Etiket: ağır ceza avukatı

  • TCK MADDE 343 KARŞILIKLILIK KOŞULU

    TCK MADDE 343 KARŞILIKLILIK KOŞULU

    Bu bölümde yazılı hükümlerin uygulanması, karşılıklılık koşuluna bağlıdır.

    TCK MADDE 343’ÜN GEREKÇESİ
    Madde, bu Bölümde yer alan hükümlerin uygulanmasını, mağdurun mensubu olduğu devlet kanununca da aynı esasların Türkiye bakımından kabul edilmiş bulunmasına yani karşılıklılık kuralına bağlamış bulunmaktadır.
    TCK MADDE 343 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay Ceza Genel Kurulu
    Esas : 2014/455Karar : 2014/541 Karar Tarihi : 09.12.2014
    TCK 343. MaddeKarşılıklılık Koşulu
    Mühür bozma suçundan sanık Ö. S.’ın 5237 sayılı TCK’nun 203/1, 43, 62, 53 51, maddeleri uyarınca 6 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve ertelemeye ilişkin, Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.01.2013 gün 534-10 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 20.01.2014 gün ve 28769-910 sayı ile;a) Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.02.2009 tarih ve 250-13 sayılı kararında da belirtildiği üzere, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinin objektif koşullarından birisi de, suçun işlenmesi ile mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesi olduğu ancak herhangi bir zararın doğmadığı veya zarar doğurmaya elverişli bulunmayan suçlar yönünden bu koşulun aranmayacağı, mühür bozma suçunun da zarar doğurmaya elverişli suçlardan olmadığı ve sanığın sabıkasının silinme koşulları oluştuğu, mahkemece sanığın ileride suç işlemeyeceği konusunda olumlu kanaat edinerek, cezasının ertelendiği de gözetilerek; 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 6. Fıkras 6. Fıkrasının ‘b’ bendi uyarınca, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yemden suç işleyip işlemeyeceği hususunda oluşacak kanaate göre hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılamayacağına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden ‘yasal koşullar bulunmadığı’ biçimindeki, yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle, sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi,b) Kabule göre de;Kısa süreli hapis cezası ertelenen sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nun 53. maddesinin 4. fıkras 4. fıkrasına aykırı olarak aynı kanun maddesinin 1. fıkrasındaki hak yoksunluklarının uygulanmasına karar verilmesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 04.04.2014 gün ve 124671 sayı ile;“…5237 sayılı ‘Kamu güvenine karşı suçlar’ bölümünde, 203. maddede düzenlenen ‘mühür bozma’ suçunun konusu, kanun veya yetkili makamların emri uyarınca bir şeyin olduğu gibi korunması veya üzerinde değişim yapılmaması için konulan mühürdür. Suçla korunan değer, kamu idaresinin, dolayısıyla devletin otoritesidir. Kanunla verilmiş yetkiye dayalı olarak ve usulüne uygun bir şekilde yetkili makam tarafından konulan mührün kaldırılması ya da konuluş amacına aykırı hareket edilmesi ile mühür bozma suçu oluşur.Madde gerekçesinde bu husus ‘Esasta bir şeyin saklanmasını veya varlığının olduğu gibi muhafazasını sağlamak üzere, kanunun veya yetkili makamların emrine uyularak konulmuş mührün kaldırılmasını cezalandırmaktadır. Gerçekten bu gibi hallerde mührün konulmasının esas nedeni, durumun aynen muhafazasını sağlamaktır. Oysa uygulamada, mühre dokunulmaksızın, durumun değiştirilmemesi hususundaki emre aykırı faaliyetlerin sürdürüldüğü görülmektedir: Bu durumu da ceza yaptırımı ile karşılamak üzere, birinci fıkrada kaldırılmasa da aynı sonucu doğuracak bir harekette bulunan bir kimsenin de aynı yaptırıma tabi kılınacağı açıklanmıştır. Böylece örneğin mühür altına alınan nizamlara aykırı inşaat faaliyetine mühre dokunmaksızın devam edilmesi, mührün fekki gibi ceza yaptırımına tabi olacaktır. Maddenin ikinci fıkrası mühür fekkinin, mührün konulmasını emreden veya mührü koyan veya şeyi muhafaza ile yükümlü olan kişi tarafından yapılmasını ağırlaştırıcı neden haline getirmiştir’ şeklinde ifade edilmiştir.Öte yandan Türkiye özelleştirme uygulamaları nedeniyle elektrik dağıtım bölgelerine ayrılmış ve elektrik dağıtımı belli iller açısından bölünerek bir bölge oluşturulmak suretiyle özel hukuk alanında faaliyet gösteren şirketlere ihale suretiyle verilmiştir. Nitekim 24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanunun 57. maddesinin 27.4.1995 tarih ve 4105 sayılı Yasayla değişik (a) bendine göre ‘Bu Kanun hükümleri gereğince özelleştirme programına alınan kuruluşlar özel hukuk hükümlerine tabi olup, bunlar hakkında varsa kendi kuruluş kanunları ile diğer kanunlarda yer alan bu Kanuna aykırı hükümler ye 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uygulanmaz’ denilmektedir.Yine 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile 14.03.2013 tarih ve 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanununda özel şirketlere devlet veya kamu idarelerine ait mühürleme yetkisi verildiğine ilişkin yasal bir düzenleme bulamamakta, sadece 4628 sayılı Kanuna dayanılarak çıkarılan 25.09.2002 tarihli ‘Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliğinin 13/3. maddesinde ‘Dağıtım lisansı sahibi-tüzel kişi, kaçak elektrik enerjisi tükettiği tespit edilen gerçek veya tüzel kişilerin elektriğini keserek Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunacağı belirtilmiştir.Bu sebeplerle özel hukuk tüzel kişisi olan şirketlerin kamu gücü veya yetkili makam sayılmasına imkan bulunmadığı, bu nedenle de 203. maddesi kapsamında eylemin hukuka aykırılık öğesinin oluşmadığı kabul edilmelidir.Bu çerçeve içerisinde somut olaya bakıldığında;Ankara ilinin bulunduğu elektrik dağıtım bölgesinin Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin 28.01.2009 tarihinde özelleştirilmiş olduğu dağıtım ihalesinin EnerjiSa isimli şirket tarafından kazanıldığı anlaşılmaktadır.07.03.2010 tarihinde mühürlenen elektrik sayacının 10.03.2010 tarihinde, 10.03.2010 tarihinde pano kısmı mühürlenen elektrik sayacının 24.03.2010 tarihinde yapılan kontrollerde mührün bozulduğu anlaşılmakla birlikte, yukarıda anlatılan gerekçelerle suçun kanuni unsurlarının oluşmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Yüksek Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 27.01.2014 gün ve 26999-1499 sayılı kararı bu yöndedir.Bütün bu nedenlerle, özel şirket görevlileri tarafından yapılan 10.03.2010 tarihli mühürleme işlemine aykırı davranışın 5237 sayılı TCK.nun 203. maddesinde düzenlenen ‘mühür bozma’ suçunun yasal unsurlarını oluşturmadığı ye beraat kararı verilmesi yerine, yazılı şekilde başka gerekçelerle bozulmasına karar verilmesinin hatalı olduğu” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurarak, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün mühür bozma suçunun kanuni unsurlarının oluşmaması nedeniyle bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 2. Ceza Dairesince 22.05.2014 gün ve 18237-14405 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca elektrik enerjisi hırsızlığı suçu yönünden 6352 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesi uyarınca dosya mahalline geri gönderildiğinden sanık hakkında mühür bozma suçundan 15.01.2013 günü ikinci kez verilen hüküm hukuki değerden yoksun olup inceleme, mühür bozma suçundan kurulan 19.12.2011 tarihli hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Başkent Elektrik Dağıtım A.Ş.nin özelleştirilmesinden sonra Enerjisa A.Ş. görevlilerince kaçak elektrik enerjisi kullanılması nedeniyle konulan mührün sanık tarafından bozularak elektrik enerjisi kullanılmaya devam edilmesi halinde, 203/1. maddesinde düzenlenen mühür bozma suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmayacağının belirlenmesine ilişkindir.İncelenen dosya kapsamından;Sanığın işyerinde katılan kurum görevlilerince 07.03.2010 günü yapılan incelemede, borcundan dolayı kesilen elektriğin kurumun bilgisi dışında açıldığı, sayacın tutuk çalıştığı ve sayaçtaki Sanayi Bakanlığı mühürlerinin orjinalliğinin bozulduğunun tespit edilmesi üzerine sayacın sökülerek panonun mühürlendiği, 10.03.2010 günü yapılan tespitte ise işletmede sayaçtan geçirilmeden kablo uçları direk bağlanarak elektrik enerjisi kullanıldığının tespit edilerek panonun tekrar mühürlendiği, 24.03.2010 günü tarihinde yapılan tespitte de mührün bozularak elektrik enerjisi kullanıldığının belirlendiği ve yapılan tespitlere yönelik olarak tutulan tutanakların sanık tarafından da imzalandığı anlaşılmaktadır.Sanık aşamalarda; suçunu kabul ettiğini, olay tarihinde işlerinin bozuk gitmesi nedeniyle elektrik borçlarını ödeyemediğini, bu nedenle sayacın mühürlendiğini, ancak zorunlu olarak açmak durumunda kaldığını, sayacı söküldükten sonra da yanında çalışanların işsiz kalmaması için elektriği bağlayıp işyerini çalıştırdığını ifade etmiştir.4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunun suç ve yerel mahkeme hüküm tarihinde yürürlükte bulunan halindeki 1. maddesinin 1. fıkras 1. fıkrasında; “Bu Kanunun amacı; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde, tüketicilerin kullanımına sunulması için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösteren, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin yapılmasının sağlanmasıdır” şeklindeki düzenlemeyle kanunun amacı açıklanmış, 2, fıkrasında: kanunun kapsamı belirlenmiş, 3. fıkrasında müşteri hizmetleri yönetmeliğinin; “Dağıtım ve perakende satış faaliyeti gösteren tüzel kişilerin görüşleri alınmak suretiyle TEDAŞ tarafından hazırlanarak dağıtım ve perakende satış lisansları hükümleri uyarınca dağıtım şirketleri, perakende satış şirketleri ile söz konusu şirketlerden hizmet alan tüm taraflara uygulanacak standart, usul ve esasları belirleyen kuralları, …” ifade edeceği belirtilmiş, “Elektrik Piyasası Faaliyetleri” başlıklı 2. maddesinin ikinci fıkrasında ise;“(2) Piyasada faaliyet gösterecek tüzel kişilerin faaliyetlerinde uymaları gereken usul ve esaslar bu Kanun ve ilgili yönetmeliklerle düzenlenir…”şeklindeki düzenlemeyle piyasada faaliyet gösterecek şirketlerin uymaları gereken usul ve esasların kanun ve yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiş 4. maddesi ile de kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip ve bu kanun ile kendisine verilen görevleri yerine getirmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu kurulacağı ifade edilmiştir.Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından hazırlanan ve 25 Eylül 2002 tarih ve 24887 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak, yürürlüğe giren Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliğinin 1. maddesinde; “Bu Yönetmeliğin amacı; dağıtım sistemine bağlanmak isteyen veya bağlı olan tüketiciler ile bu tüketicilere bağlantı anlaşması, perakende satış sözleşmesi veya ikili anlaşma kapsamında hizmet veren taraflara uygulanacak standart, usul ve esasların belirlenmesidir” şeklindeki düzenlemeyle yönetmeliğin amacı açıklanmış, 2. maddesinde; “Bu Yönetmelik; tüketicilere dağılım seviyesindeki hizmetlerin, yeterli, kaliteli ve sürekli olarak sunulması için;a) Verimli ve kesintisiz hizmet sağlanmasına ilişkin olarak uyulması gereken hizmet kalitesi standartlarına,b) Elektrik enerjisi tüketiminin: tespiti ve tahakkuk ettirilmesine,c) Tüketim amaçlı olarak elektrik enerjisi ve/veya kapasitenin rekabet ortamında temin edilebilmesi için uyulması gereken esas ve usullere,d) Müşteri şikayetlerinin alınması, değerlendirilmesi ve müşterilerin bilgilendirilmesine yönelik esas ve usullere,e) Müşterilerin hak ve yükümlülükleri ile müşteri zararlarının tazminine,ilişkin hükümleri kapsar” şeklindeki düzenlemeyle de kapsamı tespit edilmiş, “Sisteme bağlantı yapılması” başlıklı 7.maddesinde “Bağlantı anlaşması yapmış olan gerçek veya tüzel kişinin müşteri olarak dağıtım sistemine bağlantısının yapılabilmesi için, perakende satış sözleşmesi veya ikili anlaşmanın dağıtım lisansı sahibi tüzel kişiye tevsik edilmesi gereklidir.Sisteme bağlantı yapılmadan önce, dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi tarafından;a) İmar yerleşim alanında üç iş günü içerisinde,b) İmar yerleşim alanı dışında ise beş iş günü içerisinde,müşterinin ölçü cihazları ve devrelerinin uygunluğu kontrol edilerek sayaç ve ölçü devrelerinin ilgili bölümleri mühürlenir ve sayaç okuması yapılarak tespit edilen ilk endeks değeri ve sisteme bağlantı yapılması hakkında tutanak düzenlenir” denilerek sisteme bağlantı yapılırken uyulması gereken usuller düzenlenmiştir. “Kaçak elektrik enerjisi tüketimi” başlıklı 13. maddesinin 3. fıkras 3. fıkrası; “Dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi, kaçak elektrik enerjisi tükettiği tespit edilen gerçek veya tüzel kişilerin elektriğini keserek Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunur” şeklinde iken 13.07.2011 tarihinde “Dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi, kaçak tespit süreci sonucunda kaçak elektrik enerjisi tüketimi tespit edilen gerçek veya tüzel kişilerin elektrik enerjisini keserek mühür altına alır ve Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunur” şeklinde değiştirilerek kaçak elektrik kullandığı tespit edilen gerçek ve tüzel kişilerin elektriğinin kesilerek mühürleneceği hüküm altına alınmıştır.Yerel mahkeme hüküm tarihinden sonra 30.03 2013 gün ve 28603 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunun 30. maddesiyle 4628 sayılı Kanunun başlığı “Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun” şeklinde, 1. maddesi de madde başlığı ile birlikte; “Amaç ve tanımlar; Bu Kanunun amacı; Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun teşkilat, görev, yetki ve sorumluluğu ile personelinin özlük işlerine ilişkin esasları düzenlemektir” biçiminde değiştirilmiştir. Bu kanunun amacı 1. maddesinde; ‘Bu Kanunun amacı; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösteren, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin yapılmasının sağlanması” olarak açıklanmış, kanunun kapsamı 2. maddesinde; “Bu Kanun; elektrik üretimi, iletimi, dağıtımı, toptan veya perakende satışı, ithalat ve ihracatı, piyasa işletimi ile bu faaliyetlerle ilişkili tüm gerçek ve tüzel kişilerin hak ve yükümlülüklerini kapsar” şeklinde belirlenmiş, “Elektrik Piyasası Faaliyetleri” başlıklı 4. maddesinin 2. fıkras 2. fıkrasında da “Piyasada faaliyet gösterecek tüzel kişilerin faaliyetlerinde uymaları gereken usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir” hükmüne yer verilmiştir.6446 sayılı Kanuna dayanılarak çıkarılan, 08.05.2014 gün ve 28994 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Elektrik Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliğinin 1. maddesinde yönetmeliğin amacı; “Bu Yönetmeliğin amacı: perakende satış sözleşmesi veya ikili anlaşma kapsamında hizmet alan veya veren taraflara uygulanacak standart, usul ve esasların belirlenmesidir” şeklinde gösterilmiş, 2. maddesinde kapsam; “(1) Bu Yönetmelik; tüketicilere hizmetlerin yeterli, kaliteli ve sürekli olarak sunulması için;a) Verimli ve kesintisiz hizmet sağlanmasına ilişkin olarak uyulması gereken hizmet kalitesi standartlarına,b) Elektrik enerjisi tüketiminin tespiti ve fatura edilmesine,c) Kaçak ve usulsüz elektrik enerjisi kullanımının tespiti ve bu kapsamda yapılacak iş ve işlemlere,ç) Perakende satış sözleşmesinin içeriği ile imzalanmasına,d) Tüketici şikâyetlerinin yapılması, bu şikâyetlerin değerlendirilmesi sonuçlandırılması ile tüketicilerin bilgilendirilmesine yönelik usul ve esaslara,e) Tüketicilerin hak ve yükümlülükleri ile tüketici zararlarının tazminine,J) Serbest tüketicilerin hak ve yükümlülüklerine,g) Güvence bedellerine ilişkin usul ve esaslara,ilişkin hükümleri kapsar” biçiminde gösterilmiş, 4. maddesinde mühürleme; “Sayaç ve ölçü devresi elemanlarına dışarıdan yapılacak müdahaleyi önlemek amacıyla lisans sahibi tüzel kişiler tarafından ilk enerji verme, sayaç ve ölçü devresi elemanlarını kontrol ve durumunu tespit etme, enerji kesme ve açma gibi işlemler yapıldıktan sonra mühür ile ölçü düzeneğini muhafaza altına alma ya da aldırma yöntemi” olarak tanımlanmış, “Kaçak elektrik enerjisi tüketimi” başlıklı 26. maddesinin 4. fıkras 4. fıkrasında; “Dağıtım lisansı sahibi tüzel kişi, kaçak tespit süreci sonucunda kaçak elektrik enerjisi tüketimi tespit edilen gerçek veya tüzel kişilerin elektrik enerjisini keserek sayacı mühürler ve Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunur” hükmü getirilmiş, 32. maddesine göre tüketicinin “Sayaç ve ölçü devreleri mühürsüz olduğu halde ilgili tüzel kişilere haber vermeden elektrik enerjisi tüketmesi” halinde usulsüz elektrik enerjisi tüketmiş sayılacağı belirtilmiştir.Mühür bozma suçu 765 sayılı “Devlet İdaresi Aleyhine İşlenen Cürümler” balıklı üçüncü babının “Mühür Fekki ve Hükümlerin Muhafazası Altında Bulunan Eşyayı Çalmak” balıklı onuncu faslındaki 274. maddesinde düzenlenmişken, 5237 sayılı “Topluma Karşı Suçlar” başlıklı üçüncü kısmının, “Kamu Güvenine Kaşı Suçlar” başlıklı dördüncü bölümünde “Mühür bozma” başlıklı 203. maddesinde; “Kanun veya yetkili makamların emri uyarınca bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için konulan mührü kaldıran veya konuluş amacına aykırı hareket eden kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiştir.Millete ve Devlete Karşı Suçlar 5237 sayılı Kanunun dördüncü kısmında, 247 ila 343. maddeleri arasında 8 bölüm halinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere kanun koyucu 5237 sayılı sistematiğinde “Mühür Bozma” suçunu Devlet otoritesine karşı işlenen suçlar bölümünde değil kamu güvenine karşı işlenen suçlar bölümünde düzenlemiştir. Nitekim mevzuat gereği konulan mührün kaldırılmasının kamu güvenini sarsacağı hususunda da şüphe bulunmamaktadır.Mühür bozma suçu, mührün kaldırılması veya konuluş amacına aykırı hareket edilmesi ile oluşmaktadır. Seçimlik hareketlerden birinin yapılması ile suç oluştuğundan, ayrıca bir zarar veya somut bir tehlikenin doğması gerekli görülmemiştir.Suçun seçimlik hareketlerinden ilki, kanun veya yetkili makamın emri ile konulan mührün kaldırılmasıdır. Mührün kaldırılması fiili, mührün konulduğu eşya üzerinden sökülmesi ya da bozulması şeklinde işlenebilir.Suçun oluşumu açısından diğer seçimlik hareket ise; mührün konuluş amacına aykırı davranılması olarak düzenlenmiştir. Bu seçimlik hareketin gerçekleştirilmesinde, konulan mührün fiziken kaldırılması suçun oluşması açısından şart değildir. Örneğin, mührün bir faaliyetin engellenmesi için konulması halinde, mühür sökülmese bile faaliyete devam edilmesi durumunda suç olunabilecektir.Mühür, kamu idaresi tarafından belirli bir mal veya eşyanın aynen muhafaza edilmesi, varlığının aynen korunmasının sağlanması ya da bir faaliyetin engellenmesi gibi amaçlarla konulmaktadır. Mühürleme, kanun ya da yetkili makamların emri uyarınca yapılmaktadır. Kanunlarda, bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için mühür konulması şeklinde bir düzenlemeye yer verilmesi durumunda, kanunun emriyle konulan mühür söz konusu olmaktadır. Ayrıca idari organlar kanunlarla, bir iş veya işlemin yerine getirilmesi konusunda yetkili kılınabilirler. Nitekim önceden Devlet eliyle yapılmakta olan birçok kamu hizmeti günümüzde kamu otoritesinin denetim ve gözetiminde özel sektör tarafından yerine getirilmektedir. Kanunla verilen bu yetkiyi kullanan organlar, bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için mühür konulması emrini verebilirler. Burada mühürleme emrini verme yetkisi, dayanağını yine kanundan almaktadır.maddesindeki “kanun veya yetkili makamların” şeklinde düzenlemeyle “veya” bağlacı kullanılarak mühürlemeyi ya yetkili makamların yapması ya da dayanağını kanundan alması amaçlanmıştır. Maddede yer alan “veya” bağlacı görmezden gelinip “yetkili makam” ve “kanun” terimleri birlikte değerlendirilerek, mühürleme işleminin mutlaka kamu görevlisi tarafından yapılması gerektiğinin ileri sürülmesi, kanun koyucunun amacına aykırı olacağı gibi kamu otoritesinin denetim ve gözetiminde özel sektör tarafından yapılan elektrik enerjisi dağıtımı hizmetinden beklenen verimin alınmasına engel oluşturacaktır.Öte yandan, kanunda; yer alan “yetkili makam” ibaresinin belirsiz olduğu gerekçesiyle, idari makamlara çerçevesi belli olmayan, sınırsız, belirsiz, geniş bir alanda düzenleme yapma imkânı sağlandığı belirtilerek kuralın, Anayasanın 2 38. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüş ise de, Anayasa Mahkemesince 22.05.2013 gün ve 77-66 sayı ile; “…itiraz konusu kuralda yer alan yetkili makamlar, kendilerine kanunlarla verilmiş yetkiye dayanarak mühür koymaktadırlar. Bir başka ifadeyle, bir şeyin saklanmasını veya varlığının aynen korunmasını sağlamak için kanunla yetkili kılınan makam, bu yetkisini ‘mühürleme’ yapmak suretiyle kullanmaktadır. Dolayısıyla, mühürleme yetkisinin hangi makamlar tarafından kullanılacağı, kapsamı ve sınırları kanunlarla önceden belirlenmiş olmaktadır. Bu durumda, yetkili makamların emri ile mühür konulması, çerçevesi sınırsız, belirsiz, geniş bir alanın idarenin düzenlemesine bırakıldığı anlamına gelmeyeceği, bu nedenle 26.9.2004 günlü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 203. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan ‘veya yetkili makamların emri uyarınca’ ibaresinin Anayasa’nın 2 38. maddelerine aykırı olmadığına” karar verilmek suretiyle, kapsamı ve sınırları kanunla belirlenmek suretiyle mühürleme işleminin yetkili makamlarca yapılmasının hukuka uygun bir işlem olduğu belirtilmiştir.Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;Kanunun verdiği yetkiyle dağıtım sistemine bağlanmak isteyen veya bağlı olan tüketiciler ile yapılacak sözleşmelerde uygulanacak usul ve esasların belirlenmesi amacıyla, kanun koyucunun iradesine uygun şekilde Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) tarafından çıkarılan Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği ve daha sonra çıkarılan Enerji Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliği ile dağıtım lisansı sahibi tüzel kişilere mühürleme yetkisi verilmiştir. 4628 sayılı Kanunla kurulmuş olan Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) gerek 4628 sayılı Kanunun 2., gerekse 6446 sayılı Kanunun 4. maddelerine dayanarak çıkardığı yönetmeliklerin verdiği yetkiye istinaden ilk tesiste mühürleme yapma yetkisi olan özel şirketin, bu mührün herhangi bir şekilde kaldırılması, kaçak elektrik enerjisi kullanılması, borcun ödenmemesi veya abonesiz elektrik enerjisi kullanılması gibi durumlarda da mühürleme yetkisinin bulunduğu kabul edilmelidir. Nitekim 13.07.2011 tarihinde Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliğinin 13/4. maddesinde yapığa değişiklikle ve daha sonra 08.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren Enerji Piyasası Tüketici Hizmetleri Yönetmeliğinin 4 26/4 maddelerinde kaçak elektrik enerjisi kullanıldığının tespiti halinde, elektrik dağıtım işini üstlenen kurumlara elektriği keserek mühürleme yetkisinin açıkça verildiği sabit olup, yetkiye dayanılarak konulan mührün yetkili makam emriyle konulduğu ve bu mührün kaldırılmasının ise kamu güvenini zedeleyeceği, dolayısıyla da 203. maddesinde düzenlenen mühür bozma suçunu oluşturacağının kabulü zorunludur. Dağıtım lisansı sahibi tüzelkişilerin kanunla üstlendikleri bu işle ilgili olarak mühürleme yetkilerinin olmadığının kabulü, bu alanda bir otorite boşluğuna neden olacağı gibi, Devletin denetim ve gözetimi altında özel sektör eliyle yaptırdığı bu faaliyetten beklenen verimin elde edilememesi sonucunu doğuracaktır.Bu itibarla, Özel Daire onama kararı isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul üyesi H. Uğur: “Öğreti ve uygulamada kabul edildiği gibi, suçun konusu kamu idaresince konulan mühürdür. Dolaylı olarak da devletçe mühür altına alınmak istenilen eşyadır. Mühür, bir şeyin olduğu gibi muhafazası hususunda devletin iradesini gösteren temsili bir işarettir (EREM, Faruk, ‘Mühür Fekki’, Ankara Barosu Dergisi, Yıl:15, 1958, Sayı: 3, s. 119 (ww.ankarabarosu.org.tr)Madde hükmü ‘resmi mühür içindir. Özel şahıslar tarafından veya bir ‘mukavele’ (mesala rehin mukavelesi) gereğince konulmuş mühürlerin bozulması, bu suça konu olmaz (GARÇON. m. 249, n. 9, aktaran, EREM, s. 119) Mühür, kanun hükmü gereği veya kanunla yetkili kılınan kamu idaresince konulmalıdır. Bu husus mühür bozma suçunun oluşması için, olmazsa olmaz unsurdur.Suç ile Korunan Hukuki YararMühür bozma suçu ile korunan yarar, devletin, kamu idaresinin otoritesidir. Devlet, mühürlediği eşyanın, aynen korunmasında gördüğü kamu yararının gerçekleşmesine yönelik iradesine karşı gelen eylemi cezalandırmaktadır (YAŞAR, Osman, GÖKCAN, Hasan Tahsin, ARTUÇ, Mustafa, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Cilt; IV, s, 5550, Adalet Yayınevi, Ankara, 2010) Başka bir deyişle, devletin otoritesinin korunması sağlanmaya çalışılırken aynı zamanda kamusal faaliyetin engellenmesi de önlenmek istenmektedir: (MALKOÇ, İsmail, Açıklamalı-İçtihatlı Yeni Türk Ceza Kanunu, 2. Cilt, s. 1724, Ankara, 2008) Yargıtay’da mühür bozma suçu ile getirilen hükmün, yetkili merci tarafından mühürlenen yerde, faaliyeti durdurmak ve ‘devlet organlarının nüfuz ve itibarını’ korumak amacını taşıdığını belirtmiştir (CGK. 12.10.1981, 273-336, MALKOÇ, İsmail, s. 1724). Bu nedenle suçun oluşması için mutlaka mührün bozulması şart değildir. Mühürlemenin amacına aykırı hareket edilmesi ile de suç oluşur.CGK’nın bir başka Kararında ‘mühür bozma; kamu idaresine karşı işlenen suçlardandır. Kamu idaresi mühür koymak suretiyle, belirli bir yere girilmemesini veya belli faaliyetlerin yapılmamasını istemektedir. Mühür kamu idaresinin iradesini sembolize etmekte olup, idarenin bir kararına, dayanılarak ve görevlilerce konulmuş olması gerektiği’ belirtilmiştir (CGK. 20.3.1998, 8065 E. 9178 K. YAŞAR, GÖKCAN, ARTUÇ, s. 5594-5595)Mühürlemeye Yetkili Makamdan Ne Anlaşılmalıdır.TCK’nın 203. maddesinde Kanun veya yetkili makamların emri uyarınca … konulan mühür’ ifadesi kullanılmıştır. 203. maddenin karşılığı olan 765 sayılı TCK’nun 274. maddesinde “Bir kimse, kanuna yahut hükümetin emrine tevfikan … vaz olunan mühür’ ifadesi, mevcuttu. ‘hükümet’ten kastın kamu idaresi’, ‘yetkili makam’ ‘devlet, resmi makam’ ‘resmi merci’ ‘devletin yetkili organı’ olduğu, amacın, kamu idaresinin iradesine yapılacak saldırıları etkisiz kılmak ve devlet faaliyetinin aksatılmadan yürütülmesini sağlamak, kamu otoritesini zedeleyen eylemleri önlemek olduğu öğretide (mukayeseli hukuka da atıfta bulunularak) ittifakla kabul edilmiştir (GÖZÜBÜYÜK, Abdullah Pulat, Türk Ceza Kanunu Gözübüyük Şerhi. 5. Bası, Kazancı Hukuk Yayınları, No: 64, Cilt:2, s. 1124, 1126, CİHAN, Erol. Mühür Bozma (Fekki) Suçu. Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi. Yıl, 1969, Sayı: 4. s. 48, EREM, s. 119. GÖKCAN. s. 19. 23, ARTİIK, M Emin, GÖKÇEN, Ahmet, YENİDÜNYA, Caner, 5237 Sayılı Kanuna Göre Hazırlanmış Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitabevi, 6, Baskı, Ankara, 2005, s. 313)Mühür koyma yetkisi bulunmayan bir devlet makam veya görevlisinin emriyle konutun mührün bozulması, bu suçu oluşturmaz. Çünkü suçun hukuka aykırılık öğesi gerçekleşmemiştir. Örneğin, bir Yargıtay Kararında belirtildiği gibi, belediyenin, kendisine ait bir mülkü kiraladığı, şahısla aralarında ihtilaf çıkması üzerine tahliye edilmesini istediği tahliye edilmemesi üzerine tahliye davası açarak sonuca ulaşmaya çalışması gerekirken tahliyesini sağlamak amacıyla işyerini mühürlemesi işleminde (kanuna aykırılık) şartı gerçekleşmediğinden mühür bozma suçu oluşmayacaktır (4. CD. 24.10.2000 6576/7010) Keza, icra müdürünün yetkisi olmadığı halde bir işyerini mühürlemesi hukuka aykırı olduğundan, bu suç oluşmaz.Yukarıda belirtildiği gibi, mühür bozma suçunun maddi konusu ‘kamu idaresince konulan mühür, bu suç ile korunan yarar, devletin, kamu idaresinin otoritesini korumak olduğu öğreti ve uygulamada ittifakla kabul edilmiştir. O halde tereddütsüz olarak söylenebilir ki, mühürlemeye yetkili makam, kanun ile mühürleme yetkisi verilen kamu kurum ve kuruluşlardır. Kamusal yetkiyi haiz idari organlardır. Bunlar, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nda gösterilen genel ve merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, mahalli idareler, sosyal güvenlik kurumları ile düzenleyici ve denetleyici kurumlardır. (5018 S.K. 2, 3 ve Kanuna ekli I, II, III, IV sayılı cetveller). Pozitif hukukta (özel yasalarda) mühürleme yetkisi tanınan kurum ve kuruluşlara bakıldığında, keza bunların da bakanlıklar, belediyeler, düzenleyici ve denetleyici kurumlar olduğu görülecektir. Örneğin: İmar K. m. 32, 42, Gümrük K. m.34, 88, 90, 173, Vergi Usul K. m.143, Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Kanunu … m. 16, 17, Petrol Piyasası K. m. 19, 20)Kısaca özetlemek gerekirse, mührü koyan makam ya da yetkilinin bir Devlet makamı ve görevlisi olması, bu makam ve görevlinin o konuda mühür koyma yetkisinin bulunması gereklidir. Mühür koyan görevlinin yetkisiz merciin emrine uyması ile konulan mühür bu suçu oluşturmaz (GÖKCAN, s. 23). Örneğin, Belediye sınırları içerisinde kaldığı halde jandarmaca ruhsatsız olduğu gerekçesiyle mühürlenen dükkanın açılması eyleminde; belediye zabıtasının görevi içerisinde kalan işyeri kapatma ve mühürleme işlemlerinde jandarma görevli sayılamayacağından, yetkisiz makamlarca yapılan mühürleri bozma eylemi nedeniyle mahkumiyet kararı verilmesi yasaya aykırıdır. (4 CD., 30/11/1998, 10404/10809, GÖKCAN, s. 25. 26).5237 sayılı Göre Mühür Bozma SuçuMühür Bozma Suçu 765 sayılı TCK’nun ‘Devlet İdaresi aleyhine İşlenen Cürümler’ başlıklı kısmında (m. 274) düzenlenmişken, 5237 sayılı ‘topluma karşı suçlar’ başlıklı kısmında ‘Kamu Güvenine Karşı Suçlar’ bölümüne alınmıştır. Evet ama sadece kanun sistematiğindeki yerinin değişmesi bizi farklı sonuçlara götürmemelidir. Nitekim Uzlaşma kurumu ilk başta 73. maddesinde düzenlenmişken, 5560 SK ile alındı. Ancak bu durum, uzlaşma kurumunu salt bir usul hukuku kurumu olarak kabul edilmesini gerektirmedi.Dikkat çeken en önemli husus, 765 sayılı ‘hükümet’ ifadesi kullanılmışken, 5237 sayılı Kanunda daha isabetli ve yerinde alarak ‘yetkili makam’ ibaresinin kullanılmasıdır. Çünkü idari makamlar sadece hükümet ve Bakanlıkların merkez ve taşra teşkilatı değildir. Örneğin, eskiden Üst Kurullar, Bağımsız idari otoriteler yoktu. İşte bu gibi kamu kurumu veya kuruluşu olup, hükümetten bağımsız olan idari organları da kapsaması açısından ‘yetkili makam’ ifadesinin kullanılması daha isabetli olmuştur. Kaldı ki şimdiye kadar, yetkili makamdan kastın sadece kamu idaresi değil, özel hukuk tüzel kişilerinin de olabileceğine ilişkin öğretide bir görüş bulunmadığı gibi bu şekilde bir uygulamaya da rastlanmamıştır. Buna göre, mühürlemeye yetkili makamın, kanun ile mühürleme yetkisi verilen kamu kurum ve kuruluşları, kamusal yetkiyi haiz idari organlar olduğu açıktır.Kamu kurum ve kuruluşlarına tanınan mühürleme yetkisi, kamu görevlileri eliyle yerine getirilir. Özel hukuk tüzelkişileri arasında sözleşme veya bir hukuki ilişki kapsamında uygulanacak mührün bozulması, 203. maddesindeki suçu oluşturmayacaktır.Yukarıda değinilen CGK kararında (12.10.1981, 273/336) şu husus da vurgulanmıştır. Kişi mühürlemenin haksız ve usulsüz yapıldığı kanısında ise; yetkili mercilerce konulan mührü kendiliğinden fekketmek (bozmak, kaldırmak) yerine, yasal mercilere başvurmak suretiyle haksızlığın giderilmesine çalışması gerekir. Sanığın, böyle bir kanaatle de olsa mührü sökerek faaliyete devam etmesi yasa önünde suçluluğu ortadan kaldırmaz. Haksız uygulandığı iddia olunan mühürleme işlemine karşı kişilerin başvuracağı yasal merciler, işlemi yapan kamu görevlisinin bağlı olduğu kurum ve kuruluşlar ile idari yargı mercileridir. Vatandaş, haksız olduğunu düşündüğü inşaatın mühürlenerek durdurulması, işyerinin mühürlenerek kapatılması gibi idari işlemler karşısında, mührü bozmayacak veya mühürlemenin amacına aykırı faaliyette bulunmayacak, idari yargıda dava açarak işlemi iptal ettirecektir. Ancak her biri bir Holding bünyesindeki özel şirket olup, hükümlerine tabi bulunan ve kamusal yetkileri bulunmayan EnerjiSA, Çalık Elektrik, İçtaş Elektrik AŞ. lerinin mühürleme işlemine karşı vatandaşın idari yargıda dava açabilmesi mümkün değildir.Özelleştirme Uygulamaları ve Mühür Bozma SuçuÖzelleştirme Uygulaması:Kamu Yönetimi Sözlüğünde özelleştirme, ‘Fr. privatisation; İng. privatization) dar anlamda, sermayesinin kısmen ya da tamamen devlete ait olduğu girişimlerle, devlete ait payların kısmen ya da tamamen özel kişi veya kuruluşlara satılması, geniş anlamda ise, özellikle ekonomik etkinlikleri bakımından sınırlandırılmış ve küçültülmüş bir devlet; serbest piyasa ekonomisi uygulamasının önündeki tüm engellerin kaldırıldığı bir ekonomik ve toplumsal düzen yaratmaya yönelik karar, eylem ve işlemlerin tümü olarak tanımlanmaktadır. (Bozkurt, Ömer; Ergun, Turgay; SEZEN) Seriye (Editör); Kamu Yönetimi Sözlüğü (Fransızca ve İngilizce Karşılıklarıyla), 2. Baskı, TODAİE. 2008, s. 193. 194) Kısaca özelleştirme, kamu iktisadi teşekküllerin mülkiyet ve yönetiminin özel sektöre devredilmesi anlamına gelir. Bu tür özelleştirmeden bahsedilebilmesi için mülkiyet devri şarttır. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) en az %51’lik hissenin özel sektöre devredilmesi gerekir. 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanunda Kanunun amacı ekonomide verimlilik artışı ve kamu giderlerinde azalma sağlamak için özelleştirilmelerine ilişkin esasları düzenlemek’ (m. 1) olarak açıklanmıştır.Özelleştirme yöntemleri, blok satış, işletme hakkı satışı, tesis/varlık satışı, halka arz, menkul kıymet satışı, … şeklinde olabilmektedir. Türkiye’de özelleştirme yöntemleri, genellikle blok satış (POAŞ’ın %51 hissesi, TÜRK TELEKOM’un yüzde %55 hissesi). İşletme hakkı satışı (Elektrik Üretim ve Dağıtım A.Ş’leri ile Derince Limanı), tesis/varlık satışı (genellikle kamu taşınmazları, EBK’nun bazı varlıkları ile bazı termik santrallerin ihale/teklif ile satışı), halka arz (TÜPRAŞ, TÜRK TELEKOM’un %15 hissesi), İMKB’da satış (POAŞ’ın kalan hisseleri),yarım kalmış tesis satışı, bedelli devir, bedelsiz devir (KARDEMİR) şeklinde gerçekleştirilmiştir (Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Türkiye’de Özelleştirme-1, www. oib.gov)Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme Uflamaları Hakkında Kanunun 37. maddesine göre,‘Özelleştirme uygulamaları ile ilgili olarak; a) (Değişik bent: 27/04/1995 – 4105/2 md.) Bu Kanun hükümleri gereğince özelleştirme programına alınan kuruluşlar özel hukuk hükümlerine tabi olup, bunlar hakkında varsa kendi kuruluş kanunları ile diğer kanunlarda yer alan bu Kanuna aykırı hükümler ve 233 sayılı KHK hükümleri uygulanmaz.’ Görüldüğü gibi, değil özelleştirme sürecinin bitmesi, özelleştirme sürecinin başlamasıyla (programa alınmasıyla) birlikte kamu kuruluşları, birer Anonim Şirkete dönüştürülerek, özel hukuk hükümlerine tabi kılınmıştır. Bu şekilde özel hukuk hükümlerine tabi kılınan bir kuruluşun diğer özel hukuk tüzel kişilerinden farkı yoktur. Bu kuruluşların personelinin de kamu görevlisi sıfatı kalmadığından, mühürleme yetkisi bulunmamaktadır. Bu konuyla ilgili Danıştay Kararı da mevcuttur. 4046 sayılı Kanun’un 37. maddesi hükmü karşısında, kamu iktisadi kuruluşu olan Tekel, 6.2.2001 tarihinde özelleşme kapsamına alındığından, Kuruluşun genel müdür ve yönetim kurulu üyelerinin artık kamu personeli sayılmayacağı ve haklarında 2002 yılındaki eylemleri nedeniyle 4483 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmayacağına karar verilmiştir (Dan. 1. Daire, 11.10.2004, 2004/273 E., 2004/262 K.-UYAP)Elektrik Dağıtım ve Satış Hizmetlerinin ÖzelleştirilmesiTürkiye’de elektrik üretimi, iletimi, dağıtım ve satış hizmetleri, daha önce bir Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) olan Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ile buna bağlı müessese ve ortaklıklar eliyle gerçekleştirirken, özelleştirme uygulamaları kapsamında, hisse ve işletme hakkının devri yoluyla özelleştirilmiştir. Bunun için: TEK, Bakanlar Kurulu’nun 1993 tarih ve 93/4789 sayılı Kararı ile iki ayrı İktisadi Devlet Teşekkülü olarak yapılandırılarak, 1994 yılında TEAŞ ve TEDAŞ şeklinde tüzel kişiliğe kavuşturulmuştur (www.tedas.gov.tr). 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK’nin 3. maddesinde yapılan değişiklikle iktisadi devlet teşekküllerinin, anonim şirket şeklinde de kurulabileceği şeklinde yapılan değişliğe dayanılarak, Türkiye Elektrik Üretim İletim Anonim Şirketi (TEAŞ), Bakanlar Kurulu’nun 05.02.2001 tarih ve 2001/2026 sayılı kararıyla Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ), Elektrik Üretim A.Ş.(EÜAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt AŞ. (TETTAŞ) unvanlarıyla yeniden yapılandırılmıştır.Öte yandan 20.02.2001 tarih ve 4628 sayılı ‘Elektrik Piyasası Kanunu ile Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu ve Elektrik Piyasası Düzenleme Kurulu oluşturulmuş, Kanunun (14.03.2013 tarih ve 6446 S.K. ile mülga) 14. maddesi ile TEDAŞ, Elektrik Üretim Anonim Şirketi ile bunların müessese, bağlı ortaklık, iştirak ve işletmelerin özelleştirme işlemlerinin, 4046 sayılı Kanun’a göre özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yürütüleceği hükme bağlandıktan sonra TEDAŞ Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 2 Nisan 2004 tarih ve 2004/22 sayılı kararı ile özelleştirme programına alınmış ve 21 bölgesel elektrik dağıtım şirketine bölünerek işletme hakkı (%100 hisse devri yoluyla) özelleştirilmiştir. Özelleştirmede, 4046 sayılı Kanun çerçevesinde dağıtım sisteminin 30 yıllık süre için işletme hakkına ve dağıtım/perakende satış lisanslarına sahip şirketlerin sermayelerindeki %100 oranında TEDAŞ hissesinin blok olarak satış yöntemi uygulanmış, şirketlerin faaliyet alanında bulunan mevcut dağıtım hat ve tesisleri ile bunların işletilmesi için varlığı zorunlu diğer taşınmazların mülkiyetleri TEDAŞ’ta bırakılmak suretiyle işletme hakları ihaleyi alan şirketlere verilmiştir (Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ. (TEDAŞ) 2012 Yılı Raporu, s. VI. http://wwwm.sayıstay.gov.tr/rapor/kit/2012/25tedas.pdf)Özelleştirme Uygulamalarının Mühür Bozma Suçuna EtkisiMühür bozma suçu ile özelleştirme uygulamalarına ilişkin olarak buraya kadar yapılan açıklamaların özeti şudur:Daha önce Anayasa’nın 128. maddesi anlamında bir kamu hizmeti olan elektrik dağıtım ve satış hizmetleri, 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında KHK kapsamında iktisadi devlet teşekkülü olan Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) ile buna bağlı müesseseler eliyle yürütülüyorken, yapılan Anayasa değişiklikleri, çıkarılan Kanun ve KHK ile Bakanlar Kurulu kararları sonucunda ve özelleştirme uygulamaları kapsamında;Elektrik dağıtım ve satış hizmetleri bu amaçla yeniden yapılandırılan Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’ne (TEDAŞ) bırakılmış, TEDAŞ bünyesinde 21 bölgesel elektrik dağıtım şirketi (EDAŞ) oluşturulduktan sonra, 15.08-2008-30.09.2013 tarihleri arasında her birinin işletme hakkı % 100 hisse devri yoluyla) değişik tarihlerde dağıtım ve perakende satış lisansı sahibi özel hukuk tüzel kişileri olan şahıslara satılarak özelleştirilmiştir. Dolayısıyla, her bir dağıtım şirketinin, özelleştirildiği tarihten itibaren kamu kuruluşu sıfatı, buna bağlı olarak kamusal görev ve yetkisi sona ermiş, hatta özelleştirme programına alınmasından itibaren özel hukuk hükümlerine tabi kılınmıştır (4046 SK m. 37/a). Böylece personelinin de kamu görevlisi sıfatı kalmamıştır.Kaldı ki değil yüzde yüz hisse devri yoluyla özelleştirme sonrasında, 5237 sayılı TCK’nun ‘Tanımlar’ başlıklı 6. maddesinin gerekçesine göre ‘…kamusal bir faaliyetin yürütülmesinin ihaleye dayalı olarak özel hukuk kişilerince üstlenilmesi durumunda, bu kişiler kamu görevlisi sayılmaz.’ Ceza hukuku anlamında bağlayıcı olan genel hükmün gerekçesinde açıkça bir veya en fazla birkaç yıllık ihaleye dayalı olarak yürütülen kamusal faaliyetin, özel hukuk kişilerince üstlenilmesi durumunda bile bu kişiler kamu görevlisi sayılmamışken ve 4046 sayılı Kanunun 37. maddesinde açıkça özelleştirme programına alınan kuruluşlar özel hukuk hükümlerine tabi olup, bunlar hakkında varsa kendi kuruluş kanunları ile diğer kanunlarda yer alan bu Kanuna aykırı hükümler ve 233 sayılı KHK hükümlerinin uygulanmayacağı’ belirtilmişken, ceza hukuku ile bağdaştıramadığını yorumlardan hareketle suç olmayan eylemin suç sayılmasına ilişkin karara katılmam mümkün değildir.Bu konuda aksi yönde akla gelebilecek veya ileri sürülecek itirazlar karşısında şu hususlar da önemlidir:1-Mühür bozma suçundan verilen kararların temyiz incelemesini yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 22.10.2013 tarihinden beri verdiği kararlarda belirtildiği gibi Anayasanın 38. maddesine göre ‘kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur: Aynı hususlar, 5237 sayılı ‘Suçta ve Cezada Kanunilik ilkesi’ başlıklı 2. Maddesinde de vurgulanmış ve İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz’ hükmüne yer verilmiştir. Mühür bozma suçunun fiil öğesi bağlamında hukuka aykırılık unsurunun oluşması için, Mühürleme yetkisinin kanuni dayanağının bulunması zorunludur.Enerji, finans, bankacılık, radyo-televizyon yayıncılığı gibi önemli sektörlerdeki faaliyet ve hizmetlerin, yürütmeden, merkezi idareden, siyasal etkilerden uzak, piyasa şartlarına göre, bağımsız ve objektif bir şekilde, düzenlenmesi, denetlenmesi, regüle edilmesi için Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar (RTÜK, BDDK, SPK, TAPDK, EPDK gibi Üst Kurullar) oluşturulmuştur. İlgili sektörleri düzenlemeleri ve denetlemeleri için kurulan her bir üst Kurum’un kuruluşu, görev ve yetkilerine ilişkin Kanun mevcut olup, istisnasız hepsinde de ilgili sektörlerin düzenlenmesi ve denetlenmesi yetkisi verilmiştir. Bu yetkilerin içinde bankacılık, Radyo-TV yayını faaliyet izninin iptali, yayının durdurulması, üretim izninin iptali ve dağıtım faaliyetinin durdurulması, elektrik dağıtım ve satış lisansının iptali ve çok yüksek miktarda idari para cezaları olmak üzere daha bir çok yaptırım uygulama yetkisi mevcuttur. Anılan Üst Kurulların hepsi de Kanun’un kendilerine verdiği yetkiye dayanarak Yönetmelikler çıkarmışlardır. Ancak açıkça Kanun ile verilmiş bir mühürleme yetkisi yoksa, genel olarak o piyasanın denetlenmesi ve düzenlenmesi için verilen yetkilerden hareketle mühürleme yetkisinin de bulunduğu savunulamaz. Burada mühürlemeye göre daha ağır yaptırım uygulama yetkisi verilen Kurumun neden mühürleme yetkisi olmasın’ şeklinde düz mantık yürütülemez. Çünkü mühür; mühür bozma suçunun olmazsa olmaz kurucu, maddi unsurudur. Bu nedenle ancak kanun ile bu yetki verilebilir. Aksi düşünce, kanunsuz suç olmaz, idarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz ilkelerine ve pozitif hukuk normlarına aykırıdır (AİHS m. 7, Any,m. 13, 38, m. 2)2- Kanun koyucu isteseydi, suç ve ceza siyaseti gereği 4046 sayılı Kanun’da veya Elektrik Piyasa Kanunu’nda, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na mühürleme yetkisi tanıyabilir ve buna aykırı davrananlar hakkında 203. maddesi hükümlerinin uygulanacağını belirtebilirdi. Nitekim 02.03.2005 tarih ve 5307 sayılı Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası … Kanununun 17. maddesinde (2008 yılında 5728 SK ile yapılan değişiklik ile), otogaz istasyonlarının bu Kanuna veya idari düzenlemelere aykırı davranışlarının EPDK tarafından tespiti halinde, istasyonda yapılan LPG ikmalinin geçici veya süresiz olarak mühürleme suretiyle durdurulacağı, lisans iptali veya mühürlemeye rağmen, faaliyetlerini sürdüren gerçek kişiler ile tüzel kişilerin suçun işlenişine iştirak eden yetkilileri hakkında 203. maddesi hükümlerinin uygulanacağı açıkça belirtilmiştir. Buna benzer hüküm, 04.12.2003 tarih ve 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu’nun 20/3-4. Maddesinde de mevcuttur. Dikkat edilirse 4046 ve 5015 sayılı Kanunlarda mühürleme yetkisi verilen kurum, özel hukuk hükümlerine tabi tüzel kişi değil, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’na ekli listede yer verilen düzenleyici ve denetleyici kurumlardan olan Enerji Piyasası Düzenleme Kurumudur. LPG ve Petrol Piyasası gibi Elektrik Piyasasını düzenlemek ve denetlemekle yetkili Kurum da EPDK’dır. Kanan koyucu LPG ve Petrol Piyasası kanunları ile mühürleme yetkisi verdiği kuruma Elektrik için de pekala yetki verebilirdi. Ne 24.11.1994 tarih ve 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanun’da, ne 20.2.2001 tarih ve 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile 14.3.2013 tarih ve 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanununda, ne de başka bir özel Kanunda Özelleşme sonrasında şirketlere mühürleme yetkisi verildiğine ve buna aykırı davrananlar hakkında 203. maddesi hükümlerinin uygulanacağına ilişkin bir hükme yer verilmemiştir.3- Genel Kurul’daki müzakereler sırasında, 4628 sayılı Enerji Piyasası Kanunu’nun, EPDK’ya, elektrik enerjisi hizmeti verilmesini sağlamak için yetki verdiği ve bu yetkiye dayalı olarak EPDK’nın 29.12.2005 tarihli karar ile ‘kaçak ve usulsüz elektrik enerjisi kullanılması durumunda, yapılacak işlemlere ilişkin usul ve esasları’ belirlediği, yine bu kapsamda çıkarılan Yönetmelik ile özel şirketlere mühürleme yetkisi verildiği savunulmuştur ki bu kabul hatalı ve çelişkilidir. Şöyle ki;Öncelikle elektrik dağıtım ve satış faaliyeti kapsamında EPDK’ya verilmiş bir mühürleme yetkisi bulunmamaktadır. EPDK, gerek 4628 sayılı, gerekse 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu ile verilen genel yetkiler çerçevesinde elektrik tüketiminin denetlenmesi, sayaçların doğru çalışıp çalışmadığı, bu kapsamda müdahale edilip edilmediği, kaçak kullanımın tespiti açısından (ki bu husus enerji hırsızlığı ve karşılıksız yararlanma suçlarının tespiti açısından da bir delil olabilir) lisans sahibi dağıtım şirketlerine, mühürleme yetkisi verebilir ise de suçların kanuniliği ilkesi karşısında, bu husus mühür bozma suçuna vücut vermez. Bu şekilde EPDK Kararı veya Yönetmelik hükmüne dayalı olarak uygulanan mührün bozulması başka suçları oluştursa da mühürlemenin yasal dayanağının bulunmaması ve anılan şirketler ile personelinin kamusal yetki ve göreve sahip olmaması nedeniyle mühür bozma suçunun hukuka aykırılık unsuru oluşmamaktadır.Kanun ile bir kamu idaresi olan EPDK’ya mühürleme yetkisi verilse bile, Kurul bu yetkisini Özel şirketlere devredemez. Nitekim, LPG ve Petrol Piyasası Kanunları ile EPDK ya verilen mühürleme yetkisi çerçevesinde EPDK, otogaz ve diğer akaryakıt satış istasyonlarını denetlemekte ve gerektiğinde mühürlemektedir. Nasıl ki EPDK, bu yetkisini akaryakıt üretim ve dağıtım şirketlerine devredemez, aynı şekilde elektrik dağıtım şirketlerine de devredemez. Kaldı ki bu konuda EPDK’ya bile verilmiş yetki bulunmamaktadır.EPDK’ya verilen görev ve yetki elektrik piyasasını düzenlemek ve denetlemektir. Bu anlamda görevler EPDK gibi birer üst kurul olan RTÜK, BDDK, TAPDK, SPK’ya da verilmiştir. Denetim yetkisinden hareketle mühürleme yetkisinin de varlığı kabul edilecek olursa, RTÜK’ün, ancak abonelik tesisi ile izlenebilen şifreli yayınların, abone olunup bedeli ödenmeden kullanılmasını tespit etmeleri halinde D Smart, Dijitürk gibi şirketlere cafeleri, kahvehaneleri, mühürleme yetkisi verebileceğini de kabul etmek gerekir ki bu mümkün değildir.4- 4628 sayılı Kanun’a dayanılarak çıkarılan 25.09.2002 tarihli ‘Elektrik Piyasası Müşteri Hizmetleri Yönetmeliği’nin ‘Kaçak elektrik enerjisi tüketimi” başlıklı 13. Maddesinin ilk halinde kaçak elektrik enerjisi tükettiği tespit edilen kişilerin elektriğinin kesilerek Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulacağı belirtilmişti. Ancak anılan Yönetmeliğin 13. maddesinde yapılan 13.07.2011 tarihli değişiklikle ‘Dağıtım lisansı sahibi tüzel kişinin, kaçak tespit süreci sonucunda kaçak elektrik enerjisi tüketimi tespit edilen gerçek veya tüzel kişilerin elektrik enerjisini keserek mühür altına alacağı ve CumhuriyetSavcılığına suç duyurusunda bulunacağı hüküm altına alınmış ise de Yönetmelik ile tanınan mühürleme yetkisi, suç olmaktan çıkan eylemi tekrar suç haline getiremez, mühür bozma suçu açısından geçerli olamaz. Suçların kanuniliği demek sadece suç oluşturan eylemin yasayla düzenlenmesi demek değildir. Suç fiilin bütün unsurlarda kanunla düzenlenmesi (ÖZGENÇ, İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 10. Bası, Seçkin. 2014, Ankara, s. 107). Cezalandırılabilirliğinin tüm şartlarının kanun koyucu tarafından belirlenmesi gerekir (KOCA. Mahmut, ÜZÜLMEZ İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, Seçkin, 2014, Ankara, s. 61).Suçun oluşması için gereken bir unsurun idari işlemle belirlenmesi bu ilkeye aykırıdır. Hangi fiillerin suç sayılıp ne şekilde cezalandırılacağı kanun koyucunun suç siyaseti belirler. Yönetmelikler ise, idarenin düzenleyici işlemleridir. Kaldı ki somut olayda suç tarihi 2010 yılı olup, Yönetmelikle mühürleme yetkisi 13.07.2011 tarihinde verilmiştir.5- Olmamasına rağmen bir an için EPDK’ya Mühürleme yetkisi verildiği’ varsayılacak olursa mühürlemenin YÖNTEM’i usulsüz olduğundan yine suç oluşmayacaktır. Örneğin, belediyelere ruhsatsız işyerlerini, inşaatları mühürleme yetkisi Kanun ile verilmiştir. Bu yasal yetkiye rağmen, eğer bu konuda yetkili makam olan Belediye Encümeni bu yönde bir karar almamışsa, bir belediye zabıta görevlisi, durumdan vazife çıkararak, ruhsatsız inşaat çalışmalarını durdurup mühürleyemez, işyerini mühürleyerek kapatamaz. Somut olayda da EPDK’nın ‘mühürleme yetkisi kabul edilse bile mühürlemeye ilişkin karar ve işlemleri ancak EPDK yapabilir. Mevcut uygulamada bu mümkün değildir. Çünkü elektrik tüketicisinin muhatabı artık özel şirketlerdir. Somut olayda ENERJİSA (BAŞKENT Elektrik) A.Ş.’dir. Bu şirket Yönetim Kurulu’nun alacağı böyle bir karar hukuken geçersizdir.6- Bir yere veya eşyaya konulan mühür, mühür bozma suçunun maddi konusu ve kurucu unsurudur. Geçerli bir mühürleme olmadan suç oluşmaz. Mühürlemeye yetkili makamdan maksat, daha öncede belirtildiği gibi ‘kamu idaresi’, ‘resmi makam’, ‘devletin yetkili organı’, kısaca kanun ile mühürleme yetkisi verilen kamu kurum ve kuruluşlarıdır. Bunlar, mühürlemeyi kanunla verilen yetkiyle, kamu görevlileri eliyle yerine getirirler.Nitekim Anayasa Mahkemesi de, 203. maddesindeki ‘yetkili makamların emri’ ibaresinin, Anayasanın 38. maddesindeki kanunilik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptali gerektiğine ilişkin başvuruyu, yetkili makamlara mühürleme emrinin kanun ile verildiği, kanunlarla verilmiş yetkiye dayanılarak mühür konulduğu, mühürleme yetkisinin hangi makamlar tarafından kullanılacağı, kapsamı ve sınırlarının kanunlarla önceden belirlendiği gerekçesiyle reddetmiştir. (22.05.2013, 2012/77 E. 2013/66 K. (26.07.2013 Tr. ve 28719 sayılı Resmi Gazete), Fakat anlaşılmaz bir şekilde bu karar, sanki özelleşme sonrası uygulanan mührün suç teşkil ettiğinin Anayasa Mahkemesince de kabul edildiği biçiminde yansıtılmış ve özel Daire kararlarında da bu görüşü destekleyen bir karar olarak gösterilmiştir. (Örneğin 5. CD, 01.07.2014, 2014/261 E. 2014/7276 K.)Oysa 203. maddesindeki “yetkili makamların emri” ibaresinin, Anayasaya aykırılığı iddiasıyla itiraz yoluna başvuran Kilis 2. Asliye Ceza Mahkemesinin dosyasında suç tarihi, özelleşme tarihi olan 30.09.2013’ten çok önce (10.12.2011) olup, mühürleme işlemi o tarihte Toroslar Elektrik Kilis İl Müdürlüğü görevlileri tarafından yapılmıştır. Buna rağmen yerel mahkeme kamu idaresine, yetkili makama mühürleme yetkisi tanınırken ‘hangi şartlarda, nerelerde, nasıl, hangi amaçla mühürleme yapabileceği belirtilmeksizin salt yetkili makamın emri şeklindeki düzenlemenin kanunilik ilkesine aykırı’ olduğu gerekçesiyle başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi de “yetkili makamlara mühürleme emrinin kanun ile verildiğini, kanunlarla verilmiş yetkiye dayanılarak mühür konulduğunu, mühürleme yetkisinin hangi makamlar tarafından kullanılacağı, kapsamı ve sınırlarının kanunlarla önceden belirlendiği gerekçesiyle’ başvuruyu reddetmiştir. Yüksek Mahkeme Kararının özelleşme ile ilgisi bulunmadığı gibi kararda bu konuda hiçbir tartışma ve açıklamada bulunmamaktadır. Kaldı ki karar tarihi olan 22.05.2013 tarihinde bile Toroslar EDAŞ henüz özelleştirilmemiştir.7- Diğer suçlar yönünden de Yargıtay tarafından özelleşme sonrası için Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.’lerin malları kamu malı sayılmamaktadır. Örneğin, kamu malına zarar verme suçu yönünden, suçun özelleşme öncesi ve sonrasına işlenip işlenmediğine göre hukuki vasıflandırma yapılmaktadır: ‘Türkiye Elektrik Dağıtım AŞ.’nin Meram Elektrik Dağıtım A.Ş.’deki % 100 oranındaki hissesinin 30.04.2009 tarih ve 2009/16 numaralı Özelleştirme Yüksek Kurulu Kararı ile özel hukuk tüzel kişisi olan … A.Ş.ye satılması karşısında; sanıkların zarar verdiği MEDAŞ’a ait trafo binasının Yerel Mahkeme Kabulünün aksine kamu malı olmadığı,’ (9. CD. 05.03.2013, 2012/11364 E., 2013/3336 K) ‘30.10.2009 tarihinde özelleşen bu nedenle suç tarihi itibariyle kamu kurumu niteliğinde olan MEDAŞ’a ait olan … kabloları keserek … arabaya yükleyip … yakalandıkları olayda kamu malına zarar verme ve kamu kurum ve kuruluşlarında bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında hırsızlık suçlarının oluştuğu…’ (15. CD., 19.03.2013, 2012/20430 E.. 2013/5061 K) Malları kamu malı sayılmayan, personeli kamu personeli olmayan özel şirketlerin mühürleme yetkisi hangi Kanuna, kamusal yetkiye dayanmaktadır bilemiyorum.Anayasa Mahkemesinin Suç ve Cezaların Kanuniliği İlkesine İlişkin KararlarıAnayasa Mahkemesi, Anayasanın ‘hukuk devleti’, ‘suç ve cezada kanunilik/belirlilik’, ‘ceza sorumluluğunun şahsiliği’ ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle son yıllarda bir çok yasal düzenlemeyi İPTAL etmiştir. -Örneğin;4733 sayılı Tülün ve Alkol Piyasası …Hakkında Kanun’un 8/2. maddesindeki izinsiz satış yapanlara ‘ruhsat harcının on katı tutarında adli para cezası’ verileceğine dair bölüm Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ve 38. maddesindeki cezanın yasallığı ilkesiyle bağdaşmadığı gerekçesiyle (19.01.2006, 2005/99 E. 2006/8 K, 20.07.2006 gün ve 26234 sy. R. Gz.)4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun 34. maddesinin son fıkrasındaki önödemeye esas alınacak değere ilişkin olarak, ‘para cezasına esas alınacak değer, gümrük idaresince belirlenen değerdir’ hükmünü Anayasanın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmadığı gerekçesiyle (18.09.2008, 2006/47 E. 2008/144 K, 30.12.2008 gün ve 27096 sy. R.Gz.)2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun, Koruma Kurulu Kararlarıyla belirlenen sit alanlarına müdahaleyi suç sayan 65/b maddesini Anayasa’nın 2. 38. maddelerinde düzenlenen hukuk devleti ve suçların kanuniliği ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle (11.4.2012. 2011/18 E, 2012/53 K. 13.10.2012 gün ve 28440 sy. R.Gz.)556 sayılı Markaların Korunması Hakkında KHK de markaya tecavüz sayılan haller KHK ile düzenlenmiş, sadece ceza hükmü içeren (61/A) maddesi, 3.11.1995 tarih ve 4128 sayılı Kanunla eklenmişti. Öğretide KHK’lerin niteliği (yasama işlemi mi, yürütme işlemi mi olduğuna ilişkin) tartışmalı olduğu halde, Anayasa Mahkemesince ilgili fıkralar iptal edilmiştir. (3.1.2008, 2005/15 E. 2008/12 K, 5.7.2008 tarih ve 26927 sy. R. Gz.) Örnekler çoğaltılabilir…Suç ve cezaların kanuniliği ilkesini gözetmek için ilgili Kanun hükmünün iptali veya yürürlükten kaldırılması beklenemez. Anayasanın 38, 2. maddesi ile 5. maddesindeki ‘Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacağına’ ilişkin hüküm resen gözetilmek durumundadır. Örneğin, 2565 sayılı Kanuna göre Askeri Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Bakanlar Kurulu Kararı ile kurulabilir veya kaldırılabilir. Dolayısıyla suçun unsurları (suçla korunan hukuki değer olan askeri yasak bölge ve güvenlik bölgeleri) idarenin düzenleyici işlemi ile belirlenmektedir. Anılan Kanunda bu bölgelere girmek suç olarak düzenlenmiş ve uyum değişikliği yapılmadığı gibi Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına da konu olmamıştı.Yargıtay 7. Ceza Dairesi bu yasa kapsamındaki eylemlerden dolayı verilen mahkumiyet kararlanın suçların yasallığı ilkesine aykırı görerek bozmuştur: 2565 sayılı Yasa hükümleriyle getirilen ve idarenin düzenleyici işlemleriyle konulan yasaklamalar, yasakların uygulama alanı ve bu alanların sınırlarının belirlenmesine dair bu düzenlemeler 2. maddesinde öngörülen kanunilik ilkesine uygun bulunmamaktadır. Bu durum karşısında, 5252 sayılı Kanunun geçici birinci maddesi ile 2 ve 5. Maddeleri birlikte değerlendirildiğinde 2565 sayılı kanunun 21. 26. maddelerinde suçu tanımlayan hükümlerinin tümüyle zımni olarak ilga edildiğinin (örtülü olarak yürürlükten kaldırıldığının) ve atılı eylemin artık suç oluşturmadığının kabulü gerekmektedir. (7 CD, 18.04.2011, 2009/5417 E. 2011/4506 K.)Sonuç OlarakMühür bozma suçunun konusu, suç ile korunan hukuki yarar, mühürleme yapmaya yetkili makamlar hususunda 1940’lardan bugüne süren Yargıtay’ın yerleşmiş uygulaması, öğretideki görüşler, özelleştirme uygulamalarına ilişkin Anayasal ve yasal düzenlemeler ile suç ve cezaların kanuniliği ilkesi gözetildiğinde, elektrik dağıtım ve satış hizmetlerinin özelleştirilmesinden sonra lisans sahibi özel şirketlerin kaçak ve usulsüz elektrik kullanılması dolayısıyla sayaçları mühürlemeleri mümkün ise de bu mührün bozulması veya mühürlemenin amacına aykırı hareket edilmesi eylemleri (karşılıksız yararlanma, hırsızlık veya mala zarar verme gibi) başka bir suç oluştursa da TCK’nın 203. Maddesinde düzenlenen mühür bozma suçunu oluşturmaz.Kamu idaresi olmayan kamusal yetki verilmeyen özel hukuk tüzel kişilerine bir durumun tespiti anlamında Yönetmelikle(ki bu yetki de, 13.07.2011 tarihinde verilmiştir) mühürleme yetkisi verilmesi, karşılıksız yararlanma, mala zarar verme gibi suçların tespiti açısından delil değeri olsa da, mühür bozma suçuna etkisi olamaz. Mühür bozma suçu yönünden ihtiyaç varsa veya gerekli görülüyorsa torba torba kanunların çıkarıldığı günümüzde Yasama organı her zaman için böyle bir yasa çıkarabilir.Elektrik piyasasını denetlemek ve düzenlemekle görevli EPDK’ya bile mühür bozma suçu yönünden kanun koyucunun vermediği mühürleme yetkisini, hukuk, özelliklede ceza hukuku ile bağdaşmayan endişe ve maslahatlardan hareketle, yorumla özel şirketlere verildiğinin kabul edilmesi; eylemleri mühür bozma suçunu oluşturmadığı halde yılda binlerce insanın bu suçtan mahkumiyetine neden olmak ve bu husus, Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen ‘Temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak, kanunla sınırlanabileceğine’ ilişkin hükme de aykırılık oluşturacaktır.Açıklanan gerekçelerle, Özelleşme sonrasında özel şirketlerce uygulanan mührün bozulması eyleminin suç oluşturmayacağına ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Aksi yöndeki Genel Kurul’un çoğunluk kararını, kanuna, hukuka, adalete, vicdana ve sorumluluk anlayışına uygun bulmadığımdan, katılamıyorum.” düşüncesiyle,Çoğunluk görüşüne katılmayan ondört Genel Kurul Üyesi de; benzer düşünceyle,Karşıoy kullanmışlardır.Sonuç : Açıklanan nedenlerle;1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.12.2014 tarihinde yapılan ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 09.12.2014 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğu ile, karar verildi.

  • TCK MADDE 342 YABANCI DEVLET TEMSİLCİLERİNE KARŞI SUÇ

    TCK MADDE 342 YABANCI DEVLET TEMSİLCİLERİNE KARŞI SUÇ

    TCK MADDE 342 YABANCI DEVLET TEMSİLCİLERİNE KARŞI SUÇ1) Türkiye Cumhuriyetinde sürekli veya geçici olarak görevlendirilmiş yabancı devlet temsilcileri ile bunların diplomasi memurları veya uluslararası kuruluşların temsilcileri ile bunların diplomatik ayrıcalık ve bağışıklık tanınan memurları, kendilerine karşı görevlerinden dolayı işlenen suçlar bakımından, kamu görevlisi kabul edilerek; suç işleyen kişiler hakkında, bu Kanunun ilgili hükümlerine göre cezaya hükmolunur.2) İşlenen suç hakaret ise, soruşturma ve kovuşturma yapılması, mağdurun şikayetine bağlıdır.
    TCK MADDE 342’NİN GEREKÇESİ
    Madde, Türkiye’de görevli yabancı devlet temsilcilerine veya diplomasi memurlarına veya uluslararası kuruluşların temsilcileri ile bunların diplomatik ayrıcalık ve bağışıklık tanınan memurlarına karşı görevlerinden dolayı herhangi bir suç işlenmesi hâlinde, kanunda o suça özgü cezanın uygulanacağı hükmünü getirmiş bulunmaktadır. Böylece, Türkiye’deki memurlara karşı görevlerinden dolayı işlenecek ve yabancılar bakımından da işlenmesi olanaklı suçlardan dolayı aynı maddeler hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmiş olmaktadır.
    TCK MADDE 342 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay 11. Hukuk Dairesi
    Esas : 2018/1069Karar : 2019/6711Karar Tarihi : 24/10/2019 
    “İçtihat Metni”MAHKEMESİ : TİCARET MAHKEMESİ
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    Taraflar arasında görülen davada Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce bozmaya uyularak verilen 21.09.2017 tarih ve 2014/1031-2017/878 sayılı kararın Yargıtayca duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili ve davalı B. Holding A.Ş vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 22.10.2019 günü başkaca gelen olmadığı yoklama ile anlaşılıp hazır bulunan davalı B. Holding A.Ş vekili Av. … dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:Davacı vekili, davalı şirket temsilcilerinin yüksek faiz verileceği ve parasını istediği zaman geri alabileceği taahhüdünde bulunmaları üzerine müvekkilinin belge karşılığında davalılara 57.810 DM verdiğini, davalıların aynı yöntemle binlerce gurbetçiden nakit para topladıklarını, kısa bir süre sonra müvekkilinin parasını istediğini, ancak bu güne kadar kendisine ödeme yapılmadığını, hisse senetlerinin izinsiz olarak halka arz edildiğini, K. Grubu tarafından yapılan usulsüzlüklerin SPK ve diğer resmi kurum raporlarında açıklandığını, davalılar hakkında çeşitli suçlardan suç duyurusu yapıldığını, müvekkilinin şirket ortağı yapılmasının hukuken mümkün olmadığını, kanuna uygun bir ortaklık ilişkisinin kurulmadığını ve davalı …’ın zarardan sorumlu olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla, 57.810 DM (29.557,78 Euro) karşılığı 65.606,44 TL’nin avans faizi ile birlikte tahsiline ve geçerli bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalılar vekilleri, zamanaşımı def’inde bulunmuş, taraflar arasında herhangi bir hukuki ilişki bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.Mahkemece, uyulan bozma ilamı ve tüm dosya kapsamına göre; zamanaşımı def’inin ileri sürülmesinin dürüstlük kurallarına aykırı olduğu, K. Grubu bazı şirketlerin fiili ve hukuki irtibat halinde oldukları, birlikte hareket ederek para toplama amacıyla “Ortaklık Durum Belgesi”, “Hisse Senedi” gibi sair belgeler karşılığında istenildiğinde derhal ve işlemiş kâr payı ile birlikte iade edileceği taahhüdü ile para topladıkları, ortağın sermaye olarak verdiğini isteyemeyeceğine dair yasal düzenlemeyi kullanarak para yatıran kişileri grup şirketlerden herhangi birinde veya birkaçında düşük nominal bedellerle şeklen ortak gibi gösterdikleri, tahsil ettikleri parayı ise muhasebe kayıtlarına yansıtmayarak para iade taleplerini reddettikleri, taraflar arasında sahih bir ortaklık ilişkisinin bulunmadığının anlaşıldığı, davalı şirket yöneticisinin de davacının ödediği miktardan sorumlu bulunduğu, yabancı mahkemede taraflar arasında görülen davada verilen kararın kesin hüküm etkisi yapmayacağı, davalı K. İnşaat Tarım ve San. İşl. Tic. A.Ş’nin unvan değişikliği sonrası K. Holding A.Ş’ye devredilmek suretiyle birleştirilmesine karar verildiği, K. Holding A.Ş’nin unvanın da B. Holding A.Ş olarak değiştirildiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne, davacının davalı B. Holding A.Ş’nin şirket ortağı olmadığının tespitine, 22.907,79 TL’nin dava tarihi olan 09/11/2009 tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.Kararı, davacı vekili ve davalı Bera Holding A.Ş vekili temyiz etmiştir.1- Dava, geçerli şekilde ortaklık ilişkisinin kurulmadığının tespiti ve verilen paranın tahsili istemine ilişkindir. Davalı vekili, davacının hukuki sebepleri aynı olan işbu davayı daha önce yabancı mahkemede açtığını, yabancı mahkeme tarafından davanın reddine karar verildiğini ve yabancı mahkeme kararının kesinleştiğini, Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/448 esas sayılı dosyası ile tanıma davası açıldığını, eldeki davanın kesin hüküm nedeniyle reddi için tanıma davasının bekletici mesele yapılması gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, yabancı mahkemede hâkimin önüne getirilen vakıaları şirketler hukuku sebepli zeminde inceleyip karar verdiği, eldeki dosyada yargılama aşamasında ortaya çıkan davalının kendi isteği ile Sermaye Piyasası Kuruluna sunduğu dökümanların yabancı mahkemede yapılan yargılamada tetkik edilmediği, bu vakıanın incelenmemesi karşısında kesin hüküm için aranılan hukuki sebebin aynı olma şartının bulunmadığı, yabancı mahkemece verilen kararın kesin hüküm etkisi yapmayacağı gerekçesiyle davalı vekilinin tanıma davasının bekletici mesele yapılması yönündeki savunması reddedilmiş ve işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmiştir.5718 sayılı MÖHUK’un 50/1. maddesi gereğince, yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye’de icra olunabilmesi yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır. Aynı Kanunun 58. maddesi gereğince, yabancı mahkeme ilâmının kesin delil veya kesin hüküm olarak kabul edilebilmesi yabancı ilâmın, karşılıklı işlem şartı hariç, tenfiz şartlarını taşıdığının mahkemece tespitine bağlıdır. Yine aynı Kanunun 59. maddesi gereğince yabancı ilâmın kesin hüküm veya kesin delil etkisi yabancı mahkeme kararının kesinleştiği andan itibaren hüküm ifade eder. Bu sebeple, yabancı mahkemelerden verilmiş olup da henüz Türk mahkemesince tanınıp tenfiz edilmemiş bir yabancı karar, Türk mahkemeleri önündeki bir davada kesin hüküm itirazına konu yapılamaz. Türk mahkemesince tanınıp tenfiz edilen yabancı mahkeme kararı, Türk hukuku bakımından kesin hüküm oluşturur. Buna bağlı olarak tanınıp, tenfiz edilen yabancı karar, aynı konudaki uyuşmazlığın tekrar Türk mahkemelerinde görülmesini engeller.Her ne kadar yargılama aşamasında tanınıp kesinleşen kesin hüküm niteliğinde bir karar bulunmasa da, tanıma davasına konu davanın işbu davadan daha önce açıldığı, yabancı mahkeme ilamında haksız fiil hükümlerine göre de inceleme yapıldığı, yargılama sırasında açılan tanıma davasının neticesinin işbu davayı etkileme ihtimali bulunduğu anlaşılmakta olup, vakıanın ileri sürülen olay ve sebeplere ilişkin bulunması, SPK’ya sunulan listelerin ise vakıa değil delil olması sebebiyle eldeki davada delil olarak kabul edilen davalı tarafça SPK’ya sunulan dökümanların yabancı mahkemece incelenmediği, bu nedenle her iki davadaki maddi vakıaların farklı olduğu yönündeki kabul doğru olmamıştır. Bu durumda, mahkemece, davacı tarafından yabancı mahkemede açılan davanın daha önce açıldığı gözetilerek Konya 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2015/448 Esas sayılı dosyasında görülen tanıma davasının kesinleşmesinin beklenmesine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeye dayalı olarak yazılı şekilde davalı tarafın itirazı reddedilip işin esası hakkında karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.2- Bozma sebep ve şekline göre, davacı vekili ve davalı Bera Holding A.Ş vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada gerek görülmemiştir.
    SONUÇ : Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı Bera Holding A.Ş. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı B. Holding A.Ş yararına BOZULMASINA, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekili ile davalı Bera Holding A.Ş vekilinin sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, takdir olunan 2.037,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalı B. Holding A.Ş’ye verilmesine, ödedikleri peşin temyiz harcının istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, 24/10/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 341 YABANCI DEVLET BAYRAĞINA KARŞI HAKARET SUÇU

    TCK MADDE 341 YABANCI DEVLET BAYRAĞINA KARŞI HAKARET SUÇU

    TCK MADDE 341 YABANCI DEVLET BAYRAĞINA KARŞI HAKARET SUÇU1) Resmen çekilmiş olan yabancı devlet bayrağını veya diğer egemenlik alametlerini alenen tahkir eden kimseye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.2) Bu suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması, ilgili devletin şikayetine bağlıdır.
    TCK MADDE 341’İN GEREKÇESİ
    Maddenin amacı, Devletin uluslararası ilişkilerini korumaktır. Bu nedenle, resmen çekilmiş olan yabancı devlet bayrağının veya diğer egemenlik alametinin tahkiri cezalandırılmaktadır. “Resmen çekilmiş olan bayrak” ibaresinden, gerek yabancı devlet ve gerek Türk kamu hukuku ve kanunlarına uygun olarak bayrağın direğe asılmış olması anlaşılacaktır. Bu itibarla yabancı devlet vatandaşının astığı bayrak veya diğer egemenlik alâmetlerinin tahkiri, örneğin bayrak yakılması, bayrak resmen yani resmî görevlilerce asılmadığı için suç olmayacaktır.Maddenin ikinci fıkrası soruşturma ve kovuşturmayı ilgili devletin şikâyetine bağlı kılmıştır.
    TCKMADDE 341 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay16. Ceza Dairesi        
    Esas : 2019/2647Karar : 2019/5813Karar Tarihi : 27.09.2019
    “İçtihat Metni”
    I-TALEP : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.02.2019 tarih ve 2019/13215 sayılı yazısı ile;“Hakaret ve devletin egemenlik alametlerini alenen aşağılama suçlarından sanık …’in 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 125/3-a (3 kez), 300/1 ve 62. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 4 kez 10 ay hapis cezaları ile cezalandırılmasına, cezalarının anılan Kanunun 58. maddesi gereğince mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine dair … 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 18.06.2018 tarihli ve…. sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.5237 sayılı Kanunun 58/1-2. madde ve bentlerinde yer alan “(1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır.(2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, Geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz.” şeklindeki düzenleme karşısında,Dosya kapsamına göre, sanığın adlî sicil kaydında yer alan ve tekerrüre esas alınan … 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 25.05.2009 tarihli ve 2008/388 esas, 2009/267 sayılı kararının 29.05.2012 tarihinde kesinleştiği ve 01.04.2014 tarihinde infaz edildiği, yargılama konusu suçların ise 5237 sayılı Kanunun 58/2-a bendinde düzenlenen 3 yıllık süreden sonra 29.10.2017 tarihinde işlendikleri, dolayısıyla anılan kararın tekerrüre esas alınamayacağının gözetilmemesinde isabet görülmemiştir.5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 30.01.2019 gün ve 94660652-105-76-17302-2018-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden” ihbar ve mevcut evrak Dairemize gönderilmiştir.
    II-OLAY : 01.11.2017 tarihli fezleke kapsamında; 29.10.2017 günü … ili Merkez ilçesine bağlı … Beldesinde … isimli restoranda yapılan kimlik ve pasaport uygulamasında kimliğini ibraz etmeyerek, devriye personellerinden…, ….,…., ‘e hakarette bulunduğundan ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına ve ailesine de hakaretlerde bulunduğu ve gözaltına alınma ve hastanede rapor alma işlemleri sırasında görevli kolluğa direndiğinden bahisle 5237 sayılı TCK ‘nın 265, 125/30a, 300 maddeleri ile TCK’nın 299. maddesi kapsamında sanık hakkında işlem yapılmıştır.… Cumhuriyet Başsavcılığının 12.12.2017 tarihli, …. soruşturma, ….. numaralı iddianamesinde belirtildiği şekilde; “… İl Jandarma Komutanlığı tarafından … beldesi gazinolar mevkiinde yapılan kimlik kontrollerinde şüphelinin kimlik göstermediği, kamu görevlilerin işlemleri yapmak istediği esnada şüphelinin müştekilerden Muhammet’e “sen siktir git sen karışma ben size güvenmiyorum” , Halil’e “sen önüne dön anırma” , Ramazan’a “hepinizin amına koyarım piç misiniz lan siz” diyerek hakaret ettiği ve devamında “sizin bayrağınızı sikerim” diyerek devlet alametlerini alenen aşağıladığı, şüphelinin savunmasında alkollü olmasından dolayı ne söylediğini hatırlamadığını beyan ettiği, bu anlamda şüphelinin üzerine atılı suçlar yönünden dava açmaya yeterli şüphe oluştuğu 30.11.2017 tarihli tutanak, tanık beyanları ile dosya kapsamından anlaşıldığı” iddiası ile 5237 sayılı TCK’nın 300/1, 125/1,3.a (müşteki sayısınca) ve 58 maddelerinden cezalandırılmasının istenildiği, görevi yaptırmamak için direnme suçundan ise 12.12.2017 tarihinde ek takipsizlik kararı verildiği görülmüştür.… 1. Asliye Ceza Mahkemesince iddianamenin kabul edilmesine müteakip, 2017/1063 sayılı esasa kayden yapılan yargılamada 18.06.2018 tarihinde sanığın ve müştekilerin yokluğunda yapılan duruşmada, sanığın her üç katılana yönelik ayrı ayrı kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçunu işlediği sabit görülmekle 5237 sayılı TCK’nın 125/3-a, 62, 58, 53 maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, ayrıca Devletin egemenlik alametlerini alenen aşağılama suçunu işlediği sabit görüldüğünden TCK’nın 300/1, 62, 58, 53 maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına istinaf kanun yolu açık olmak üzere karar verildiği, 5237 sayılı yasanın 51 ve 50. maddeleri ile 5271 sayılı CMK’nın 231 maddesi kapsamında bir uygulama yapılmadığı görülmüştür.Hükme esas alınan kısa kararda ve 18.06.2018 tarihli….. sayılı gerekçeli kararda belirtildiği üzere … 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2008/388 esas ve 2009/267 karar sayılı ilamı tekerrüre esas alınmış ve hükmolunacak cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verilmiştir.12.12.2018 tarihinde tanzim edilen kesinleşme ve ceza fişlerinden sanık hakkındaki hükümlerin istinaf edilmeden 08.11.2018 tarihinde kesinleştiği belirtilerek infaza verildiği anlaşılmıştır.Hükmün kesinleşmesine dair işlemlere yönelik bir itiraza dosya kapsamında rastlanılmamıştır.… Cumhuriyet Başsavcılığının 12.12.2018 tarih 2018/3193 ilamat no’lu yazısı ile hakaret suçundan 2 kez TCK’nın 125 maddesi uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılan hükümlünün adli sicil kayıtlarının incelenmesinde tekerrüre esas alınan ilamın yerine getirme tarihinin 01.04.2014, ilama konu suç tarihinin ise 29.10.2017 tarihi olduğu anlaşıldığından mükerrirlere göre infaz rejimine göre infazın yapılamayacağı bu nedenle kanun yararına bozma yoluna başvurulacağı belirtilerek infazın durdurulması mahkemesinden talep edilmiştir.… 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 12.12.2018 tarihli ek kararında belirtildiği şekilde “Hükümlüye ait adli sicil kaydının incelenmesinde; Tekerrüre esas alınan … 2. Asliye Ceza Mahkemesinin…. Karar sayılı dosyasından verilen 1 Yıl 8 Ay hapis cezasının bulunduğu, suç tarihinin 29/04/2009, yerine getirme tarihinin 01/04/2014, ilama konu suç tarihinin ise, 29/10/2017 olduğu; 5237 Sayılı TCK. un 58/2-b b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz. amir hükmüne yer verdiği; yukarıda belirtilenler ışığında, mahkememiz kararında her ne kadar mükerrirlere özgü infaz rejimine göre cezanın infazı istenmiş ise de; TCK. 58. Maddede yazılı tekerrür şartlarının oluşmadığı, bu yönüyle ilgili ilamın usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşıldığından, infazının durdurulmasına, dosyasının kanun yararına bozma yasa yoluna gidileceğinden dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine ” karar verilmiştir.Sanık hakkında tekerrüre esas alınan … 2 Asliye Ceza Mahkemesinin 2008/388 esas ve 2009/267 karar sayılı, 5237 sayılı TCK’nun 86/1- 3b, 87/3, 62, 53, 63 maddeleri uyarınca verilen 1 yıl 8 ay hapis cezasına dair ilam ve bu ilamın Yargıtay 3.Ceza Dairesinin 29.05.2012 tarih 2010/14130 esas 2012/22035 sayılı kararı ile onanarak 29.05.2012 tarihinde kesinleştiğine dair kesinleşme şerhinin dosya içerisinde bulunduğu görülmüştür.18.03.1985 doğumlu olan sanığın adli sicil kaydında tekerrüre esas alınan ilamdaki hapis cezasının 01.04.2014 tarihinde yerine getirildiği görülmüştür.18.12.2018 tarih 2018/3193 sayılı yazısı ile … Cumhuriyet Başsavcılığınca kanun yararına bozma istemi ile dosya Ceza işleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir.
    III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI : 5271 sayılı TCK’nın 58. maddesinin uygulanma şartlarının somut olayda mevcut olup olmadığına ilişkindir.
    IV-HUKUKSAL DEĞERLENDİRME : Konu ile ilgili 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesi şöyledir:Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlularMadde 58- (1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez.(2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı;a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl,b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl,Geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz.(3) Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur.(4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz.(5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz.(6) Tekerrür halinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır.(7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı belirtilir.(8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır.(9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir.5237 sayılı TCK’nın 58. maddesinde bir güvenlik tedbiri olarak düzenlenen ve doğrudan infaz kanununa yaptığı atıf da gözetildiğinde esas itibariyle bir infaz hukuku kurumu olan tekerrür hükmünün uygulunması için önceden işlenen suçtan dolayı verilen hükmün kesinleşmesinden sonra yeni bir suçun işlenmesi gereğine vurgu yapıldıktan sonra hangi hallerde uygulanamayacağı da açıkça belirtilmiştir. Yasa metnine göre, önceden işlenen suçtan dolayı verilen hükümle beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet halinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanamaz. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki hükümle verilen cezanın infaz edilmiş olmasına gerek bulunmamakta ise de cezanın infazı halinde, infaz tarihinden itibaren belli sürenin geçmesi ile hüküm uygulanma kabiliyetini kaybedecektir.Somut olayda, tekerrüre esas alınan … 2 Asliye Ceza Mahkemesinin …. sayılı, sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nun 86/1- 3b, 87/3, 62, 53, 63 maddeleri uyarınca verilen 1 yıl 8 ay hapis cezasına dair, Yargıtay 3.Ceza Dairesinin 29.05.2012 tarih….. sayılıilamı ile onanarak 29.05.2012 tarihinde kesinleşen ilama bağlı cezanın 01.04.2014 tarihinde yerine getirildiği, inceleme konusu hükme dayanak teşkil eden sonraki suçun/suçların ise infaz edilen cezanın nev ve miktarına göre yasanın öngördüğü üç yıllık süre geçtikten sonra, 29.10.2017 tarihinde işlendiğinin anlaşılmasına göre hükmolunan cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine karar verilmesinde hukuki isabet bulunmamaktadır.
    V-SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;Kanun yararına bozma talebine dayanılarak düzenlenen tebliğnamedeki bozma isteği incelenen dosya kapsamına nazaran y…. e 2017/1063 esas, 2018/1116 sayılı kararının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309/4-d maddesi uyarınca tekerrür hükümlerinin uygulanması ile sınırlı ve isteme uygun olarak BOZULMASINA, anılan yasa maddesinin verdiği yetkiye istinaden sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nın 125/3-a ve 300/1 maddeleri uyarınca tesis edilen hükümlerde yer alan “Sanığın tekerrüre esas … 2. Asliye Ceza Mahkemesi …. Karar sayılı ilamı bulunduğundan TCK nun 58. maddesi gereğince tekerrür nedeni ile sanık hakkında hükmolunacak cezanın mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına,” dair fıkraların hükümden çıkarılmasına, hüküm fıkrasındaki diğer hususların aynen muhafazasına, dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE 27.09.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 340 YABANCI DEVLET BAŞKANINA KARŞI SUÇ

    TCK MADDE 340 YABANCI DEVLET BAŞKANINA KARŞI SUÇ

    TCK MADDE 340 YABANCI DEVLET BAŞKANINA KARŞI SUÇ1) Yabancı devletlerden birinin başkanına karşı bir suç işleyen kişiye verilecek ceza, sekizde biri oranında artırılır. Suçun müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.2) Fiil, soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı suçlardan ise, soruşturma ve kovuşturma yabancı devletin şikayetine bağlıdır.
    TCK MADDE 340’IN GEREKÇESİ
    Madde metninde, yabancı devlet başkanlarına yönelik olarak işlenen suçlardan dolayı verilecek cezanın artırılarak hükmedilmesi öngörülmüştür. Ancak, bunun için, karşılıklılık koşulunun aranması gerekir. Söz konusu yabancı devletin Türkiye tarafından tanınmış bulunması, doğal olarak, temel koşuldur.Maddenin ikinci fıkrasında, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlardan dolayı şikâyet hakkının, ilgili yabancı devlet hükûmeti tarafından kullanılabileceği öngörülmüştür
    TCK MADDE 340 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay 16. Ceza Dairesi       
    Esas : 2018/3775Karar : 2018/5600Karar Tarihi : 31.12.2018 
    “İçtihat Metni”
    Mahkemesi : Ceza DairesiSuç : Silahlı terör örgütüne üye olmaHüküm : İstinaf başvurusunun esastan reddi
    Bölge Adliye Mahkemesince verilen hüküm temyiz edilmekle;Temyiz edenin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyizin sebebine göre dosya incelendi gereği düşünüldü;Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi;Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;Türk vatandaşı olan sanığın ülke sınırları dışında gerçekleştirdiği eylemlerde yargı yetkisi, eylemlerinin nitelendirmesi ve suç tarihinde yürürlükte bulunan mevzuata göre, terör suçu kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile gerçekleştirdiği askeri operasyonların Uluslararası ve iç hukukumuzdaki düzenlemeler çerçevesinde hukuki açıdan değerlendirilmesi gerekmektedir.
    1-CEZA HUKUKUNA İLİŞKİN TÜRK KANUNLARININ UYGULANMA ALANI:Türkiye’de işlenen bütün suçlar bakımından, fail hangi ülke vatandaşı olursa olsun ceza hukukuna ilişkin Türk kanunları uygulanır. Bir suçun Türkiye’de işlenmiş sayılma ölçütü TCK’nın 8/1. fıkrasının ikinci cümlesinde gösterilmiştir.Türk vatandaşlarının yabancı ülkede suç işlemeleri halinde failler hakkında belli şartlarda Türkiye’de Türk kanunlarına göre yargılama yapılabilecektir. Bu şartlara ceza yasasının 11. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükmün istisnası kanunun 13. maddesindeki haldir. Zira bu madde kapsamına giren suçlar, kim tarafından, nerede ve hatta kime karşı işlenirse işlensin, Türkiye’de Türk kanunlarına göre yargılanıp cezalandırılabilecektir.5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 13. maddesi şu şekildedir;Madde 13- (1) Aşağıdaki suçların, vatandaş veya yabancı tarafından, yabancı ülkede işlenmesi halinde, Türk kanunları uygulanır:a) İkinci Kitap, Birinci Kısım altında yer alan suçlar.b) İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci ve Sekizinci Bölümlerde yer alan suçlar.c) İşkence (madde 94, 95).d) Çevrenin kasten kirletilmesi (madde 181).e) Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188), uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190).f) Parada sahtecilik (madde 197), para ve kıymetli damgaları imale yarayan araçların üretimi ve ticareti (madde 200), mühürde sahtecilik (madde 202).g) Fuhuş (madde 227).h) (Mülga : 26/6/2009 – 5918/1 md.)i)Deniz, demiryolu veya havayolu ulaşım araçlarının kaçırılması veya alıkonulması (madde 223, fıkra 2, 3) ya da bu araçlara karşı işlenen zarar verme (madde 152) suçları.(2) (Ek ikinci fıkra: 29/6/2005 – 5377/3 md.) İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki Üçüncü, Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümlerde yer alanlar hariç; birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı Türkiye’de yargılama yapılması, Adalet Bakanının talebine bağlıdır.(3) Birinci fıkranın (a) ve (b) bentlerinde yazılı suçlar dolayısıyla yabancı bir ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olsa bile, Adalet Bakanının talebi üzerine Türkiye’de yargılama yapılır.(1)Maddenin gerekçesi yorum yapmayı gerektirmeyecek kadar açıklıktadır.“MADDE 13.– Madde metninde, belli suçların yabancı bir ülkede işlenmesi durumunda, failin Türk vatandaşı veya yabancı olmasına bakılmaksızın, Türkiye’de Türk kanunlarına göre yargılama yapılacağı hüküm altına alınmıştır.Birinci fıkranın (a) bendine göre, İkinci Kitap, Birinci Kısım altındaki1) “Soykırım” başlıklı Birinci Bölümde,2) “Göçmen Kaçakçılığı ve İnsan Ticareti” başlıklı İkinci Bölümdeyer alan suçlar ile;(b) bendine göre, İkinci Kitap, Dördüncü Kısım altındaki1)“Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar” başlıklı Üçüncü Bölümde,2) “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” başlıklı Dördüncü Bölümde,3) “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Beşinci Bölümde,4) “Millî Savunmaya Karşı Suçlar” başlıklı Altıncı Bölümde,5) “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlıklı Yedinci Bölümde ve6)“Yabancı Devletlerle Olan İlişkilere Karşı Suçlar” başlıklı Sekizinci Bölümdeyer alan suçlar ile fıkranın (c), (d), (e), (f), (g), (h) ve (i) bentlerinde sayılan suçlar nerede işlenmiş olursa olsun, bu nedenle Türkiye’de yargılama yapılarak, Türk vatandaşı veya yabancı olmasına bakılmaksızın fail hakkında Türk kanunlarına göre cezaya hükmolunur. Yabancı ülkede işlenen bu suçlar dolayısıyla failler hakkında Türkiye’de re’sen takibat yapılır.Maddenin ikinci fıkrasına göre, bu suçlar dolayısıyla yabancı bir ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmiş olsa bile, Türkiye’de yeniden yargılama yapılır. Ancak bunun için Adalet Bakanının talepte bulunması gerekir.Yabancı ülkede mahkûm olunan ceza bu ülkede tamamen veya kısmen infaz edilmişse; infaz edilen bu ceza miktarının, mahsup hükümlerine göre, Türkiye’de hükmolunan cezadan mahsup edilmesi gerekir.Birinci fıkranın (c), (d), (e), (f), (g), (h) ve (i) bentlerinde sayılan suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde; bu suç dolayısıyla, suçu işleyen kişinin Türk vatandaşı veya yabancı olması arasında fark gözetmeksizin, Türkiye’de Türk kanunları uygulanarak yargılama yapılabilecektir.Ancak, (a) ve (b) bentlerinden farklı olarak, bu bentlerde sayılan suçlardan dolayı Türkiye’de yargılama yapılabilmesi için, fail hakkında yabancı ülkede mahkûmiyet veya beraat kararı verilmemiş olması gerekir.Türkiye’nin taraf olduğu çeşitli uluslararası sözleşmelerde aut dedere aut judiciare/aut punire kuralına yer verilmek suretiyle ilgili sözleşme kapsamına giren suçlar dolayısıyla ister vatandaş olsun ister yabancı olsun faillerin suçun işlendiği ülkeye geri verilmesi öngörülmüştür. Ancak, bu sözleşmelerle, çeşitli hukukî mülahazalarla geri verme yoluna gidilmemesi hâlinde, taraf devletlere yargılama ve cezalandırma yükümlülüğü yüklenmiştir.Bu konuda, 1963 yılında imzalanan Uçaklara Karşı İşlenen Suçlara veya Diğer Fiillere İlişkin Tokyo Sözleşmesi, 1970 yılında imzalanan Uçakların Kanun Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesi hakkındaki La Haye Sözleşmesi, 23 Eylül 1971 tarihli Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Montreal Sözleşmesi, 14 Aralık 1973 tarihli Diplomasi Ajanları da Dahil Olmak Üzere Uluslararası Korunmaya Sahip Kişilere Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair New York Sözleşmesi, Uyuşturucu Maddelere Dair 1961 Tek Sözleşmesi, 21 Aralık 1971 tarihinde Viyana’da imzalanan Psikotrop Maddeler Sözleşmesi ve ayrıca, Avrupa Konseyi’nce 27 Ocak 1977 tarihinde hazırlanan Tedhişçiliğin Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi örnek olarak gösterilebilir.”Madde metni ve gerekçesinden anlaşılacağı üzere; 13. maddenin b bendinde yer alan “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” yönünden sanık başka ülkede yargılanıp hakkında kesin hüküm kurulsa dahi, Adalet Bakanının talebi doğrultusunda Türkiye’de tekrar yargılanabilecektir. Bu halde “non bis in idem” kuralı geçerli değildir. Somut olayda sanığın yurt dışında yargılanmadığı da tartışmadan varestedir.Ceza yargılamasında mülkilik sistemine dair genel hükümlere istisna teşkil eden 13. madde metinde yer verilen bir kısım suçlar aynı zamanda TMK kapsamında mutlak terör suçu olduklarından terör ve terör suçlarının değerlendirilmesi yapılacaktır.2- TERÖRÜN TANIMI:Terörün ne anlama geldiği konusunda dilbilimciler, akademik çevreler ve diplomasi uzmanları arasında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Terör, terörizm, terörist ve terör örgütü konularındaki tanımlar, çoğunlukla bakılan tarafın verdiği anlamı yansıtmaktadır.Terör konusunda, her kesim veya resmi güç; kendisine uygun, kendisini hukuksal, yasal ya da ahlak açıdan haklı gösteren veya kendisini ve gizli emellerini örtmeye çalışan ve bunları kabul ettirmeye yönelik bir anlamlandırmayı dayatmaya çalışmaktadır.Ülkemizde ise, terörün ne anlama geldiği (tanımı), 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. maddesinde düzenlenmiştir.Bu maddeye göre terör;Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemler,Olarak tanımlanmaktadır.Anayasa Mahkemesinin 31.03.1992 gün ve 1991/18 E. – 1992/20 K. sayılı kararında, bir eylemin terör olarak tanımlanmasını üç temel koşula bağlamıştır.Bunlar;1- Eyleme, baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme ya da tehdit yöntemlerinden biriyle girişilmiş olması,2- Eylemin;a) Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek,b) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek,c) Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek,d) Temel hak ve hürriyetleri yok etmek,e) Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini ve genel sağlığı bozmak,Amacıyla yapılması,3- Eylemin, bir örgüte mensup kişi ya da kişilerce veya terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına gerçekleştirilmesi,Olarak sıralamıştır.Bu genel terör tanımı dışında, 3713 sayılı Kanunun 3. maddesinde doğrudan terör suçları ve 4. maddesinde de işlenme bağlamına göre dolaylı terör suçları gösterilmiştir.3- TERÖR ÖRGÜTÜ KURMA, YÖNETME ve ÜYE OLMA SUÇLARI:TCK’nın 314. maddesi bakımından; bir oluşumun, bir yapılanmanın silahlı terör örgütü sayılabilmesi için, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen suç işlemek için örgüt kurma suçunda örgütün varlığı için gerekli koşullar yanında, Türk Ceza Kanununun ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları “amaç suç” olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkanına sahip bulunması gerekir. Bu suçu, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen suçtan ayıran en önemli ölçüt budur.3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7/1. maddesinde; terör örgütlerini kurma, yönetme ve üye olma suçları düzenlenmektedir. Maddede; “TCK 314. maddesi hükümlerine göre cezalandırılacağı” hükmüne yer verilerek 314. maddenin ceza hükümlerine atıf yapmıştır.Buna göre Türk Ceza Hukukunda silahlı terör örgütünün unsurları şu şekilde kabul edilmektedir;– Üye sayısı; en az 3 kişiden oluşur (TMK 7/1, TCK 220-314 maddeleri).– Amaç ve saik; terör örgütü siyasi maksatla faaliyet gösterir. Bu doğrultuda, “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetlerini yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak” amacıyla faaliyet gösterir (TMK m.1).– Yöntem; terör örgütü cebir ve şiddet kullanarak baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eder (TMK 1-7.md.).– Elverişlilik; terör örgütünün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması gerekir (TCK 220.md.).– Araç gereç; terör örgütü silahlı bir örgüt türüdür (TCK 314. madde). Silah suçun unsurudur. Üyelerinin tamamının silahlı olması gerekmez, nitelik ve nicelik bakımından amaç suçu işlemeye yetecek kadar elemanında silah bulunması yeterlidir. Örgütün silahlı olup olmaması sahip olunan silahların cins, nitelik ve miktarı somut tehlikenin belirlenmesinde dikkate alınmalıdır. Örgütün, silahlı örgüt vasfını kazanması için mensuplarının silah sahibi olmaları gerekmez. Silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkanının olması gerekli ve yeterlidir. Elverişlilik somut olaya göre hakim tarafından takdir edilecektir.4-TERÖR ÖRGÜTLERİNİN NİTELİKLERİNİN BELİRLENMESİ:Terörle Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında, bir oluşumun, örgüt niteliğinde bulunup bulunmadığı ve niteliğinin belirlenmesi hususunda özel bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Yargılama safahatında, dava ya da soruşturmaya konu oluşumun nerede, ne zaman, kimler tarafından, ne amaçla kurulduğu, ülke genelinde amaca elverişli eylem ve faaliyetlerine ilişkin bilgiler ilgili Devlet kurumlarından dosyaya getirtilmek suretiyle dosyada mevcut olay ve deliller doğrultusunda yargılama makamlarınca belirlenmekte ve yargı kararının kesinleşmesi ile oluşumun suç, terör ya da silahlı terör örgütü niteliğinde bulunup bulunmadığı kesin olarak tespit edilmektedir.Bir oluşumun örgüt olarak kabulü için uygulanacak kriterler yukarıda açıklanmıştır. Bu oluşum çıkar amaçlı suç örgütü olabileceği gibi, terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olarak da yapılanmış olabilir. Örgütün niteliklerinin mahkemece belirlenmesi bir tespit kararıdır. Önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de, örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri açısından, kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından işledikleri fiile göre sorumlu olacaklardır. Bu mensuplardan bir kısmı, oluşumun bir terör örgütü olduğunu bilmemesi (hata hükümleri) durumunda, “kusursuz ceza olmaz” ilkesi doğrultusunda uygulama yapılacağında bir tereddüt yoktur.5-DEVLETİN BİRLİĞİNİ VE ÜLKE BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMA SUÇUI- Konuyla ilgili yasal düzenlemeler şöyledir:5237 sayılı Türk Ceza Kanunu“Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmakMadde 302-(1)Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koyma veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.(2)Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.(3)Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”Mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu“Madde 125 – (Değişik madde: 11/06/1936 – 3038/1 md.)Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir Devletin hakimiyeti altına koymağa veya Devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiil işliyen kimse ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasile cezalandırılır.”5237 sayılı Türk Ceza Kanunu 302. maddesinin gerekçesi ise şu şekildedir;“Madde, Devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını cezalandırmaktadır; korunan hukukî yarar Devletin ülkesinin bütünlüğü ve egemenliğidir. Söz konusu suç, serbest hareketli bir suçtur.Bu suçun oluşabilmesi için belli amaca yönelik fiillerin işlenmesi gerekir.Bu amaç, madde metninde,1.Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak,2.Devletin birliğini bozmak,3.Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak,4.Devletin bağımsızlığını zayıflatmak, olarak belirlenmiştir.Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, fiillerin söz konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için şarttır. Devletin birliğini bozmak, topraklarının bir kısmını veya tamamını başka bir devletin egemenliği altına koymak, topraklarından bir kısmını Devlet egemenliğinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını azaltmak sonuçlarını doğurması mümkün bulunmayan bir fiil suçun maddî unsurunu oluşturmayacaktır. Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir.Bu fiillerin, cebrî nitelikli olması gerekir. Maddede ayrıca “yönelik cebrî fiiller” denilmesi gereksiz (lüzumsuz, zait) sayılmıştır; zira maddede belirtilen maksatlar çerçevesinde, fiillerin kendisinin nitelikleri gereği cebrî olması icap ettiği aşikârdır.Suçun oluşabilmesi için, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmiş bulunmasına ihtiyaç yoktur. Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmiş bulunması yeterlidir.Bu suçun işlenmesi sırasında örneğin kişiler öldürülmüş, kasten yaralanmış ya da kişilerin veya kamu mallarına zarar verilmiş olabilir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçlardan dolayı da ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir.Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkrada yer alan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır.”Genel olarak:Her devlet siyasal fonksiyonu kapsamında, ülke, egemenlik ve millet/ulus unsurlarını, anayasal düzenini ve bu düzenin işleyişini koruma altına alır. Anayasanın 3. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Kişi hak ve hürriyetlerinden hiç birisi Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.(Anayasa madde 14) Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin/siyasal iktidarın temel amaç ve görevlerindendir.(Anayasa madde 5) 5237 sayılı TCK’nın, 302. maddesinde düzenlenen Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçu, bu temel görevin hukuki zeminini oluşturmaktadır.3713 sayılı Kanunun 3. maddesinde yer alan suç, mutlak terör suçudur. Bu nedenle yaptırım uygulanırken belirlenen temel cezadan sonra 3713 sayılı Kanunun 5/1 maddesi tatbik edilir.Fail örgüt mensubu ise, cezanın TCK’nın 58/9 maddesi gereğince mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine de karar verilmelidir.Korunan değerlerin önemi ve yasa metninde sayılan amaçlara ulaşıldığında suçun cezalandırılabilirliğindeki güçlük/imkansızlık nedeniyle suç bir teşebbüs suçu olarak düzenlenmiş hatta suçun hazırlık hareketleri de yaptırıma bağlanmıştır.(TCK’nın 314.md.gibi) Bu haliyle suç aynı zamanda bir somut tehlike suçudur.Maddenin ikinci fıkrasındaki düzenleme, bu suçtan cezalandırılmasına karar verilen sanığın ayrıca oluşan araç suçlardan da cezalandırılacağını amirdir, ayrıca ceza verilir. Ancak bu fıkranın, aralarındaki geçitli/müterakki suç ilişkisi nedeniyle TCK’nın 314. maddesinde tanımlanan suçları kapsamadığı istikrar kazanan bir uygulama haline gelmiştir.(Yargıtay 9.CD.15.06.2009 T.2009/6277-7540 sy.k.vb.)TCK’nın 302. maddesi, hukuki ve fiili kesintiye kadar işlenen birden fazla elverişli-araç suçların hepsi yönünden bir kez uygulanır. Suç tarihi, en son işlenen vahim eylem tarihidir.Suçla korunan hukuki değer;Devletin birliği, ülke ve ulus bütünlüğü ile egemenliğidir.Suçun Maddi Unsurları:a-Konusu:Devletin ülkesi,egemenliği ve milli birliğidir.b-Faili:Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsun ya da olmasın, yöneten veya yönetilen herkes olabilir. Failin, mutlaka örgütün kurucusu, yöneticisi ya da üyesi olması da gerekmez. Şartları varsa örgüt adına suç işleyenler de bu suçun faili olabilirler.(Yargıtay 9. CD.07.11.2014 t.5688-11080 sy.)c-Mağduru; Devletin millet/ulus unsurunu oluşturan her bir bireydir.d-Fiil/Tipik eylem; Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koyma veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik olarak işlenen amaç suç yönünden elverişli/vahim nitelikli fiillerdir.Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin cebri nitelikte olması ve bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli bulunması gerekirse de, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmesine ihtiyaç yoktur. Fiilin cebri niteliğinden, maddi cebrin anlaşılması gerektiği de açıktır. (Yargıtay CGK.09.02.2010 t.2009/9-103,2010/22) Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmesi yeterlidir. Cezalandırılan hareket devletin hayatını tehlikeye koyan icra hareketleridir. “Diğer birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de devletin birliğine ve bütünlüğüne karşı işlenen fiiller, bu amaçla kurulmuş terör örgütlerinin faaliyeti çerçevesinde işlenmektedir. Bu tür terör örgütlerinin araç fiil olarak ifade edilen ve maddede belirtilen amaçlara yönelmiş olan adi suç niteliğindeki kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, mala zarar verme vb. fiilleri işlemelerindeki gaye; kamu düzenini bozmak, kamu otoritesini zayıflatmak, toplumda kargaşa yaratmak, toplumun şiddet yoluyla siyasallaşması ve kutuplaşmasının yolunu açmak toplumun karşı koyma gücünü felce uğratmaktır. Fail için işlenen araç suçla ortaya çıkan somut zarar neticesi değil (yakın netice), bu fiilin toplum üzerinde meydana getirdiği etki (uzak netice) önem arz etmektedir. Fail, işlediği araç fiillerle devlet otoritesinin, ülkesinde yaşayan halkın güvenliğini koruma görevini gerçekleştiremediği, zayıfladığı ve işlerliğini yitirdiği imajını yaratmaya çalışarak devlete olan güveni sarsmayı amaçlar. Ülkede yaşanan kaos ortamı ve toplumda yaşanan korku ve endişe, yöneticilerde ve halkta istenileni vererek kaos ortamını bitirme iradesini doğurur, yöneticileri belli kararları almaya ya da politikalarını değiştirmeye zorlar ve bu da idari, siyasi, ekonomik ve toplumsal sistem değişikliklerini sonuçlar. Bu suretle de fail, esas gayesi olan devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma amacına ulaşmaya çalışır. (N.K. Topçu Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar Sayfa 89, 90, Dönmezer Tedhişçilik sh.56)Araç fiilin işlenmesine yönelik icra hareketinin, hem zarar ya da tehlike suçu niteliğindeki araç suçun (TCK 302/2) hem de tehlike suçu niteliğindeki amaç suçun (TCK 302/1) “fiil” unsurunu teşkil ettiği görülmektedir. Buna göre elverişli/vahim eylemin diğer tabirle araç suçun, hazırlık hareketi aşamasından icra hareketi safhasına geçmesi, en azından teşebbüs boyutuna ulaşması, “amaçlanan sonucu doğurabilecek icra hareketi olarak belirginleşmesi gerekir”.(Yargıtay CGK.09.02.2010 t.2009/9-103,2010/22)Kanuni tanımda yer alan araç fiilin, suç olması gerektiğinde kuşku yoktur. Müstekar uygulamaya göre araç suç, zarar ya da tehlike suçu (Yargıtay 9.CD 26.06.2012 t. 2012/2855-8069 sy.k, 15.01.2014 t. 2013/12441-2014/614 sy.k. 30.03.2010 t. 2009/8654-2010/3632 sy.k 09.06.2011 tarihli, 2011/4202 esas, 2011/3296 karar sayılı kararı.vb.) olabilir. Ancak suç teşkil eden her fiilin de amaç suçu oluşturmak için yeterli/elverişli olmadığı açıktır.Fiilin elverişli/vahim niteliği taşıyıp taşımadığı ise her olayın özelliğine göre; örgütün amacı, faaliyet alanı, ülke genelindeki organik bütünlüğü, fiilin niteliği, işleniş biçimi, işlenme zamanı, toplumda meydana getirdiği etki, ortaya çıkan zarar ve tehlikenin ağırlığı, gibi ölçütler değerlendirilerek takdir edilecektir. Toplumda kaos ve tedirginlik oluşturacak, devlet otoritesine olan güveni sarsacak, kamu düzenini, toplum barışını bozarak amaç suçun gerçekleşmesi için elverişli tehlike ortamını hazırlayacak vahim eylemler istikrar kazanmış uygulamalara göre: kasten öldürme, öldürmeye teşebbüs etmek, nitelikli kasten yaralama, yağma/teşebbüs, güvenlik güçleriyle çatışmaya girmek, halkın yoğun olarak bulunduğu ya da kullandığı mahal veya yollara yahut içinde insanlar bulunan nakil araçlarına patlayıcı yerleştirmek, silahlı/nitelikli hürriyeti tahdit suçlarıdır. Güdülen amacın gereği olarak bu eylemlerin belli bir kişi ya da kitleye tevcih edilmesi gerekmez. Amaç tedhiş ortamı oluşturmak olduğuna göre hedefin muayyen veya gayrımuayyen olmasının da bir önemi yoktur.Her halde suçun oluşması için, failin amaca yönelik işlediği vahim eylem/elverişli araç suç ile suçun konusu üzerinde meydana gelen somut tehlike arasında illiyet bağının bulunması gerekir.İşlenen araç suçun vahim eylem kabul edilmesi ve failin ayrıca amaç suçtan (TCK 302 md.) da cezalandırılabilmesi için, eylemin bireysel bir amaçla/saikle değil, yasa maddesinde belirtilen amaçları gerçekleştirmek üzere kurulmuş bir örgütün faaliyeti kapsamında ika edilmiş olması gerekmektedir.e-Manevi unsur; Suç, Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak, Devletin birliğini bozmak, Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmak amacıyla/saikiyle ve doğrudan kastla işlenebilir.Hukuka Aykırılık; Kişi hak ve hürriyetlerinden hiç birisinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağına dair Anayasanın 14. maddesinde de açıkça vurgulandığı üzere, bu suç herhangi bir hukuka uygunluk sebebi kapsamında işlenemez. Hiç bir devlet, hiç kimseye birliği ve ülke bütünlüğünü bozacak bir hukuk düzeni kurmaz.6- PYD/YPG SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YAPISI:Türkiye, PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG‘ye karşı bir mücadele yürütmektedir. PYD/YPG bölgedeki varlığını Suriye iç savaşından yararlanarak sağlamlaştırmıştır. Suriye’nin kuzeyinde kontrolü altına aldığı toprakları kanton kurarak birleştirme isteği ve Kürt özerk bölgesi oluşturma düşüncesi, hem Türkiye’nin hem de Suriye’nin toprak bütünlüğüne halel getirme tehdidi oluşturmaktadır. Öte yandan PYD/YPG bağlantılı militanların Türkiye üzerindeki saldırıları PKK’nın Suriye uzantısı olduğunun açık delilidir.PYD/YPG adlı yapılanmanın, ülkemizdeki kanlı faaliyetlerini PKK/KCK ismi ile yürüten bölücü terör örgütüyle, fikri ve organik bağlarının bulunduğu, aynı yapının ve ideolojinin ürünü durumunda oldukları, örgüt mensuplarının ülkemiz topraklarında PKK/KCK mensubu olarak faaliyet yürütürken, aynı kişilerin sınırın diğer tarafında Suriye topraklarında aynı amaç uğruna PYD/YPG adı altında faaliyetlerine devam ettikleri, tüm bu hususlar dahilinde Suriye’de faaliyet gösteren PYD/YPG örgütünün, PKK’nın Suriye ülkesinde faaliyet gösteren türdeşi olup KCK başlığı altında 4 ülkede faaliyet gösteren 4 alt örgütlenmeden biri olduğu, bu örgütün aynı amaca hizmet ettiği, faaliyet amaçlarının ve yöntemlerinin birebir benzerlik gösterdiği, bu kapsamda dosyada bulunan İçişleri Bakanlığının tarihli bilgi notu yazısı ve Dairemizin yerleşik uygulaması ile 21.09.2017 tarih ve 2017/1669-5823 esas-karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere;Suriye topraklarında PKK/KCK silahlı terör örgünün bir kolu olarak kurulan PYD/YPG’nin; ülkemizin birliğini ve bütünlüğü bozmak amacıyla gerçekleştirdiği cebir şiddet içeren eylemleri ve vatandaşlarımızın can güvenliğini ihlal ettiği nazara alındığında, “kuruluşu, amacı, stratejisi, yapılanması ve faaliyetleri itibariyle, 3713 sayılı Yasanın 4928 sayılı Yasa ile değişik 1. maddesinde tarifini bulan silahlı bir terör örgütü olduğu”,Anlaşılmaktadır.7-TÜRKİYE’NİN ÖZGÜR SURİYE ORDUSU (ÖSO) İLE SURİYE’NİN KUZEYİNDEKİ GERÇEKLEŞTİRDİĞİ ASKERİ OPERASYONLARIN MEŞRU SAVUNMA HAKKI YÖNÜNDEN İRDELENMESİ:Mart 2011’de Suriye’de sosyo-ekonomik ve siyasal reformlara yönelik başlayan protesto hareketleri, Esad’ın vermiş olduğu tepki ile iç savaşa dönüşmüştür. Altı yılı aşkındır devam eden iç savaş/vekâlet savaşı Suriyelilerin hayatları için büyük etki doğurmuştur. Yaklaşık 400.000’den fazla insanın ölmesine, iç savaş öncesi 22 milyon olan Suriye nüfusunun 6,3 milyonunun yerinden edilmesine, 13,5 milyondan fazla Suriyelinin insani yardıma muhtaç olmasına neden olmuştur. Suriye iç savaşı şiddet enstrümanlarının yaygınlaşmasına, ekonominin çökmesine, doğal kaynaklarının çoğunun aşırılık yanlısı grupların eline geçmesine, mezhepçiliğe, radikalleşmeye, altyapının çökmesine ve ulusal ve küresel aktörlerin bölgede çeşitlenmesine yol açmıştır.Suriye iç savaşına bölgesel ve küresel aktörlerin dâhil olmasıyla sorun nitelik değiştirerek uluslararasılaşmıştır. İç savaşın ülke geneline yayılması ve Esad rejiminin otoritesini yitirmesi “yönetilemeyen alanların” ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yönetilemeyen alanda ortaya çıkan terör ve terör örgütleri ya küresel cihadizm ya da cihad dışı terörizm ve suç şebekeleri için üsler sağlamıştır. Böyle bir ortamda bir yandan IŞİD/DEAŞ ortaya çıkmış ve küresel bir terör örgütü olarak belirmiş öte yandan terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan PYD/YPG, 13 Kasım 2013’de özerklik ilan ederek Türkiye sınır hattında Kuzey Irak benzeri yeni bir Kürt özerk bölgesi şekillendirmeye girişmiştir.Suriye iç savaşının etkilerine doğrudan muhatap olan Türkiye; bilhassa 2013’ten bu yana ülke genelinde meydana gelen terör saldırıları sonucunda,a) Güney sınırlarını terörist faaliyetlerden ve saldırılardan korumak,b) Suriye topraklarının bölünmesini ve parçalanmasını önlemek,c) Sınır bölgesinde PYD’nin koridor açmasına engel olmak,Amacıyla ilki 24 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, daha sonrasında ise Afrin bölgesini kapsayan Zeytin Dalı ve İdlib bölgesi olmak üzere Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile beraber Suriye’nin kuzeyinde askeri bir operasyon başlatmıştır.Modern uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağı BM Antlaşmasının 2. maddesi 4. fıkrasında somutlaşmış olup bu yasak şu şekilde düzenlenmiştir:“Teşkilata üye devletler milletlerarası münasebetlerinde gerek bir başka devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir surette, tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”Bu yasak günümüzde “jus cogens(peremptory norm)” kuralların temel bir ilkesi olarak kabul edilmektedir Yasak, terör örgütleri gibi devlet-dışı aktörlerin eylemlerini kapsamamaktadır. Dolayısıyla silahlı devlet-dışı gruplar başka silahlı gruplara karşı ya da hükumet otoritesine karşı serbestçe kuvvet kullanabilmekte ve BM Antlaşması md. 2/4’ü ihlal etmiş olmamaktadır.Kuvvet kullanma yasağının tek istisnası vardır o da BM Antlaşması md. 51’de yer alan meşru müdafaa hakkıdır. BM Antlaşmasının 51. maddesi;“Bu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu Antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”,Şeklinde düzenlenmiştir.Geçici bir hak olarak ortaya çıkan meşru müdafaa hakkını meşru bir şekilde ifa edebilmek için öncelikle son çare olarak “silahlı saldırıya” mukabil bir yanıt niteliği taşımalıdır. Ancak silahlı saldırı kavramı BM Antlaşmasında tanımlanmamış, BM Genel Kurulu’nun 14 Aralık 1974 tarihli 3314 sayılı “Saldırının Tanımına İlişkin Kararı” bir silahlı saldırının tanımından öte saldırganlığı tanımlamış olsa da kararın 3. maddesi kavramın geniş yorumlanmasına olanak tanımaktadır. Silahlı saldırı devlet tarafından yapılabileceği gibi devlet dışı bir aktör tarafından yapılması da mümkündür ve bu durum mağdur devletin meşru müdafaa hakkına halel getirmez(Fatma TAŞDEMİR-Adem ÖZER, Akademik Hassasiyetler Dergisi, Kuvvet Kullanma Hukuku açısından Fırat Kalkanı Operasyonu, sayfa 54).İlki 24 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, daha sonrasında ise Afrin bölgesini kapsayan Zeytin Dalı ile çatışmasızlık bölgesi oluşturmak için İdlib’te Türk Silahlı Kuvvetlerinin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile beraber Suriye’nin kuzeyinde gerçekleştirdiği askeri operasyonlar BM Antlaşmasının md. 51’de yer alan “doğal ve otonom bir hak” olan meşru müdafaa hakkının koşulları çerçevesinde irdelendiğinde, temel sorunun Türkiye’ye karşı Esad Rejimi, IŞİD/DEAŞ ve PKK/PYD kaynaklı bir “silahlı saldırının” gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği hususundan kaynaklandığı görülmektedir.Öncelikle Esad Rejimi Türkiye’ye karşı doğrudan şimdiye kadar bir silahlı saldırı gerçekleştirmemiştir. Buna karşılık devlet dışı aktör olarak zuhur eden IŞİD/DEAŞ ve PKK/PYD/YPG’nin eylemleri açısından meseleyi ele aldığımızda ise; IŞİD/DEAŞ ile PKK/PYD/YPG, Türkiye’ye yönelik çok sayıda “ülkesel” terör saldırılarında bulunmuştur. Bu saldırılardan bazıları şunlardır:IŞİD/DEAŞ:– 6 Ocak 2015 Sultanahmet’te bombalı saldırı,– 18 Mayıs 2015 Adana ve Mersin’de Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ne yapılan bombalı saldırı,– 20 Temmuz 2015 Suruç saldırısı,– 10 Ekim 2015 Ankara Patlaması,– 19 Mart 2016 Taksim saldırısı,– 1 Mayıs 2016 Gaziantep Şehitkâmil ilçesi saldırısı,– 28 Haziran 2016 Atatürk Havalimanı saldırısı,– 20 Ağustos 2016 Gaziantep Şahinbey ilçesindeki bir düğündeki saldırı,– 1 Ocak 2016 Ortaköy Reina’daki silahlı saldırı.PKK/PYD/YPG:– 23 Aralık 2015 Sabiha Gökçen Havaalanı saldırı,– 18 Şubat 2016 Ankara Askeri Servis Aracı saldırısı,– 13 Mart 2016 Ankara Kızılay saldırısı,– 10 Aralık 2016 Beşiktaş saldırısı,– 17 Aralık 2016 Kayseri saldırısıDEAŞ’ın silahlı saldırıları yalnızca canlı bomba eylemleri ile sınırlı kalmamış, muhtelif zamanlarda Suriye’nin kuzeyinde kontrol ettiği bölgelerden, Türkiye sınırındaki Türk topraklarına (Kilis ve Gaziantep) füze/roket saldırılarında da bulunmuştur.DEAŞ Türkiye’yi hedef alan silahlı saldırılarını;Türkiye’nin düşman bir rejime sahip olması, Türkiye’nin DEAŞ ile savaşan koalisyonun bir parçası olması, Suriye ve Irak’taki çatışmalara Türkiye’nin doğrudan müdahil olması ve Türkiye’de kendisine yaşam alanı bulabileceği yönündeki inanç nedeni ile gerçekleştirmektedir. Böylece Türkiye siyasal ve dinsel saikin örtüştüğü bir “hiper terör” sürecine maruz kalmıştır. DEAŞ gerçekleştirdiği eylemler ve saldırılar ile toplumsal baskı ve kaos oluştururken, kitle iletişim araçlarıyla da gelecekteki eylemlerine zemin hazırlamakta ve hedef göstermektedir. Sekiz dilde yayımlanan “Rumiyah” adlı derginin hemen hemen bütün sayılarında “Türkiye devletini ve devlet adamlarını hedef gösteren” bir içerikle radikal eğilimli militanları eyleme teşvik etmektedir:“Ey İslam diyarına hicret etmek isteyip mürtetlerin hicretlerine engel olduğu yiğitler! Türkiye tağutuna ve mürtet tabilerine saldırın! Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mümin topluluğun gönüllerini ferahlatsın. Öncelikle küfrün önderlerine ve tağut başkanlarına saldırın!”Öte yandan Türkiye ayrılıkçı terör örgütü PKK’nın ve onun uzantıları olan PYD/YPG’nin saldırılarına da maruz kalmıştır. PYD/YPG’nin Türkiye’ye dönük silahlı saldırıları da meşru müdafaa hakkını olanaklı kılmaktadır.Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturulabilecek olası bir Kürt özerk bölgesine karşı tavrı, PYD/YPG’nin Türkiye’ye yönelik havan topu saldırılarına ve terör tehdidine neden olmuştur.BBC’nin KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) üyesi Serhat Varto ile yaptığı mülakatta “TAK(Kürdistan Özgürlük Şahinleri) ile PKK arasında hiçbir organik ilişki yoktur, o ayrı bir yapılanmadır” (Hamsici, 2016) söylemi ile her ne kadar iki farklı örgütmüş intibahı uyandırmaya çalışsa da aralarındaki “sembiyotik” ilişki devam etmektedir.23 Aralık 2015 Sabiha Gökçen Havaalanı saldırı, 18 Şubat 2016 Ankara askeri servis aracı saldırısı, 13 Mart 2016 Ankara Kızılay saldırısı, 10 Aralık 2016 Beşiktaş saldırısı ve 17 Aralık 2016 Kayseri saldırısı TAK tarafından üstlenilmiştir.“PKK’nın Türkiye’nin batısındaki eylemlerinden ve saldırılarından sorumlu bir birim” olan TAK’ın PKK ile bağlantısı, PYD/YPG’nin ortak amacı olan bağımsız Kürt devleti idealinin eylemsel biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye için PKK/PYD/YPG/TAK birdir, eş değerdir. Nasıl ki DEAŞ ile El Kaide arasında ideolojik özdeşlik varsa PKK/PYD/YPG/TAK arasında da aynı ideolojik özdeşlik mevcuttur. Hem DEAŞ kaynaklı hem de PKK/PYD/YPG/TAK kaynaklı yukarda zikrettiğimiz saldırılar Türkiye’ye karşı yapılan kümülatif saldırılardır. Yapılan saldırılar genel bir saldırının parçalarını oluşturmakta, süreklilik arzetmekte ve bir silahlı saldırı boyutuna ulaşmaktadır.Yönetilemeyen alanın varlığı hem ana ülkenin toprak bütünlüğüne, hem de egemen yetkilerine halel getirirken, sınırdaş olduğu ülkelerde istikrarın ve düzenin bozulmasına neden olabilir. Yönetilemeyen alanlar farklı derecelerde tehdit oluştururlar. Ya küresel cihadizm ile bağlantılı terörizm barındırır, ya cihat dışı terörizm ve suç şebekeleri için üsler sağlar ya da yönetilemeyen alanlar insani krizin en büyük tehdit unsuru olarak ortaya çıkar.Suriye özelinden iç savaşla birlikte Esad rejimi ülke genelinde otoritesini yitirmiştir. Etnik ve dini olarak ayrışan ve homojen bir yapıya sahip olmayan Suriye, devam eden çatışmalarla birlikte “zayıf ve başarısız” bir devlete dönüşmüştür. Devlet otoritesinin olmadığı Suriye topraklarında terör örgütleri yuvalanmış Türkiye sınırında etkin rol oynamaya başlamışlardır. Türkiye topraklarında beliren tehdit, küresel cihadizm ile bağlantılı olan IŞİD/DEAŞ ve cihat dışı terör eylemleri ile varlık gösteren PKK’nın Suriye kolu YPG/PYD’dir.Yönetilmeyen alanda ortaya çıkan iki terör örgütü kendi devlet inşa süreçlerini hızlandırırken homojen olmayan Suriye nüfusu üzerinde insani krizlere neden olmuşlardır. Öte yandan yönetilemeyen topraklardan Türkiye’ye yapılan silahlı saldırılar ile ülke güvenliği, milletin can ve mal güvenliği tehdit altında kalmıştır.Suriye’de Esad rejimi ülkenin bütününde otoritesini yitirdiği için ve daha önemlisi Türkiye’nin izlediği Suriye dış politikadan rahatsız olduğu için Suriye kaynaklı IŞİD/DEAŞ ve YPG/PYD saldırılarını önlemede hem “aciziyet” içinde hem de “isteksizdir”.Nitekim Fırat Kalkanı başladığında “Türk Tanklarının Suriye’ye girmesini egemenlik ihlali olarak” değerlendirmiş ve BM Genel Sekreterine ve BM Güvenlik Konseyi’ne bir mektupla Türkiye’yi şikayet etmiştir.Türkiye, sınır güvenliğine, vatandaşlarının can ve mal güvenliğine dönük yapılan silahlı saldırılar karşısında Suriye’nin kuzeyinde ÖSO ile birlikte askeri operasyonlar başlatmıştır. 2013’ten bu yana devam eden silahlı saldırılar ile Türkiye’nin askeri operasyonları arasında “zamansal” bir kopukluk meydana gelmemiştir.Tüm bu yasal düzenlemeler ve açıklamalar karşısında;Mart 2011’de Suriye’de başlayan protestolar zamanla iç savaşa evrilmiştir. Bölgesel ve küresel aktörlerin yanı sıra devlet dışı silahlı aktörlerinde iç savaşa dâhil olmasıyla sorun giriftleşerek ulus-ötesi bir silahlı çatışma niteliği kazanmıştır. Terörizm, iç savaş, vekâlet savaşının örtüşerek devam ettiği bu süreci yöneten ve/veya yönetecek ve düzenleyecek uluslararası hukuk kuralların neler olduğu ve bunların işlevselliği ve hukuktaki mevcut “boşluklar” büyük tartışmaları beraberinde getirmiştir. Suriye’de devam eden çatışmalar çerçevesinde bazı devletlerin farklı amaçlarla gerçekleştirdikleri askeri müdahale ve uygulamalarının meşruluğunu değerlendirecek bir merci, forum yoktur. Zira veto nedeniyle BM sistemi tıpkı “soğuk savaş” döneminde olduğu gibi yeniden kilitlenmiştir. Bu durum terörizmle “küresel savaş” adı altında meşruiyet zırhı giydirilerek gerçekleştirilen müdahalelerin aslında müdahaleci devletlerin kendi “jeo-politik” çıkarlarını koruma ve gerçekleştirme gayreti çabasından başka bir şey değildir. Suriye iç savaşının uzamasının ardında tam da bu gerekçe yatmaktadır.Kuvvet kullanma normlarının aşındığı bir dönemden geçerken, devlet dışı silahlı aktörlerin sürekli ve sistematik silahlı saldırılarına maruz kalan Türkiye’nin; “sınırlarını, vatandaşlarını ve bekasını” korumak için, Suriye’nin kuzeyinde Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte gerçekleştirdiği askeri operasyonlarda Uluslararası Hukuk açısından meşru savunma hakkını kullandığı açıktır.8- SOMUT OLAY VE HUKUKİ DEĞERLENDİRMELER:Sanığın müdafi huzurunda kollukta, Sulh Ceza Hakimliğinde sorguda vermiş olduğu ifadeleri ve tüm dosya kapsamına göre somut olay;Bursa İlinde ikamet eden sanık …’ın, çevresindeki kişilerin propagandasından etkilenerek PYD/YPG saflarına katılmak amacıyla 2014 yılı içerisinde kaçak yollardan Suruç İlçesinden Suriye’nin Ayn el-Arab(Kobani) bölgesine geçtiği, burada hızlandırılmış silah eğitimi alarak kaleşnikof ve el bombası kullanmayı öğrendiği, ilk önceleri 7-8 ay boyunca Kadi Azadi cephesinde IŞİD/DEAŞ ile savaştığı, daha sonra sırasıyla Cısri Karakozak, Mümbiç ve Mümbiç’e bağlı Herema cephesinde silahlı olarak faaliyet gösterdiği, Herama cephesinde Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Suriye’nin Kuzeyinde askeri operasyon gerçekleştiren Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile girdiği çatışmada yaralanması üzerine ele geçirilip yakalandığı, tedavisinin tamamlanması üzerine 21.03.2017 tarihinde saat 16:00 sıralarında ÖSO yetkilileri tarafından gümrük kontrol noktasında bulunan güvenlik görevlilerine teslim edildiği,Şeklinde olduğu anlaşılmaktadır.Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;2014 yılından yakalandığı tarihe kadar, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD/YPG adına Kadi Azadi, Cısri Karakozak ile Mümbiç ve Mümbiç’e bağlı Herema cephelerinde silahlı olarak faaliyet yürüten sanığın, Herema bölgesinde Özgür Suriye Ordusuna (ÖSO) bağlı gruplarla çatıştığı sırada yaralanıp ele geçirilmesi ve peşinden güvenlik güçlerine teslim edilmesi şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın belirtilen tarihlerde Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Suriye’nin kuzeyinde terör örgütlerine yönelik operasyon gerçekleştiren ÖSO ile çatışmaya girerek yaralanması şeklindeki eyleminin, Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik olup örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü ve toplumdaki etkinliği de nazara alındığında vahamet arz ettiği, bu nedenlerle sanığın TCK’nın 302. maddesinde düzenlenen Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü bozma suçundan cezalandırılması gerektiği gözetilmeden, hukuki değerlendirmede ve suç vasfında düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması,Kanuna aykırı olup, sanık müdafinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, CMK’nın 307/4 maddesi uyarınca sonuç ceza miktarı yönünden sanığın kazanılmış hakkının saklı tutulmasına, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, atılı suç için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarı ve mevcut delil durumu gözetilerek tutukluluk halinin devamına, 31.12.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 339 DEVLET GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ BELGELERİ ELİNDE BULUNDURMA SUÇU

    TCK MADDE 339 DEVLET GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ BELGELERİ ELİNDE BULUNDURMA SUÇU

    TCK MADDE 339 DEVLET GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ BELGELERİ ELİNDE BULUNDURMA SUÇU

    1) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri veya yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken hususları elde etmeye yarayan ve elde bulundurulması için kabul edilebilir bir neden gösterilemeyen belgelerle veya bu nitelikteki herhangi bir şeyle yakalanan kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

    2) Fiil, savaş zamanında işlenirse faile üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.

    TCK MADDE 339’UN GEREKÇESİ

    Madde ile Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken bilgileri veya yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken hususları temine yarayan ve elde bulundurulması için kabul edilebilir bir neden gösterilemeyen belgelerle veya bu nitelikteki herhangi bir şeyle yakalanan kimsenin cezalandırılacağı hüküm altına alınmış bulunmaktadır.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Belirtilen bilgilerin elde edilmesiyle ilgili madde gerekçelerinde açıklandığı üzere temin etme unsurunun oluşması için belirli bir kısım çabalarda bulunma, vasıtalar kullanma gereğine işaret edilmiştir. İşte bu madde, söz konusu bilgilerin teminine yarayan belgelerin elde bulundurulmasını ayrı bir suç saymaktadır.

    Söz konusu belgeleri elde bulunduran kişi bu bakımdan geçerli ve kabul edilebilir nedenler gösterebildiği takdirde suç oluşmuş sayılmayacaktır.Maddenin ikinci fıkrası, bu suretle yakalanmanın savaş zamanında gerçekleşmesi hâlinde cezayı ağırlaştırmaktadır.

    Bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

  • TCK MADDE 338 TAKSİR SONUCU CASUSLUK FİİLLERİNİN İŞLENMESİ SUÇU

    TCK MADDE 338 TAKSİR SONUCU CASUSLUK FİİLLERİNİN İŞLENMESİ SUÇU

    TCK MADDE 338 TAKSİR SONUCU CASUSLUK FİİLLERİNİN İŞLENMESİ SUÇU1) Bu bölümde tanımlanan suçların işlenmesi, ilgili kişilerin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmaları sonucu mümkün olmuş veya kolaylaşmış ise, taksirle davranan faile altı aydan üç yıla kadar hapis cezası verilir.2) Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise, taksirle davranan faile üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
    TCK MADDE 338’İN GEREKÇESİ
    Maddenin birinci fıkrası, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararlarının gizli kalmasını gerektirdiği veya yetkili makamlarca duyurulması veya yayınlanması yasak olan bilgilerin, bunları ellerinde bulunduran görevlilerin taksirli davranışları sonucu başkaları tarafından elde edilmesi veya elde edilmesinin kolaylaştırılmış olmasını cezalandırmakta ve böylece ilgilileri daha ziyade dikkat göstermeye yöneltmek amacını gütmektedir.İkinci fıkrada ise, bu suçun nitelikli hâlleri gösterilmiştir.
    TCK MADDE 338 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay 5. Ceza Dairesi        
    Esas : 2019/1822 Karar : 2019/2976Karar Tarihi : 12/03/2019
    “İçtihat Metni”
    Taksir sonucu casusluk fiillerinin işlenmesi suçundan sanık … ve diğer sanıklar hakkında yapılan yargılama sırasında; Bingöl 2. Ağır Ceza Mahkemesiyle Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi arasında oluşan olumsuz yetki uyuşmazlığının giderilmesi ve yargı yerinin belirlenmesi istemiyle gönderilen dosya Yargıtay C.Başsavcılığından tebliğname ile daireye verilmekle incelenerek gereği düşünüldü:İncelenen dosya içeriğine, sanıkların üzerine atılı suçun niteliğine, iddianamede olayın anlatılış biçimine ve Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi kararındaki gerekçeye göre, yerinde görülmeyen Bingöl 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 03/01/2019 gün ve 2018/655 E. 2019/5 K. sayılı YETKİSİZLİK kararının KALDIRILMASINA, dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİNE, 12/03/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

  • TCK MADDE 337 YASAKLANAN BİLGİLERİ SİYASAL VEYA ASKERİ CASUSLUK MAKSADIYLA AÇIKLAMA SUÇU

    TCK MADDE 337 YASAKLANAN BİLGİLERİ SİYASAL VEYA ASKERİ CASUSLUK MAKSADIYLA AÇIKLAMA SUÇU

    TCK MADDE 337 YASAKLANAN BİLGİLERİ SİYASAL VEYA ASKERİ CASUSLUK MAKSADIYLA AÇIKLAMA SUÇU1) Yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklayan kimseye on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.2) Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakmış ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.
    TCK MADDE 337’NİN GEREKÇESİ
    Madde metninde, yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerin siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklanması, suç olarak tanımlanmıştır. Bu maddede geçen kavramlar hakkında yukarıdaki maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
    TCK MADDE 337 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    Yargıtay9. Ceza Dairesi
    Esas : 2014/4290Karar : 2014/7360Karar Tarihi : 18.06.2014
    Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, TCK`nın ikinci kitap dördüncü kısım yedinci bölümünde düzenlenmiştir.Bu bölümde yasa koyucu Devletin güvenliğine veya iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge veya vesikaların kendisini ve niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri korumayı amaçlamış, bu tür bilgileri, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gereken özünde devlet sırrı olan bilgiler ve yetkili makamlarca kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanması yasaklanan bilgiler olarak ayrı ayrı ele almıştır.Yine yasa koyucu bu tür bilgilerin gizliliğinin ihlalini, temin ve açıklama olarak iki ayrı şekilde ele aldığı gibi, temin ve açıklamanın adiyen veya casusluk maksadıyla yapılmasını da ayrı ayrı düzenlemiştir.Sevk ve uygulamaya konu suçlardan;Devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme suçu 5237 sayılı TCK`nın 327 nci maddesinde;“1- Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri temin eden kimseye üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.2- Fiil, savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeye koymuşsa müebbet hapis cezası verilir.” şeklinde,Casusluk suçu ise “siyasal veya askeri casusluk” başlıklı 328 inci maddesinde;“1- Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askeri casuslukmaksadıyla temin eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir.2- Fiil,a) Türkiye’yle savaş halinde bulunan bir devletin yararına işlenmişse,b) Savaş sırasında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askeri hareketlerini tehlikeye sokmuşsa,Fail, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiştir.Her iki suçun konusu “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgiler” yani özünde devlet sırrı niteliğinde olan bilgilerdir.Kanun koyucu, bu bilgilerin siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin edilmesini TCK’nın 328 inci maddesinde, böyle bir özel amaç olmaksızın temin edilmesini 327 nci maddesinde yaptırım altına almış, bilginin, özünde devlet sırrı olmayıp yetkili makamların düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği itibarıyla gizli kalması gereken türde olması hallerini ise, TCK`nın 334 ve devamı maddelerinde düzenlemiştir.TCK’nın 327 nci maddesindeki suçun oluşumu için kastın varlığı gerekli ve yeterli iken 328 inci maddedeki suçun oluşumu için kastın yanında failin yabancı bir devlet yararına ve ayrıca siyasal veya askeri casusluk maksadıyla hareket etmesi gerekmektedir. Bu husus Askeri Yargıtay`ın 27.01.1942 tarih ve 1723 esas – 1819 sayılı kararında; “Mahkemece tespit edilen suçun tavsif şekline nazaran fiil alelade ifşadan ibaret olup hadisede casusluk kastının vücudu anlaşılabilmek için suçun muktazi unsuru olan sırrın yabancı bir devlete veya onun namına hareket eden şahsı ittilaına isali şart olup, …..” denilmek suretiyle açıklığa kavuşturulmuştur.Casusluk suçunun oluşumu için aranan bu şartın casus ile lehine casusluk edilen yabancı devlet arasında bir anlaşmanın mevcut olmasını gerekli kılar. Nitekim bu husus Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 02.10.1997 tarih ve 98 esas-114 sayılı kararında; “Casusluk sözlük anlamıyla; gözetlemek amacıyla düşman içine sızmak, yabancı bir devletle ilgili sırları öğrenmeye çalışmaktır. Hukuki kavram olarak casusluk; bir devlet menfaatine bir başka devletin askerî, siyasi ve iktisadi durumuna ilişkin gizli bilgilerin veya belgelerin araştırılması, sağlanması ve yabancı devlete ulaştırılmasıdır. Dolayısıyla casusluk, casus ile casusluğu talep eden arasında, talep edilen kimsenin devleti için “sır” niteliği taşıyan bilgi ve belgelerin karşı tarafa aktarılmasına yönelik bir anlaşmanın bulunmasını gerekli kılar…” şeklinde ifade edilmiştir. Dairemizin 08.05.1975 tarih ve 11 esas – 16 sayılı kararıyla yine Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 29.06.1978 tarih ve 70 esas -58 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır.TCK`nın 328 inci maddesinin gerekçesindeki “siyasal casusluktan maksat, yabancı bir devlet yararına, Türkiye Devletinin veya vatandaşlarının veya Türkiye’de oturmakta, ikâmet etmekte olanların zararına olarak bilgilerin toplanması demektir; kamu sağlığına ilişkin, malî veya milletin maneviyatına ilişkin gizli kalması gereken bütün bilgiler casusluğun kapsamı içindedir. Askerî casusluktan maksat ise, yabancı devlet yararına ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti zararına askerî bilgilerin toplanmasıdır.” şeklindeki açıklamalar da yargısal kararlarla varılan sonucun kanun koyucu tarafından da benimsendiğini göstermektedir.Casusluk suçu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin zararına ve yabancı devlet yararına işlenen bir suçtur. Bu itibarla casusluk fiiline konu belge ve bilgilerin, casusluğu talep eden, lehine casusluk yapılan devletin resmi kurumlarına iletilmek amacıyla temin edilmesi gerekir.Bu itibarla TCK`nın 328 inci maddesinde düzenlenen siyasal veya askeri casusluk suçunun oluşabilmesi için;Casusluk konusu belge ve bilgilerin;a) Gerçek ve doğru olması,b) Suç tarihi itibarıyla gizlilik niteliğini kaybetmemiş olması,c) Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalmasının gerekmesi,d) Siyasal veya askeri casusluk maksadıyla temin edilmesi,e) Bir çabanın sonucu olarak temin edilmesi,f) Yabancı bir devlet yararına temin edilmesi,g) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin zararına temin edilmesi,h) Lehine casusluk yapılan devlet ile bir anlaşma kapsamında temin edilmesi gereklidir.Bu koşullar altında temin edilen bilginin adiyen veya casusluk maksadıyla açıklanması halinde TCK`nın 329 ve 330. maddeleri, casusluk maksadı dışında adi maksatla temini halinde 327 nci maddesi, bilginin niteliğinin yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği itibarıyla gizli kalması gereken türde olması halinde ise TCK’nın 334 ve devamı maddelerinin uygulanması söz konusu olabilecektir.Kanunun amaç, kapsam ve gerekçesiyle anılan yargısal kararlar da nazara alınarak; sanıklar Ş. vd. tarafından askeri veya siyasi casusluk amacıyla temin edilen Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gerektiği Genel Kurmay Başkanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığının yazıları ile tüm dosya kapsamından anlaşılan belge ve bilgilerin, Kuzey Irak merkezli …Partisi’nin istihbarat örgütü olduğu kabul edilen P…. görevlilerine iletildiği anlaşılmakla,a) … Partisi’nin ve onun istihbarat örgütü olduğu bildirilen P…’in TCK’nın 328, 330, 335, 337 nci maddeleri kapsamında ve suçun oluşumu için gerekli olan, bilgilerin yabancı devlet yararına temin edilmesi bakımından suç tarihindeki hukuki statüsünün yetkili mercilerden araştırılıp belirlenmesi,b) Sanık H…’in P… görevlilerine ilettiği iddia ve kabul edilen ancak Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı yazılarına göre Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgilerden olmadığı bildirilen resmi anket ve formlarla siyasi toplantılara ilişkin bilgilerin TCK`nın 334 ve devamı maddeleri kapsamında yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerden olup olmadığının yetkili mercilerden araştırılıp belirlenmesi ve sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının takdir ve tayini gerektiğinin gözetilmemesi,Kanuna aykırı, sanıklar müdafiinin temyiz itirazlarıyla sanıklar Ş. vd. müdafiinin duruşmalı inceleme sırasında ileri sürdüğü temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden dolayı (BOZULMASINA), oybirliği ile karar verildi.

  • TCK MADDE 336 YASAKLANAN BİLGİLERİ AÇIKLAMA SUÇU

    TCK MADDE 336 YASAKLANAN BİLGİLERİ AÇIKLAMA SUÇU

    TCK MADDE 336 YASAKLANAN BİLGİLERİ AÇIKLAMA SUÇU1) Yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgileri açıklayan kimseye üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.2) Fiil, savaş zamanında işlenmiş veya Devletin savaş hazırlıklarını veya savaş etkinliğini veya askerî hareketlerini tehlikeye sokmuş ise faile on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.3) Fiil, failin taksiri sonucu meydana gelmiş ise, birinci fıkrada yazılı olan halde faile altı aydan iki yıla, ikinci fıkrada yazılı halde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.
    TCK MADDE 336’IN GEREKÇESİ
    Madde metninde, yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgilerin açıklanması, suç olarak tanımlanmıştır. Bu maddede geçen kavramlar hakkında yukarıdaki maddelerin gerekçelerine bakılmalıdır.
    TCK MADDE 336 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    YARGITAYCEZA GENEL KURULU
    Esas : 2013/483Karar : 2013/599 Karar Tarihi : 10.12.2013
    Sanıklar S. ve H.’un suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçundan 5237 sayılı TCK’nun 220/1 inci maddesi uyarınca 2 yıl hapis, M.,R., İ. ve M. H.’ın suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma suçundan aynı kanunun 220/2 nci maddesi uyarınca 1 yıl hapis, tüm sanıkların ayrıca uyuşturucu madde ihracı suçundan aynı kanunun 188/1, 188/4, 188/5 52 nci maddeleri uyarınca 33 yıl 9 ay hapis ve 270.000 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmalarına ilişkin, Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 15.11.2011 gün ve 199-242 sayılı kısmen re’sen temyize tabi olan hükmün sanıklar M. H. ve M. ile tüm sanıklar müdafileri tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 31.01.2013 gün ve 9688 -1076 sayı ile;<a) hakkında=”” a.=”” s.=”” ve=”” ş.=”” h.=”” sanıklar=””></a)><suç=”” kurma=”” örgüt=”” amacıyla=”” işlemek=””> suçundan; sanıklar M. H. Ü.,M. Ö., R. A. ve İ. A. hakkında ise <suç amacıyla=”” işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” olan=”” kurulmuş=””> suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerinin incelenmesi:</suç></suç=””>5237 sayılı TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen <suç kurma=”” örgüt=”” işlemek=”” için=””> suçunun işlendiğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi gereklidir. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısıyla araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün, ancak zorunlu değildir. Soyut olarak sanık sayısının üç kişiden fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli olmayıp bu durumda iştirak ilişkisinden söz edilebilir.</suç>Sanıklar H.,S., M. H. ve M. hakkında <uyuşturucu yapma=”” ticareti=”” madde=””> suçu nedeniyle iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması kararları alınmıştır. Bu kararlara dayanılarak dinlenen telefon görüşmeleri, ancak <uyuşturucu yapma=”” ticareti=”” madde=””> suçu yönünden delil olarak kullanılabilir. <suç kurma=”” örgüt=”” amacıyla=”” işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” olan=”” kurulmuş=”” suç=”” veya=””> suçları yönünden dinleme kararı bulunmadığından, sözü edilen telefon konuşmaları bu suçlarda delil olarak kullanılmaz. Öte yandan, CMK’nın 135 inci maddesinin altıncı fıkrası uyarınca, iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasına ilişkin hükümler <suç amacıyla=”” işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” olan=”” kurulmuş=””> suçu için uygulanamaz.</suç></suç></uyuşturucu></uyuşturucu>Somut olayda, örgüt oluşturmak için sanıkların sayısı yeterli ise de; suç işleme iradelerinde devamlılık ve aralarında hiyerarşik ilişki bulunduğuna ilişkin delil olmadığından, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen <suç kurma=”” örgüt=”” işlemek=”” için=””> ve dolayısıyla <suç işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” için=”” kurulan=””> suçlarının unsurlarının oluşmadığı; hukuka aykırı delil niteliğindeki telefon konuşmalarının bu suçlar yönünden hükme esas alınamayacağı gözetilmeden, sanıkların bu suçlardan beraatleri yerine mahkumiyetlerine karar verilmesi>,</suç></suç>B) Sanıklar H. Ş.,S. A., M. H. Ü. ve M. Ö. hakkında <suç işlemek=”” için=”” madde=”” etme=”” ihraç=”” uyuşturucu=”” çerçevesinde=”” faaliyeti=”” örgütün=”” edilmiş=”” teşkil=””> suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerinin incelenmesi:</suç>Sanık S. hakkında, 04.06.2010 tarihinde işlediği <uyuşturucu madde=”” etme=”” ihraç=””> suçuyla ilgili olarak Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 26.08.2010 tarihli iddianamesiyle kamu davası açılmasından sonra, sanığın 18.09.2010 tarihli <uyuşturucu yapma=”” ticareti=”” madde=””> suçunu işlediği anlaşıldığından; tebliğnamedeki (4) numaralı bozma düşüncesi benimsenmemiştir.</uyuşturucu></uyuşturucu>Yargılama sürecindeki işlemlerin yasaya uygun olarak yapıldığı, delillerin gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı anlaşıldığından, yerinde görülmeyen diğer itirazların reddine, ancak;1- Sanık H.’un, isnat edilen suçun kanuni tanımında yer alan fiili gerçekleştirdiğine ya da suç konusu eroine ortak olduğuna ilişkin delil bulunmadığı; sabit olan fiilinin, diğer sanık M. H.’la uyuşturucu maddenin alıcısı olan kişiler arasında irtibatı sağlayarak, suçun işlenmesine yardım etmekten ibaret olduğu dikkate alınarak, sanık H. hakkında TCK’nın 39 uncu maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi,2- Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla ilgili bozma nedenine göre, sanıklar hakkında koşulları bulunmadığı halde TCK’nın 188 inci maddesinin 5 inci fıkras 5 inci fıkrasının uygulanması,3- Sanıklar hakkındaki sonuç hapis cezasının, TCK’nın 61 inci maddesinin yedinci fıkrası uyarınca dikkate alınmaması,4- TCK’nın 53 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrası uygulanırken, sanıkların bu fıkranın (c) bendinde yazılı olan <velayet, ve=”” yetkileri=”” kayyımlık=”” vesayet=””> açısından yoksunluğunun, sadece kendi altsoyları üzerindekiler yönünden koşullu salıverilmesine, diğer kişiler yönünden ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar süreceği gözetilmeden; <tck’nın kadar=”” tamamlanıncaya=”” infazı=”” cezasının=”” hapis=”” ise=”” açısından=”” bentler=”” diğer=”” kadar,=”” salıverilmelerine=”” koşullu=”” yönünden=”” bendi=”” (c)=”” fıkrasının=”” numaralı=”” (1)=”” maddesinin=”” üncü=”” 53=””>sürmesine karar verilerek, sözü edilen maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarına aykırılık oluşturulması>,</tck’nın></velayet,>C) Sanıklar R. A. ve İ. A. hakkında <suç işlemek=”” için=”” madde=”” etme=”” ihraç=”” uyuşturucu=”” çerçevesinde=”” faaliyeti=”” örgütün=”” edilmiş=”” teşkil=”” bir=””> suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerinin incelenmesi:</suç>1- Sanıkların, diğer sanıkların <uyuşturucu madde=”” etme=”” ihraç=””> suçlarına iştirak ettiklerine ilişkin, kuşku ve varsayımdan öte delil bulunmadığı; sabit olan fiillerinin, konteynırlardaki uyuşturucu maddeyi depoya indirmekten ibaret olduğu ve böylece suçunu işledikleri gözetilmeden, sanıklar hakkında bu suç yerine <uyuşturucu madde=”” etme=”” ihraç=””> suçundan hüküm kurulması,</uyuşturucu></uyuşturucu>2- Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla ilgili bozma nedenine göre, koşulları bulunmadığı halde TCK’nın 188 inci maddesinin 5 inci fıkras 5 inci fıkrası uyarınca sanıkların cezalarının artırılması,3- Sanıklar hakkındaki sonuç hapis cezasının, TCK’nın 61 inci maddesinin yedinci fıkrası uyarınca dikkate alınmaması,4- TCK’nın 53 üncü maddesinin (1) numaralı fıkrası uygulanırken, sanıkların bu fıkranın (c) bendinde yazılı olan <velayet, ve=”” yetkileri=”” kayyımlık=”” vesayet=””> açısından yoksunluğunun, sadece kendi altsoyları üzerindekiler yönünden koşullu salıverilmesine, diğer kişiler yönünden ise hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar süreceği gözetilmeden; <tck’nın kadar=”” tamamlanıncaya=”” infazı=”” cezasının=”” hapis=”” ise=”” açısından=”” bentler=”” diğer=”” kadar,=”” salıverilmelerine=”” koşullu=”” yönünden=”” bendi=”” (c)=”” fıkrasının=”” numaralı=”” (1)=”” maddesinin=”” üncü=”” 53=””> sürmesine karar verilerek, sözü edilen maddenin (2) ve (3) numaralı fıkralarına aykırılık oluşturulması>isabetsizliklerinden bozulmasına, sanıklar R. ve İ. hakkında A bendindeki bozma nedeni yönüyle ve C bendindeki bozma nedenlerinin ise tamamı yönüyle oybirliğiyle, diğer bozma nedenleri yönüyle ise oyçokluğuyla karar verilmiş,</tck’nın></velayet,>Daire Üyeleri Y.K. ve Ş.Ş.; <…Sanıklar S., M. H. ve M. 17.03.2010 tarihinde yasal yükü greyfurt olan iki konteyner içinde Belçika’ya uyuşturucu madde göndermişler, Belçika makamlarınca greyfurtların bozuk olduğunun tesbit edilmesi üzerine, konteynerler Türkiye Sanıklardan H. Hollanda’da yaşamakta ve işçilik yapmaktadır. Sanıklardan S. ve M. H. Hatay ili Dörtyol ilçesindeki narenciye paketleme tesisinin işleticileri, M.Ö.’da çalışanlarıdır.Sanıklardan S.,M. H. ve M. konteynerlerin Mersin limanına geldiği tarihten itibaren uyuşturucuların geri alınabilmesi için yoğun bir çaba içine girmişlerdir.25.05.2010 tarihinde sanık M. <bugün çıkar=”” temiz=”” inşallah=”” oldu,=”” taraması=”” kemik=”” olacak,=”” belli=””> diyerek, Mersin limanında konteynerler içerisindeki uyuşturucu maddelerin geri alınabilmesi için bozuk olduğu anlaşılan yasal yükler üzerinde yetkili merciilerce yapılacak incelemeden bahsetmiştir.</bugün>27.05.2010 tarihinde M.Ö.’laS. Aydın arasında yapılan görüşmede S.’ın <Şimdi Pazartesi’yemi kaldı, ikisi de mi soğan alimdi mi> dediği, M.’nın da <büyük cuma=”” yarın=”” ihtimalle=””> dediği, bu görüşmede de S.’ın, konteynerler içerisindeki uyuşturucuların geri alınması konusunda M.’dan bilgi aldığı,</büyük>28.05.2010 tarihinde M. H.’ın yurt dışında bulunan Y. isimli kişiye Mersin limanında bekleyen uyuşturucuların geri alınmasıyla ilgili bilgi verdiği,31.05.2010 ve 02.06.2010 tarihlerinde, M. H.,S. ve M. arasında Mersin limanında bekleyen uyuşturucuların geri alınması konusundaki telefon konuşmalarının devam ettiği, 02.06.2010 tarihinde M.’nın S.’a diyerek konteynerler içerisindeki uyuşturucuları bozulmadan ve yakalatmadan geri aldığı bilgisini verdiği görülmektedir.S.,M. ve M. H., olayın başından itibaren birlikte hareket etmişler, M. bu görüşmeler boyunca her safhada S.’ı bilgilendirmiş, S.’da uyuşturucuların gönderileceği bir sonraki sevkiyatın yasal yükü olarak soğan temin etmeye çalışmıştır.Bu telefon görüşmelerine göre S.’ın yurt içindeki uyuşturucuların ve yasal yüklerin teminini gerçekleştirdiği, bu konuda M.’ya talimatlar verdiği, M. H.’ında yurt dışında uyuşturucuları karşılayan ve pazarlanmasını organize eden H. ve Y.’le görüştüğü bu görüşmeler hakkında M.’ya bilgi verdiği, M.’nın da bu bilgileri S.’a aktardığı görülmektedir. S. A.’ın yurt dışında bulunan kişilerle doğrudan temas kurmaması, yurt dışındaki gelişmeler hakkında M.’nın kendisini bilgilendirmesine göre yurt içindeki yapılanmanın liderinin S. olduğu, M. H. ve M.’nın da bu yapılanmaya dahil oldukları anlaşılmaktadır.Sanık M. H. yurt dışında bulunan H. ve açık kimliği tesbit edilemeyen Y. görüşmeler yapmıştır.01.06.2010 tarihinde saat 10.32’de M. H.’ abi Y. beni arasın mutlaka> diyerek mesaj çekmiş, saat 11.20’de M. H. yurtdışı telefon numarasından H.’u aramış demiş, H.’da <aldım kapalı=”” telefonu=””> demiştir. Aynı tarih saat 14.36’da yapılan görüşmede H.,M. H.’a demiş, 18.48’de M. H. mesaj çekmiş, demiş, 19.09’daki görüşmede H. söylemiş, 19.17’de M. H.’la Y. görüşmüş, M. H.’a <dün bir=”” taze=”” gönderebilirsiniz,=”” hale=”” direkt=”” ama=”” çıkardım=”” soğan=”” daha=”” konteyner=””> olduğunu Y.’in de dediği görülmüştür.</dün></aldım>H. 06.06.2006 tarihinde x şahısla yaptığı görüşme de S.,M. H. ve M.’nın yakalanmasından bahsettiğinden, H.’un S. liderliğindeki yapılanmanın yurt dışına gönderdiği uyuşturucu maddelerin pazarlanmasını koordine ettiği,Y. irtibatı sağladığı, suça TCK’nın 37 nci maddesi anlamında asli fail olarak katıldığı anlaşılmaktadır.M. H.’laH. ve Y.’in telefon görüşmeleriyle mesajlaşmalarının 25.05.2006 tarihinden, 02.06.2006 tarihine kadar devam ettiği görülmektedir.25.05.2006 tarihinde H.’un M. H.’a çektiği mesajda dediği,28.05.2006, saat 18.03’de yapılan görüşmede Y.’in <yorulduk, h.’ında=”” m.=”” mahvolduk’,=”” çektik=”” kendimiz=””></yorulduk,><çürük=”” var=”” mı=””> Y.’in dediği, aynı gün saat 18.48’de yapılan başka bir görüşmede de M. H.’la X şahsın gönderilen uyuşturucuların kilosunu şifreli olarak belirledikleri anlaşılmaktadır.Bu telefon görüşmelerine göre S. liderliğindeki yapılanmanın, ele geçen uyuşturucudan farklı, başka yurt dışı sevkiyatları da vardır ve sanıkların uyuşturucu madde ihraç etme konusundaki iradeleri devamlılık arz etmektedir.Yargılama konusu suça ilişkin soruşturma; Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 25.05.2010 tarihli yapısı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın (CMK’nın 250. maddesiyle görevli ve yetkili Başsavcı Valiliği) aynı günleri talebi üzerine Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesinin ( 250. sayılı Yasayla yetkili ) 25.05.2010 tarih ve 2010/834 sayılı <şüpheliler hakkında örgütlü olarak uyuşturucu madde kaçakçılığı yapma suçundan dolayı soruşturma yürütüldüğü, başka yolla delil elde etme olanağının bulunmadığı> gerekçesiyle dinleme kararı verilerek başlatılmış,Soruşturma devam ederken; Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığının Mersin Emniyet Genel Müdürlüğüne verdiği bilgi doğrultusunda, şüphelilerle ilgili olarak Mersin Emniyet Genel Müdürlüğü görevlilerince fiziki takip yapılmış ve 04.06.2010 tarih ve 2010/1128 sayılı kararıyla dinleme kararı alınmış, aynı gün yapılan operasyonla suç konusu uyuşturucu madde ele geçirilmiştir.Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ( 250. maddesiyle görevli ve yetkili Başsavcı Valiliği) 08.06.2010 tarihinde görevsizlik kararı vererek soruşturma evrakını Mersin Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiş, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı da 17.06.2010 tarihli görevsizlik kararı ile <şüphelilerin eylemlerinin CMK’nın 250/1 inci maddesi kapsamında kaldığı> gerekçesiyle soruşturma dosyasının Adana Cumhuriyet Başsavcılığı’na ( 250. maddeye göre) göndermiştir.Görüldüğü üzere sanıklar hakkındaki soruşturma Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ( 250. maddesiyle görevli) tarafından başlatılmış, iletişimin tespiti; dinlenilmesi, sinyal bilgisinin değerlendirilmesi kararları <örgütlü uyuşturucu madde kaçakçılığı> suçundan dolayı verilmiş, iletişimin dinlenmesi sırasında hangi şüphelinin <örgütü kuran veya yöneten’, hangi şüphelinin <örgüte üye olan> konumunda olduğu bilinmediği gibi, kolluğun suç vasfının tayini hususunda yetkisi olmayıp bu görev mahkemeye aittir.TCK’nın 188 inci maddesinin 5 inci fıkras 5 inci fıkrasında örgütü kuran, yöneten veya örgüte üyen olan arasında ayırım yapılmadan <suç işlemek=”” için=”” çerçevesinde=”” faaliyeti=”” örgütün=”” edilmiş=”” teşkil=”” bir=”” işlenmesi=””> hali öngörülmüştür.</suç>İletişimin dinlenmesi ve kayda alınması kararları çoğunluk görüşünde belirtildiği şekilde <uyuşturucu yapma=”” ticareti=”” madde=”” suçu=””> nedeniyle değil, aksine <örgütlü uyuşturucu madde kaçakçılığı suçundan> dolayı verilmiştir. Soruşturmanın nasıl başladığı kararların hangi mahkeme tarafından verildiği yukarda ayrıntılı olarak açıklanmıştır.</uyuşturucu>İletişimin dinlenmesi ve kayda alınması koruma tedbirinin uygulanabilmesi için sınırlı suç, kuvvetli şüphe ve başka türlü delil elde edilme imkanının bulunmaması koşullarının bir arada bulunması gereklidir. Bu koşullar orantılılık ve ölçülülük ilkelerini sağlamak üzere getirilmiştir. Dolayısıyla, CMK’nın 135 inci maddesinde getirilen koşullara salt şekli olarak değil Ceza Muhakemesinin gayesi ve bu ilkeler göz önünde tutularak yaklaşılmalıdır.Failin eylemine soruşturma aşamasında yüklenen vasıfla kovuşturma aşamasında yüklenebilecek vasfın değişebilecek olması o kadar olağandır ki, yasa koyucu bu ihtimali gözeterek başta 226 ncı madde olmak üzere düzenlemeler yapmıştır. Suç vasfının değişmesi halinde yeni suç vasfı katalog suçlardan olsa bile iletişimin kaydının hükme esas alınamayacağı biçimindeki yaklaşım hem Ceza Muhakemesinin dinamik yapısına hem kurumların birbirleriyle olan ilişkilerine hem de Ceza Muhakemesinin maddi gerçeğe ulaşmak biçimindeki amacına aykırı, şekli bir yaklaşım olacaktır.Soruşturma aşamasında, çoğu kez bu aşamanın başlarında, başka suretle bir delil elde edilemediği bir durumda, eldeki veriler bu kadar sınırlı iken alınan bir karara dayanılarak yapılan iletişim kaydının, sonradan değişme ihtimalini yasa koyucunun gözetmemiş ve bunu hukuka aykırı delil kapsamında saymış olma ihtimali bulunmamaktadır. Kaldı ki; CGK’nın 12.06.2007 tarih 154/145 sayılı kararı da suç vasfının değişmesi durumunda iletişim kaydını tek başına hukuka aykırı delil haline getirmeyeceğini işaret etmiştir.İletişim tespiti ve kayda alınmasına ilişkin kararda belirtilen suç vasfı dışında bir suçun ortaya çıkması durumunda, dosyanın somut koşulları 135 inci maddede gösterilen çerçevede ve orantılılık-ölçülülük prensibi gereğince değerlendirilmelidir.Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;Suç konusu eroinin miktarı ile ele geçiriliş biçimi; sanıkların yurt dışı bağlantıları, sanıklar arasında geçen telefon görüşmelerinin içeriği, daha önce de yurt dışına eroin göndermeleri ve bu şekilde gevşekleşen suç işleme iradelerindeki devamlılık, aralarında gevşek de olsa hiyerarşik ilişki bulunması dikkate alınarak,1- Sanıklar H. ve S. hakkında <suç kurma=”” örgüt=”” amacıyla=”” işlemek=””>, sanıklar M. H. ve M. hakkında <suç amacıyla=”” işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” olan=”” kurulmuş=””> suçlarından verilen diğer yönleriyle usul ve yasaya uygun olan hükümlerin TCK’nın 53 üncü maddesinin uygulanmasındaki eksiklik yönünden düzeltilerek onanmasına,</suç></suç>2- Sanıklar H.,S., M. H. ve M. hakkında <suç işlemek=”” için=”” madde=”” etme=”” ihraç=”” uyuşturucu=”” çerçevesinde=”” faaliyeti=”” örgütün=”” edilmiş=”” teşkil=””> suçundan kurulan ve diğer yönleriyle usul ve yasaya uygun olan hükümlerin TCK’nın 61/7 53 üncü maddelerinin uygulanmasındaki eksiklik yönünden düzeltilerek onanmasına,</suç>Karar verilmesi gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılmıyoruz>görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 27.03.2013 gün ve 99148 sayı ile;<birinci=”” için=”” veya=”” örgütün=”” fazla=”” bu=”” daha=”” verebilir=”” uzatılmasına=”” defalar=”” müteaddit=”” sürenin=”” üzere=”” olmamak=”” aydan=”” hakim=”” halinde,=”” görülmesi=”” gerekli=”” ilgili=”” suçlarla=”” işlenen=”” ancak,=”” 17.mad)=”” s.k.=”” 2005-5353=”” 05=”” 25=”” (ek=”” uzatılabilir.=”” defa=”” süre,=”” verilebilir;=”” ay=”” üç=”” çok=”” en=”” kararı=”” belirtilir.=”” süresi=”” kapsamı=”” tedbirin=”” kodu,=”” veren=”” imkan=”” tespite=”” bağlantısını=”” numarası=”” telefon=”” aracının=”” iletişim=”” kimliği,=”” kişinin=”” uygulanacak=”” tedbir=”” türü,=”” suçun=”” yüklenen=”” kararda,=”” verilen=”” hükmüne=”” fıkra=””> şeklindeki düzenlemede de suçun türünün belirtilmesinin yeterli olduğu, örgütlü olmasını dinleme kararlarındaki sürelerin uzatılması için aramıştır. Yine 5271 sayılı Kanun’un 6 ncı fıkrası </birinci=””>a) Türk Ceza Kanununda yer alan;…6. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (Madde 188),…8. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, Madde 220),Bu maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz.’Buradaki düzenlemenin 6. bentinde de açıklandığı gibi uyuşturucu madde imal ve ticareti madde 188 denilerek bir bütün olarak belirtilmiştir. Yani TCK’nın 188/5 inci maddesinin uygulanmasının gerekeceği durumlar ayrıca belirtilmemiştir. Zaten bu ayırımın yapılarak iletişimin dinlenmesi ve kayda alınmasına yönelik kararların alınmasını istemek Kanun’un bu düzenlemesine de aykırıdır.Kaldı ki uyuşturucu madde suçunun işlendiğini tespit edip en başta iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması için talepte bulunan kolluk < …yüklü miktardaki maddeyi yurtdışına sevk etme hazırlığı içerisinde bulunan suç örgütünün deşifre edilmesi ve uyuşturucu maddenin ele geçirilmesi amacıyla teknik takip destekli çalışma yapılması……> şeklinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ( 250. maddesiyle görevli ve yetkili Başsavcı vekilliği)’dan talepte bulunduğu 10. Ceza Dairesi’nin 2012/9688 esas(Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 15.11.2011 tarih, 2010/199 esas-2011/242 karar) sayılı bu dosyasında 250. maddesine göre görevli Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 26.05.2010 tarihli 2010/857 numaralı, 27.05.2010 tarihli 2010/869 numaralı, 28.05.2010 tarihli 2010/882 numaralı, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 01.06.2010 tarihli 2010/2269 numaralı, 01.06.2010 tarihli 2010/2270 numaralı, 04.06.2010 tarihli 2010/2359 numaralı iletişimin tespiti kararlarının gerekçe bölümünün, <Şüphelilere atılı suçun örgütlü olduğu anlaşılan uyuşturucu madde kaçakçılığı olup 250. de ve 135’de sayılı suçlardan olduğu, bu suç ile ilgili …> biçiminde olduğu anlaşılmıştır.Suçların vasıflandırmasını ve detaylı olarak şüpheliler tarafından hangi suçların işleneceğini belirlemeyi kolluktan beklemek, kolluk kuvvetlerine yargılamayı yapacak olan mahkemelerin-hakimlerin yetkisini vermiş olmak anlamına gelecektir. Eğer suçun vasıflandırması ve delillerin de buna göre toplanması kolluktan beklenecekse o zaman savcılıklara da ihtiyaç kalmayacaktır. Mahkemelere de kolluk tarafından işlendiği tespit edilen ve vasıflandırılan suçlardan dolayı sadece hüküm kurmak kalacaktır.Örneğin sanıkların afyon sakızı ticareti yaptıklarına ilişkin iletişimin tespiti ve kayda alınması kararları alınıp buna göre takip yapılırken sanıklar yakalanmış olsa ve ticaretini yaptıkları maddenin eroin olduğu kovuşturma aşamasında tespit edilirse o zaman sanıklar hakkında TCK’nın 188 inci maddesinin 4 üncü fıkras 4 üncü fıkrası uygulanamayacak mıdır? Olayımızdaki durumda da sanıklar için hiç iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması kararı bulunmasaydı ancak 250. maddesi veya 10. maddesine göre görevli olmayan bir Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılama yapılırken uyuşturucu madde suçunun teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlendiği tespit edilip görevsizlik kararı verilmiş olsaydı ve dosyadaki delillerle de örgütün varlığı sabit olsaydı o zaman sanıkların örgüt kurmaktan ve örgüte üye olmaktan beraatine mi karar verilecekti? Aksine bu durumda sanıkların hem TCK’nın 220. maddesine, hem de TCK’nın 188/3-4-5 inci maddelerine göre cezalandırılmaları yoluna gidilecekti. Bu nedenle bu şekilde elde edilen yukarıda sayılan iletişimim tespiti ve kayda alınması kararlarına göre toplanan delillerin hukuka aykırı delil niteliğinde olmadığı (CGK’nın 12.06.2007 tarih 154/145 sayılı kararı da suç vasfının değişmesi durumunda iletişim kaydını tek başına hukuka aykırı delil haline getirmeyeceğini işaret etmiştir) ve örgütün varlığı için yani sanıkların TCK’nın 220. maddesine göre cezalandırılmaları ve TCK’nın 188/1-4 maddelerine göre belirlenen cezanın TCK’nın 188/5 inci maddesine göre artırılması içinde delil olarak kullanılabileceği kabul edilmelidir.Daire bozmasının bu bölümündeki diğer bir kabul ise, somut olayda, örgüt oluşturmak için sanıkların sayısı yeterli ise de; suç işleme iradelerinde devamlılık ve aralarında hiyerarşik ilişki bulunduğuna ilişkin delil olmadığından, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen <suç kurma=”” örgüt=”” işlemek=”” için=””> ve dolayısıyla <suç işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” için=”” kurulan=””> suçlarının unsurlarının oluşmadığı> şeklindedir. Bu kabulde tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde;</suç></suç>17.03.2010 tarihinde Mersin Limanı üzerinden; Türkiye’den ihracatçısı Numuneevler Mahallesi Güzelyalı Sokak Yakamoz Apt. Kat.3 Daire 5 Dörtyol/Hatay adresinde faaliyet gösteren Özmen Zırai Ürünler Nak. İth. İhr. Tic. Ltd. Şti., alıcısı 6-B 3821 XE-CE Anersfoort/Newholland adresli HallezImport&ExportVanproenteFruıtNıjkerkestreatşirketi ve Gümrükleme işlemini de Camişerif Mahallesi İşhanı No:6/6 Akdeniz/Mersin adresinde faaliyet gösteren Hürline Gümrük Müşavirliği tarafından yapılan ve yasal yükü Sudu 507405-2 ile Sudu 512030-6 numaralı 2 ayrı konteynır içerisinde toplam 3200 kap ve toplam 42 ayrı palet halindeki greyfurt yükünün Hollanda ülkesine nakledildiği, Sudu 507405-2 ve Sudu 512030-6 numaralı konteynırlarda nakledilen yasal yükün Hollanda makamlarınca gümrük sahası içerisinde yapılan kontrolünde yasal yük olarak gönderilen greyfurtun bozulmuş olmasından bahisle Hollanda ülkesi makamlarınca iade edilerek 11.05.2010 tarihinde tekrar Mersin Limanına getirildiği ve sanıkların bu konteynırları Mersin Limanından çıkararak tekrar tasarruflarına almak için yoğun çaba içerisine girdikleri ve bu konteynırların içerisinde yasal yükün bozulması nedeniyle 11.05.2010 tarihinde Mersin Limanına deport edilen ve Hollanda ülkesinde alıcılarına teslim edilemeyen yüklü miktarda uyuşturucu madde bulunduğu, S. A., M. H. Ü. ve M.Ö.’un Mersin İlinde bir ayağını oluşturdukları uyuşturucu organizasyonunun 04.06.2010 tarihinde içerisinde uyuşturucu maddelerin bulunduğu Sudu 507405-2 ve Sudu 512030-6 numaralı konteynırların gümrüklü saha içerisinde beklemesinden kaynaklanan cezai Demoraj bedellerini ödeyerek tekrar tasarruflarına aldıkları ve bu uyuşturucu maddeyi Hollanda ülkesine yeniden nakletmek üzere hazırlık içerisine girdikleri, Hollanda ülkesinde yasal yük ile birlikte uyuşturucu maddeyi teslim alacak şahısların; Hollanda ülkesinde mukim olan ancak 04.06.2010 tarihi itibarıyla İstanbul ilinde bulunan H. Şakiyle Hollanda ülkesinde mukim 31633655945 numaralı telefonu kullanan açık kimlik bilgisi tespit edilemeyen Y. isimli şahıs ve 31644029247-31644390962 numaralı telefonları kullanan açık kimlik bilgisi tespit edilemeyen şahıs olduğu, bu arada teknik takip destekli fiziki takip faaliyetleriyle konteynırların fiziki takiplerinin yapıldığı,26.05.2010 tarihinde sanık M. Ö.,M. H. Ü. ile yaptığı görüşmede <bugün çıkar=”” temiz=”” inşallah=”” oldu,=”” taraması=”” kemik=”” olacak,=”” belli=””> diyerek, Mersin limanında konteynerler içerisindeki uyuşturucu maddelerin geri alınabilmesi için bozuk olduğu anlaşılan yasal yükler üzerinde yetkili merciilerce yapılacak incelemeden bahsetmiştir.</bugün>27.05.2010 tarihinde M.Özsoyla S. Aydın arasında yapılan görüşmede S.’ın <Şimdi Pazartesiye mi kaldı, ikiside mi soğan alimdi mi> dediği, M.’nın da <büyük cuma=”” yarın=”” ihtimalle=””> dediği, bu görüşmede de S.’ın, konteynerler içerisindeki uyuşturucuların geri alınması konusunda M.’dan bilgi aldığı,</büyük>28.05.2010 tarihinde M. H.’ın yurt dışında bulunan Y. isimli kişiye Mersin limanında bekleyen uyuşturucuların geri alınmasıyla ilgili bilgi verdiği,31.05.2010 ve 02.06.2010 tarihlerinde, M. H.,S. ve M. arasında Mersin limanında bekleyen uyuşturucuların geri alınması konusundaki telefon konuşmalarının devam ettiği, 02.06.2010 tarihinde M.’nınS.’a diyerek konteynerler içerisindeki uyuşturucuları bozulmadan ve yakalatmadan geri aldığı bilgisini verdiği görülmektedir.S.,M. ve M. H., olayın başından itibaren birlikte hareket etmişler, M. bu görüşmeler boyunca her safhada S.’ı bilgilendirmiş, S.’da uyuşturucuların gönderileceği bir sonraki sevkiyatın yasal yükü olarak soğan temin etmeye çalışmıştır.Bu telefon görüşmelerine göre S.’ın yurt içindeki uyuşturucuların ve yasal yüklerin teminini gerçekleştirdiği, bu konuda M.’ya talimatlar verdiği, M. H.’ında yurt dışında uyuşturucuları karşılayan ve pazarlanmasını organize eden H. ve Y.’le görüştüğü bu görüşmeler hakkında M.’ya bilgi verdiği, M.’nında bu bilgileri S.’a aktardığı görülmektedir. S. Aydın’ın yurt dışında bulunan kişilerle doğrudan temas kurmaması, yurt dışındaki gelişmeler hakkında M.’nın kendisini bilgilendirmesine göre yurt içindeki yapılanmanın liderinin S. olduğu, M. H. ve M.’nın da bu yapılanmaya dahil oldukları anlaşılmaktadır.Sanık M. H. yurt dışında bulunan H. ve açık kimliği tesbit edilemeyen Y. görüşmeler yapmıştır.01.06.2010 tarihinde saat 10.32’de M. H. diyerek mesaj çekmiş, saat 11.20’de M. H. yurtdışı telefon numarasından H.’u aramış demiş, H.’da <aldım kapalı=”” telefonu=””> demiştir. Aynı tarih saat 14.36’da yapılan görüşmede H.,M. H.’a demiş,</aldım>18.48’de M. H. mesaj çekmiş demiş, 19.09> daki görüşmede H. söylemiş, 19.17’de M. H.la Y. görüşmüş, M. H.’a <dün bir=”” taze=”” gönderebilirsiniz,=”” hale=”” direkt=”” ama=”” çıkardım=”” soğan=”” daha=”” konteyner=””> olduğunu, Y.’in de dediği görülmüştür.</dün>H. 06.06.2006 tarihinde x şahısla yaptığı görüşme de S.,M. H. ve M.’nın yakalanmasından bahsettiğinden, H.’unS. liderliğindeki yapılanmanın yurt dışına gönderdiği uyuşturucu maddelerin pazarlanmasını koordine ettiği,Y. irtibatı sağladığı, suça TCK’nın 37 nci maddesi anlamında asli fail olarak katıldığı anlaşılmaktadır.M. H.’la H. ve Y.’in telefon görüşmeleriyle mesajlaşmalarının 25.05.2006 tarihinden, 02.06.2006 tarihine kadar devam ettiği görülmektedir.25.05.2006 tarihinde H.’un M. H.’a çektiği mesajda dediği,28.05.2006, saat 18.03’de yapılan görüşmede Y.’in <yorulduk, h.’ında=”” m.=”” mahvolduk’,=”” çektik=”” kendimiz=””></yorulduk,><çürük=”” var=”” mı=””>, Y.’in dediği, aynı gün saat 18.48’de yapılan başka bir görüşme de de M. H.’la X şahsın gönderilen uyuşturucuların kilosunu şifreli olarak belirledikleri anlaşılmaktadır.Bu telefon görüşmelerine göre sanık S. liderliğindeki yapılanmanın, ele geçen uyuşturucudan farklı, başka yurt dışı sevkiyatları da vardır ve sanıkların uyuşturucu madde ihraç etme konusundaki iradeleri devamlılık arz etmektedir. Ayrıca bu görüşmelerden sanık H.’ın sadece gönderilecek olan bu dosyanın konusu olan uyuşturuculardan hariç daha önce gönderilen diğer uyuşturucu maddelerin pazarlanması konusunda da bu sanıklarla birlikte hareket ettiği görülmektedir.Ayrıca bu dosyada ele geçirilen madde miktarı ve organizasyonun biçimi de dikkate alındığında bu miktardaki eroin maddesinin kısa süreli ve tesadüfi bir araya gelmelerle bireysel bir takım becerilerle elde edilmesi ve pazarlanması hayatın olağan akışına da aykırıdır.Yukarıda açıklanan nedenlerle;Suç konusu eroinin miktarı ile ele geçiriliş biçimi; sanıkların yurt dışı bağlantıları, sanıklar arasında geçen telefon görüşmelerinin içeriği, fiziki takip tutanakları, ele geçirilmemiş olsa dahi daha önce de yurt dışına eroin göndermeleri bu dosya kapsamındaki eroin yakalandıktan sonra yine sanık S.’ın yöneticiliğinde eroin gönderme faaliyetinde bulunmaları ve bu maddenin de bu dosyanın yargılamasının devam ettiği 18.09.2010 tarihinde yakalanmış olması bir bütün olarak değerlendirildiğinde bu şekilde gerçekleşen suç işleme iradelerindeki devamlılık, aralarında gevşekde olsa hiyerarşik ilişki bulunması dikkate alınarak,1- Sanıklar H. Ş. ve S. A. hakkında <suç kurma=”” örgüt=”” amacıyla=”” işlemek=””>, sanıklar M. H. Ü. ve M. Ö. hakkında <suç amacıyla=”” işlemek=”” olma=”” üye=”” örgüte=”” olan=”” kurulmuş=””> suçlarından verilen diğer yönleriyle usul ve yasaya uygun olan hükümlerin TCK’nın 53 üncü maddesinin uygulanmasındaki eksiklik yönünden düzeltilerek onanmasına,</suç></suç>2- Sanıklar H. Ş.,S. A., M. H. Ü. ve M. Ö. hakkında <suç işlemek=”” için=”” madde=”” etme=”” ihraç=”” uyuşturucu=”” çerçevesinde=”” faaliyeti=”” örgütün=”” edilmiş=”” teşkil=””> suçundan kurulan ve diğer yönleri usul ve yasaya uygun olan hükümlerin TCK’nın 61/7. 53 üncü maddelerinin uygulanmasındaki eksiklik yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmesi gerektiği>görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.</suç>308 inci maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 03.06.2013 gün ve 5524-4984 sayı ile, oyçokluğuyla itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.TÜRK MİLLETİ ADINACEZA GENEL KURULU KARARIÖzel Daire çoğunluğuyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;1- Sanıklar hakkında örgütlü olarak uyuşturucu madde ticareti suçundan yapılan soruşturmada, 5271 sayılı CMK’nun 135/6 ncı maddesi uyarınca uyuşturucu madde ticareti suçundan alınan iletişimin denetlenmesi kararları üzerine elde edilen delillerin 5237 sayılı TCK’nun 188/5 220/1-2 maddeleri kapsamında hükme esas alınmalarının mümkün olup olmadığı,2- Sanık H.’un uyuşturucu madde ihracı suçuna asli fail olarak mı, yoksa yardım eden olarak mı katıldığı, noktalarında toplanmaktadır.İncelenen dosya kapsamından;ABD’nde uyuşturucu suçundan cezaevinde yatan ve 2007 yılında ülkemize iade edilen H.A.’un yeni organizasyona girerek İran’dan temin ettiği yüklü miktarda uyuşturucu maddeyi ülkemiz üzerinden Avrupa’ya naklettiği şüphesiyle Ankara Özel Görevli Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmada, incelemeye konu dosyanın sanıklarının yeni bir suç örgütü oluşturarak ülke içerisinden temin ettikleri uyuşturucu maddeleri Avrupa ülkelerine ihraç etmeye çalıştıkları iddiasıyla bu sanıklar yönüyle soruşturmanın ayrıldığı,Soruşturma kapsamında sanıkların örgütlü olarak uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptıkları iddiasıyla Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi hakimliğinden iletişim denetlenmesi kararları talep edildiği,Özel Görevli Ankara 11 ve 12. Ağır Ceza Mahkemesi üye hakimlerince uyuşturucu madde ticareti suçundan 5271 sayılı CMK’nun 135/1-6 ncı maddesi uyarınca sanıkların bir kısım telefonları yönüyle iletişimlerinin denetlenmesine karar verildiği,Sanıkların suç tarihinden önce Hollanda’ya gönderdikleri ve içerisinde uyuşturucu madde bulunduğu belirlenen greyfurtun bir kısmının bozulmuş olması nedeniyle Hollanda makamlarınca geri gönderilmesi sonrasında sanıkların uyuşturucu maddeyi bu kez Hollanda’ya soğan içerisinde gönderecekleri bilgisine ulaşılması üzerine 04.06.2010 tarihinde Mersin Limanında sanıklar S. ve M. H. tarafından kiralanmış olan depoda yapılan aramada toplam 615 paket halinde 313,451 kg uyuşturucu maddenin ele geçirildiği, ayrıca sanıklar M. H.,M., R. ve İ.’da arama sonrasında yakalandığı,Sanıklar S. ve H.’un ise daha sonra yakalandığı,Adana Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen 07.07.2010 günlü bilirkişi raporunda, aramada ele geçirilen uyuşturucu maddenin eroin olup, net 183,671 kg olduğunun belirtildiği,Anlaşılmaktadır.Sanık S. özetle; suçlamayı kabul etmediğini, örgüt ile bir alakasının olmadığını, Dörtyol’daki Bameks fabrikasını M. H.la birlikte kiralayarak, narenciye paketleme işi yaptıklarını, sanıklardan M.’nın fabrika çalışanı, R.’ın amcasının oğlu, İ.’ın kardeşi olduğunu, sanık H.’u ise tanımadığını, M. H. ile bir kez İngiltere’de piyasa araştırması yapmak için niyetlendiklerini, ancak vize verilmeyince Hollanda’ya yöneldiklerini, orada 4 gün kaldığını, herhangi bir iş yapmadan geri döndüğünü, M. H.’ın ise daha sonra Almanya’ya geçtiğini, orada ne yaptığını bilmediğini, fabrikada soğan işleri de yaptıklarını, Hollanda’ya gönderilen greyfurtların da fabrikalarında paketlenmiş olduğunu, daha sonra geri gönderildiğini duyduğunu, ancak olay hakkında bilgisinin olmadığını, Mersin’e gönderilen soğanların M. H.’ın talimatıyla gönderildiğini, Mersin Yeni Halde bulunan J1 Blok No:5 sayılı depoya hiç gitmediğini, burada bulunan uyuşturucuyla herhangi bir ilgisinin olmadığını belirtmiş,Sanık M. H. özetle; suçlamaları kabul etmediğini, sanıklardan S.’ın şirketinin ortağı olduğunu, Dörtyol’da faaliyet gösterdiğini, sanık M.’nın firmasının elemanı, sanıklar R. ve İ.’ın ise fabrikada işçi olarak çalıştıklarını, sanık H. ile iş gereği Hollanda’ya gittiğinde tanıştığını, Hollanda’ya gönderdikleri greyfurtların usulüne uygun olarak yurt dışına gönderildiğini, Hollanda gümrüğünde %3’ü aşkın kısmının bozuk olduğunun tespitiyle yeniden Türkiye’ye gönderildiğini, bozuk greyfurtları gümrükten alarak çöp boşaltma alanına götürdüklerini, yapılan operasyonda ele geçirilen uyuşturucu ile bir ilgisinin bulunmadığını, uyuşturucunun ele geçirildiği Mersin Yeni Haldeki J1 Blok No:5-6 numaralı depoyu kendisinin kiraladığını, ancak ele geçen uyuşturucunun kime ait olduğunu bilmediğini ifade etmiş,Sanık M. özetle; suçlamayı kabul etmediğini, ele geçirilen uyuşturucunun kime ait olduğunu bilmediğini, sanık M. H.’ın patronu olduğunu, sanıklar S.,R. ve İ.’ı aynı fabrikada çalıştıkları için tanıdığını, sanık H.’u ise tanımadığını, Dörtyol’da bulunan sanık M. H.’ın sahibi olduğu Bameks isimli narenciye paketleme fabrikasından yurt dışına gönderilen, ancak bozuk olduğu için geri çevrilen greyfurtları boşaltmak için olay günü Mersin’e geldiğini, sanıklar R. ve İ.’la birlikte tırları boşalttıklarını, sanık S.la hiçbir ilişkisinin olmadığını, sanıklar S. ve M. H.’la yaptığı telefon konuşmaların işle ilgili olağan konuşmalar olduğunu, uyuşturucuyla bir ilgisinin bulunmadığını dile getirmiş,Sanıklar R. ve İ. özetle; suçlamaları kabul etmediklerini, patronları olan sanık M. H.’ın çağırması üzerine Mersin’e tırlarda bulunan bozuk greyfurtları boşaltmak için geldiklerini, sadece tırları boşalttıklarını, ele geçirilen uyuşturucu ile bir ilgilerinin olmadığını, kime ait olduğunu bilmediklerini, sanık S.’ın akrabaları olduğunu, sanık M.’yı Dörtyol’da bulunan fabrikada gördüklerini, olay günü de tırları boşaltırken olay yerinde olduğunu, sanık H.’u ise tanımadıklarını belirtmişler,Sanık H. ise özetle; Hollanda’da işçi olduğunu, iznini geçirmek için Türkiye’ye geldiğini, sanıklardan yalnızca M. H.’ı tanıdığını, M. H.’ın Hollanda’ya geldiğinde işlettiği oto yıkama işyerine geldiğini, orada tesadüfen tanıştıklarını, sonrasında bir kez telefonla kendisini aradığını, başka bir ilişkisinin olmadığını, ele geçirilen uyuşturucu madde ile bir ilgisinin olmadığını, M. H. ile bir kez görüştüğünü, İstanbul’da iken kendisini Hollanda telefonundan aradığını, bu nedenle M. H.’ı aradığını, Y.’i bulamadığını kendisine ulaşıp ulaşamayacağını sorduğunu, İstanbul’da olduğunu, Y.’i bulamayacağını söylediğini, (X) kişiyle yapılan konuşmayı hatırlamadığını, belgelerde Hollanda’da oturduğu yazılı olan Y. isimli kişinin M. H.’la Hollanda’da iş yerine gelen kişi olduğunu, soyadını bilmediğini, suçlamaları kabul etmediğini ifade etmiştir.Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için öncelikle ceza muhakemesi hukukunun en önemli ilkelerinden birisini oluşturan delillerin serbestliği ilkesiyle hukuka aykırı yöntemle elde edilen delillerin kullanılması konuları üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır.Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, ceza muhakemesinin amacı, usul kurallarının öngördüğü ilkeler doğrultusunda maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak bir biçimde kesin olarak belirlenmesidir. Maddi gerçeğin belirlenmesinde kullanılan yegane araçlar deliller olup, nitekim 5271 sayılı başlıklı 217 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; <yüklenen edilmiş=”” bir=”” edilebilir=”” ispat=”” delille=”” türlü=”” her=”” elde=”” şekilde=”” uygun=”” hukuka=”” suç,=””> şeklindeki düzenleme ile bu husus belirtilmiştir. Bu düzenlemeyle ayrıca delillerin serbestliği ilkesine de vurgu yapılmaktadır. Buna göre, ceza muhakemesinde hangi hususun hangi delillerle ispat olunacağı konusunda bir sınırlama bulunmayıp, yargılama yapan hakim hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delili kullanmak suretiyle, sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de araştırıp değerlendirerek şüpheden arınmış bir sonuca ulaşmalıdır. Yargılama konusu olayın açıklığa kavuşturulması ve maddi gerçeğin bulunabilmesi için ispat amacıyla kullanılan her araç delil olarak kabul edilir.</yüklenen>Maddi gerçeğin araştırılması aşamasında kişisel ya da toplumsal değerlerin korunması zorunludur. Bu değerlerin korunması amacıyla kanun koyucu delillerin serbestliği ilkesine olarak adlandırılan bir takım sınırlamalar getirmiştir. Delil yasakları, ve yasağı olarak iki gruba ayrılmaktadır. Delillerin elde edilme şekline ilişkin yasaklara , hukuka uygun elde edilmiş bile olsa o delilin yargılamada ortaya konulup değerlendirilebilmesine ilişkin yasaklara ise denilmektedir.İfade alma ve sorgunun 5271 sayılı CMK’nun 148 inci maddesinde sayılan şekillerde yapılması, tanıklıktan çekinme hakkı olan kişiye bu hakkının hatırlatılmaması delil elde etme yasaklarına; duruşmada tanıklıktan çekinen tanığın önceki ifadesinin okunamaması, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi sırasında elde edilen delillerin aynı kanunun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasında sayılanlar dışında bir suçun soruşturma ve kovuşturulmasında kullanılmaması ise delil değerlendirilmesi yasaklarına örnek olarak gösterilebilir.5271 sayılı CMK’nun 217 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan; <yüklenen edilmiş=”” bir=”” edilebilir=”” ispat=”” delille=”” türlü=”” her=”” elde=”” şekilde=”” uygun=”” hukuka=”” suç,=””> şeklindeki düzenlemeyle ayrıca ceza muhakemesinde kullanılacak delillerin hukuka uygun şekilde elde edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Buna göre tüm deliller kanunda gösterilen yönteme uygun olarak elde edilmelidir.</yüklenen>Ancak, delil elde etmeye ilişkin her hukuka aykırılığın o delilin yargılamada kullanılmasına engel oluşturup oluşturmayacağı hususu üzerinde de ayrıca durulmalıdır. Eğer ihlal edilen kural bir hak ihlaline neden olmuyor ve adil yargılanma ilkesi zedelenmiyorsa, o delilin yargılamada değerlendirilemeyeceğinden bahsedilemeyecektir. Örneğin; usulüne göre alınmış arama kararına istinaden, herhangi bir hak ihlaline neden olunmadan yapılan arama sonunda ele geçen delillerin, sadece arama sırasında bulunması gereken kişilerin orada bulundurulmaması suretiyle şekle aykırı hareket edildiğinden bahisle mahkumiyet hükmüne esas alınamayacağı kabul edilemeyecektir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 26.06.2007 gün ve 147-159 ile 13.03.2012 gün ve 278-96 sayılı kararlarında da bu sonuca ulaşılmıştır. Aksi durumun kabulünün, ceza yargılamasında hakkaniyete aykırı sonuçların doğmasına, adalet ve eşitlik ilkelerinin zedelenmesine yol açabilecek son derece ağır sonuçları da birlikte getireceği şüphesizdir.5271 sayılı CMK’nun 217 nci maddesinin ikinci fıkrasına ilişkin gerekçede; denilerek, delilin hükme esas alınmasına engel oluşturan hukuka aykırılıkların <sanığın haklarını=”” temel=””> ihlal eden aykırılıklar olduğu belirtilmiştir.</sanığın>Basit şekle aykırılıklar da dahil olmak üzere hukuka uygun şekilde elde edilmeyen her türlü delilin hükme esas alınmaması gerektiği yönünde öğretide bir kısım yazarların görüşleri olmakla birlikte, bir kısım yazarlar da bu hususta; kavramındaki <adil=””> ise, bir delil hukuka aykırı bir yöntemle elde edilmiş olsa dahi kullanılabilmelidir> (Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Kunter/Yenisey/Nuhoğlu, Onaltıncı Baskı, Beta Yayınevi, 2007 yılı, s. 1080), (Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, M. Ruhan Erdem, Özge Sırma, Yasemin F. Saygılar, Esra Alan, 2. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2010, s. 376) şeklinde görüş bildirmişlerdir.</adil=””>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de P.G. ve J.H/Birleşik Krallık ve Khan/Birleşik Krallık davalarında, soyut şekilde hukuka aykırı delillerin dışlanmaması gerektiğine işaret etmiş, somut olay dikkate alındığında hukuka aykırı da olsa delilin kullanılmasının söz konusu olabileceğini, asıl önemle üzerinde durulması gereken hususun yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı konusu olduğunu belirtmiştir.Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenmiş olan koruma tedbirleri arasında yer alan telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi tedbirinin de ele alınması gerekmektedir.Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, mevzuatımızda sadece 30.07.1999 tarih ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununda belirli örgütlü suçlar için düzenlenmiş iken, özellikle çıkar amaçlı ve örgütlü suçlulukla daha etkin bir şekilde mücadele edilebilmesi noktasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uygun genel bir düzenlemeye ihtiyaç duyulması sonucunda 5271 sayılı CMK’nun 135 ve devamı maddeleri kaleme alınmıştır.Telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi tedbiri 5271 sayılı 135 ila 138 inci maddelerinde düzenlenmiş olup, 135 inci maddede iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi olmak üzere dört çeşit tedbire yer verilmiş, tedbirlerin yerine getirilme şartları ve usulü düzenlenmiş, verilecek kararların içeriği ve uygulama süresine ilişkin olarak ayrıntılı düzenleme yapılmıştır. Kanunun 136 ncı maddesinde, 135 inci maddede sayılan tedbirlerin uygulanmasına ilişkin olarak şüpheli veya sanığın müdafii için öngörülen istisnalar belirtilmiş, 137 nci maddede telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararlarının ne suretle icra edileceği, kayda alınan iletişim içeriklerinin yazıya dökülmesi, işlemlere son verilmesi ve iletişim içeriğine ilişkin kayıtların yok edilmesiyle ilgililere bilgi verilmesi hususları düzenlenmiş, 138 inci maddede ise tesadüfen elde edilen deliller konusu hükme bağlanmıştır.5271 sayılı CMK’nun 135 inci maddesinin altıncı fıkrası; a) Türk Ceza Kanununda yer alan;Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80),Kasten öldürme (madde 81, 82, 83),İşkence (madde 94, 95),Cinsel saldırı (birinci fıkra hariç, madde 102),Çocukların cinsel istismarı (madde 103),Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),Parada sahtecilik (madde 197),Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (iki, yedi ve sekizinci fıkralar hariç, madde 220),Fuhuş (madde 227, fıkra 3) (İlgili fıkra 5560 sayılı Kanunun 45 inci maddesiyle yürürlükten kaldırılıp, aynı kanunun 3 üncü maddesiyle değiştirilen 5237 sayılı TCK’nun 80. maddesinin birinci fıkrasına eklenmiştir.)İhaleye fesat karıştırma (madde 235),Rüşvet (madde 252),Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315),Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları.b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklarla Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları.c) Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu,d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar.e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar> şeklinde düzenlenmiş olup, fıkrada iletişimin dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümlerin hangi suçlarda uygulanabileceği belirtilmiştir. Buna göre, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi tedbirlerine sadece maddede sınırlı olarak sayılan suçlar yönüyle başvurulabilir iken, iletişimin tespiti tedbiri yönüyle ise bir suç sınırlaması bulunmayıp, şartların varlığı halinde tüm suçlar yönüyle bu tedbire başvurulması mümkündür.Aynı kanunun <tesadüfen elde=”” deliller=”” edilen=””> başlıklı 138 inci maddesinin ikinci fıkrası; <telekomünikasyon ve=”” olan=”” veya=”” bir=”” bu=”” iletişimin=”” ancak,=”” elde=”” yoluyla=”” soruşturma=”” yapılan=”” bildirilir.=”” derhal=”” savcılığına=”” cumhuriyet=”” durum=”” alınır=”” altına=”” muhafaza=”” edilirse;=”” delil=”” uyandırabilecek=”” şüphesini=”” işlendiği=”” birinin=”” suçlardan=”” sayılan=”” fıkrasında=”” altıncı=”” maddenin=”” 135’inci=”” olmayan=”” ilgisi=”” kovuşturmayla=”” yapılmakta=”” sırasında,=”” denetlenmesi=””> şeklinde düzenlenmiştir.</telekomünikasyon></tesadüfen>5271 sayılı yürürlüğe girmesinden önce iletişimin denetlenmesi tedbirine 1412 sayılı yer verilmemiş olup, bu tedbire ilk kez 30.07.1999 tarih ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununda yer verilmesiyle birlikte, tesadüfen elde edilen delillerin kullanılması konusunda anılan kanunda da bir düzenleme bulunmadığından, 01.06.2005 tarihinden önce uygulanan iletişimin dinlenmesi tedbirleri sırasında tesadüfen elde edilen bulguların yargılamada delil olarak kullanılmasının hukuka aykırı olduğu Ceza Genel Kurulunun 13.06.2006 gün ve 122-162 ile 22.01.2008 gün ve 101-3 sayılı kararlarında da belirtilmiştir. Ancak 5271 sayılı CMK’nun 138 inci maddesinin ikinci fıkrası göz önünde bulundurulduğunda, 01.06.2005 tarihinden sonra yapılacak olan iletişimin denetlenmesi tedbiri sırasında, yapılan soruşturma veya kovuşturmayla ilgili olmayan, fakat anılan kanunun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasında sayılan suç veya suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilmesi halinde, tesadüfen elde edilen delil olarak adlandırılan bu delilin belirtilen suçun soruşturulması ve kovuşturulmasında kullanılması mümkündür.Anılan kanunun 138 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile, iletişimin denetlenmesi tedbiri sırasında, yapılan soruşturma veya kovuşturmayla ilgili olmayan, fakat 135 inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suç veya suçlardan birinin işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delilin elde edilmesi durumunda, bu delilin kullanılabileceğinin kabul edilmiş olması, tedbirin uygulanması sonucu elde edilen delillerin 135 inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlarla sınırlı olmak kaydıyla aynı soruşturma veya kovuşturmayla ilgili olan suçlar yönüyle evleviyetle kullanılabileceğinin kabulünü gerektirmektedir. Aksi halde, özellikle örgütlü suçlulukla etkin bir şekilde mücadele amacıyla iletişimin denetlenmesi koruma tedbirini düzenleyen kanun koyucunun amacına aykırı hareket edilmiş olmakla birlikte, örgütlü suçlulukla mücadelenin zorlaştırılması gibi bir sonuca neden olunması da söz konusu olacaktır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Tuncay Özkan/Türkiye kararında; <5/1 inci maddesi, Sözleşmeye taraf devletlerin organize suçlarla yeterli önlemler alınarak mücadele etmede güvenlik güçleri için büyük zorluklara sebep olabilecek bir biçimde şüphesiz uygulanmamalıdır> şeklindeki görüşüyle, kanuni düzenlemelerin özellikle örgütlü suçlarla mücadeleyi zorlaştıracak şekilde uygulanmaması gerektiğini önemle vurgulamıştır.Kaldı ki 135 inci maddenin altıncı fıkrasında sayılan suçlardan birisi yönüyle uygulanan iletişimin denetlenmesi koruma tedbiri sonucu elde edilen delillerin, fıkrada sayılan ve aynı soruşturma veya kovuşturmanın konusunu oluşturan bir diğer suç yönüyle kullanılmasını yasaklayan bir düzenlemeye telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi tedbirinin düzenlendiği maddelerde de yer verilmemiştir.Öte yandan, 5271 sayılı soruşturma tarihi itibariyle yürürlükte bulunan <görev ve=”” belirlenmesi=”” çevresinin=”” yargı=””> başlıklı 250. maddesinin; </görev>a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu,b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 332 nci maddeler hariç),Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür> şeklinde düzenlenmiş olan birinci fıkrasıyla aynı kanunun <soruşturma> başlıklı 251 inci maddesinin; <250 nci madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır> şeklinde düzenlenmiş olan birinci fıkrasının ilk cümlesi göz önünde bulundurulduğunda, özel yetkili Cumhuriyet Başsavcılıkları ancak örgüt faaliyeti kapsamında işlenen uyuşturucu madde ticareti suçlarına ilişkin soruşturmaları yapmakla yetkili ve görevlidir.</soruşturma>Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;Özel görevli Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilliğince 5271 sayılı soruşturma tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 250 251 inci maddeleri uyarınca sanıklar hakkında örgütlü olarak uyuşturucu madde ticareti suçunun işlendiği şüphesiyle yapılan soruşturma kapsamında, uyuşturucu madde ticareti suçundan 5271 sayılı CMK’nun 135 inci maddesi uyarınca özel görevli ağır ceza mahkemesi hakimliğinden alınan iletişim denetlenmesi tedbiri kararları üzerine hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş olan delillerin Yerel Mahkemece, sanıklar hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan hükümlere esas alınması yanında, uyuşturucu madde suçunun suç işlemek amacıyla kurulmuş olan bir örgütün faaliyeti kapsamında işlenmesini cezayı artıran bir hal olarak düzenleyen 5237 sayılı TCK’nun 188 inci maddesinin beşinci fıkrasının uygulanması ve aynı soruşturmanın konusunu oluşturan suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu yönüyle de hukuka uygun yöntemlerle elde edilen deliller olarak kabulüyle sanıklar hakkında kurulan hükümlere esas alınması usul ve kanuna uygun olup, Özel Dairenin 5271 sayılı CMK’nun 135/6 ncı maddesi uyarınca hakim kararıyla uyuşturucu madde ticareti suçundan alınan iletişimin denetlenmesi kararları üzerine elde edilen delillerin 5237 sayılı TCK’nun 188/5 220/1-2 maddeleri uyarınca kurulan hükümler yönüyle hukuka aykırı deliler olarak kabulüyle hükme esas alınamayacağı yönündeki bozma kararları yerinde değildir.Uyuşturucu madde ticareti suçundan alınan iletişimin denetlenmesi kararları sonucu elde edilen delillerin 5271 sayılı CMK’nun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasının (a-8.) bendi uyarınca, suç işlemek amacıyla örgüt kuran veya yönetenler hakkında kurulacak hükümlere esas alınması mümkün olup, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olanlar hakkında kurulacak hükümlere esas alınamayacağı ileri sürülebilir ise de, Ceza Genel Kurulunun 12.06.2007 gün ve 154-145 sayılı kararında da belirtildiği üzere, nitelik değiştirmesi mümkün bulunan suçlar yönünden de elde edilen delillerin hukuka uygun yöntemlerle elde edilen delil olarak kabulüyle hükme esas alınması mümkün olup, sanıkların suç işlemek amacıyla kurulan örgütün yöneticisi mi yoksa üyesi mi olduğu ancak yargılamanın sonunda belli olacağından, bu delillerin bir kısım sanıklar hakkında suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak suçundan kurulan hükme esas alınmalarında da bir isabetsizlik bulunmamaktadır.Zira, 5271 sayılı CMK’nun 135 inci maddesinin altıncı fıkrasının (a-8.) bendinde belirtilen iletişimin denetlenmesi tedbirinin 5237 sayılı TCK’nun 220. maddesinin ikinci ve yedinci fıkraları yönüyle uygulanmayacağına ilişkin düzenlemenin, yapılan soruşturmada şüphelilerin baştan itibaren suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olduklarının başka delillerle belirlendiği durumlar yönüyle geçerli olduğunun kabulü gerekmektedir.Birinci uyuşmazlık konusu yönüyle çoğunluk görüşüne katılmayan altı Genel Kurul Üyesi; itirazın reddi gerektiği yönünde karşı oy kullanmışlardır.Birinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesi sonucunda, uyuşturucu madde ticareti suçundan alınan iletişimin denetlenmesi kararları sonucu elde edilen delillerin 5237 sayılı TCK’nun 188 inci maddesinin beşinci fıkrasının uygulanması ve aynı soruşturmanın konusunu oluşturan suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu yönüyle de hukuka uygun yöntemlerle elde edilen deliller olarak kabulüyle sanıklar hakkında kurulan hükümlere esas alınmasında usul ve kanuna aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşılmış olması karşısında, sanık H.’un eyleminin vasıflandırmasının Genel Kurulca hukuka uygun yöntemlerle elde edildiği kabul edilmiş olan deliller de göz önünde bulundurulmak suretiyle Özel Daire tarafından yapılmasının isabetli olacağı kanaatine ulaşıldığından, sanık H.’un uyuşturucu madde ihracı suçuna asli fail olarak mı, yoksa yardım eden olarak mı katıldığına ilişkin ikinci uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir.
    Sonuç : Açıklanan nedenlerle;1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 31.01.2013 gün ve 9688-1076 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,5- Dosyanın, birinci uyuşmazlık konusunda varılan sonuç göz önünde bulundurulmak suretiyle yerel mahkeme kararındaki tüm hükümlerin Yargıtay 10. Ceza Dairesince yeniden incelenmesi amacıyla Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.12.2013 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

  • USER-ID EŞLEŞTİRMESİ DOĞRU YAPILABİLEN KİŞİLERİN GERÇEK BYLOCK KULLANICISI

    USER-ID EŞLEŞTİRMESİ DOĞRU YAPILABİLEN KİŞİLERİN GERÇEK BYLOCK KULLANICISI

    Özet : Kamu davası; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeliğine ilişkindir. ByLock uygulaması programını indirmek, mesajlaşmak/haberleşmek için yeterli değildir. Öncelikle kayıt esnasında kullanıcının bir kullanıcı adıyla parola üretmesi, mesajlaşma için ise kayıt olan kullanıcılara sistem tarafından otomatik olarak atanan ve kullanıcıya özel olan ID (kimlik) numarasının bilinmesi ve karşı tarafça onaylanması gerekmektedir.

    Karşılıklı ekleme olmaksızın iletişime geçilme imkanı bulunmamaktadır. Bu nedenle ancak operatör kayıtları ve User-ID eşleştirmesi doğru yapılabilen kişilerin gerçek ByLock kullanıcısı olduklarının kabulü gerekeceğinden, kişinin örgütsel gizliliği sağlamak ve haberleşmek amacıyla ByLock sistemine girdiğinin ve bu sistemi kullandığının User-ID, şifre ve grup elemanlarını içerir ByLock tespit değerlendirme tutanağı ile kesin olarak kanıtlanması zorunludur. Sanığın ByLock kullanıcısı olduğunun her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle ortaya konulması bakımından ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının duruşmada sanığa ve müdafiine okunup bu delile karşı savunma hakkı verildikten sonra hüküm kurulması gerektiği kanaatine varılmıştır.

    Yargıtay

    16. Ceza Dairesi

    Esas : 201/1773 Karar : 2018/1630 Karar Tarihi : 14.05.2018

    İtirazla ilgili Mahkeme Kararı : Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza
    Suç : Silahlı terör örgütüne üye olmaDosya incelenerek gereği düşünüldü:

    I-İTİRAZ KONUSU:Sanık …’ın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkumiyetine dair Şırnak 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12.05.2017 tarih ve 2017/137 E – 2017/322 K sayılı kararına karşı sanık müdafii tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş, hükmü inceleyen Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 11.07.2017 tarih ve 2017/1237 E – 2017/1207 K sayılı kararı ile istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

    Bu karar sanık müdafii tarafından temyiz edilmiş olmakla; Dairemizin 05.02.2018 tarih ve 2017/3238 E – 2017/374 K sayılı kararı ile hükmün bozulmasına oy çokluğu ile karar verilmiştir. İtiraz konusu, dosyadaki delillerin hüküm kurmaya yeterli olduğuna dairdir.

    II-İTİRAZ NEDENLERİ:Mezkur ilama Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.03.2018 tarih ve 16-2017/51791 sayılı yazısı ile;“Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 14.03.2017 gün ve 2017/547 Esas sayılı iddianamesi ile, “… isimli şahsın, FETÖ/PDY terör örgütü üyelerinin örgüt hiyerarşisini ve bağlılığını gösteren ByLock isimli gizli yazışma programını kullanmış olması yönündeki tespit ve bu programın şüpheliye ait cep telefonunun incelenmesinde yer aldığına ilişkin bulgular ile çok sayıda FETÖ/PDY mensubunda ele geçirilen ve şifre niteliği haiz olduğu yukarıda ayrıntılı olarak izah edilen “JB 642S9830 A” seri numaralı 2 adet 1 ABD dolarının ele geçirilmesi hususları bir bütün olarak nazara alındığında, şüphelinin FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu, örgütün örgütlenmesini gizli bir şekilde yaptığı Türk Silahlı Kuvvetleri içerisine yerleştiği, bu örgüt ile aralarında organik bağın kurulduğu ve bu organik bağ çerçevesinde darbe girişiminde bulunan Fetullahçı Silahlı Terör Örgütü Üyesi olma suçunu işlediği ” iddiası ile açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, yerel mahkemece suç sabit görülüp sanığın TCK.nun 314/2, 3713 s.Y. 5/1 ve TCK.nun 62. maddeleri gereği cezalandırılmasına dair hüküm kurulmuştur.

    Hacker Siber Suçlu İnternet Bilgisayar Korsan Hack Deep Web Dolandırıcı Kelepçe Tutuklu Hükümlü Sanık Şüpheli Soruşturma Kovuşturma İtiraz Cezaevi Hapishane Nezarethane Karakol Polis Savcı Hakim Yargıç Adliye Mahkeme Duruşma Ağır Ceza Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Anılan hükme yönelik istinaf başvurusu da Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 11.07.2017 gün ve 2017/1237 Esas, 2017/1207 Karar sayılı kararı ile esastan reddedilmiştir.Sanık hakkında ByLock tespit ve değerlendirme tutanağı Bölge Adliye Mahkemesi kararından sonra 27.07.2017 tarihinde ilk derece mahkemesine teslim edilmiştir.

    Hükme esas alınan deliller incelendiğinde;Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı (KOM) 18.01.2017 tarihli raporuna göre 34372724158 kimlik nolu …’ın 507 027…. nolu GSM hattından 35796205386653 IMEI nosu üzerinde ByLock kullandığını tespit tarihinin 08.10.2014 olduğu bildirilmiştir.
    Şırnak Sulh Ceza Hakimliğinin 26.07.2016 gün ve 2016/1809 D. İş sayılı kararı ile üzerinde inceleme yapılmak üzere el konan sanığa ait telefonlardan Samsung marka S4 mini model telefonun Diyarbakır Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünde alınan imajları üzerinde Terörle Mücadele Şube müdürlüğü tarafından tespit edilen ekran görüntülerine göre tutulan 09.11.2016 tarihli tutanak içeriğinde; ByLock Chat & call (işlem tanıtıcı net client by.lock) uygulmasının 17.12.2014 günü 17:13:09 da 00.01:07 son kullanım süresi olarak kullanıldığı, yine ByLock Chat & call (işlem tanıtıcı net client by.lock) uygulamasının 08.10.2014 günü 17:24:17 de 00.02: 21 son kullanım süresi olarak kullanıldığının tespit edildiği, keza aynı telefonda yüklü uygulamalar listesinden alınan ekran görüntülerinde de ByLock Secure Chat & Talk (uygulama kimliği net.android.bylock) uygulamasının satın alma tarihi 09.09.2014 21:59:06, yine Bylock Chat & Call (uygulama kimliği net.client.bylock) uygulamasının satın alma tarihi 08.10.2014 saat 17:27:40 ibarelerinin yazılı olduğu, Yine aynı telefonun zaman çizelgesi listesinde yer alan zaman damgası başlığı altında 09.09.2014 21:58:06 yine 09.09.2014 21:58:57 de ByLock öğelerinin arandığı ve yine 09.09.2014 21:59.06 zaman diliminde ByLock Secure Chat & Talk uygulamasının yüklendiği görülmektedir.

    Duruşmada sanığa okunan ve hükme esas alın bu deliller, istinaf başvurusunun reddinden sonra dosyaya intikal eden ByLock tespit ve değerlendirme tutanağı olmasa bile sanığın mahkumiyeti için yeterli olduğu, bu nedenle dosyadaki delillerin teyidi mahiyetindeki ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının sonuca bir etkisinin olmadığı düşüncesi varıldığından anılan Yüksek Daire bozma kararına itiraz etmek gerekmiştir.” şeklinde açıklanan nedenlerden dolayı Dairemizin 05.02.2018 gün ve 2017/3238 Esas, 2018/374 Karar sayılı kararının kaldırılmasını, ve Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin 11.07.2017 gün ve 2017/1237 Esas, 2017/1207 Karar sayılı kararına yönelik temyiz isteminin ESASTAN REDDİ ile hükmün ONANMASINA karar verilmesini talep etmiştir.

    III-İTİRAZ HAKKINDAKİ HUKUKİ NİTELENDİRME
    Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarih, 2017/16.MD-956 E, 2017/370 sayılı kararı ile onanarak kesinleşen Dairemizin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarih, 2015/3 Esas, 2017/3 sayılı kararında açıklandığı üzere; ByLock iletişim sistemi, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacaktır.
    Bu minvalde; ByLock uygulaması programını indirmek, mesajlaşmak/haberleşmek için yeterli değildir.

    Öncelikle kayıt esnasında kullanıcının bir kullanıcı adıyla parola üretmesi, mesajlaşma için ise kayıt olan kullanıcılara sistem tarafından otomatik olarak atanan ve kullanıcıya özel olan ID (kimlik) numarasının bilinmesi ve karşı tarafça onaylanması gerekmektedir.

    Karşılıklı ekleme olmaksızın iletişime geçilme imkanı bulunmamaktadır.Bu nedenle ancak operatör kayıtları ve User-ID eşleştirmesi doğru yapılabilen kişilerin gerçek ByLock kullanıcısı olduklarının kabulü gerekeceğinden, kişinin örgütsel gizliliği sağlamak ve haberleşmek amacıyla ByLock sistemine girdiğinin ve bu sistemi kullandığının,User-ID, şifre ve grup elemanlarını içerir ByLock tespit değerlendirme tutanağı ile kesin olarak kanıtlanması zorunludur.

    Hacker Siber Suçlu İnternet Bilgisayar Korsan Hack Deep Web Dolandırıcı Kelepçe Tutuklu Hükümlü Sanık Şüpheli Soruşturma Kovuşturma İtiraz Cezaevi Hapishane Nezarethane Karakol Polis Savcı Hakim Yargıç Adliye Mahkeme Duruşma Ağır Ceza Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olayda; sanığa atılı suçun sübutu açısından tek ve belirleyici nitelikte olan, sanığın ByLock kullanıcısı olduğuna dair delilin hertürlü şüpheden uzak olarak ortaya konulmadan Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı (KOM) tarafından düzenlenen ByLock sorgu sonucuna ve Terörle Mücadele Şube müdürlüğü tarafından yapılan dijital inceleme sonuca dayanılarak sanığın ByLock kullanıcısı olduğunun kabul edildiği, ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının istinaf mahkemesinin kararından sonra dosyaya gönderildiği ve CMK’nın 217. maddesi uyarınca duruşmada sanığa ve müdafiine okunup tartışılmadığı anlaşılmış olup, sanığın ByLock kullanıcısı olduğunun her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle ortaya konulması bakımından ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının duruşmada sanığa ve müdafiine okunup bu delile karşı savunma hakkı verildikten sonra hüküm kurulması gerektiği kanaatine varılmıştır.

    IV-KARAR
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçeleri yerinde görülmediğinden REDDİNE, 02.07.2012 gün ve 6352 sayılı Kanunun 99 maddesi ile 5271 sayılı CMK’nın 308. maddesine eklenen (2) ve (3) fıkra hükümleri uyarınca itirazın değerlendirilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 14.05.2018 tarihinde üye …’ın karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi.


    Bu konu hakkında benzer makaleler için tıklayın

  • TCK MADDE 235 İHALEYE FESAT KARIŞTIRMA

    TCK MADDE 235 İHALEYE FESAT KARIŞTIRMA

    TCK MADDE 235 İHALEYE FESAT KARIŞTIRMA1) (Değişik: 11/4/2013-6459/12 md.) Kamu kurumu veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihaleler ile yapım ihalelerine fesat karıştıran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.2) Aşağıdaki hallerde ihaleye fesat karıştırılmış sayılır:a) Hileli davranışlarla;1. İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek,2. İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak,3. Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olduğu halde, sahip olmadığından bahisle değerlendirme dışı bırakmak,4. Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olmadığı halde, sahip olduğundan bahisle değerlendirmeye almak.b) Tekliflerle ilgili olup da ihale mevzuatına veya şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilere başkalarının ulaşmasını sağlamak.c) Cebir veya tehdit kullanmak suretiyle ya da hukuka aykırı diğer davranışlarla, ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye, ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek.d) İhaleye katılmak isteyen veya katılan kişilerin ihale şartlarını ve özellikle fiyatı etkilemek için aralarında açık veya gizli anlaşma yapmaları.3) (Değişik: 11/4/2013-6459/12 md.) İhaleye fesat karıştırma suçunun;a) Cebir veya tehdit kullanmak suretiyle işlenmesi hâlinde temel cezanın alt sınırı beş yıldan az olamaz. Ancak, kasten yaralama veya tehdit suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca bu suçlar dolayısıyla cezaya hükmolunur.b) İşlenmesi sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar meydana gelmemiş ise, bu fıkranın (a) bendinde belirtilen hâller hariç olmak üzere, fail hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.4) İhaleye fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin eden görevli kişiler, ayrıca bu nedenle ilgili suç hükmüne göre cezalandırılırlar.5) Yukarıdaki fıkralar hükümleri, kamu kurum veya kuruluşları aracılığı ile yapılan artırma veya eksiltmeler ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler veya kooperatifler adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara fesat karıştırılması halinde de uygulanır.
    TCK MADDE 235’İN GEREKÇESİ
    Madde metninde ihaleye fesat karıştırma suçu tanımlanmıştır.Bu hükümle korunmak istenen hukukî değer, kamusal faaliyetlerin dürüstlük ilkesine uygun olarak yürütüldüğüne dair ve özellikle, kamu adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımı gibi ihale işlemlerinin yapılmasıyla ilgili olarak, kamu görevlilerine duyulan güvendir.Suçun konusu, mal veya hizmet alım veya satımına ilişkin ihale ya da kiralama ihalesidir. İhalenin konusunun, suçun oluşması açısından bir önemi yoktur. İhaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, yapılan ihalenin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu veya 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine tabi bir ihale olması şart değildir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için önemli olan, yapılan ihalenin kamu kurum veya kuruluşları adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara ilişkin ihale olmasıdır.Kamu adına yapılan satım ve kiraya verme işlemlerinde bedel artırım esası; buna karşılık mal veya hizmet alımları ve kiralama gibi işlemlerde ise, bedel eksiltme esası kabul edilmiştir. Buna göre, artırmalarda tahmin olunan bedelden aşağı olmamak üzere, teklif olunan bedellerin en yükseği; eksiltmelerde ise, tahmin olunan bedelden fazla olmamak üzere, teklif olunan bedellerden tercihe layık görüleni bulunup; iş, o teklifi verenin üzerine bırakılmaktadır. En çok artıranın veya eksiltenin icabını kabul mahiyetindeki irade bildirimi ve bu iradenin oluşumunu sağlayan şartlar esas alınmak suretiyle sözleşme imzalanmasına kadarki idari işlemlerin tümü, ihale sürecini oluşturmaktadır. Sözleşmenin imzalanması ile birlikte ihale süreci de sona ermektedir.Suç, ihaleye fesat karıştırmakla oluşur. Hangi hareketlerin ihaleye fesat karıştırma niteliğinde olduğu, maddenin ikinci fıkrasında tek tek sayılmıştır.Fıkranın (a) bendinde hileli davranışlarla ihaleye fesat karıştırma hâlleri belirlenmiştir. Bu fiillerden herhangi birinin hileli davranışlarla gerçekleşmesi gerekir ki, ihaleye fesat karıştırmadan söz edilebilsin. Bu fiiller sırasıyla şöyledir:1.İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek,2.İhaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olmayan kişilerin ihaleye katılmasını sağlamak,3.Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olduğu hâlde, sahip olmadığından bahisle değerlendirme dışı bırakmak,4.Teklif edilen malları, şartnamesinde belirtilen niteliklere sahip olmadığı hâlde, sahip olduğundan bahisle değerlendirmeye almak.Bu fiiller yeterli açıklıkta tanımlandığı için, ayrıca izaha gerek görülmemiştir.Fıkranın (b) bendine göre, ihale sürecinde, tekliflerle ilgili olup da, ihale mevzuatına veya şartnamelere göre gizli tutulması gereken bilgilere başkalarının ulaşmasını sağlamak, ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturur.Aslında bu durumda hile yoktur. Ancak, gizli kalması gereken bilgilerin başkalarının bilgisine sunulması, ihalenin objektif ve serbest rekabet şartlarında yapılmasını engeller.Fıkranın (c) bendinde, cebir veya tehdit kullanmak suretiyle ya da hukuka aykırı diğer davranışlarla, ihaleye katılma yeterliğine veya koşullarına sahip olan kişilerin ihaleye veya ihale sürecindeki işlemlere katılmalarını engellemek, ihaleye fesat karıştırma olarak kabul edilmiştir. İsteklilerin ihalenin gün veya saatinde, ihalenin yapılacağı yer konusunda yanıltılması ve bu suretle teklif veya pazarlık için öngörülen süreyi geçirmesi, bu fiillere ilişkin örnek oluşturmaktadır.Fıkranın (d) bendine göre, ihaleye katılmak isteyen veya katılan kişilerin ihale şartlarını ve özellikle fiyatı etkilemek için aralarında açık veya gizli anlaşma yapmaları, ihaleye fesat karıştırma suçunu oluşturmaktadır. Çünkü bu fiiller, ihalenin objektif ve serbest rekabet şartlarında yapılmasını engeller.Bütün bu seçimlik hareketlerden herhangi birinin veya birkaçının gerçekleştirilmesi durumunda, ihaleye fesat karıştırma suçu işlenmiş olur.Maddenin üçüncü fıkrasına göre, ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, ilgili kurum veya kuruluşun herhangi bir zarar görmesi gerekmemektedir. Bu bakımdan, ihaleye fesat karıştırma sonucunda ilgili kamu kurumu veya kuruluşu açısından bir zarar meydana gelmiş olması, bu suçun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Ancak, bu nitelikli hâl dolayısıyla cezanın artırılabilmesi için, zararın meydana gelmiş olması yeterlidir, meydana gelen zararın miktarının tam olarak belirlenmesine gerek bulunmamaktadır.Dördüncü fıkraya göre, ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşabilmesi için, kamu görevlilerinin ve sair kişilerin bir menfaat temin etmiş olmaları da gerekli değildir. Aksi takdirde, yani ihaleye fesat karıştırma dolayısıyla menfaat temin edilmiş olması hâlinde, ayrıca bu nedenle ilgili suç hükmüne göre ceza sorumluluğu cihetine gidilir.Maddenin beşinci fıkrasında ihaleye fesat karıştırma suçunun uygulama alanı genişletilmiştir. Buna göre; yukarıdaki fıkralar hükümleri, kamu kurum veya kuruluşları aracılığı ile yapılan artırma veya eksiltmeler ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, bunların bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, kamu yararına çalışan dernekler veya kooperatifler adına yapılan mal veya hizmet alım veya satımlarına ya da kiralamalara fesat karıştırılması hâlinde de uygulanacaktır.
    TCK MADDE 235 İLE İLGLİ YARGITAY KARARLARI
    Yargıtay5. Ceza Dairesi
    Esas : 2014/8380Karar : 2017/4296 Karar Tarihi : 10.10.2017
    Beraat hükmünün temyiz edilmesinde hukuki yararı bulunmayan sanığın hükmün gerekçesine yönelik bir temyizi olmadığı gibi, suç duyurusunda bulunulmasına dair karar CMK’nın 223. maddesinde belirtilen hüküm niteliğinde olmadığından, vaki temyiz talebinin CMUK’nın 317. maddesi uyarınca REDDİYLE, incelemenin katılan vekilinin itirazlarıyla sınırlı olarak yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:
    KARAR : Konya Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 05.12.2011 gün ve 2011/18930 Esas sayılı iddianame ile sanık hakkında 5237 Sayılı TCK’nın 37 /1. maddesi yollamasıyla aynı Kanun’un 235/1-2.a-2 maddesi uyarınca ihaleye fesat karıştırma suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılması üzerine, yapılan yargılama sonucunda, sanığın müsnet suçtan beraatine, karar kesinleştiğinde sahte resmi belge kullanmak ve memura yalan beyan suçları yönünden suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmiş ise de; sanık hakkında ihaleye fesat karıştırma suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonunda eyleminin sübutu ve sahtecilik ve/veya memura yalan beyan niteliğinde görülmesi durumunda ek savunma hakkı verilerek mahkumiyetine karar verilmesi gerektiği halde, suç niteliğinden dolayı beraat kararı verilemeyeceği de gözetilmeden ihaleye fesat karıştırma suçundan beraatine ve sahte resmi belge kullanmak ile memura yalan beyan suçları bakımından ise suç duyurusunda bulunulmasına karar verilerek hükümde çelişki yaratılması ve CMK’nın 225 226/1. maddelerine muhalefet edilmesi,
    SONUÇ : Kanuna aykırı ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, 5320 Sayılı Kanun’un 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, 10.10.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    Yargıtay 5. Ceza Dairesi
    Esas : 2012/14689 Karar : 2014/6538 Karar Tarihi : 11.06.2014
    Delilleri takdir ve gerekçesi gösterilmek suretiyle verilen beraet hükümleri usul ve kanuna uygun olduğundan yerinde görülmeyen katılan vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA,Sanıklar M. A., M. Ç. ve M. K. hakkında 16/06/2011 tarihli ihaleye fesat karıştırma suçuna ilişkin olarak verilen beraet hükümlerine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde ise;Kilis Asliye Ceza Mahkemesinin 16/05/2007 tarih ve 2006/210 Esas, 2007/379 sayılı Kararıyla 1918 sayılı Yasanın 47. maddesi gereğince müsaderesine karar verilen aracın, benzer durumdaki araçlarla birlikte açık artırma usulüyle satışı amacıyla Hatay Gümrük Müdürlüğü Antakya Tasfiye Şube Müdürlüğünce 16/06/2011 tarihinde yapılan ihalesi öncesinde, sanıkların fikir ve eylem birliği içerisinde hareket etmek suretiyle mağdurlar M. O. ve İ. G. E.’ı sözkonusu aracın ihalesine girmemeleri, girseler de pey sürmemeleri hususunda uyardıktan sonra “ihaleyi kazansalar bile oradan çıkamayacakları, aracı bulunduğu park yerinden alamayacakları, il sınırları dışına çıkamayacakları” şeklinde sözler söyleyerek tehdit ettikleri, bunun sonucunda mağdur M.’un ihale yerini terkettiği, İ.’ın ise bu aracın ihalesine katılmayacağını söyleyerek salona girdiği, M.’un patronu olan H. Y.’ın durumu telefonla yetkililere bildirmesi nedeniyle ihale başlamadan önce komisyon başkanının tehdit edilip edilmediklerini sorması üzerine tanık A. M.’nun “araç sahibi biziz, baba yadigarı, biz alacağız” denildiğini söylemesi ve mağdur İ.’ın da kendini belli etmemek için baş hareketiyle tehdidi doğrulamasının ardından komisyon kararıyla aracın ihale satış listesinden çıkarıldığı, böylelikle sanıkların TCK’nın 235/2-c maddesinde düzenlenen ihaleye fesat karıştırma suçunu aynı Yasanın 43/2. maddesi kapsamında kalacak şekilde hukuksal anlamda tek bir fiille birden fazla kişiye karşı işledikleri, mağdur ve tanık beyanları, fotoğraf teşhis tutanakları, ihale komisyonu ve kolluk güçlerince düzenlenen 16/06/2011 tarihli tutanak ve ihale görüntülerini içeren CD içeriğinden anlaşıldığı halde oluşa, dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçeler ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde beraet kararları verilmesi,
    Sonuç : Kanuna aykırı, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükümlerin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 11.06.2014 tarihinde oybirliğiyle, karar verildi.

Call Now