Etiket: gaziantep avukatları

  • TCK MADDE 237 FİYATLARI ETKİLEME

    TCK MADDE 237 FİYATLARI ETKİLEME

     İşçi ücretlerinin veya besin veya malların değerlerinin artıp eksilmesi sonucunu doğurabilecek bir şekilde ve bu maksatla yalan haber veya havadis yayan veya sair hileli yollara başvuran kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası verilir.2) Fiil sonucu besin veya malların değerleri veya işçi ücretleri artıp eksildiği takdirde ceza üçte biri oranında artırılır.3) Fail, ruhsatlı simsar veya borsa tellalı ise ceza ayrıca sekizde bir oranında artırılır.

    TCK MADDE 237’NİN GEREKÇESİ
    Madde, esasta işçi ücretlerinin veya besinler veya başka malların değerlerinin artıp eksilmesini sağlamak maksadıyla yalan haber veya havadis yayınlanmasını veya aynı maksatla diğer bir takım hileli yollara başvurulmasını cezalandırmaktadır. Böylece maddenin esasta korumak istediği hukukî yarar, serbest rekabet koşulları çerçevesinde fiyatların belirlenmesini ihlâl edici hareketleri engellemektir. Borsalarda kabul edilen belge ve senetler hakkında sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebilecek yalan, yanlış, yanıltıcı, mesnetsiz bilgi verme, haber yayma, yorum yapma gibi fiiller 28.7.1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun “Cezaî sorumluluk” başlıklı 47 nci maddesinin birinci fıkrasının (3) numaralı bendinde cezalandırıldığı için kıymetli evrakın fiyatlarını etkileme konusunda ayrıca hüküm düzenlenmemiştir. Birinci fıkrada yer alan suçun maddî unsuru yalan haber veya havadis yayınlamak ve başka hileli yollara başvurmaktır. Fail, yalan haber veya havadisleri, işçi ücretlerinin, besin veya malların değerlerinin yapay olarak düşmesini veya artmasını sağlamak maksadıyla yaymış bulunmalıdır. Hileli yollara da aynı maksatla başvurulmuş olmalıdır. Fiil bir tehlike suçunu oluşturduğundan, suçun tamamlanması için neticenin meydana gelmesi gerekmemektedir. Maddî unsuru oluşturan hareketlerin yapılması ve tehlikenin ortaya çıkması suçun tamamlanması için yeterlidir. Maddenin ikinci fıkrasında, failin elde etmek istediği neticenin meydana gelmesi hâlinde cezanın artırılacağı açıklanmakta ve hareketle beraber neticenin meydana gelmesi, bir netice sebebiyle ağırlaşmış hâl sayılmaktadır. Maddenin son fıkrasında ise, failin ruhsatlı simsar veya borsa tellalı olması, yani sıfatı, hakkında hükmedilecek cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli unsur sayılmıştır. Şüphesiz ki, maddenin son fıkrasında geçen borsa tellalı 28/7/1981 tarihli ve 2499 sayılı Kanunun kapsamı dışında kalan borsa tellallığını ifade etmektedir.
    TCK MADDE 237 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
    YargıtayCeza Genel Kurulu
    Esas : 2006/344Karar : 2007/23Karar Tarihi : 6.2.2007
    • ŞUBE İZİN BELGESİZ SEYAHAT ACENTELİĞİ FAALİYETİ YAPMA SUÇU ( 1618 Sayılı Yasada Öngörülen Suçlardan Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı )• SEYAHAT ACENTALARI VE SEYAHAT ACENTALARI BİRLİĞİ KANUNU’NDA ÖNGÖRÜLEN SUÇLAR ( Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı – Şube İzin Belgesiz Seyahat Acenteliği Faaliyeti Yapma )• DAVAYA KATILMA HAK VE YETKİSİ ( 1618 Sayılı Yasada Öngörülen Suçlardan Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı )• KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI ( Şube İzin Belgesiz Seyahat Acenteliği Faaliyeti Yapma – 1618 Sayılı Yasada Öngörülen Suçlardan Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı )
    ÖZET : 1618 sayılı Yasada öngörülen suçlardan doğrudan zarar görmeyen ve bu suçları takip görevi bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının, bu suçlarla ilgili davaya katılma hak ve yetkisinin bulunmadığı, yerel mahkemenin yanılgılı uygulamaya dayalı katılma kararının da hükmü temyize hak vermeyeceği cihetle, temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş bulunması isabetlidir.
    DAVA : Şube izin belgesiz seyahat acenteliği faaliyeti yapma suçundan sanık İbrahim Güçlü’nün beraatine ilişkin olarak Bakırköy 7. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 05.06.2002 gün ve 1321-390 sayılı hüküm katılan Turizm Bakanlığı adına Hazine avukatı tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesi 09.11.2006 gün ve 7435-17105 sayı ile;`… Suçtan doğrudan zarar görmeyen ve 1618 sayılı yasaya aykırılık suçlarını takip görevi bulunmayan Turizm Müdürlüğünün müdahilliğine karar verilmesi hükmü temyize hak vermeyeceğinden temyiz isteğinin 5320 sayılı yasanın 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK.nun 317. maddesi uyarınca reddine…` karar vermiştir.Yargıtay C.Başsavcılığı ise 27.12.2006 gün ve 43554 sayı ile;`5271 s. K.nun 237. maddesinde düzenlenen davaya katılma, mağdur suçtan zarar görenin kamu davasında C.Savcısıyla birlikte iddia görevini yapmasıdır. Maddede, görülen zararın doğrudan yada dolaylı olması ayırımı yapılmamış, zarar gören olması yeterli bulunmuştur.26.09.2000 tarihli ve 2000/7-157 E, 2000/165 K sayılı Ceza Genel Kurulu kararında 1618 sayılı Kanuna muhalefet davalarında suçtan zarar gören olarak kabul edilerek TÜRSAB’ın müdahil olarak davaya katılmaya ve temyize hakkı olduğu belirtilmektedir. TÜRSAB’ın, 1618 s. K.nun 33-34. maddelerine göre Turizm şirketlerini temsilen kurulmuş bir tüzel kişilik olduğu, 1618 s. K.nun 34/son fıkrasına dayanılarak çıkartılan Yönetmeliğin 4/f bendine göre özel hukuk tüzel kişilerine karşı açılan davalarda müdahale hakkı verildiği anlaşılmaktadır. TÜRSAB’ın müdahale hakkının yanında Turizm Bakanlığı’nın da bu davalara müdahale hakkının bulunduğu kabul edilmelidir. Çünkü 1618 sayılı Kanunun 2. maddesine göre `işletme belgesi verme` yetkisi, 6. maddeye göre `şube açma izni verme` yetkisi, 9. maddeye göre `sınav yapma` yetkisi, 11. maddeye göre `acente açılacak yeri ve konumunu denetleme` yetkisi, 12. maddeye göre `teminat alma` yetkisi olduğu ve 18. maddeye göre acentelerin bir önceki yıla ait `çalışma raporlarını` denetleme yetkisi bulunduğu dikkate alındığında Turizm Bakanlığı’nın izinsiz yapılan acentelik faaliyetinden dolayı suçtan doğrudan doğruya zarar gördüğü veya göreceği açıktır.Nitekim Ceza Genel Kurulunun 29.05.1989 tarih, 7/147-209 sayılı kararında da, Devletin gözetim ve denetimi altında ve izin belgesi alınmak suretiyle yapılması gereken faaliyetlerle ilgili davalara Maliye Hazinesinin katılan sıfatı ile takibini mümkün görmüştür.Ayrıca Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığının 10.04.2006 tarihli yazısına göre Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın vereceği belgelerden alacağı miktarlar gösterilmiş, Turizm Bakanlığı’nın 05.04.2000 tarihli yazısı ile de verilen belgelerden elde edilecek gelir miktarları gösterilmiştir. Tüm bu hususlar, Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğünün davaya müdahale ve temyiz etme yetkileri bulunduğunu göstermektedir. Bunun yanında Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 09.11.2006 tarih 2004/7435 E, 2006/17105 K sayılı kararında hüküm temyiz eden ve müdahilliğine karar verilen olarak Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğü yerine İl Turizm Müdürlüğü yazıldığı görülmektedir. Oysa davaya müdahil olan ve hükmü temyiz edenin, yerel mahkeme tarafından davaya katılması kabul edilen Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğü olduğu görülmektedir.01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanunun 237. maddesine göre suçtan doğrudan doğruya zarar görenin, 1618 sayılı Yasaya göre kuruluş izni ve şube açma iznini veren kurum olması nedeniyle Turizm Bakanlığı olduğu tartışmasızdır.` görüşü ile itiraz ederek, Özel Daire red kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün esastan bozulmasına karar verilmesini istemiştir. Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:
    KARAR : Sanığın şube izin belgesi almaksızın seyahat acenteliği faaliyetinde bulunmak suçundan beraatine karar verilen olayda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, yargılama konusu suçta davaya katılanın Turizm Bakanlığı mı yoksa İstanbul İl Turizm Müdürlüğü mü olduğu, Turizm Bakanlığının yargılamaya konu davaya katılma ve dolayısıyla hükmü temyiz etme hakkı bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır. Maliye Vekaleti Baş Hukuk Müşavirliğinin ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine ve Merkez ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair 4353 sayılı Yasanın 3/B maddesine göre, `Hazineye ait her türlü davalarla genel muvazene içindeki dairelere ait hukuk ve ceza davalarının ve bütün icra işlerinin ait olduğu makam ve mercilerde takip ve müdafaasını yaptırmak`, il muhakemat müdürlerinin görevlerindendir. Aynı Yasanın 18. maddesine göre de, `umumi muvazene içindeki dairelere ait hukuk ve ceza davalarında ve her türlü icra takiplerinde bu daireler mahkemeler, hakemler, icra daireleri ve dava ve icra işleriyle alakalı sair merciler nezdinde temsil vazifesi Maliye Bakanlığına bağlı Hazine avukatları tarafından görülür; muhakemat müdürleri dahi bu yetkiyi kullanabilirler.`İncelenen olayda Hazine avukatı tarafından anılan yasal normlara uygun biçimde, Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğünün davaya katılması isteminde bulunulmuş, mahkemece de bu doğrultuda karar verilmiştir. Karar başlığında katılanın isminin gösterilmemiş olması, davacının adının yazıldığı bölüme ise İl Turizm Müdürlüğü ibaresinin eklenmiş bulunması, Yerel Mahkemece mahallinde giderilmesi mümkün bir eksiklik ve maddi hata olarak değerlendirilmiştir. Gerekçeli karardaki bu maddi hata Yargıtay Özel Dairesince de sürdürülmüş ve davaya katılanın İstanbul İl Turizm Müdürlüğü olduğu yolundaki bir kabulle, sözü edilen Müdürlüğün davaya katılma yetkisinin bulunmadığı belirtilmişse de, gerçekte istemde bulunan ve davaya katılanın Kültür ve Turizm Bakanlığı olması karşısında, öncelikle sözü geçen Bakanlığın davaya katılma hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığının saptanması gerekmektedir.Herhangi bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için, Ceza Yargılaması Yasasının davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşulun gerçekleşmesi, başka deyişle suçtan zarar görmüş bulunması veya herhangi bir yasada, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel biçimde düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Yasasının davaya katılmayı düzenleyen 29. maddesine göre, kaçakçılığı önleme, izleme ve soruşturmakla görevli olanların bu Yasa kapsamına giren suçlara ilişkin tutanaklar ve soruşturma belgelerini bir müzekkere ile Cumhuriyet Savcılığına vermeleri üzerine ilgili gümrük idareleri katılan sıfatını kazanacaklardır. Yine 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Yasanın 4/son maddesine göre, Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlığın veya görevlendireceği mercilerin Cumhuriyet savcılığına yazılı müracaatta bulunmasıyla anılan Bakanlık katılan sıfatını kazanacaktır. Özel yasa hükümleri gereğince davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi hallerde, bunların ayrıca suçtan zarar görmüş olup olmadıklarını araştırmaya gerek bulunmamaktadır.Hemen belirtelim ki, 1618 sayılı Yasada izin almaksızın seyahat acentalığı faaliyeti yürütme suçuna ilişkin ceza davalarına Kültür ve Turizm Bakanlığının katılabileceğine dair özel bir hükme yer verilmemiştir. O halde, anılan Bakanlığın katılma isteminin genel hükümlere göre sonuca bağlanması zorunludur. Gerek yargılama sırasında yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 365., gerekse denetim tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5271 sayılı CYY’nın 237. maddelerinde ise, suçtan zarar gören gerçek veya tüzel kişilerin davaya katılabilecekleri belirtilmektedir. Öte yandan, Ceza Genel Kurulu’nun 24.12.1965 gün ve 58-55 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, katılma talebinin kabulüne esas teşkil edecek zarardan maksat, suçtan doğrudan doğruya meydana gelen veya gelmesi umulan zarardır. Dolaylı olarak meydana gelebilecek zararlar nedeniyle davaya katılma mümkün değildir.Kültür ve Turizm Bakanlığının 1618 sayılı Yasada öngörülen çeşitli yetki ve görevleri mevcuttur. Örneğin; Yasanın 2. maddesine göre `işletme belgesi verme`, 6. maddeye göre `şube açma izni verme`, 9. maddeye göre `sınav yapma`, 11. maddeye göre `acente açılacak yeri ve konumunu denetleme`, 12. maddeye göre `teminat alma`, 18. maddeye göre acentelerin bir önceki yıla ait `çalışma raporlarını denetleme` ve 24. maddeye göre de seyahat acentaları ile Seyahat Acentaları Birliğini genel olarak denetleme yetkisi bunlar arasında sayılabilir. Ancak, Bakanlığın salt bu sayılan yetki ve görevlere sahip olması, izinsiz seyahat acenteliği faaliyetinde bulunma suçundan doğrudan zarar gördüğü anlamına gelmez. Yine, bu suçla korunan hukuki yarar kamu gelirlerinin korunması olmadığı için, izinsiz acentelik faaliyetleri nedeniyle kamunun bazı harçları almaktan yoksun kalması keyfiyeti de dolaylı zarar niteliğindedir. Dolaylı zarar ise, davaya katılma hakkı vermez. Aksinin kabulü, düzenleme ve denetim yetkilerine sahip tüzel kişilerin kendi yetki alanlarına giren hususlardaki ihlaller nedeniyle açılan tüm kamu davalarına katılabilecekleri sonucunu doğuracaktır ki, bu durumda örneğin silah taşıma izni vermeye yetkili İçişleri Bakanı veya yetkilendirdiği Valilerin, izinsiz silah taşıma suçlarına ilişkin kamu davalarına veya yerel yönetimlerden izin alınması gereken her türlü faaliyetin izinsiz yapılmasından kaynaklanan suçlara ilişkin kamu davalarına belediyelerin katılabileceklerini kabul etmek gerekir. Oysa yasa koyucunun muradı bu olmadığı gibi, özel hukuk tüzel kişilerine oranla kamu tüzel kişilerine davaya katılma konusunda farklı ölçütler getiren böyle bir uygulama sistemle de çelişecektir. Kaldı ki, ceza yargılama hukuku sistemimizde Cumhuriyet savcıları kamu adına hareket ederek soruşturma işlemlerini gerçekleştirmekte, kamu davası açmakta, ayrıksı durumlar dışında kovuşturma sırasında hazır bulunmakta, karar ve hükümlere karşı kamu adına yasa yoluna başvurabilmektedirler. Bu nedenle, kamu tüzel kişilerinin düzenleme ve denetim yetkilerinin kapsamına giren ve ilgili tüzel kişiyi dolaylı biçimde zarara uğratan herhangi bir ihlale ilişkin olarak açılan kamu davasına katılmalarının pratik bir faydası da bulunmamaktadır. Ayrıca, bu ikincil faaliyetler sözü edilen kurumların asli görevlerini yerine getirmeleri bakımından ciddi bir işgücü kaybı ve külfet oluşturmaktadır.Öte yandan Yargıtay C.Başsavcılığının itiraz yazısında, 1618 sayılı Yasanın 29. ve 30. maddelerinde belirtilen hallerde yasak olarak seyahat acenteliği faaliyetlerinde bulunanlar hakkında açılan kamu davalarına TÜRSAB’ın katılabildiği belirtilerek, bu uygulamanın Kültür ve Turizm Bakanlığı bakımından da emsal alınması gerektiği ileri sürülmüşse de, bu uygulamanın, sözü edilen Birliğin 1618 sayılı Yasanın 34. ve Seyahat Acentaları Birliği Yönetmeliğinin davaya katılmayı Birliğin görevi olarak saptayan 4. maddesine dayandığı, başka deyişle bu düzenlemelerle Birliğe yasal anlamda özel bir müdahale olanağı sağlandığı gözden kaçırılmamalıdır.Bu itibarla, 1618 sayılı Yasada öngörülen suçlardan doğrudan zarar görmeyen ve bu suçları takip görevi bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının, bu suçlarla ilgili davaya katılma hak ve yetkisinin bulunmadığı, yerel mahkemenin yanılgılı uygulamaya dayalı katılma kararının da hükmü temyize hak vermeyeceği cihetle, temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş bulunması isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve bir kısım Kurul Üyesi ise; 1618 sayılı Seyahat Acentaları ve Seyahat Acentaları Birliği Yasasının 1, 6, 24, 27, 30 ve 32. maddeleriyle seyahat acentaları üzerinde ve faaliyet konularıyla ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığına tanınan yetkinin nitelik ve kapsamına ve keza 18.01.1943 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4363 sayılı Yasanın 2, 18 ve 19. maddesi hükümlerine binaen Kültür ve Turizm Bakanlığının doğrudan irtibatlı olan ve eylemden doğrudan zarar gören hükmi şahsiyet sıfatıyla 1618 sayılı Yasada öngörülen suçlara ilişkin kamu davalarına katılma hak ve yetkisinin bulunduğunu belirterek itirazın kabulü yönünde karşı oy kullanmışlardır.
    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 30.01.2007 günlü birinci müzakerede gerekli oyçoğunluğuna ulaşılamaması nedeniyle, 06.02.2007 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

  • Ticari Nitelikteki Aracın Üretim Hatası Olması Nedeniyle İadesi İle Bedelinin Tahsili İstemine İlişkin

    Ticari Nitelikteki Aracın Üretim Hatası Olması Nedeniyle İadesi İle Bedelinin Tahsili İstemine İlişkinÖzet : “…Dava ticari nitelikteki aracın üretim hatası olması nedeniyle iadesi ile bedelinin tahsili istemine ilişkin olup, araç ticari nitelikte oldugundan UYUSMAZLIGIN TİCARET MAHKEMESİNDE GÖRÜLMESİ GEREKİRKEN, tüketici mahkemesi olarak davanın görülüp sonuçlandırılması, görev kamu düzenine ilişkin olduğundan dogru görülmemiştir…”
    Yargıtay19. Hukuk Dairesi
    Esas : 2016/15771Karar : 2018/685Karar Tarihi : 15/02/2018 
    “İçtihat Metni”MAHKEMESİ : Tüketici Mahkemesi
    Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
    KARAR
    Davacı vekili, davacının, davalı … Bilişim ve Motorlu Araçlar San. Tic. A.Ş.’den 14/05/2012 tarihinde VF77N9HL0CJ586411 şase numaralı 2012 model Citroen Yeni Berlingo SX 1.6 Kamyoneti, 39.400.- TL bedel karşılığında satın aldığını, aracın düzenli bakımlarının yapıldığını, 01/06/2012 tarihinde aracın sola çekmesi ve 100-120 hız/km arasında titreme nedeniyle servise gittiğini rot/balans ayarı yapıldığını, arızanın yinelediğini, araç garanti süresi içinde 7 defa arızalandığından, 6502 ve 4077 Sayılı T.K.H.K. md. 13 ve Garanti Belgesi Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelik’in 14. maddesi uyarınca garanti süresi içerisinde 7 defa arıza tekrarladığından ayıplı aracın yenisi ile değiştirilmesi veya ödenen bedelin taraflar arasında imzalanan sözleşme tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı … Otomotiv A.Ş. vekili; zamanaşımı ve görev itirazlarının olduğunu, aracın ayıplı olmadığını, hali hazırda halen kullanıldığını ve beklenen faydayı karşıladığını, davacının talebinin M.K. md. 2 ve B.K. md. 227’ye aykırı olduğunu, aksi düşünülerek aracın misli ile değiştirilmesine veya bedel iadesine karar verilmesi halinde, aracın satış tarihinden itibaren kullanım bedelinin semenden tenzil edilmesine, değer kaybının tespit edilerek araç bedelinden düşülmesine, ve araç üzerindeki takyidatların kaldırılmasına karar verilmesini, davacının talebi haksız ve yersiz olduğundan davanın reddine karar verilmesini istemiştir.Davalı … Bilişim ve Motorlu Araçlar San. Tic. A.Ş. vekili; dava konusu araçta herhangi bir ayıp olmadığını, araca davacı ile birlikte hem uzun hem de kısa yol testi yapıldığını, herhangi bir sola çekme ya da titremeye rastlanmadığını, rot kontrollerinin standart dahilinde olduğunu, davalı … A.Ş.’nin diğer davalının sadece bir şubesi olduğundan bahisle husumet itirazında bulunarak davanın reddini istemiştir.Mahkemece yapılan yargılama, toplanan delillere ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davaya konu araçta herhangi bir sağa sola çekme, titreme durumunun olmadığı, aracın halen arızalı olarak kullanıldığına ilişkin iddialarının asılsız olduğu, bu durumun yapılan keşif ve düzenlenen teknik heyet raporuyla da sabit olduğu, davacının talebinin 6502 Sayılı Yasa ve Garanti Belgesi Uygulama Esaslarına Dair Yönetmelikte belirtilen şartları taşımadığı, onarım hakkını kullanarak davaya konu araçtan hali hazırda faydalandığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava ticari nitelikteki aracın üretim hatası olması nedeniyle iadesi ile bedelinin tahsili istemine ilişkin olup, araç ticari nitelikte olduğundan uyuşmazlığın ticaret mahkemesinde görülmesi gerekirken, tüketici mahkemesi olarak davanın görülüp sonuçlandırılması, görev kamu düzenine ilişkin olduğundan doğru görülmemiştir.
    SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 15/02/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • Ticari Mümessil, Ticari Vekil Ayrımı Ve Yetkileri

    Ticari Mümessil, Ticari Vekil Ayrımı Ve YetkileriVekaleten şirket adına bono düzenleme – Ticari mümessil-ticari vekil ayrımı ve yetkileri – Ticari vekile vekaletnamede verilen yetkiler arasında şirket nam ve hesabına kambiyo senetlerinden olan bono düzenleme yetkisi verilmemişse borçlu şirketi sorumlu kılmayacağı
    Yargıtay12. Hukuk Dairesi
    Esas : 2017/5549Karar : 2018/7155Karar Tarihi : 03.07.2018  
    “İçtihat Metni”
    BÖLGE ADLİYEMAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi … Hukuk DairesiİLK DERECEMAHKEMESİ : … İcra Hukuk Mahkemesi
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :Bölge Adliye Mahkemesince HMK’nun 353/1-b-2 maddesi göre hüküm kurulmuş olduğundan temyizi kabil olduğu anlaşılmakla temyiz incelemesine geçildi:Alacaklı tarafından borçlu hakkında bonoya dayalı olarak yapılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlatılan takiplerde davacı borçlu şirket icra mahkemesine başvurusunda; takiplere konu senetlerdeki imzaların şirket yetkilisi … tarafından vekaletname ile vekil tayin edilen … tarafından atıldığı,ancak …’e vekaletnamede verilen yetkiler arasında kambiyo taahhüdünde bulunma yetkisi verilmediği,bu nedenle şirketin bonolar nedeni ile borçtan sorumlu olmadığı iddiası ile takibin durdurulmasını talep ettiği, … İcra Hukuk Mahkemesi’nin 16.01.2017 tarih ve 2016/255 – 2017/10 Karar sayılı kararı ile itirazın kabulü ile takibin durdurulmasına karar verildiği, alacaklının ilk derece mahkemesi kararına karşı istinaf yoluna başvurduğu, … Bölge Adliye 4. Hukuk Dairesi’nin 28.03.2017 tarih ve 2017/271 – 2017/515 sayılı kararı ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, borca itirazın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 449/1. maddesinde ticari mümessilin tanımı; “ticari mümessil, bir ticarethane veya fabrika veya ticari şekilde işletilen diğer bir müessese sahibi tarafından işlerini idare ve müessesenin imzasını kullanarak bilvekale imza vazetmek üzere sarih veya zımni kendisine mezuniyet verilen kimsedir” şeklinde yapılmıştır.6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 547/1 maddesinde ise ticari mümessil “Ticari temsilci, işletme sahibinin, ticari işletmeyi yönetmek ve işletmeye ilişkin işlemlerde ticaret unvanı altında, ticari temsil yetkisi ile kendisini temsil etmek üzere, açıkça ya da örtülü olarak yetki verdiği kişidir.” şeklinde tanımlanmıştır.Ticari mümessilin temsil yetkisinin kapsamı kanunda tam olarak belirlenmiştir. Bu haliyle ticari mümessillik, sınırı kanunla çizilmiş iradi bir temsil yetkisidir. Ticari mümessil, iyiniyetli üçüncü kişilere karşı, işletme sahibi adına kambiyo taahhüdünde bulunmaya ve onun adına işletmenin amacına giren her türlü işlemleri yapmaya yetkili olup açıkça yetkili kılınmadıkça, taşınmazları devredemez veya bir hak ile sınırlandıramaz (BK 450; TBK 548).Ticari mümessillik ticaret siciline tescil olunur. Ancak işletme sahibi tescilden önce de temsilcinin yaptığı işlemden sorumludur (BK. 449/2; TBK. 542/2).Ticari mümessil, işletme sahibini temsile yetkili bir kişi olmanın yanı sıra, aynı zamanda ticari işletmenin belirli yetkilere sahip idarecisi niteliğini de taşır. Örneğin bir bankanın genel müdürü, hukuki bakımdan bankanın ticari mümessilidir; ancak idari bakımdan da, yürütme organının bir parçasıdır. Nitekim, ticari mümessilliğin bu yönü, ticari mümessili tarif eden BK 449/l’de “…işlerini idare …” ibaresiyle vurgulanmıştır.Ticaret şirketleri organları aracılığıyla idare ve temsil edildiğinden, ticari mümessil tayin etme yetkisi de organlarına aittir.Ticaret şirketlerinde idare ve temsil yetkisine sahip organlar, her ticaret şirketinin türüne göre değişiklik gösterir. Ancak şu hususu belirtmek gerekir ki, ticaret şirketlerinin tümünde ticari mümessil şirket ana sözleşmesiyle de tayin edilebilir.Mülga 6762 sayılı TTK 539/II (6102 sayılı TTK 616/1-b) ve 545. (6102 sayılı TTK 631/1) maddelerine göre, limitet şirketlerde, şirket sözleşmesinde aksine hüküm olmadıkça, ticari mümessil tayinine genel kurul yetkilidir. Buradan anlaşılacağı üzere, ticari mümessil doğrudan şirket sözleşmesiyle tayin edilebileceği gibi, şirket sözleşmesinde kararlaştırılması şartıyla bu yetkinin şirketi idare ve temsile yetkili müdürlere bırakılması da mümkündür.İşletme sahibinin, ticari mümessil dışında, duruma göre başka yardımcılardan da yararlanması mümkündür. Bu yardımcılardan, konumu ve yetkileri bakımından, ticari mümessile en çok benzeyeni ticari vekildirTicari mümessillik gibi ticari vekalet de, BK’nun 32 vd. (TBK 40 vd.) maddelerinde düzenlenmiş temsilin ticari hayatın ihtiyaçlarına uydurulmuş bir türüdür. Dolayısıyla ticari vekalet, ticari mümessillik gibi tek taraflı hukuki işlemle verilen bir temsil yetkisini içerir.BK 453/lve II’ye göre, “Ticari vekil, ticari mümessil sıfatını haiz olmaksızın bir ticarethane veya fabrika veya ticari şekilde işletilen diğer bir müessese sahibi tarafından müessesenin bütün işleri veya muayyen bazı muameleleri için temsile memur edilen kimsedir.Bu salahiyet, müessesenin mutad olan muamelelerinin cümlesine şamildir. Şu kadar ki ticari vekil kendisine sarih mezuniyet verilmedikçe istikraz edemez ve kambiyo taahhütlerinde ve muhakeme ve murafaada bulunamaz.”Aynı husus TBK 551. maddesinde ise “Ticari vekil, bir ticari işletme sahibinin, kendisine ticari temsilcilik yetkisi vermeksizin, işletmesini yönetmek veya işletmesinin bazı işlerini yürütmek için yetkilendirdiği kişidir.Bu yetki, işletmenin alışılmış bütün işlemlerini kapsar. Ancak, ticari vekil açıkça yetkili kılınmadıkça, ödünç olarak para veya benzerlerini alamaz, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, dava açamaz ve açılmış davayı takip edemez.” şeklinde düzenlenmiştir.Bu hükümden hareketle ticari mümessillik ile ticari vekalet arasındaki farkları ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:Ticari mümessil, hem ticari işletme hem esnaf işletmesi için; ticari vekil ise, sadece ticari işletme için tayin edilebilir.Ticari mümessil, bir işletmenin tüm işlerini idare etmekle görevlendirildiğinden, onun, işletmenin hem olağan hem olağanüstü nitelikteki bütün işleri yapmaya yetkisi vardır. Buna karşılık genel yetkili ticari vekil, işletmenin sadece olağan (mutad) işleriyle sınırlı temsil yetkisine sahiptir. Olağanüstü işlemleri yapabilmesi için, işletme sahibinin özel yetkisine ihtiyaç vardır. Belli bir işin ya da işlemin ifasıyla görevlendirilen sınırlı (özel) yetkili vekillerin sahip oldukları temsil yetkilerinin kapsamı ise, kendilerine bırakılan iş ya da işlemin niteliğine göre belirlenir.Ticari vekil, özel yetki verilmedikçe tacir adına ödünç alamaz, kambiyo taahhütlerinde bulunamaz ve davacı veya davalı olarak mahkemelerde taciri temsil edemez.(BK. 453/2; TBK 551/2) Oysa ticari mümessil, bu tür işlemleri dahi yapma yetkisine sahiptir.Nihayet, ticari mümessilin temsil yetkisinin ticaret siciline tescili gerekirken (BK 449/II-III); ticari vekilin temsil yetkisi sicile tescil edilemez (HGK’nun 19.06.2013 tarih ve 2013/12-2 esas, 2013/866 karar sayılı kararı).Somut olayda,bonoları keşideci sıfatı ile imzaladığı ihtilafsız olan …’ün ticari mümessil olarak tayin edildiğine ilişkin ,Mülga 6762 sayılı TTK 539/II (6102 sayılı TTK 616/1-b) ve 545. (6102 sayılı TTK 631/1) maddelerine göre, borçlu şirket tarafından alınmış bir genel kurul kararı bulunmadığı gibi, 13.02.2014 tarihli 00738 yevmiye numaralı Pazar Noterliğince onaylanmış şirket kuruluş sözleşmesinde şirket müdürü olarak atanan …’ya verilen yetkiler arasında ticari mümessil tayin etme yetkisinin bulunmadığı da anlaşılmıştır.Borçlu şirket müdürü … tarafından 25.07.2016 tarihli 0203 yevmiye numaralı … Noterliğince verilen vekaletnamede …’ün şirketin bazı işlemleri için ticari vekil olarak atandığı ve bu vekaletnamede verilen yetkiler arasında şirket nam ve hesabına kambiyo senetlerinden olan bono düzenleme yetkisinin bulunmadığı görülmüştür. Bu durumda Hakkı Öksüz tarafından düzenlenen bonoların borçlu şirketi sorumlu kılmayacağı anlaşılmaktadır.O halde Bölge Adliye Mahkemesince, alacaklının istinaf yoluna başvurusunun HMK’nun 353/1-b-1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.
    SONUÇ : Borçlunun temyiz isteminin kabulü ile Bölge Adliye Mahkemesi kararının yukarıda yazılı nedenlerle 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 03.07.2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • TİCARİ İLİŞKİ OLMADAN ALINAN ÇEK KAMBİYO VASFINI YİTİRİR

    Yargıtay12. Hukuk Dairesi

    Esas : 2019/4768Karar : 2020/2474Karar Tarihi : 10/03/2020
    MAHKEMESİ : … Bölge Adliye Mahkemesi
    Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hâkimi … tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü :
    Alacaklı tarafından çeke dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla başlatılan takibe karşı, borçlunun icra mahkemesine yaptığı itirazında, sair itirazları ile birlikte, takibe konu çeki bedelsiz ve zorla imzaladığını, gasp ve tehdit baskısı ile çeki imzaladığını Küçükçekmece C.Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğunu belirterek takibin iptalini talep ettiği, mahkemece istemin reddine karar verildiği , borçlu tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği görülmektedir.
    6102 Sayılı TTK m.780/1-b ve 781/1 maddeleri gereğince, çekin kayıtsız ve şartsız muayyen bir bedeli ödeme vaadi unsurunu içermesi ve illetten mücerret olması gerekir.
    … 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2018/630 Esas sayılı dosyasının 24.01.2019 tarihli 1. celsesinde alacaklı …’ın “…müşteki (…) yanımızda iki adet 1.200.000 TL.’lik çeki keşide ederek bana verdi…Benim müşteki ile hiç bir ticari ilişkim olmamıştır, olaydan önce kendisini tanımıyordum, çekleri benim adıma düzenlettirmemin nedeni, çekleri kendim teslim almaya gitmem ve telefon ile kardeşimi arayarak kendim teslim aldığım için adıma yazdırmanın daha doğru olacağını…” şeklinde beyanda bulunduğu görülmüştür.
    TTK’nun 780/1. maddesinin (b) bendinde çekin kayıtsız ve şartsız belirli bir bedelin ödenmesi için havaleyi içermesi gerektiği, 781. maddesinde de bu unsuru içermeyen bir senedin çek sayılmayacağı hükme bağlanmıştır. Alacaklının çekin lehtarı, borçlunun çekin keşidecisi olduğu görülmüş, alacaklının ceza dosyasındaki beyanında açıkça borçlu ile aralarında hiçbir ticari ilişki olmadığını, borçluyu tanımadığını ikrar ettiği göz önünde bulundurulduğunda bu durumda çek kayıtsız ve şartsız bir ödeme vaadini içermediğinden kambiyo vasfı taşımayan bu belge nedeniyle borçlu hakkında kambiyo senetlerine özgü yolla takip yapılması mümkün değildir.
    O halde, ilk derece mahkemesince, istemin kabulü ile İİK’nun 170/a-2.maddesi gereğince takibin iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi ve kararın istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmesi, isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir
    SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile, … Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi’nin 14.11.2018 tarih ve 2018/918 E.-2018/2110 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK’nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK’nun 373/1. maddeleri uyarınca KALDIRILMASINA ve … 5. İcra Hukuk Mahkemesinin 22.12.2017 tarih ve 2017/849 E.-2017/991 K. sayılı kararının BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 10/03/2020 gününde oy birliğiyle karar verildi.

  • Ticari Dava Şartı Arabuluculukta Yetkili Büro Ve Yetki İtirazı Çözümü Hakkında

    Ticari Dava Şartı Arabuluculukta Yetkili Büro Ve Yetki İtirazı Çözümü Hakkında Başvuru, uyuşmazlığın konusuna göre yetkili mahkemenin bulunduğu yer arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılır (HUAK m. 18A/4).
    Uyuşmazlık konusuna göre yetkili mahkemenin yetkisinin belirlenmesinde, diğer kanunlarda yer alan yetkiye ilişkin hükümler saklı kalmak üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 5 ilâ 18inci maddelerinde düzenlenmiş olan yetkiye ilişkin hükümleri uygulanacaktır. 

    Bu bağlamda,genel yetkili arabuluculuk bürosu, davalı gerçek veya tüzel kişinin başvuru tarihindeki yerleşim yeri mahkemesinin bulunduğu yer arabuluculuk bürosudur. Yerleşim yeri, 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre belirlenir. Gerçek kişilerin yerleşim yeri, bir kimsenin sürekli yerleşmek niyetiyle oturduğu yerdir.Tüzel kişilerde yerleşim yeri, kuruluş belgelerinde başka bir hüküm bulunmadıkça merkezinin bulunduğu (işlerinin yönetildiği) yerdir.

    Özel yetki hâlleri genel yetkiyi kaldırmaz,başvuran taraf seçim hakkına sahiptir. Kesin yetkinin söz konusu hâllerde, sadece kanun koyucunun belirttiği yerdeki mahkemenin bulunduğu yer arabuluculuk bürosu yetkili kabul edilir. Kesin yetkinin söz konusu olmadığı hâllerde,tacirler veya kamu tüzel kişileri, aralarında doğmuş veya doğabilecek bir uyuşmazlık hakkında, bir veya birden fazla mahkemeyi sözleşmeyle yetkili kılabilirler. Taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça başvuru sadece sözleşmeyle belirlenen bu mahkemelerin bulunduğu yer arabuluculuk bürosuna yapılır.

    Uyuşmazlık konusuna göre yetkili mahkemenin yetkisinin belirlenmesinde, arabuluculuğa başvuran tarafın yazılı beyanı esas alınır ve buna göre görevlendirme yapılır.
    Arabuluculuk bürosu yetki konusunda bir değerlendirme yapamaz. (Ticari uyş. Dava şartı arb kitabı s.75)
    Arabulucu, uyuşmazlığın konusuna göre kesin yetkinin söz konusu olduğu durumlar da dâhil olmak üzere, görevlendirmeyi yapan büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate alamaz.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Büronun yetkisizliğini ileri sürmek hak ve yetkisi karşı tarafa aittir.Karşı taraf en geç ilk toplantıda, uyuşmazlığın konusuna göre yetkiye ilişkin belgeleri sunmak suretiyle arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz edebilir. Bu durumda arabulucu, dosyayı derhâl ilgili sulh hukuk mahkemesine gönderilmek üzere büroya teslim eder. 

    Mahkeme, harç alınmaksızın dosya üzerinden yapacağı inceleme sonunda en geç bir hafta içinde yetkili büroyu kesin olarak karara bağlar ve dosyayı büroya iade eder(HUAK m. 18A/8, c.1-4)
    .Yetki itirazına ilişkin inceleme yapılırken mahkemece atamayı yapan büro değil görevlendirilen arabulucunun listesinde kayıtlı bulunduğu komisyon dikkate alınır (HUAK Yönetmeliği m. 25/4, c. 5).
    Mahkeme kararı büro tarafından 11.2.1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca masrafı suçüstü ödeneğinden karşılanmak üzere taraflara tebliğ edilir.Yetkisiz adliye arabuluculuk bürosu ayrıca kararı görevlendirdiği arabulucuya bildirir. 

    Arabulucu görevlendirmeyi Arabulucu Bilgi Sistemi üzerinden sonlandırır.Arabulucu bundan önceki yaptığı hizmetler sebebiyle ücrete hak kazanır(HUAK Yönetmeliği m. 25/4, c. 7-9). 
    Yetki itirazının reddi durumunda aynı arabulucu yeniden görevlendirilir ve görev süresi yeni görevlendirme tarihinden başlar. Bu ihtimalde arabulucu tarafından tarafların iletişim bilgilerine ulaşıldığı, tarafların davet edildiği ve ilk toplantının yapıldığı varsayılarak bu aşamaları gerçekleştiren arabulucunun görevine devam etmesinde fayda görülmektedir.

    Yetki itirazının kabulü durumunda ise kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde yetkili büroya başvurulabilir. Bu takdirde yetkisiz büroya başvurma tarihi yetkili büroya başvurma tarihi olarak kabul edilir. Yetkili büro, listeden arabulucu görevlendirir (HUAK m. 18A/8, c. 5-9).
    Karşı taraf en geç ilk toplantıda, uyuşmazlığın konusuna göre yetkiye ilişkin belgeleri sunmak suretiyle; bir başka ifadeyle, usulüne uygun olarak arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz etmezse, arabulucu yetki itirazını dikkate almaz ve arabuluculuk görüşmelerine devam eder.

    Bu konu hakkında benzer makaleler için tıklayın

  • TİCARİ DAVA NİTELİĞİNDEKİ MENFİ TESPİT DAVALARININ AÇILABİLMESİ İÇİN ARABULUCUYA BAŞVURU ZORUNLULUĞU BULUNMADIĞI

    TİCARİ DAVA NİTELİĞİNDEKİ MENFİ TESPİT DAVALARININ AÇILABİLMESİ İÇİN ARABULUCUYA BAŞVURU ZORUNLULUĞU BULUNMADIĞIİstanbul BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 14. Hukuk Dairesi 
    Esas : 2019 / 521 Karar : 2019 / 423 Karar Tarihi : 21.03.2019
    Konu : MENFİ TESPİT DAVASI – TİCARİ DAVA NİTELİĞİNDEKİ MENFİ TESPİT DAVALARININ AÇILABİLMESİ İÇİN ARABULUCUYA BAŞVURU ZORUNLULUĞU BULUNMADIĞI – İLK DERECE MAHKEMESİNCE DAVA ŞARTLARINA AYKIRI KARAR VERİLDİĞİ – İLK DERECE MAHKEMESİNİN İSTİNAFA KONU KARARININ KALDIRILMASI – DAVANIN YENİDEN GÖRÜLMESİ İÇİN DOSYANIN KARARI VEREN İLK DERECE MAHKEMESİNE GÖNDERİLMESİ(6102 S. K. m. 5/A) (6325 S. K. m. 18/A) (2004 S. K. m. 72) (6100 S. K. m. 115, 355)
    Taraflar arasında görülen menfi tespit davasının ilk derece mahkemesince yapılan yargılaması sonucunda, ilamda yazılı nedenlerle davanın reddine ilişkin verilen hükme karşı davacı vekilince istinaf kanun yoluna başvurulması üzerine dairemize gönderilmiş olan dava dosyası incelendi.
    TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARININ ÖZETİ
    Davacı asil dava dilekçesinde özetle: Davalı yanca İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2017/6592 Esas sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını ve ödeme emrinin tebliğinden sonra yasal süresi içerisinde icra takibine itiraz ettiğini ve İstanbul 4. İcra Hukuk Mahkemesinin 2018/769 esas sayılı dosyası ile dava açtığını, davaya konu borcu ödediğini, davalı yana borcunun bulunmadığını belirterek, İstanbul 10. İcra Müdürlüğünün 2018/769 esas sayılı dosyası, GOP 3. İcra Müdürlüğünün 2018/13 talimat dosyalarında ihtiyati tedbir kararı verilmesini, davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
    Davalıya dava dilekçesi tebliğ edilmeden, dosya üzerinden karar verilmiş olduğundan, cevap dilekçesi bulunmamaktadır.
    İLK DERECE MAHKEMESİNİN KARARININ ÖZETİ
    İlk derece mahkemesince dosya üzerinden yapılan inceleme sonucunda; 7155 sayılı Kanun’un 20. maddesi, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na eklenen 5/A maddesi ve 7155 Sayılı Kanun’un 23. maddesi ile 6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’na eklenen 18/A-2 maddesi uyarınca, arabulucuya başvurulmadan dava açılmış olması karşısında, davanın Türk Ticaret Kanunu’nun 5/A, 6325 sayılı Kanunun 18/A-2, Hukuk Mahkemeleri Kanunu’nun 114/2 ve 115/2 maddeleri uyarınca dava şartı yokluğu nedeni ile usulden reddine karar verilmiştir.Bu karara karşı davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
    İLERİ SÜRÜLEN İSTİNAF SEBEPLERİ
    Davacı vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle;
    Müvekkilinin iş bu davayı açmadan önce arabulucuya başvurduğunu, buna ilişkin belgelerin ve arabulucu tarafından düzenlenen son tutanağın dava dilekçesi ekinde sunulmasına rağmen, mahkemenin bu belgeleri incelemeden karar verdiğini, dava şartı eksikliği bulunmadığını belirterek, ilk derece mahkemesinin usul ve yasaya aykırı kararının kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.
    İNCELEME VE GEREKÇE
    Dava hukuki niteliği itibariyle, İİK’nın 72. maddesi uyarınca, icra takibinden sonra açılmış menfi tespit davasıdır.
    İlk derece mahkemesince, davanın ticari dava olup arabulucuya başvurulmadan dava açıldığı, TTK’nın 5/A maddesindeki dava şartının bulunmadığı gerekçesiyle, HMK’nın 115/2. maddesi uyarınca davanın usulden reddine karar verilmiş, bu karara karşı davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
    İstinaf incelemesi, HMK’nın 355. maddesi uyarınca, davacı vekili tarafından ileri sürülen istinaf nedenleri ve kamu düzeni yönüyle sınırlı olarak yapılmıştır.
    6/12/2018 tarihli, 7155 sayılı Kanun’un 20. maddesiyle TTK’ya eklenen 5/A maddesi uyarınca, “(1) Bu Kanunun 4 üncü maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.”
    6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18/A maddesi uyarınca, “(1) İlgili kanunlarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiş ise arabuluculuk sürecine aşağıdaki hükümler uygulanır.
    (2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.”
    Bu hukuki açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde: Davacının iş bu davadaki talebi, menfi tespit istemine ilişkindir. TTK’nın 5/A maddesine göre, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır. Davanın konusu (müddeabih), dava dilekçesindeki talep sonucu, yani neticei talep esas alınarak belirlenir. Neticei talebin bir para alacağının tahsili veya tazminat olduğu durumlarda, arabulucuya başvuru yapılmış olması dava şartıdır.
    Menfi tespit davaları bu kapsamda değerlendirilemez. Çünkü, menfi tespit davalarında, bir miktar alacağın tahsili talebi yoktur. Yani, ticari dava niteliğindeki menfi tespit davalarının açılabilmesi için arabulucuya başvuru zorunluluğu bulunmamaktadır. İlk derece mahkemesinin karar gerekçesi bu nedenle usul ve yasaya aykırıdır.
    Diğer taraftan, somut olayda davacının, iş bu davayı açmadan önce (ihtiyari olarak) arabulucuya başvurduğu, arabulucunun katılımıyla düzenlenmiş olan anlaşmaya varılamadığına ilişkin tutanağın dava dilekçesine eklendiği, istinafa konu kararın bu yönüyle de usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşılmaktadır.
    Açıklanan bu gerekçelerle, ilk derece mahkemesince dava şartlarına aykırı karar verildiği anlaşılmakla, HMK’nın 353/1.a.4. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemesinin istinafa konu kararının kaldırılmasına ve davanın yeniden görülmesi için dosyanın, kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine dair aşağıdaki karar verilmiştir.
    KARAR : Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere;
    1-HMK 353/1.a.4. maddesi uyarınca, işin esası incelenmeksizin, İlk Derece Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA,
    2-Davanın yeniden görülmesi için dosyanın kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilmesine,
     3-Taraflarca yatırılan istinaf peşin harçlarının ilk derece mahkemesi tarafından, talep halinde iadesine,
    4-Taraflarca istinaf başvurusu için yapılan yargılama giderlerinin esas hükümle birlikte, İlk Derece Mahkemesi tarafından, yargılama giderleri içinde değerlendirilmesine,
    5-Gerekçeli kararın ilk derece mahkemesince taraflara tebliğine dair;
    HMK’nın 353/1.a.6. maddesi uyarınca, dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, 21/03/2019 tarihinde, oybirliği ile ve kesin olarak karar verildi.

  • Ticari davalarda arabuluculuk şart haline geldi

    01 Ocak 2019 da yürürlüğe girecek olan “Ticari uyuşmazlıklarda dava şartı arabuluculuk” la ilgili yasa maddeleri…Özetle, 01 ocaktan itibaren aşağıda yasa metninde yazılı ticari davalar açılmadan önce arabuluculuk bürosuna başvurulmuş ancak anlaşma sağlanamamış olması dava şartı haline getiriliyor..Ancak, ihtiyati haciz veya ihtiyati tedbir talepleri için bu zorunluluk aranmıyor..

    MADDE 20- 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununun 5 inci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.
    “3. Dava şartı olarak arabuluculuk MADDE 5/A- (1) Bu Kanunun 4 üncü maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.
    (2) Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren altı hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla iki hafta uzatılabilir.”
    MADDE 21- 6102 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.
    “GEÇİCİ MADDE 12- (1) Bu Kanunun dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümleri, bu hükümlerin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemeleri ve bölge adliye mahkemeleri ile Yargıtayda görülmekte olan davalar hakkında uygulanmaz.”
    MADDE 22- 7/6/2012 tarihli ve 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanununun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir.
    “Şu kadar ki dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin 18/A maddesi hükmü saklıdır.”
    MADDE 23- 6325 sayılı Kanuna Dördüncü Bölümden sonra gelmek üzere “Dava Şartı Olarak Arabuluculuk” başlığıyla Beşinci Bölüm ve aşağıdaki madde eklenmiş, diğer bölümler buna göre teselsül ettirilmiştir.
    “Dava şartı olarak arabuluculuk
    MADDE 18/A- (1) İlgili kanunlarda arabulucuya başvurulmuş olması dava şartı olarak kabul edilmiş ise arabuluculuk sürecine aşağıdaki hükümler uygulanır.
    (2) Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde mahkemece davacıya, son tutanağın bir haftalık kesin süre içinde mahkemeye sunulması gerektiği, aksi takdirde davanın usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtarın gereği yerine getirilmez ise dava dilekçesi karşı tarafa tebliğe çıkarılmaksızın davanın usulden reddine karar verilir. Arabulucuya başvurulmadan dava açıldığının anlaşılması hâlinde herhangi bir işlem yapılmaksızın davanın, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilir.
    (3) Daire Başkanlığı, sicile kayıtlı arabuluculardan bu madde uyarınca arabuluculuk yapmak isteyenleri, varsa uzmanlık alanlarını da belirterek, görev yapmak istedikleri adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonlarına göre listeler ve listeleri ilgili komisyon başkanlıklarına bildirir. Komisyon başkanlıkları, bu listeleri kendi yargı çevrelerindeki arabuluculuk bürolarına, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirecekleri sulh hukuk mahkemesi yazı işleri müdürlüğüne gönderir.
    (4) Başvuru, uyuşmazlığın konusuna göre yetkili mahkemenin bulunduğu yer arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne yapılır.
    (5) Arabulucu, komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden büro tarafından belirlenir. Ancak tarafların listede yer alan herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmaları hâlinde bu arabulucu görevlendirilir.
    (6) Başvuran taraf, kendisine ve elinde bulunması hâlinde karşı tarafa ait her türlü iletişim bilgisini arabuluculuk bürosuna verir. Büro, tarafların resmî kayıtlarda yer alan iletişim bilgilerini araştırmaya da yetkilidir. İlgili kurum ve kuruluşlar, büro tarafından talep edilen bilgi ve belgeleri vermekle yükümlüdür.
    (7) Taraflara ait iletişim bilgileri, görevlendirilen arabulucuya büro tarafından verilir. Arabulucu bu iletişim bilgilerini esas alır, ihtiyaç duyduğunda kendiliğinden araştırma da yapabilir. Elindeki bilgiler itibarıyla her türlü iletişim vasıtasını kullanarak görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve ilk toplantıya davet eder.  Bilgilendirme ve davete ilişkin işlemlerini belgeye bağlar.
    (8) Arabulucu, görevlendirmeyi yapan büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate alamaz. Karşı taraf en geç ilk toplantıda, yetkiye ilişkin belgeleri sunmak suretiyle arabuluculuk bürosunun yetkisine itiraz edebilir. Bu durumda arabulucu, dosyayı derhâl ilgili sulh hukuk mahkemesine gönderilmek üzere büroya teslim eder. Mahkeme, harç alınmaksızın dosya üzerinden yapacağı inceleme sonunda en geç bir hafta içinde yetkili büroyu kesin olarak karara bağlar ve dosyayı büroya iade eder. Mahkeme kararı büro tarafından 11/2/1959 tarihli ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca taraflara tebliğ edilir. Yetki itirazının reddi durumunda aynı arabulucu yeniden görevlendirilir ve dokuzuncu fıkrada belirtilen süreler yeni görevlendirme tarihinden başlar. Yetki itirazının kabulü durumunda ise kararın tebliğinden itibaren bir hafta içinde yetkili büroya başvurulabilir. Bu takdirde yetkisiz büroya başvurma tarihi yetkili büroya başvurma tarihi olarak kabul edilir. Yetkili büro, beşinci fıkra uyarınca arabulucu görevlendirir.
    (9) Arabulucu, yapılan başvuruyu görevlendirildiği tarihten itibaren üç hafta içinde sonuçlandırır. Bu süre zorunlu hâllerde arabulucu tarafından en fazla bir hafta uzatılabilir.
    (10) Arabulucu; taraflara ulaşılamaması veya taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması ya da tarafların anlaşması yahut tarafların anlaşamaması hâllerinde arabuluculuk faaliyetini sona erdirir ve son tutanağı düzenleyerek durumu derhâl arabuluculuk bürosuna bildirir.
    (11) Taraflardan birinin geçerli bir mazeret göstermeksizin ilk toplantıya katılmaması sebebiyle arabuluculuk faaliyetinin sona ermesi durumunda toplantıya katılmayan taraf, son tutanakta belirtilir ve bu taraf davada kısmen veya tamamen haklı çıksa bile yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulur. Ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine hükmedilmez. Her iki tarafın da ilk toplantıya katılmaması sebebiyle sona eren arabuluculuk faaliyeti üzerine açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılır.
    (12) Tarafların arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaları hâlinde, arabuluculuk ücreti, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin eki Arabuluculuk Ücret Tarifesinin İkinci Kısmına göre aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde karşılanır. Bu durumda ücret, Tarifenin Birinci Kısmında belirlenen iki saatlik ücret tutarından az olamaz.
    (13) Arabuluculuk faaliyeti sonunda taraflara ulaşılamaması, taraflar katılmadığı için görüşme yapılamaması veya iki saatten az süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâllerinde, iki saatlik ücret tutarı Tarifenin Birinci Kısmına göre Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. İki saatten fazla süren görüşmeler sonunda tarafların anlaşamamaları hâlinde ise iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde uyuşmazlığın konusu dikkate alınarak Tarifenin Birinci Kısmına göre karşılanır. Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır.
    (14) Bu madde uyarınca arabuluculuk bürosu tarafından yapılması gereken zaruri giderler; arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılması hâlinde anlaşma uyarınca taraflarca ödenmek, anlaşmaya varılamaması hâlinde ise ileride haksız çıkacak taraftan tahsil olunmak üzere Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır.
    (15) Arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar geçen sürede zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez.
    (16) Dava açılmadan önce ihtiyati tedbir kararı verilmesi hâlinde 6100 sayılı Kanunun 397 nci maddesinin birinci fıkrasında, ihtiyati haciz kararı verilmesi hâlinde ise 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 264 üncü maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen dava açma süresi, arabuluculuk bürosuna başvurulmasından son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar işlemez.
    (17) Arabuluculuk görüşmeleri, taraflarca aksi kararlaştırılmadıkça, arabulucuyu görevlendiren büronun bağlı bulunduğu adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunun yetki alanı içinde yürütülür.
    (18) Özel kanunlarda tahkim veya başka bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoluna başvurma zorunluluğunun olduğu veya tahkim sözleşmesinin bulunduğu hâllerde, dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmaz.
    (19) İlgili kanunlarda dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin kabul edilen özel hükümler saklıdır.
    (20) Bu bölümde hüküm bulunmayan hâllerde niteliğine uygun düştüğü ölçüde bu Kanunun diğer hükümleri uygulanır.”
    ABONELİK SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN PARA ALACAKLARINA İLİŞKİN TAKİBİN BAŞLATILMASI USULÜ HAKKINDA KANUNKanun No. 7155    Kabul Tarihi: 6/12/2018

  • TİCARET UNVANI VE MARKAYA TECAVÜZÜN TESPİTİ VE ÖNLENMESİ İSTEMİ

    Özet : Sessiz kalma yolu ile hak kaybının oluşması için öncelik hakkı sahibinin kullanımdan haberdar olması gerekmekte ise de sessiz kalmanın kaç yıl sonra hak kaybına yol açacağı ile ilgili kesin bir süre vermek mümkün değildir. Burada önemli olan öncelik hakkı sahibinin sonraki kullanıma bir süre katlanmış olmasıdır. Bu itibarla bu sürenin belirlenmesinde somut olayın özelliklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu sürenin belirlenmesinde de esas alınacak olan dürüstlük kuralıdır. Sessiz kalma yoluyla hak kaybının gerçekleşip gerçekleşmediği değerlendirilirken, öncelik hakkının sahibinin sonraki tescil veya kullanımdan haberdar olduktan sonra izlediği yol ve sergilediği tavır önemlidir. Bu durumda, davalının tescilsiz ticaret unvanı kullanımının başlangıcı nazara alınarak bu tarihten itibaren tespit ve dava tarihine kadar geçen süre belirlendikten sonra işbu davanın açılmasının TMK’nIn 2. maddesi kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerekirken, mahkemece resen dikkate alınması gereken bu husus tartışılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

    T.C.Yargıtay11. Hukuk Dairesi
    Esas : 2016/6803Karar : 2017/7532 Karar Tarihi : 21.12.2017
    Taraflar arasında görülen davada … 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce verilen 16/03/2016 tarih ve 2013/224-2016/146 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş olup, duruşma için belirlenen 19.12.2017 günü hazır bulunan davacı vekili Av…. ile davalı vekili Av….dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hakimi … tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:Davacı vekili, davacı şirket ortaklarından olan davalı …’ın 25/02/2005 tarihinde hisselerini diğer ortaklara devretmek suretiyle ortaklıktan ayrıldığını, davacı adına tescilli “İTİMAT” unsurlu markaların bulunduğunu, taraflar arasında düzenlenen sulh sözleşmesi ve marka/patent kullandırma sözleşmeleri ile “…Sucukları” ve “… İtimat” kelimelerinin davalı tarafından kullanılmasına muvafakat edildiğini, davalının 12/06/2006 tarihinde et ve et ürünleri ticareti, büyük ve küçükbaş hayvan alım satımı ve taahhüt işleri ile iştigal etmek üzere işletme açarak “…” ticaret unvanı ve işletmesini tescil ettirdiğini, davalı tarafından üretilen sucukların nitelik, içerik, lezzet, kalite konusunda davacı şirket tarafından üretilen sucuklardan farklı olması nedeniyle müşteri şikayetleri geldiğini, bunun üzerine yapılan marka/patent kullandırma sözleşmesinin haklı nedenle fes edildiğini, davalı tarafından haksız ve kötü niyetli olarak TPE nezdinde “… İtimat” unsurlu marka tescilinde bulunulduğunu ileri sürerek; davalının, davacı şirketin ticaret unvanına ve markalarına tecavüzün tespiti ve men-i ile davalı tarafından kötü niyetli olarak tescil ettirilen “… İtimat” markasının hükümsüzlüğüne ve terkinine, marka hakkına tecavüz fiillerinin durdurulması, tecavüzün giderilmesi ve devamının önlenmesi için “İtimat” ibaresinin kullanıldığı tüm üretim aracı, ürün, evrak, reklam tabelası vs. emtiaya el konularak imhasına, davalının haksız rekabetinin tespiti ile men-ine, haksız rekabet sonucu olan maddi durumun ortadan kaldırılmasına, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, ticaret unvanına tecavüz dolayısıyla 5.000 TL maddi tazminatın, 5.000 TL manevi tazminatın, marka hakkına tecavüz dolayısıyla 5.000 TL yoksun kalınan kazanç tazminatının ve 5.000 TL manevi tazminatın, haksız rekabet nedeniyle 5.000 TL maddi tazminatın ve 5.000 TL manevi tazminatın sözleşmeye aykırılığın gerçekleştiği tescil tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, hükmün ilanına karar verilmesini talep ve dava etmiş, ıslah dilekçesiyle talebini yükseltmiştir.Davalı vekili, davalının kullanımının hukuka uygun olduğunu, davacının haklarına tecavüzünün söz konusu olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre; davacının ticaret unvanına yönelik olarak açtığı davanın kabulüne, davalının tescilsiz olarak kullandığı “İtimat Et ve Et Ürünleri” ticaret unvanının davacının “İtimat Et ve Et Ürünleri San. ve Tic. Ltd. Şti.” unvanı ile iltibas yarattığı ve davalının tescilsiz unvanının davacı unvanına tecavüz ettiğinin tespitine, menine, davanın açıldığı tarih itibari ile davalı kullanımının davacının markalarından doğan haklarına tecavüz etmediğinin tespitine, davalının tescilsiz olarak kullandığı ve davacının unvanına tecavüz eden “İtimat Et ve Et Ürünleri” ticaret unvanını kullanmasının yasaklanmasına, davalı adına tescilli “… İtimat” markasının hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, bu markanın üretim araçları, ürün, evrak ve reklam tabelasında kullanılmasının önlenmesine, bunların toplanmasına, hükmün kesinleşmesinden müteakip imhasına, davalının marka kullanımı davacı markalarına tecavüz etmediğinden, bu kullanımın davacı markaları ile haksız rekabet yaratmadığının tespitine, davalının tescilsiz olarak kullandığı “İtimat Et ve Et Ürünleri” unvanının ise davacı ticaret unvanına tecavüz ettiğinin tespiti ile davacı ticaret unvanı ile TTK 54/2 ile TTK 55/1 (a) bendinin 4. alt bendi kapsamında kalmasından dolayı haksız rekabetin bulunduğunun tespitine, önlenmesine, davalının tescilsiz olarak ticaret unvanı kullanması nedeniyle ticaret unvanına tecavüz ve bu eylemin haksız rekabet olmasından dolayı uğradığı 52.010,24 TL maddi tazminatın, 5.000 TL manevi tazminatın 22/02/2013 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, hüküm özetinin ilanına karar verilmiştir.Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.2- Dava, markaya ve ticaret unvanına tecavüzün tespiti, meni, sonuçlarının ortadan kaldırılması, haksız rekabetin tespiti, meni, sonuçlarının ortadan kaldırılması, maddi ve manevi tazminat ile hükmün ilanı istemlerine ilişkindir. Mahkemece, davalının tescilsiz olarak kullandığı “İtimat Et ve Et Ürünleri” ticaret unvanının davacının “İtimat Et ve Et Ürünleri San. ve Tic. Ltd. Şti.” unvanı ile iltibas yarattığının ve davalı tescilsiz unvanının davacı unvanına tecavüz ettiğinin tespitine, menine, davalının tescilsiz olarak kullandığı ve davacının unvanına tecavüz eden “İtimat Et ve Et Ürünleri” ticaret unvanını kullanmasının yasaklanmasına, davacı ticaret unvanı ile TTK 54/2 ile TTK 55/1 (a) bendinin 4. alt bendi kapsamında kalmasından dolayı haksız rekabetin bulunduğunun tespitine ve haksız rekabetin önlenmesine, davalının tescilsiz olarak ticaret unvanı kullanması nedeniyle ticaret unvanına tecavüz ve bu eylemin haksız rekabet olmasından dolayı maddi ve manevi tazminata hükmedilmiştir.Uzun süreli sessiz kalma suretiyle hak kaybı, TTK’da düzenlenmiş değildir. Bu durum Dairemiz uygulaması ile hukukumuza yerleşmiş olup, yasal dayanağı da TMK’nin 2. maddesidir. Sessiz kalma yolu ile hak kaybının oluşması için öncelik hakkı sahibinin kullanımdan haberdar olması gerekmekte ise de sessiz kalmanın kaç yıl sonra hak kaybına yol açacağı ile ilgili kesin bir süre vermek mümkün değildir. Burada önemli olan öncelik hakkı sahibinin sonraki kullanıma bir süre katlanmış olmasıdır. Bu itibarla bu sürenin belirlenmesinde somut olayın özelliklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu sürenin belirlenmesinde de esas alınacak olan dürüstlük kuralıdır. Sessiz kalma yoluyla hak kaybının gerçekleşip gerçekleşmediği değerlendirilirken, öncelik hakkının sahibinin sonraki tescil veya kullanımdan haberdar olduktan sonra izlediği yol ve sergilediği tavır önemlidir. Bu durumda, davalının tescilsiz ticaret unvanı kullanımının başlangıcı nazara alınarak bu tarihten itibaren tespit ve dava tarihine kadar geçen süre belirlendikten sonra işbu davanın açılmasının TMK’nin 2. maddesi kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi gerekirken, mahkemece resen dikkate alınması gereken bu husus tartışılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.3- Mahkemece, davalı adına 2005/13674 sayılı ile tescilli “… İtimat” markasının hükümsüzlüğüne ve sicilden terkinine, davalının “… İtimat” markasının hükümsüzlüğünün tespiti nedeni ile bu markanın üretim araçları, ürün, evrak ve reklam tabelasında kullanılmasının önlenmesine, bunların toplanmasına, hükmün kesinleşmesine müteakip imhasına karar verilmiştir. Ancak, sadece markanın hükümsüzlüğüne karar verilmesi bu markanın üretim araçları, ürün, evrak ve reklam tabelasında kullanılmasının önlenmesine, bunların toplanmasına ve imhasına karar verilmesini gerektirmez. Davalının markası tescilli bulunduğu süredeki kullanımı haksız olarak nitelendirilemeyeceğinden ilgili markayı taşıyan ürün ve evrakların toplatılmasına ve imhasına karar verilmesi yerinde görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir.4- Dava dilekçesinde, tazminat kalemleri ayrı ayrı gösterilerek, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla, ticaret unvanına tecavüz dolayısıyla 5.000 TL maddi tazminatın, 5.000 TL manevi tazminatın, marka hakkına tecavüz dolayısıyla 5.000 TL yoksun kalınan kazanç tazminatının ve 5.000 TL manevi tazminatın, haksız rekabet nedeniyle 5.000 TL maddi tazminatın ve 5.000 TL manevi tazminatın faizi ile birlikte davalıdan tahsili istenmişse de davada talep edilen marka hakkına tecavüz dolayısıyla 5.000 TL yoksun kalınan kazanç tazminatı ve 5.000 TL manevi tazminat ile haksız rekabet nedeniyle 5.000 TL maddi tazminat ve 5.000 TL manevi tazminat talepleri hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmemesi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.5- Bozma sebep ve şekline göre, davalı vekilinin tazminat miktarı, faiz, vekalet ücreti ve yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada gerek görülmemiştir.
    SONUÇ : Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, (2), (3), (4) numaralı bentlerde yazılı nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, hükmün davalı yararına BOZULMASINA, (5) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tazminat miktarı, faiz, vekalet ücreti ve yargılama giderlerine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, takdir olunan 1.480,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, ödediği peşin temyiz harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 21/12/2017 tarihinde (3) no’lu bent yönünden oyçokluğu, diğer bentler yönünden oybirliğiyle karar verildi.
    KARŞIOY
    1- Dava, davalı adına tescilli markanın hükümsüzlüğü, tescilli marka hakkına ve ticaret unvanına tecavüz ile haksız rekabet sebebiyle men, toplatma, maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir.2- Mahkemece, davalı adına tescilli markanın hükümsüzlüğüne karar verilmiş ve karar bu yönüyle Dairemizce oybirliğiyle onanmıştır. Keza, marka hükümsüzlüğüyle beraber davalı şirketin “itimat” tanıtıcı işaretini taşıyan ürünler ile üretim araçları, iş evrakının ve reklam tabelasının kullanımın önlenmesi, toplatılması ve imhasına ilişkin hüküm fıkrasının da oybirliğiyle bozulmasına karar verilmiştir.3- Mahkemece, davalı tarafın “itimat et ve et ürünleri” unvanını tescilsiz olarak kullanmasının, ticaret unvanına tecavüz ve haksız rekabet oluşturduğunun tespiti, men ve önlenmesi ile sadece bu sebeple maddi ve manevi tazminata karar vermiş, bu karar da Daire çoğunluğunca, davalının söz konusu ticaret unvanını tescilsiz olarak vergi levhasında ve uzun yıllardır kullanıyor olması nedeniyle sessiz kalma sebebiyle hak kaybı yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekip gerekmediği hususunun değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. Kanaatimce, gerçekten bir hakka tecavüz eylemi olsaydı, Daire çoğunluğunun bu teorik değerlendirmesi yerinde olurdu. Ancak, taraflar arasında imzalanan 09.02.2005 tarihli Sözleşme ile, davacı şirketin, şirket ortaklığından ayrılma payı karşılığı, şirket adına tescilli “…Sucukları” ve “… İtimat” markalarını, birlikte veya ayrı ayrı, hem İŞYERİNDE, hem de MAMÜLLERDE kullanma hakkı süresiz, şartsız ve ücretsiz olarak davalıya verilmiş ve daha sonra bu sözleşme noter de de aynen tekrarlanmıştır. Davalı şahıs, limitet şirketten ayrılma payı karşılığı markayı kullanma hakkı elde ettiği için marka üzerinde bir nevi sözleşmesel hak elde etmiştir. Sözleşme, süresiz borç doğuran bir sözleşme olup, TBK 123 vd. maddeleri uyarınca, sürekli borç ilişkisinde, haklı sebep olmaksızın ve süre verilmeksizin, keza sözleşmenin feshi karşılığı davalı tarafın uğrayacağı zarar giderilmeksizin sözleşmenin tek taraflı feshi mümkün değildir. Davacı tarafın noterden gönderdiği fesih ihbarnamesinde sözleşmeyi fesih sebebi olarak gösterdiği hususlara mahkemece itibar edilmediği ve bu husus davacı yanca temyize getirilmediği için davacının davalı yandan bu sebeple bir tazminat talep etmesi mümkün olmadığı gibi, 09.02.2005 tarihli sözleşme ile davalının işyerinde “KOÇKAN” ve “ÎTİMAT” ibaresini kullanmasına müsaade edildiğine göre, bu müsaade işyeri evrakında ve işyeri tabelalarının yanında, tescilsiz ticaret unvanı olarak kullanımı da kapsar. Anılan nedenle, sadece vergi levhasında geçen ibare nedeniyle tazminat talebi mümkün değildir. Biran için eylem haksız rekabet olsa bile, sözleşmenin ayakta olduğu dönem için tazminat talebi de mümkün değildir. Anılan nedenlerle “sessiz kalma sebebiyle hak kaybı” müessesine gerek kalmadan da, ticaret unvanına tecavüz ve haksız rekabet iddiaları yönünden davanın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmün bozulması gerektiğini düşündüğümden, Dairemiz çoğunluğunun sadece bu kısım itibariyle kararın bozulması yönündeki düşüncesine katılmıyorum.

  • Ticaret Hukuku ve Ticari Davalar

    Ticaret Hukuku hukuk alanında oldukça geniş bir yere sahip ve kendine has çok fazla düzenleme içeren ticari hayatın işleyişinde önemli rol oynayan hukuk dalıdır.

    Bu alanda yerli ve yabancı tacirlerin talebi doğrultusunda şirket açılışlarının gerçekleştirilmesi ve tescili, ticaret adı ve işletme ünvanı tescili işlemlerinin yürütülmesi başta olmak üzere, genel kurul ve yönetim kurullarının toplanmasına ilişkin prosedürün yerine getirilmesi ve toplantının sağlıklı olarak sona erdirilmesi, kurul kararlarına ilişkin ihtilafların giderilmesi konularında ticaret hukuku oldukça önem arz etmektedir.


    Bunun yanında, bu alanda şirket esas sözleşmesinin değiştirilmesi, sermaye artırımı ve indirimi işlemleri, sermaye değişiklikleri sonucunda ortakların zarara uğraması halinde zararın giderilmesi, ortakların kişisel alacaklarının takibi ve şirket alacaklarının icra müdürlüğü ve mahkemeler aracılığıyla takibinin sağlanarak tahsil edilmesi işlemlerini gerçekleştirmektedir.


    Aynı şekilde şirketin sona erme, iflas ve tasfiye işlemlerinin yanı sıra, ortakların ceza sorumluluğunu gerektiren fiillere karşı ceza hukuku alanı karşımıza çıkmaktadır. Bu alanlarda yapılması gereken iş ve işlemlerde ise problem yaşamamak, süreci zararsız ya da en az zararla atlatmak anlamında hukuki destek almak oldukça önemli olduğunu belirtmek isteriz.


    Genel olarak Ticari Davalara konu olan uyuşmazlıklar ve konuları sıralarsak ;


    – Yerli ve yabancı müvekkillerin ihtiyaçları doğrultusunda adi şirket, limited, anonim, komandit veya kolektif ve kooperatif şirketlerin kurulması işlemlerinin gerçekleştirilmesi


    – Ticaret adı ve işletme ünvanı işlemleri, ticaret ünvanının korunması ve ünvana tecavüze karşı hukuki koruma


    – Şirket esas sözleşmesinin değiştirilmesi ve tescili


    – Ortakların kişisel alacaklarının takibi


    – Yönetim Kurulu, Genel Kurul toplantıları ve kararlarına ilişkin işlem ve ihtilaflar


    – Sermaya artırım ve indirim işlemleri, haksız sermaye artırımı nedeniyle ortakların uğradığı zararın tazmini


    – Şirket bölünmesi, birleşmesi ve tür değiştirmesi işlemleri


    – Ticari sözleşmelerin hukuk tekniği kapsamında hazırlanması ve sözleşmelerden doğan ihtilafın ticaret mahkemelerinde çözümü


    – Şirket alacaklarının icra müdürlükleri ve mahkemeler aracılığıyla takibi, borçlunun malvarlığı üzerinde haciz ve satış işlemlerinin tamamlanması ve alacağın tahsili


    – Hisse senedi ve şirket malvarlıklarının alım-satımı


    – Şirket çalışanları ile şirket arasındaki hizmet sözleşmelerinin düzenlenmesi ve ihtilafın çözümlenmesi


    – Şirket sözleşmelerinin hazırlanması ve sözleşmeye ilişkin ihtilafların hukuki takibi


    – Şirketin sona erme, iflas ve tasfiye işlemleri

     

    Her biri başlı başına uzun ve detaylı işlemler içeren bu uyuşmazlık ve konular ticaret hukukun genel uyuşmazlık türlerini oluşturmaktadır.

    Bu konu hakkındaki benzer makalelerimiz için tıklayın

  • Terör Saldırısı Sebebiyle Yaralanan Sivillerin Maddi Ve Manevi Tazminat Hakları Nelerdir ?

    Terör Saldırısı Sebebiyle Yaralanan Sivillerin Maddi Ve Manevi Tazminat Hakları Nelerdir ?

    5233 Sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun Uyarınca
    Kapsam  
    Bu kanun uyarınca “maddi zararlar”ın sulhen (dava açmadan) karşılanması esastır. Manevi tazminat talepleri bu kanunun kapsamı dışında bırakılmıştır. Ayrıca AİHM hak ihlali tazminatları ve ilama bağlı (mahkeme kararına bağlı) alacaklar da kapsam dışı bırakılan tazminat kalemleri arasındadır.Kapsama TMK’nın 1. Maddesi’nde yer alan terör amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek “her türlü suç teşkil eden eylemler” nedeni ile oluşan zararlar dâhil edilmiştir.

    Kanun kapsamında hak sahibi olarak değerlendirilecekler, gerçek kişiler veya özel hukuk tüzel kişileri olabilir. Yani yaralı ya da ölenin mirasçısı başvurabileceği gibi, eylem nedeni ile maddi zarara uğramış bölgedeki dershane, ticarethane gibi kurumlarla, lokanta, kuyumcu vb. esnaf statüsündeki iş yerleri de bu kanun kapsamında başvurucu olabileceklerdir.

    Terör örgütü üyeliği ya da propagandası suçlaması nedeniyle mahkûm olmuş olanlar kapsam dışı bırakılmıştır.Hakkında terör örgütü üyeliği ya da propagandası nedeniyle dava açılmış bulunan kişiler hakkında ise, dava sonuçlanıncaya kadar, bu kanun kapsamında herhangi bir işlem yapılamaz. Ancak kişi hakkında soruşturma yürütülüyor olması, bu kanuna göre başvuruya engel değildir.

    Ceza, Ağır Ceza, Asliye Ceza, Sulh Hukuk, Adalet, Gaziantep, Tazminat, idari dava Avukatı, Haberler, News, Uyuşturucu, Cinsel Taciz, Sosyal Medya, Hacker, Siber Suç, Cezaevi, Gardiyan, Savcı, Başsavcı, Adliye, Zabıt Katibi, Hakim, Cinayet, Gasp, Yaralama, Yankesicilik, Tecavüz, İstismar, Whatsapp, Twitter, Instagram, Kadına Şiddet, Velayet, Nafaka, Terör, Terörist

    Zarar Tespit Komisyonu, Başvurunun Süresi, Şekli ve Sonuçlandırılması

    Başvurunun muhatabı, olayın gerçekleştiği yer valiliğidir. Bu kanun kapsamında, valiliğe yapılan bir başvuru olması halinde, başvurudan itibaren 10 gün içerisinde, valinin görevlendirmesiyle “zarar tespit komisyonu” kurulur.Başvurucular; yukarıdaki kapsama dahil edilmiş zarar görenler veya mirasçılarıdır.Başvurularda; zarar görenin veya mirasçılarının adı, soyadı, ikametgâh adresi, zararın nevi, tutarı, gerçekleşme şekli ile gerçekleştiği yer ve tarihin yer alması gerekmektedir.

    Komisyon; cana, vücut bütünlüğüne ve mala yönelik zararların tespit edilmesi ve uğranılan zararları sulh yoluyla karşılayacak safi miktarların belirlenmesi; mahsup edilecek miktarların belirlenmesi; nakdi ödemenin şekli, tutarı, yaralanma ve çalışma gücü kaybı oranlarının tespiti ve ayni ifa tarzının belirlenmesi görevlerini yapar.Zararlar nakdi karşılanabileceği gibi, ayni karşılanması mümkünse, ayni olarak karşılanır.

    Örneğin, patlamada ses aracı zarar gördüyse aynı niteliklerde bir araç verilecektir.Mahsup edilecek kalemler, yani alınacak maddi tazminattan düşürülecek ödemeler şunlardır; kamu kurum ve kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca uygulanmış projelerin zararların giderilmesine katkıları;zarar görenin değerlendirebileceği enkaz ve diğer yararlar;sigorta şirketlerince veya ilgili mevzuata göre kamu kurum ve kuruluşları ile sosyal güvenlik kuruluşlarınca ödenen tazminatlar, tedavi ve cenaze giderleri;Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonundan yapılan yardımlar.

    Ceza, Ağır Ceza, Asliye Ceza, Sulh Hukuk, Adalet, Gaziantep, Tazminat, idari dava Avukatı, Haberler, News, Uyuşturucu, Cinsel Taciz, Sosyal Medya, Hacker, Siber Suç, Cezaevi, Gardiyan, Savcı, Başsavcı, Adliye, Zabıt Katibi, Hakim, Cinayet, Gasp, Yaralama, Yankesicilik, Tecavüz, İstismar, Whatsapp, Twitter, Instagram, Kadına Şiddet, Velayet, Nafaka, Terör, Terörist

    Başvurunun Süresi ve Şekli

    Başvuru, zarara neden olan olayın öğrenilmesinden itibaren 60 gün ve her halde olayın meydana gelmesinden itibaren 1 yıl içerisinde yapılır.Öğrenmeden itibaren 60 günlük süre geçirilmiş ise, sürenin, olayın bir terör olayı olduğunun bir mahkeme kararı ile tespit edilmesini müteakip, 60 gün olarak başlatılabilmesi mümkün olabilmelidir. 

    Sağlık sorunları ve tedavisi süren ve işgücü kaybı, tedavinin sonunda ortaya çıkacak olan kişiler bakımından da “zararın öğrenilmesi” süreci devam ettiğinden, bu sürecin bitiminden, yani zararın tam olarak öğrenilmesinden sonraki 60 gün içinde başvurmak mümkün olmalıdır. Danıştay kararları da bu yöndedir. Ancak bu ikinci durumda başvuru süresi en çok bir yıldır.Ancak bu iki husus bir hukuk tartışması içermektedir. Risksiz yöntem “olay”dan itibaren 60 gün içinde başvurmaktır.

    Yaralanma ve engelli hale gelme durumlarında, hastanede yatış süresi başvuru süresinin hesaplanmasında hesaba katılmaz.Ancak, yaralandıktan hastaneye yatana kadar geçen süre, 60 günlük başvuru süresinden düşecektir. Hastaneden taburcu olunduğunda, yatana kadar geçen süre düşerek kalan süre işlemeye başlayacaktır.

    Kanunun önceki metnindeki “sakatlanma” ibaresi “engelli hale gelme” olarak değiştirilmiştir.Başvuru, olayın meydana geldiği İl Valiliğine yapılır.Eyleme şehir dışından katılmış olan kişiler, olayın olduğu yer valiliğine kendi valilik, kaymakamlık ve T.C. Dış Temsilcilikleri eliyle başvurabilirler.Devletin diğer makamlarına, kamu kurum ve kuruluşlarına yapılan başvurular da ilgili valiliğe gönderilir.

    Ceza, Ağır Ceza, Asliye Ceza, Sulh Hukuk, Adalet, Gaziantep, Tazminat, idari dava Avukatı, Haberler, News, Uyuşturucu, Cinsel Taciz, Sosyal Medya, Hacker, Siber Suç, Cezaevi, Gardiyan, Savcı, Başsavcı, Adliye, Zabıt Katibi, Hakim, Cinayet, Gasp, Yaralama, Yankesicilik, Tecavüz, İstismar, Whatsapp, Twitter, Instagram, Kadına Şiddet, Velayet, Nafaka, Terör, Terörist

    Başvurunun Sonuçlandırılması

    Komisyon, başvurudan itibaren 6 ay içerisinde çalışmasını sonuçlandırır. Ancak gerekli görüldüğü hallerde vali bu süreyi 3 ay daha uzatabilir.Dava açma süresi içinde yapılan başvurular,dava açma süresini durdurur. Dava açma süresine ilişkin açıklamalar, aşağıda tam yargı davası başlığında yapılmıştır. Dolayısıyla bu kanuna göre, zarar tazmini başvurusu yapıldığında İYUK’tan kaynaklanan dava açma süreleri bu başvuruyla durmaktadır.

    Karşılanacak Zararın Kapsamı

    *Hayvanlara, ağaçlara, ürünlere ve diğer taşınır taşınmazlara verilen her türlü zarar;
    *Yaralanma, engelli hale gelme ve ölüm hallerinde uğranılan zararlar ile tedavi ve cenaze giderleri;
    *Terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle kişilerin mal varlıklarına ulaşamamalarından kaynaklanan maddi zararlar.

    Komisyonca tespitler ve hesaplamalar yapıldıktan sonra sulhname tasarısı hazırlanır ve bir örneği davet yazısı ile birlikte hak sahibine tebliğ edilir.Hak sahibi, davetin kendisine tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde, sulhname tasarısını imzalamak üzere, komisyona gitmeli veya yasal bir temsilci göndermelidir. Aksi takdirde sulhname tasarısını kabul etmemiş sayılır.

    Bu durumda İYUK hükümleri çerçevesinde, tamyargı yoluna başvurarak zararının tazmin edilmesini isteme hakkı saklıdır.Sulhnamede belirlenen zararlar, sulhnamenin imzalanmasından sonra, valinin onayı üzerine üç ay içerisinde karşılanır.Matbu sulhname örneğinde, “tüm zararlarım karşılandı” şeklinde bir ibra cümlesi yer almaktadır.

    Kanun, manevi zararlara ilişkin herhangi bir düzenleme içermemesi nedeniyle sulhname imzalanırken “manevi tazminat hakkım saklıdır” şeklinde şerh düşülmesi gerekmektedir.Bunun dışında başvuran mağdur, maddi zararlarının da tam karşılanmadığı düşüncesindeyse sulhnameyi imzalamamalıdır. Bu durumda uzlaşmazlık tutanağı  tutulmakta, dava açma süresi kaldığı yerden başlamaktadır.

    Terör eylemleri ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler sonucunda, malul olanlara çalışma gücü kaybı olması halinde, çalışma gücü kaybı oranında aylık bağlanır.Yine terör eylemleri ve terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler sonucunda, yaşamını yitirenlerin mirasçılarına da 5510 sayılı Kanun’un 34. Maddesi uyarınca aylık bağlanır.Nakdi ödemeler hak sahiplerinin banka hesaplarına yapılır.Bu Kanuna göre yapılacak başvurular her tür vergi, resim ve harçtan muaftır.

    Bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

Call Now