teşvik eden ifadelerin kullanılmadıkları, işlenen bir suçu yahut işlediği suç sebebiyle kişiyi övücü nitelikte bulunmayan, başka bir hükümlü hakkında “sayın” denilerek onun infaz koşulları ile ilgili kendi değer yargılarını içeren düşüncelerini açıklayan sanıkların eyleminde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90/5. maddesi uyarınca uygulanması gereken Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Skaka / Polonya – 27 Mayıs 2003, Korku / Türkiye – 23 Eylül 2003 tarihli kararları da gözetildiğinde yüklenen suçun yasal unsurları oluşmadığı gözetilmeden yazılı biçimde mahkumiyet hükmü kurulması, 
    2- ) Uygulamaya göre de; 
    a- ) Suç tarihinden önce hapis cezasına mahkum edilmedikleri anlaşılan sanıklar O. B., A. İ., Ç. B. ve E. Ç.’ye tayin olunan 25’er gün hapis cezalarının 5237 Sayılı Kanunun 50/3. maddesi uyarınca aynı maddenin 1. fıkrasındaki tedbirlerden birine çevrilmesi gerektiğinin gözetilmemesinde, 
    b- ) 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun 53. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, 1. fıkranın ( c ) bendinde yazılı sanıkların kendi altsoyu üzerindeki velayet hakkından, vesayet ve kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan koşullu salıverme tarihine, 1. fıkrada yazılı diğer haklardan ise 2. fıkra gereğince cezanın infazı tamamlanıncaya kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulması, 
    SONUÇ :  Sonuç açıklanan nedenlerle; sanıkların temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 15.2.2013 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Call Now