Etiket: gaziantep avukatları

  • Anayasa mahkemesi kararının geriye yürüyeceği

     

    T.C.
    İSTANBUL
    BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 40.HUKUK DAİRESİ
    TÜRK MİLLETİ ADINA


    BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ KARARI
    DOSYA NO: 2020/1821
    KARAR NO: 2020/4310


    İNCELENEN KARARIN
    MAHKEMESİ: İSTANBUL 4. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
    TARİHİ: 06/10/2017
    NUMARASI: 2017/47 (E) – 2017/794 (K)


    DAVANIN KONUSU: Tazminat (Ölüm Sebebiyle Açılan Tazminat)
    KARAR TARİHİ: 03/12/2020
    Taraflar arasında görülen davada verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulmakla; re’sen dikkate alınabilecek hususlar ayrık olmak üzere istinaf talep ve gerekçeleri ile tarafların ilk derece mahkemesinde ileri sürdükleri iddia ve savunmalar esas alınmak sureti ile dosya incelendi;


    GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Davacılar vekili, 15.08.2015 günü davacıların desteği olan …’nun sevk ve idaresindeki … plakalı otomobili ile seyir halindeyken havanın yağışlı olmasından dolayı direksiyon hakimiyetini kaybetmesi neticesinde meydana gelen tek taraflı trafik kazasında vefat ettiğini belirterek müvekkilleri için destekten yoksun kalma tazminatı talebinde bulunmuştur.

     

    Davalı vekili davanın reddini savunmuştur. İlk derece mahkemesince, 26/04/2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6704 sayılı yasanın 4. Maddesi ile değişik 2918 sayılı kanunun 92. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (g), (h),(i) bendleri ile genel şartların A.6. maddesi (d) bendi uyarınca %100 kusuru ile kendi ölümüne neden olan sürücü …’nun tam kusuruna isabet eden destek tazminatının sigorta teminatı kapsamında olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Karara karşı davacı vekili tarafından kazanın kanunun yürürlük tarihinden önce gerçekleştiği ve yeni genel şartların da ancak kanunun yürürlüğünden sonra uygulanabileceği gerekçesiyle istinaf başvurusunda bulunmuştur.

    Eldeki davada, davalı … tarafından yeşil kart poliçesine dayalı olarak teminat altına alınan aracın sürücüsü …’nun vefatı nedeniyle kusuruna isabet eden destekten yoksun kalma tazminatı talep edilmektedir.15.08.2015 günü gerçekleşen kaza, 01.06.2015 tarihinde yürürlüğe giren yeni genel şartların yürürlük tarihinden sonradır. Her ne kadar taraf vekillerince yabancı sigorta şirketi tarafından düzenlenen sigorta poliçesi dosyaya ibraz edilmemiş ise de davalı vekili tarafından 27.03.2017 tarihli dilekçe ile poliçenin varlığına dair teyit alındığından bahisle beyanda bulunduğu görülmektedir. Bu durumda kazanın poliçe süresi içerisinde gerçekleştiği hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmadığı anlaşılmaktadır.

    Yine ilk derece mahkemesince, 26.04.2016 tarihinde yürürlüğe ğiren 6704 sayılı yasanın 4. maddesi ile değişik 2918 sayılı Kanunun 92. maddesinin birinci fıkrasına eklenen (i) bendinde düzenlenen: “Bu kanun çerçevesinde hazırlanan zorunlu mali sorumluluk sigortası genel şartları ve ekleri ile tanımlanan teminat içeriği dışında kalan talepler.” şeklindeki düzenleme ile atıf yaptığı genel şartların A.6. maddesinin (d) bendi uyarınca destekten yoksun kalan hak sahibinin, sigortalının sorumluluk riski kapsamında olmakla beraber destek şahsının kusuruna denk gelen destek tazminatı taleplerinin teminat dışı bırakılmasına ilişkin yasal düzenlemeler doğrultusunda davanın reddine karar verilmiş ise de;

    istinaf aşamasında Anayasa Mahkemesinin 17/7/2020 tarihli ve E.:2019/40; K.:2020/40 sayılı kararı ile sözü geçen 92. maddesinin 1. fıkrasına eklenen (i) bendi iptal edilmiştir. Bu durumda iptal edilen mezkur düzenleme ile uyuşmazlığın çözümlenmesi mümkün bulunmamaktadır.

    Bir başka ifade ile, Anayasa’nın 152 ve 153. maddelerinde öngörülen düzenlemelere göre Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesi ile birlikte, elde bulunan ve kesinleşmemiş tüm davalarda uygulanmasının zorunlu olması karşısında, “iptal kararının” Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten sonra; HMK 33. maddesi uyarınca, yürürlükteki yasaları uygulamakla yükümlü bulunan mahkemelerin iptal kararı ile yok hükmünde olan ve böylece yürürlükten kalkan bir yasa maddesine dayanarak inceleme yapma ve karar verme yetkileri bulunmamaktadır. (İBBGK.nun 1960/21 Esas ve 9 sayılı kararı; HGK’nın 21.01.2004/10-44 Esas ve 19 Sayılı; ayrıca 07.04.2004 gün, 214 E ve 19 sayılı ve 2004/448 Esas ve 461 sayılı kararları).

    Yine, kanun iptal edilmiş olmasına rağmen halen yürürlükte bulunan genel şartların A.6. maddesi (d) bendindeki hükmün de uygulanması mümkün bulunmamaktadır. Zira, kaza tarihi itibariyle davaya konu rizikonun teminat dışı bırakıldığına ilişkin bir düzenleme kanunlarda bulunmamasına rağmen idari bir düzenleme ile kanunda sayılan teminat dışı hallere ilaveten -kanunun teminat dışı bir hal olarak görmediği bir meselede- hüküm getirilmesi, kanuna açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

    Bu itibarla kaza tarihi olan 15.08.2015 günü itibarıyla davaya konu rizikonun teminat dışı bırakıldığına ilişkin bir yasal düzenleme bulunmadığı, iptal kararıyla ortaya çıkan kanun boşluğunun yeni genel şartların yürürlük tarihinden önce Yargıtay içtihadları ile ortaya konulan ilke ve kurallar ile 2981 sayılı Yasa hükümleri doğrultusunda doldurulması gerektiği, eldeki davada davacıların sırf ölenin mirasçısı sıfatı ile değil destekten yoksun kalan üçüncü kişi sıfatıyla talepte bulundukları, destekten yoksun kalma tazminatının miras yoluyla geçen bir hak niteliğinde değil sigorta hukuku kapsamında talep edilen bir hak olduğu, bu durumda ölen kişinin sigortalı aracın işleteni veya sürücüsü olmasının bir öneminin olmadığı, ölenin kusurunun üçüncü kişi konumunda olan mirasçılara yansıtılamayacağı değerlendirilerek (Hukuk Genel Kurulunun 14/03/2019 gün ve 2017/17-1089 E, 2019/294 K sayılı ilamı aynı yöndedir), desteklik ilişkisinin varlığı halinde zararlarının hesaplattırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi amacıyla HMK’nın 353/1-a/6. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.


    KARAR: Yukarıda açıklanan gerekçe ile, 1-6100 sayılı HMK’nın 353/1-a/6. maddesi gereğince davacılar vekilinin istinaf başvurusunun KABULÜNE,

    2-İlk derece mahkemesi KARARININ KALDIRILMASINA,

    3-Davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren ilk derece mahkemesine GÖNDERİLMESİNE,

    4-Peşin alınan istinaf karar harcının talep halinde yatırana iadesine,

    5-İstinaf yargılama giderlerinin ilk derece mahkemesince yeniden verilecek kararda dikkate alınmasına, Dair, 6100 sayılı HMK’nun 7251/39 md. ile değişik 362/1-g maddesi gereğince her iki taraf yönünden KESİN olmak üzere dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda oy birliğiyle karar verildi. 03/12/2020

     

  • Ortaklığın giderilmesi yargılama avukatlık ücreti

     

    • 14.Hukuk Dairesi 2015/7448 E. , 2015/7061 K.
      “İçtihat Metni”

    • MAHKEMESİ : Çeşme Sulh Hukuk Mahkemesi

    • TARİHİ : 04/02/2015
      NUMARASI : 2015/13-2015/64

    • Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 28.02.2013 gününde verilen dilekçe ile ortaklığın giderilmesi istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 04.02.2015 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi bir kısım davalılar tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

    • K A R A R
      Dava, ortaklığın giderilmesi istemine ilişkindir.

    • Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

    • Hükmü, bir kısım davalılar temyiz etmiştir.

    • Paydaşlığın (ortaklığın) giderilmesi davaları, paylı mülkiyet veya elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz mallarda paydaşlar (ortaklar) arasında mevcut birlikte mülkiyet ilişkisini sona erdirip ferdi mülkiyete geçmeyi sağlayan, iki taraflı, tarafları için benzer sonuçlar doğuran davalardır.

    • Paydaşlığın giderilmesi davasını paydaşlardan biri veya birkaçı diğer paydaşlara karşı açar. HMK’nın 27. maddesi uyarınca davada bütün paydaşların yer alması zorunludur. Paydaşlardan veya ortaklardan birinin ölümü halinde alınacak mirasçılık belgesine göre mirasçılarının davaya katılmaları sağlandıktan sonra işin esasının incelenmesi gerekir.
    •  
    • Paydaşlığın (ortaklığın) giderilmesi davaları, paylı mülkiyet veya elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz mallarda paydaşlar (ortaklar) arasında mevcut birlikte mülkiyet ilişkisini sona erdirip ferdi mülkiyete geçmeyi sağlayan, iki taraflı, tarafları için benzer sonuçlar doğuran davalardır.

    • Mahkemece paydaşlığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmesi halinde satışın nasıl yapılacağının ve satış bedelinin ne şekilde dağıtılacağının hüküm sonucunda gösterilmesi gerekir. Paydaşlığın (ortaklığın) satış yoluyla giderilmesi halinde dava konusu taşınmaz üzerinde bina, ağaç v.s. gibi bütünleyici parçalar (muhdesat) varsa bunların arzla birlikte satılması gerekir. Ancak muhdesatın bir kısım paydaşlara (ortaklara) ait olduğu konusunda tapuda şerh varsa veya bu hususta bütün paydaşlar ittifak ediyorlarsa ve muhdesat arzın değerinde bir artış meydana getiriyorsa bu artışın belirlenmesi için dava tarihi itibariyle arzın ve muhdesatın değerleri ayrı ayrı tespit edilir.
    •  
    • Belirlenen bu değerler toplanarak taşınmazın tüm değeri bulunur. Bulunan bu değerin ne kadarının arza ne kadarının muhdesata isabet ettiği yüzdelik (%…..) oran kurulmak suretiyle belirlenir. Satış sonunda elde edilecek bedelin bölüştürülmesi de bu oranlar esas alınarak yapılır. Muhdesata isabet eden kısım muhdesat sahibi paydaşa, geri kalan bedel ise payları oranında paydaşlara (ortaklara) dağıtılır.

    • Bütünleyici parçanın (muhdesat) arzın paydaşlarına (ortaklarına) değil de üçüncü şahsa ait olduğunun anlaşılması halinde bu kimseyi muhdesat sahibi olarak davaya dahil etmek ve ona satış bedelinden pay vermek mümkün değildir. Paydaşlığın (ortaklığın) satış suretiyle giderilmesine ilişkin davalarda taşınmaz üzerinde bulunan bina, ağaç v.s. gibi bütünleyici parçaların (muhdesat) kime ait olduğu konusunda uyuşmazlık olup da bunlar üzerinde bazı paydaşların (ortaklar) hak iddia etmeleri ve öncelikle bu uyuşmazlığın giderilmesini istemeleri halinde o paydaşa görevli mahkemede dava açmak üzere HMK’nın 165. maddesi uyarınca uygun bir süre verilmelidir.
    •  
    • Mahkemece verilen süre içerisinde dava açıldığı takdirde sonucunun beklenmesi, açılmadığı takdirde o konuda uyuşmazlık yokmuş gibi davaya devam edilmesi gerekir.

    • Paydaşlığın (ortaklığın) giderilmesi davaları iki taraflı, taraflar için benzer sonuçlar doğuran davalar olup, sonuçta kazanan ve kaybeden taraftan söz edilemeyeceğinden yargılama giderleri ve vekalet ücretinin taraflara payları oranında yükletilmesi gerekir.

    • Somut olaya gelince; ortaklığın giderilmesi istenen taşınmaz üzerindeki muhdesatların kimlere ait olduğu konusunda paydaşlar arasında bir çekişmenin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda mahkemece, dairemizin yukarıda belirtilen ilkeleri doğrultusunda satış sonucunda elde edilecek bedelin oran kurulmak suretiyle bölüştürülmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.
      Kabule göre de satışın hangi usulde yapılacağının, vekalet ücretinin, harcın taraflardan tapu kaydı ve veraset ilamındaki hisseleri oranında alınacağının belirtilmemesi ve paylı maliklerden A.. T…ya ait veraset ilamının alınmadan karar verilmesi doğru görülmemiştir.

    • SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalıların temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan temyiz harcının istek halinde yatıran tarafa iadesine, 25.06.2015 gününde oybirliği ile karar verildi.
  • Usulsüz tebligat şikayetleri

    Yargıtay

    12.Hukuk Dairesi

    2019/8563 E. , 2020/5245 K.
    “İçtihat Metni”
    MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi


    Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :


    Borçlu hakkında genel haciz yoluyla ilamsız icra takibi yapıldığı, örnek 7 nolu ödeme emrinin borçluya 03.04.2018 tarihinde tebliğ edildiği ve borçluya ait banka hesapları ile taşınmazlarına haciz konulduğu, borçlunun ise icra mahkemesine yaptığı başvuruda, ödeme emri tebliğ işleminin usulsüzlüğü hususunda şikayette bulunduğunu ve ödeme emri tebliğ tarihinin 18/05/2018 tarihi olarak düzeltildiğini, itirazı üzerine takibin durduğunu ve hacizlerin kaldırıldığını ancak alacaklı vekilinin talebi üzerine banka hesapları ile taşınmazlarına yeniden konulan hacizlerin kaldırılması talebinin icra müdürlüğünce usulsüz tebligat şikayetinin kabul kararının kesinleşmediği gerekçesi ile reddedildiğini ileri sürerek usul ve yasaya aykırı icra müdürlüğünün 13/09/2018 tarihli kararının iptali ile hacizlerin kaldırılmasını talep ettiği, ilk derece mahkemesince; şikayetin kabulü ile hacizlerin kaldırılmasına karar verildiği, kararın alacaklı vekilince istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun kabulü ile hacizlerin geçerli olup olmadığının usulsüz tebligat şikayetinin kabul kararının kesinleşmiş olmasına bağlı olduğu gerekçesi ile şikayetin reddine hükmedildiği, kararın borçlu vekili tarafından temyiz edildiği görülmektedir.


    İİK’nun 37. maddesi; “İcra emrinde yazılı müddet geçtiği halde borcunu ödemeyenlerin malları haczolunur yahut borçlu iflasa tabi eşhastan olupta alacaklı isterse yetkili ticaret mahkemesince iflasına karar verilir” hükmünü amirdir.

    Tebligat Mektup Mühür Vasiyet Gaziantep Ağır Ceza - Anlaşmalı Boşanma - Çekişmeli Boşanma - İşçi - İdari Dava - İş Davası - Velayet - Miras - Tüketici - Avukatı

    İİK.’nun 78. maddesi gereğince, takibin şekline göre, borçluya ödeme emri tebliğ edilip, ödeme emrindeki müddet geçtikten sonra alacaklı haciz talep edebilir.
    Tebligatın usulsüzlüğünün tespiti ve dolayısıyla tebliğ tarihinin düzeltilmesi durumunda, haciz uygulamasına başlanacağı tarih, mal beyanında bulunma tarihi veya varsa kesinleşmeden önce konulan hacizlerin kaldırılabileceği nedenleriyle borçlunun şikayette hukuki yararı vardır (HGK’nun 27.06.2001 tarih ve 2001/12-543 E. – 2001/560 K. sayılı kararı).


    Kural olarak icra mahkemesi kararlarının uygulanması için kesinleşmesi gerekmez. İcra Mahkemesi kararları verildikleri tarih itibariyle hüküm ve sonuç doğurur. Ayrıca usulsüz tebligat şikayetlerine ilişkin kararların infazı için kesinleşmesi gerektiğine dair özel yasal bir düzenleme de bulunmamaktadır

    Somut olayda; mahkemece, borçlunun aynı mahkemenin 2018/301 E.-2018/432 K. sayılı dosyasında ödeme emri tebligatının usulsüzlüğüne yönelik olarak şikayette bulunduğu, bu dosyada şikayetin kabulü ile tebliğ tarihinin 18/05/2018 tarihi olarak düzeltilmesine karar verildiğine göre, ödeme emri tebliğ işleminin usulsüz olması nedeniyle takip kesinleşmeyeceğinden, bu tarihten önceki hacizlerin hükümsüz kaldığının kabulü gerekir.

    Ödeme ve icra emrinde belirtilen ödeme süresi geçmedikçe, alacaklı tarafça haciz istenemeyeceği gibi, bu koşullar oluşmadan önce konulan hacizler de geçersizdir.
    Her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesi kararında Dairemizin bazı içtihatlarına atıfta bulunulmuş ise de, Dairemizin istikrarlı uygulamalarına göre icra mahkemesi kararlarının uygulanması yönünden, kararın kesinleşmesinin gerekmediği, usulsüz tebligat şikayetinin de bu kapsamda olduğu; Bölge Adliye Mahkemesi kararında belirtilen farklı yöndeki kararların ya somut olayın özelliğinden ya da temyiz edenin sıfatından kaynaklanmış olabileceği anlaşılmakla; henüz haciz isteme hakkı doğmadan borçlunun malvarlığına ve 3. kişilerdeki alacaklarına yönelik olarak gerçekleştirilen hacizlerin yasal dayanağı kalmadığından, takibin kesinleşmesinden önce uygulanan hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken, Bölge Adliye Mahkemesince, alacaklı vekilinin istinaf isteminin kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup, Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir.

    Mühür, Mektup, Tebligat, Zarf, Haciz, İbraname, Kredi, Faiz, Enflasyon, Nafaka, Emekli Maaşı, Yaşlılık Aylığı, Aylık, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı, Haberler, News, Şirket, İş Hukuku, Ticari Hukuk,


    SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz isteminin kabulü ile … Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesinin 28.03.2019 tarih ve 2018/2594 E.-2019/891 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/2. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22/06/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

    Bu konu hakkında benzer makaleler için tıklayın

  • Khk ile İhraç edilen memurların tedbirlerin kaldırılması ve göreve iadesi için son başvuru süresi

    *** SON BAŞVURU TARİHİ 17/02/2021

    17/11/2020 tarih 7256 sayılı BAZI ALACAKLARIN YENİDEN YAPILANDIRILMASI İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN

    Geçici madde 4

    MADDE 41 – 1/2/2018 tarihli ve 7075 sayılı Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

    “İlave tedbirler için başvuru yolu

    GEÇİCİ MADDE 4 – (1) Bu Kanunun 2 nci maddesinde belirtilen işlemlere bağlı olarak olağanüstü hal kapsamında kabul edilen kanunlarda yer alan ilave tedbirlere karşı hakkında tedbir uygulanan kişi, kanuni temsilcisi ya da mirasçıları tarafından tedbiri uygulayan veya tedbirle ilgili olan kamu kurum ve kuruluşlarına bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç ay içinde başvurulur. Kamu kurum ve kuruluşları, başvuru üzerine yapacağı inceleme sonucuna göre en geç altı ay içinde başvurunun reddine veya tedbirin kaldırılmasına karar verir. 15/7/1950 tarihli ve 5682 sayılı Pasaport Kanununun ek 7 nci maddesi hükmü saklıdır.

    (2) Başvuruların incelenmesi ve sonuçlandırılması için kamu kurum ve kuruluşları bünyesinde komisyon kurulabilir.

    (3) Kamu kurum ve kuruluşları bu madde kapsamında yapılacak başvuruların sonuçlandırılması için her türlü bilgi ve belgeyi ilgililerden talep edebilir.

    (4) Soruşturmanın gizliliğine ve Devlet sırlarına ilişkin ilgili mevzuat hükümleri saklı kalmak kaydıyla kurum ve kuruluşlar ile yargı mercileri, başvuru kapsamında ihtiyaç duyulan her türlü bilgi ve belgeyi gecikmeksizin başvuru yapılan kamu kurum ve kuruluşlarına göndermek veya yerinde incelenmesine imkân sağlamak zorundadır.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    (5) Bu madde kapsamındaki çalışmalarda kamu kurum ve kuruluşlarınca görevlendirilenler, görevlerini yerine getirdikleri sırada edindikleri kamuya, ilgililere ve üçüncü kişilere ait gizlilik taşıyan bilgileri, kişisel verileri, ticari sırları ve bunlara ait belgeleri, bu konuda kanunen yetkili kılınan mercilerden başkasına açıklayamaz, kendilerinin veya üçüncü kişilerin yararına kullanamaz. Bu yükümlülük görevden ayrılmalarından sonra da devam eder.

    (6) Bu madde ile olağanüstü hal kapsamında kabul edilen kanunlarda yer alan ilave tedbirlere karşı kamu kurum ve kuruşlarına yapılan başvurular hakkında karar verenlerin görev ve fiillerine ilişkin hukuki, idari, mali ve cezai sorumlulukları hakkında 6755 sayılı Kanunun 37 nci maddesi uygulanır.

    (7) Kamu kurum ve kuruluşlarının kararlarına karşı Hâkimler ve Savcılar Kurulunca belirlenecek Ankara idare mahkemelerinde iptal davası açılabilir.

    (8) Bu madde uyarınca yetkili olmayan kamu kurum ve kuruluşuna yapılan başvurular yetkili olduğu değerlendirilen kamu kurum ve kuruluşuna gönderilir ve durum başvurana bildirilir.

    (9) Bu maddenin uygulanmasına ilişkin ortaya çıkabilecek ihtilafları gidermeye Cumhurbaşkanlığı yetkilidir.”

    Bu konu hakkında benzer makaleelr için tıklayın

  • Vergi Yargısında 2020’nin Parasal Değerleri

    Vergi Yargısında 2020’nin Parasal DeğerleriGenelde İdari yargıda, özelde vergi yargısında sistem bazen tek dereceli, bazen iki, bazen de üç dereceli olarak çalışmaktadır. En altta idare ve vergi mahkemeleri, üzerinde ise istinaf mahkemeleri yer almaktadır. Sistemin en üstünde ise temyiz mercii olarak Danıştay bulunmaktadır. Sistemde idari yargı mercileri hep kurul olarak örgütlenmiş olmakla birlikte, bu yargı manzumesinin en altında bulunan vergi mahkemeleri küçük rakamlı davalara tek hâkimli olarak bakmaktadır. 
    İdari yargı manzumesi içerisinde gerek tek hâkimle bakılacak davaların sınırı gerek mahkemeden istinafa, oradan da temyize geçişte sınırlar, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda dava konusu miktara göre belirlenmiştir.
    Öte yandan İdari Yargılama Usulü Kanununun ek 1. maddesinde; “Bu kanunda öngörülen parasal sınırlar; her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların, o yıl için 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığı’nca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk Lirası’nı aşmayan kısımları dikkate alınmaz” hükmü yer almıştır. Bu düzenlemeye göre 2019 değerlerini yeniden hesaplamak gerekmektedir.
    Söz konusu Ek 1. maddeye göre 2020 yılında vergi mahkemelerinde tek hâkimle bakılacak davalarda sınır 53.000 TL olacaktır (2019 yılında 44.000 TL idi). Dava konusunun bu tutarı aşması halinde vergi mahkemeleri, davaya heyet halinde bakmak durumunda olacaklardır. Tek hâkimle bakılacak davalarda verilen kararlardan 2020 yılında konusu 7.000 TL’yi geçmeyenlerde verilen kararlar kesin olacaktır (2019 yılında 6.000 TL idi). Bir başka deyişle konusu 7.000 TL’yi geçmeyen davalarda verilen kararlara karşı istinaf ve/veya temyiz yolu kapalıdır. Konusu 7.000 TL’yi geçen davalarda ise vergi mahkemesi kararlarına karşı istinaf yolu açıktır.
    İstinaf mahkemelerince 2020 yılında verilen kararlardan, konusu 176.000 TL’yi geçmeyen davalara ilişkin olanlar kesin nitelik taşıyacak ve temyiz yolu kapalı olacaktır. Konusu 176.000 TL’yi geçen davalarda ise istinaf mahkemelerince verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurmak mümkün olacaktır (Bu sınır 2019 yılında 144.000 TL. idi).
    Bu sınırlar önce, davaların açılış tarihine göre yaşama geçmektedir. Yani davaların açılış tarihinde geçerli tutarlara göre davaya tek hâkimin mi yoksa heyetin mi bakacağı belirlenmektedir. Bu nedenle 2020 yılında açılmış davalarda 2020 yılına ilişkin parasal sınırlar uygulanacaktır. Örneğin 20 Aralık günü tebliğ edilen, vergi ve ceza toplamı 47.000 lira olan bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 27 Aralık günü dava açılırsa heyet halinde, 3 Ocak günü dava açılırsa tek hâkimli vergi mahkemesi davaya bakacaktır.
    Buna karşılık tek hâkim kararlarının kesin olup olmadığına veya istinaf mahkemesi kararlarına karşı temyiz yoluna gidilip gidilemeyeceği konularında ise karar tarihinde geçerli parasal sınırlar dikkate alınmaktadır. Bildiğim kadarı ile uygulama bu şekildedir.
    Bu uygulamaya göre, 2019 yılında açılmış bir vergi davasında dava konusu 6.500 TL ise davaya tek hâkim bakacak, ancak karar 2020 yılında verilirse karar kesin olacak ve istinafa gidilemeyecektir. Oysa karar 2019 yılında verilseydi istinaf yolu açık olacaktı. Yargının bazen idari yargılama usulünün gerektirdiği usul kuralları dolayısıyla bazen de iş yükü sebebiyle davanın açıldığı yılda karar verememesinin sorumlusu davanın tarafları değildir. İstinafa veya temyize gitme konusundaki parasal sınırların da dava açma tarihi itibariyle belirlenmesi gerekir. Zira bu durumda açılmış bir davada, idarece açıklanan oranlarla kişilerin yargı yolları ve üst mahkemeye başvuru hakları üzerinde değişiklik yapılmış olmaktadır. Öte yandan yeniden değerleme oranının belirleniş formülüne göre yıllık enflasyonu temsil etmediği de açıktır. Bu nedenle uygulamayı anayasa açısından yerinde görmek kanaatimce mümkün değildir.Bu sınırlar hesaplanırken, toplam dava tutarlarına bakılması gerektiğini de hatırlatalım. Örneğin tarh işlemi aleyhine açılmış davalarda dava konusu vergi ve cezanın toplamına, ödeme emrine karşı açılan davalarda dava konusu vergi, ceza ve gecikme faizi toplamına bakmak gerekmektedir.

  • VERGİ TEBLİGATLARINDA ADRESTE BULUNAMAMA HALİ

    Vergi Usul Kanunu’nun “Tebliğ Evrakının Teslimi” kenar başlıklı 102’nci maddesi, adreste bulunamama halinin, posta memuru dışında üçüncü bir kişi ile birlikte tutanakla tespit edilmesi gerektiğini, böyle bir tespit yapılmadan ilanen tebliğ yoluna gidilmesinin yasal olmayacağını düzenlemekteydi. Ancak bu madde, 7061 sayılı Kanun’la İdare lehine değiştirildi. Dolayısıyla bu yazıda belirteceğimiz hususlar, yalnızca 5 Aralık 2017 tarihinden önce yapılmış olan tebligatlar için geçerlidir.
    Vergi Usul Kanunu’nun 102’nci ve 103’üncü maddesinin 5.12.2017 tarihinden önce yürürlükte olan şekline göre;
    Öncelikle muhatabın “bilinen adresleri”nde posta yoluyla tebliğe çalışılması zorunludur. Tebligata çıkılmadan önceki bir tarihte muhatabın bilinen adreslerinde olmadığı hususu, adres tespit tutanağı veya yoklama tutanağıyla tespit edilmiş olsa dahi bu tebligat çabasına girilmelidir. Zira adres tespit ve yoklama tutanakları yalnızca “idari” tespitlerden ibarettir.
    Bilinen adreslerde yapılmaya çalışılan tebligat esnasında muhatabın “adreste bulunmadığı” veya “adresten taşındığı” tespit olunur ise bu durumda ilanen tebliğ yoluna gidilmesi mümkündür ancak muhatabın adresten taşınmış olduğu hususunun Vergi Usul Kanunu’nun 102’nci maddesine uygun bir şekilde komşulardan biri veya muhtar veya ihtiyar heyeti üyelerinden biri veyahut kolluk memuru huzurunda ve bunlardan birinin imzasıyla tutanak altına alınması gerekmektedir.
    Adresten bulunamama hususu, tebligatı teslim etmekle görevli dağıtıcı veya memur tarafından tebligat zarfına kayıt düşülmüş olmakla birlikte bu husus Vergi Usul Kanunu’nun 102’nci maddesinde sayılan şahıslar nezdinde tutanak haline getirilmediyse bu durumda adreste bulunamama hususunun hukuka uygun bir şekilde tespit edildiğinden söz edilemez ve böyle bir tespit olmaksızın ilanen tebliğ yoluna gidilemez.
    Adreste bulunamama hususunun geçerli bir şekilde tutanağa bağlanmamış olmasına rağmen ilanen tebliğ yoluna gidilmiş ise bu tebliğin geçerli kabul edilmesi ve hukuki sonuç doğurması mümkün değildir. Müteakip işlemlerin tesis edilmesi için yapılması zorunlu bir tebligat bu surette gerçekleştirilmiş ise bu durumda müteakip işlemlerin de hiçbir hukuki hükmü olmayacaktır. Örneğin şirkete yapılan tebligat bu surette hukuksuz bir şekilde ilanen tebliğ edilmiş ise şirket ortaklarına ve müdürlerine tebliğ edilen ödeme emirlerinin hiçbir geçerliliği olmayacaktır.
    Danıştay’ın tüm içtihatları da yukarıda yaptığımız açıklamalar doğrultusundadır. Danıştay Daireleri ve Bölge İdare Mahkemeleri; Vergi Usul Kanunu’nun 102’nci maddesinde düzenlenen “tutanakla tespit” hususuna ciddi önem vermekte ve tutanak düzenlenmeksizin veya usule aykırı düzenlenmiş tutanaktan sonra yapılan ilanen tebliğlerin hiçbir hukuki sonuç doğurmadığına hükmetmektedirler.

  • Vergi Hukuku Nedir ?

    Vergi hukuku, kamu hukuku dallarından biri olarak kendini göstermektedir. Bu durum içinde yer alan kısımlarda devlete ait mali faaliyetlerin kişiler açısından hukuki kısmı incelenmektedir. Mali hukuk dallarından biri olarak alt kısımda incelenen bir daldır. Burada mali hukuk olarak vergi hukuku ve harcama hukuku olarak ayrılan bölümler ile bütçe hukuku olarak ayrılan bölümlerde inceleme söz konusu olacaktır. Bu hukuk dalının belirli kapsamları ve alt başlıkları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi vergi hukukunun kapsamı olarak nitelenebilir.Vergi hukukunun kapsamı niteliği olarak karşılıksız olarak alınması mümkün olan vergilerin, zor kullanılarak alınması durumunu teşkil eder. Bunların yanı sıra mali hukuk dallarından birisi olarak karşımıza çıkan bu alanda niteliklerin itibari ile vergi hukuku kapsamına giren harç resim, fon prim ve aidat gibi benzer adların bulunması ve bunlarla ilgilenilmesi konusu incelenmektedir.
    Vergi Hukukuna Dair Kaynaklar
    Vergi hukuku kaynakları kendi içinde ikiye ayrılan konular teşkil eder. Düzenleyici olan bu dallar bağlayıcı kaynaklar ve yardımcı yani tali kaynaklar olarak ikiye ayrılır. Her ikisinin görev yönünden farklılıkları bulunan kaynaklar olarak literatürde yerini almıştır.
    Vergi Hukuku Kaynaklarından Bağlayıcı-Asli Kaynaklar
    Vergi hukukunun belirli başlı bağlayıcı olan nitelikte kaynakları vardır. Bunlar Kanun Hükmünde Kararnameler ve diğer kısımlar olarak ayrılırlar. Bunlar arasında bulunan diğer kısımlar ise uluslararası vergi anlaşmaları, Bakanlar Kurulunun düzenlediği ve sunduğu Kararlardır. Bağlayıcı kaynaklara ek olarak Tüzükler, Yönetmelikler, Anayasa mahkemesi kararları, içtihadı birleştirme kararları gibi kararlarda bulunmaktadır. Vergileme alanında bu bağlayıcı olan ilkelerin genel ilkeler kapsamında yerleri vardır. Kural, usul ve esaslar belirlenmekte ve bunlar konusunda vergi uygulamalarının uygunluğunun denetlenmesi söz konusu olacaktır.
    Yardımcı- Tali Kaynaklar
    Vergi hukukunun yardımcı nitelikte olan kaynakları aracılığında olanlar yalnızca gündemde bulunan düzenlemelerin niteliklerine ait olan kaynakları belirler. Bunlar arasında yer alan kaynaklar ise; açıklayıcı olan Genel Tebliğler, Örf ve Adetler gelenek ve görenekler, Muktezalar yani Özelgeler, genelge ve genel yazılar bunlar konusu arasında sayılan kaynakladır. Bunlara ek olarak bulunan bilimsel öğreti kaynakları yani doktrinler ile Yargı kararları söz konusu olacaktır. Bu konular yan kaynakları olarak kendini gösterir. Konular hakkında bulunan yardımcı niteliklerin herhangi bir vergileme noktasında hüküm getirmesi beklenemez. Hukuk kuralının tespit ve yorumu dışında kalmaması adına bu tür yardımcı kaynaklardan yararlanılacaktır.
    Vergi Hukuku Kapsamında Alacaklısı
    Vergide iki taraf vardır. Birisi vergiyi verecek olan birey diğeri ise alacaklı olan kısım devlettir. Yeni düzenlemeler göz önüne alındığı zaman toplama yetkisini ise yerel olan yönetim şekillerine verecektir. Bu şekilde diğer kamu tüzel kişiliklerine devrinin sağlanması kapsamında ise emekli sandığı ve sosyal sigorta kurumları kapsamında bağ- kur gibi kapsamlara dair noktalar belirlenecektir. Emekli sandığı ve diğer tüm SSK kısımları da konu ile dâhil edilen noktalardır.
    Vergi Hukukunda Vergi Ödevi
    Vergi bir ödev niteliği taşıyarak anayasa ile düzenlenmiştir. 73. Madde niteliğinde anayasada yer alan verginin ödenmesi durumu hakkındaki hükümde; herkes kamu giderlerine karşılamak üzere kendini yükümlü saymak zorundadır. Kendi mali gücüne göre vergi ödeme sorumluluğuna sahiptir. Bu hüküm genelleştirmekte olmasından dolayı yeni gelen bir vergi ödeme potansiyelinin olmasından dolayı düz oranlı ve artan oranlı vergileme sistemi kapsamında gidiş gelişler yaşanmaktadır. Vergileme ilkesi bağımsızlık sahibi olan bir ilke değildir. Bunun içni yasallık ilkesi söz konusu olmakta ve kendi içinde yerini almaktadır. Yine hükmü mali gücüne dayandırmak ise söz konusu olacaktır. Mali güç vergi hukuku tarafından belirli konulara ayrılır. Bunlar arasında ise gelir servet, harcama gibi konularda ayrıma gidilmektedir.
    Vergi Hukukunda Vergilendirmede Genellik Konusu
    Vergilendirme ilkesi konusunda genel bir ödeme gücü noktası vardır. Bu konuda mali gücünün hemen herkes tarafından kendi sorumluluğuna has bir şekilde ödenmesi konusunda vergilerin farklı kişileri bu kapsam dışında bırakması söz konusu olacaktır. Vergi dışı bırakılması anayasaya aykırı olduğu için mali gücünü gelirine göre ödeme konusunda farklı yaptırımlara sahip bırakmıştır.
    Vergi Hukuku Kapsamında Ekonomik Yaklaşım Kısmı
    Ekonomik yaklaşım bir ilke olarak kabul edilmiştir. Bu ise vergi usul kanunu kapsamında 3üncü madde kapsamında kendini göstermektedir. Burada İspat kısmı olarak yer alan kısım ise vergilendirme kısmına konu olan vergi olayının ortamda gerçekleştirilen gerçek mahiyete esaslı ilkesi söz konusu olmuştur. Bunun için ispat kuralının mutlaka vergilemede ekonomik olan yaklaşıma göre uygulanması gerekir. Kasıt ise vergi hukukunun farklı yorum ve yöntemlerine yer verilmesi durumu olacaktır.
    Vergi Hukuku ile Ceza Hukuku Kapsamı
    Vergi hukukunun ilişkili olduğu farklı hukuk dalları vardır. Bunlardan birincisi ise ceza hukuku dalı olacaktır. Burada devletin ödemekle yükümlü olduğu kişilerin vergilerini alırken, ödemede sorun çıkaranların ceza hukuku kapsamına alınması söz konusu olacaktır. Bu durumun yaşanması noktasında ise verginin ödenmemesi veya zor koşulması veya vergiyi oluşturan olayın ortadan kaldırılmaya çalışılması, yolsuzluk, usulsüzlük gibi konularda ceza hukukuna başvuru yapılacaktır. Vergi hukuku tek taraflı olarak devletin getirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesi olarak nitelendirilirken, ceza yaptırımını ise ceza hukuku kapsamında vermektedir. Bu şekilde ceza yaptırımı uygulayarak bu kısımda ayni olarak yerine getirilmesi istenecektir. Vergileme hukuku devlet ile vatandaş arasında bulunan kısmı düzenleyen önemli bir hukuk dalıdır.

  • VERGİ BORCUNDA TAHSİL ZAMANAŞIMI VE HACİZ UYGULAMALARI

    Vergi borcunu ortadan kaldıran veya sonlandıran nedenlerden biri de zamanaşımıdır. Zamanaşımı  özel  hukukta ve kamu  hukukunda önemli bir yeri olan  müessesedir.  Zamanaşımı vergi hukuku  uygulamasında önemli  bir kurum olup; vergi borçları  yönünden  213 sayılı VUK’ nun 113. maddesinde ve kamu  alacakları  açısından ise,  6183 sayılı AATUHK’ nun 102. maddesinde düzenlenmiştir.   VUK’ nun 113. maddesine göre, zamanaşımı süre geçmesi nedeniyle vergi alacağının kendiliğinden ortadan kalkmasıdır. Söz konusu  maddeye göre vergi  alacağının  doğduğu  takvim yılını izleyen yıldan  itibaren  5 yıl  içerisinde mükellefe tarh ve tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğramaktadır. Belirtilen bu zamanaşımına tarh zamanaşımı denilmektedir.

    Zamanaşımı, mükellefin bu hususta müracaatı olup  olmadığına bakılmaksızın  hüküm ifade etmektedir. Doğal olarak  VUK’ nun 113. ve takip eden maddelerinde düzenlenen zamanaşımı  süresi sadece 213 sayılı VUK kapsamında geçen  vergiler için geçerli bulunmaktadır. VUK kapsamında bulunmayan vergiler için  bu hükümlerin uygulanması mümkün bulunmamaktadır.

    Diğer yandan, 5 yıllık tarh  zamanaşımı süresi 213 sayılı VUK ile mükelleflere getirilmiş diğer ödev ve mecburiyetlerde paralellik göstermektedir.  213 sayılı VUK’ nun 253, 254 ve 256. madde hükümlerine göre,  mükelleflerin tutmak  zorunda oldukları  kanuni defterlerle, yine yasada yazılı  belgeleri ilgili  bulundukları yılı  izleyen  takvim yılı başından  itibaren  başlamak  suretiyle 5 yıl  süre ile  gerektiğinde ilgili mercilere ibraz etmek üzere saklamak zorundadırlar.  Bu  itibarla tarh  zamanaşımı  süresi ile defter ve belge ibraz süresi birbirine paralel olarak  düzenlenerek kanun hükümleri birbiriyle uyumlu hale getirilmiştir.
    Keza, 213 sayılı VUK 138. maddesinde,  vergi incelemesinin sonucu  alınmamış hesap  dönemi  dahil olmak üzere  tarh  zamanaşımı  sonuna kadar  yapılabileceği yönünde düzenleme yapılarak vergi incelemeleri ile tarh  zamanaşımı süresi arasında gerekli  paralellik kurulmuştur.  

    Bu hükümler çerçevesinde tarh zamanaşımı  süresi geçtikten sonra,  mükellefler nezdinde vergi incelemesi yapılamayacak ve mükelleften defter ve belge ibrazı istenemeyecektir. Buna karşılık 5 yıllık tarh zamanaşımı süresi içinde mükellef nezdinde vergi incelemesi yapılabilecek ve mükelleften VUK’nun öngördüğü zorunlulukları  yerine getirmesi istenebilecektir. Bazı  hallerde vergi  inceleme elemanları mükelleflerle ilgili olarak  ellerinde devam etmekte olan dosyaları tamamlayamadıkları için  incelemeyi yarıda kesip,  matrah takdiri için  dosyayı  takdir komisyonuna havale etmektedirler.

    Daha sonra takdir komisyonundan çıkan karara göre mükellefler nezdinde  cezalı tarhiyatlar yapılabilmektedir.   Oysaki, böyle bir uygulama yargı tarafından  iptal  edilmektedir.   Vergi müfettişleri vergi incelemelerinde mutlak surette  ve 5 yıl içerisinde neticelendirilip, rapora bağlayıp ve inceleme raporuna göre yine 5 yıl  içerisinde mükelleflere cezalı tarhiyat yapılması  zorunludur.

    Zamanaşımı, devletin tahsil  etme yetkisini sınırlandırmakta ve vergi alacağını tahsil edilmesini engelleyebilmektedir. Zamanaşımı nedeniyle devletin alacağını  takip ve tahsil  etmesi güçleşmektedir.   Diğer yandan ise,  amme borçlusu mükellefler  ise bu  borçlarını ödemekten kurtulmuş olmaktadırlar.  Zamanaşımı  uygulamasının  yasalarla düzenlenmiş olmasının  sebebi, amme yararı veya  mükellef menfaati olarak  kabul  edilmektedir. 

    icra iflas suçları beraat

    Zamanaşımı nedeniyle idare daha etkili  çalışmakta ve  borçlu mükellefler ise bu  yönde  daha özenli davranmaları  gerekmektedir.  Zamanaşımına uğramış bir amme borcu için mükellef  ödeme  yapıp  yapmamakta serbesttir. Zamanaşımına uğramış bir amme alacağı için mükellef ödeme yapmaya arzu  ederse idare bunu  kabul  etmiyorum diyemez.Vergi cezaları ile ilgili zamanaşımı 213 sayılı VUK’nun 374. maddesinde düzenlenmiştir.[Zamanaşımı vergi hukukunda önemli bir kurum olup; Vergi Usul Kanunu ve Amme Alacakları Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da da düzenlenmiştir. Zamanaşımı kurumu vergi alacağını ve vergi borcunu sona erdiren nedenler arasında sayılmaktadır.

    Diğer taraftan, amme borcunun  zamanaşımına uğraması durumunda mükelleflerin banka hesaplarına e-haciz uygulanamaz.  Bilindiği  gibi, e-haciz 6183 sayılı yasanın 62. maddesine eklenen  hüküm uyarınca ve yine aynı  yasanın  79. maddesine göre borçlu mükelleflerle ilgili  bunların banka hesaplarına uygulanan  haciz yöntemidir.

    E-haciz uygulamasında dikkat  edilecek  önemli  hususlar:

    1) Öncelikle, amme alacağının  tahakkuk etmesi, vadesinin dolması ve buna rağmen  mükellef tarafından  ödeme yapılmamış olması zorunludur.
    2) Amme borcunun  vadesinde ödenmemiş olması dolayısıyla  mükellefe ödeme emrinin usulüne uygun olarak tebliğ edilmiş olması zorunludur.
    3) Mükellefin idareden alacağı nedeniyle mahsup talebi  bulunmaması  gerekir. 
    4) Mükelleflerin  idareden  herhangi bir nedenle alacağının  bulunması nedeniyle  mahsup talebi olması  veya  herhangi bir mal   beyanı  veya teminat bildirimi verilmiş olması halinde e-haciz yapılamaz. 
    5) Emekli maaşları ve aylıkları  e-haciz blokajına tabi değildir.  
    6) Mükellefin  yargıya başvurması nedeniyle  mahkeme tarafından  e-haczin uygulanmasını  engelleyici yürütmenin durdurulması hakkında karar  verilmiş olması.
    7) Geleceğe yönelik  veya sonsuza kadar   geçerli  olacak  şekilde e-haciz uygulanamaz. (Bkz. Seri A, Sıra:1 Nolu Tahsilat Genel Tebliği. RG : 30.6.2007 günlü).
    8) Mükelleflerin sıfır “0” bakiyeli hesaplarına e-haciz yürütülemez.

    Bu konu hakkında benzer makaleler için tıklayın

  • VERGİ BORCU BULUNAN ŞİRKET HAKKINDA AMME ALACAĞININ TAHSİLİNİ SAĞLAMA

    VERGİ BORCU BULUNAN ŞİRKET HAKKINDA AMME ALACAĞININ TAHSİLİNİ SAĞLAMAVERGİ BORCU BULUNAN ŞİRKET HAKKINDA AMME ALACAĞININ TAHSİLİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA TÜM TAKİP YOLLARI TÜKETİLMEDEN İLGİLİ KİŞİNİN KANUNİ TEMSİLCİ OLDUĞUNDAN BAHİSLE ADINA ÖDEME EMRİ DÜZENLENEMEYECEĞİ HAKKINDA
    213 sayılı Kanunun 10. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzelkişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevlerin, kanuni temsilcileri, tüzelkişiliği olmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların temsilcileri tarafından yerine getirileceği, yukarıda yazılı olanların bu ödevleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı hükme bağlanmıştır.
    Bu hükme göre tüzel kişilerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde, bunlara düşen ödevlerin kanuni temsilciler tarafından yerine getirileceği açık olup, temsilcilerin ödevlerini yerine getirmeleri için, tarh döneminde kanuni temsilcilik görevini yürütmekte olmaları yeterlidir. Bir başka anlatımla, kanuni temsilci görevli bulunduğu süre ile sınırlı olarak vergi ödevlerini yerine getirmek durumundadır.
    6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun mükerrer 35. maddesinde, tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacaklarının, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edileceği kurala bağlanmıştır.
    Türk Vergi Sisteminde, vergi ve benzeri mali yükümlülüklerin tarh ve tahakkuk usulleri 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nda, tahsil usulleri ise 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’da düzenlenmiştir. Bir kamu alacağının tahsil edilebilmesi için öncelikle 213 sayılı Yasaya göre tarh ve tahakkuk usulleri ile 6183 sayılı Yasaya göre tahsil usullerinin sırasıyla denenmiş olması zorunludur.
    Nitekim Danıştay 9.Dairesi 13.09.2012 tarih ve 2010/9101 Esas-20102/4583 Karar sayılı ilamında bu hususa yer vererek; kanuni temsilci sıfatıyla davacı kuruma tebliğ edilen ödeme emrinin düzenlenme tarihinden sonraki tarihlerde de, asıl borçlu … A.Ş hakkında vergi dairesi müdürlükleri, mal müdürlükleri ile tapu müdürlükleri nezdinde mal varlığı araştırmasının devam ettiği, diğer taraftan asıl borçlu şirketin devredildiği kayyım yönetimi tarafından verilen mal beyanın da yer alan araç ve arsa hakkında haciz şerhi konulduğu, söz konusu menkul ve gayrimenkulün satışı için gerekli işlemlere başlanılmakla birlikte satışın yapılıp yapılmadığına dair bir bilgi ve belgenin dosyada bulunmadığı, öte yandan; asıl borçlu … A.Ş’nin tüzel kişiliği halen devam ettiğinden, forma ve saha reklam gelirleri, futbolcu satışından elde edilen gelirler ve diğer gelirleri hakkında yeterli bir araştırma yapılmadığı anlaşılmakla  vergi borcu bulunan şirket hakkında amme alacağının tahsilini sağlamak amacıyla tüm takip yolları tüketilmeden davacının kanuni temsilci olduğundan bahisle sorumlu tutularak adına ödeme emri düzenlenmesinde hukuka uygunluk bulunmadığına hükmetmiştir.
    Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde vergi borcu bulunan şirket hakkında amme alacağının tahsilini sağlamak amacıyla tüm takip yolları tüketilmeden söz konusu şirketin  kanuni temsilcisi  olduğundan bahisle ilgili kişiler hakkında  ödeme emri  düzenlenemeyeceğinden; yargılama aşamasında asıl yükümlü şirket hakkında ne tür takip işlemlerinin yapıldığı, ilgili şirketin malvarlığına yönelik vergi dairesince tüm takip yollarının tüketilip tüketilmediğinin araştırılmasında ve mahkemeye bu yönde talepte bulunulmasında yarar bulunmaktadır.

  • VERBİS ’e Kayıt Yükümlülüğü 30.09.2020 Tarihine Kadar Ertelendi!

    VERBİS ’e Kayıt Yükümlülüğü 30.09.2020 Tarihine Kadar Ertelendi!

    Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun güncel kararına göre Veri Sorumluları Sicili (VERBİS) kayıt yükümlülüğünün son günü 3 ay daha uzatılarak, ertelenmiş tarih olan 30.06.2020’den, yeni tarih 30.09.2020’ye ertelendi.
    Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun 23 Haziran 2020 tarihli ve 2020/482 sayılı Kararı ile yıllık çalışan sayısı 50’den çok veya yıllık mali bilanço toplamı 25 milyon TL’den çok olan gerçek ve tüzel kişi veri sorumluları ile yurtdışında yerleşik gerçek ve tüzel kişi veri sorumlularının Veri Sorumluları Siciline kayıt yükümlülüğünü yerine getirmeleri için belirlenen sürenin 30.09.2020 tarihine kadar uzatılmasına karar verilmiştir.


    Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun VERBİS’e tabi diğer kişiler için aldığı karara göre sürelerin uzatıldığı tarihler aşağıdaki de gösterilmektedir:
    -Yıllık çalışan sayısı 50’den az veya yıllık mali bilanço toplamı 25 milyon TL’den az olup ana faaliyet konusu özel nitelikli veri işleme olan gerçek ve tüzel kişiler (31.03.2021)
    -Kamu Kurum ve Kuruluşları(31.03.2021)

    Bilişim Avukatı, Ceza Avukatı, Gaziantep AvukatSöz konusu karar Kurum’un kendi internet sayfasında duyurulmuş olup henüz Resmi Gazete’de yayımlanmamıştır. Her ne kadar süre uzatılmış olsa da veri sorumluları rahat bir nefes almak yerine, bu süreci fırsata çevirerek uyum sürecine daha detaylı hazırlanabileceklerini unutmamalı ve bir an evvel Kanun’a uyumlu hale gelmelidirler.

    Bu konu hakkındaki makalelerimiz için tıklayın

Call Now