Etiket: ceza avukatı

  • Uyuşturucu Madde Miktarı İle İlgili Yargıtay Kararları

    Uyuşturucu Madde Miktarı İle İlgili Yargıtay Kararları

    Yargıtay 

    Ceza Genel Kurulu

    Esas : 2014/7Karar : 2014/322 Karar Tarihi : 10.6.2014
    Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısıyla uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında esrar kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebildikleri bildirilmektedir. Esrar kullanma alışkanlığı olanların bunları gözönüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda esrar maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur.

    Buna göre, esrar kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde esrar maddesi bulundurmaları halinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir.

    Uyuşturucu Kokain Kaçak Narkotik Kelepçe Tutuklu Hükümlü Sanık Şüpheli Soruşturma Kovuşturma İtiraz Cezaevi Hapishane Nezarethane Karakol Polis Savcı Hakim Yargıç Adliye Mahkeme Duruşma Ağır Ceza Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Yargıtay

    Ceza Genel Kurulu

    Esas : 2012/1335Karar : 2014/322 Karar Tarihi : 22.10.2013
    Bir ihbar üzerine yakalanan sanığın üzerinde taşıdığı poşetin içerisinde ele geçirilen kenevir bitkisi dışında, uyuşturucu madde ticareti yaptığı yolunda teknik ya da fiziki takip, tanık beyanı, iletişimin tespiti v.b gibi somut, yeterli, her türlü şüpheden arınmış, kesin ve inandırıcı herhangi bir delil elde edilememesi, uygulamada ilke olarak kabul edilen yıllık uyuşturucu madde kullanım miktarı göz önünde bulundurulduğunda, adli raporda belirtilen 345,510 gramlık esrar maddesinin yıllık şahsi kullanım sınırları içerisinde olması, sanığın uyuşturucu maddeyi satmak için değil kullanmak amacıyla satın aldığı yönündeki aksi kanıtlanamayan istikrarlı savunmaları birlikte değerlendirildiğinde, uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediği şüphe boyutundan öteye geçememektedir.

    Yargıtay Ceza Genel Kurulu

    Esas : 2014/Karar : 2014/322Karar Tarihi : 10.06.2014
    UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİUYUŞTURUCU KULLANIMI VE SATMA OLGULARININ BELİRLENMESİTÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 188TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 191
    “İçtihat Metni” Uyuşturucu madde ticareti suçundan sanık F.. B..’in beraatine ilişkin, Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 31.05.2007 gün ve 84-138 sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 15.10.2012 gün ve 11616-15291 sayı ile;“Olay tutanağı, sanık savunması ve dosya kapsamına göre, montunun cebinden 9 paket halinde kağıda sarılı halde esrar elde edilen sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, sanık hakkında yazılı gerekçe ile beraat kararı verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

    Yerel mahkeme ise 21.02.2013 gün ve 385-109 sayı ile;“Sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti ile cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış, sanık savunmasında atılı suçu işlemediğini, uyuşturucu madde ticareti yapmadığını, uyuşturucu madde kullandığını belirtmiştir. Mahkememizin 31.05.2007 tarih ve 2007/138 karar numaralı ilamı ile sanığın savunmasına itibar edilerek uyuşturucu madde ticareti suçundan dolayı beraat kararı verilmiş, uyuşturucu madde kullanmak suçundan dolayı da Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştur.

    Dosya içerisinde sanığın savunmasının aksine maddi bir delil bulunmamaktadır. Sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair önceden yapılmış bir ihbar, Narkotik görevlilerce yapılmış teknik takip ya da fiziki takip bulunmamaktadır. Sanık Asayiş görevlilerince yakalanmış, bilahare Narkotik görevlilerine teslim edilmiştir.

    Evinde yapılan aramada uyuşturucu madde ele geçmemiştir. Ceza hukukunun temel amacı maddi gerçeği hiçbir duraksamaya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkarmaktır. Maddi gerçeğin ortaya çıkarılması soyut iddiadan öte maddi ve denetlenebilir delillerle desteklenmelidir.

    Dosya kapsamında yukarıda belirtildiği üzere sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla da belirlenen kriterler çerçevesinde maddi bir delil bulunmamaktadır. Bu itibarla sanığın savunmasına itibar etmek gerekmiştir. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi ceza hukukunun temel ilkelerinden birisidir.

    Esrar Marihuana Uyuşturucu Kokain Kaçak Narkotik Kelepçe Tutuklu Hükümlü Sanık Şüpheli Soruşturma Kovuşturma İtiraz Cezaevi Hapishane Nezarethane Karakol Polis Savcı Hakim Yargıç Adliye Mahkeme Duruşma Ağır Ceza Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair şüpheden uzak kesin ve inandırıcı maddi bir delil elde edilemediğinden beraatine karar verilerek mahkememizin 31.05.2007 tarih ve 2007/84-138 esas karar sayılı ilamıyla kurulan hükümde direnilmesine karar vermek gerekmiştir” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

    Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay C. Başsavcılığının 02.01.2014 gün ve 111909 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

    Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa isnat olunan uyuşturucu madde ticareti suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından;18.03.2007 tarihinde düzenlenen tutanağa göre; görevli polislerin asayiş ekibi olarak ring görevi ifa ettikleri sırada, Sinanpaşa Mahallesi köylü garajında daha önceden uyuşturucu madde bulundurmak ve kullanmaktan kaydı bulunan sanığı gördükleri, yapılan üst yoklamasında montunun altında kabarıklık görüldüğü ve ne olduğu sorulduğunda sanığın cebinden çıkarıp polislere vermiş olduğu poşette dokuz adet beyaz kağıtlara sarılı içinde esrar maddesi bulunan paketler görülerek muhafaza altına alındığı, Adana  Kriminal Polis Laboratuvarının 09.04.2007 gün ve 1225 sayılı raporuna göre; ele geçen 27 gram kenevir bitki parçalarından 9,5 gram esrar elde edilebileceğinin tespit edildiği,

    Sanığın incelemeye konu eylemden yaklaşık 6 ay kadar önce de üzerinde beş ayrı kağıt parçasına sarılmış, brüt 7, net 2.5 gram esrarla yakalandığı, İncelemeye konu uyuşturucu ticareti suçundan açılan davada, yerel mahkemenin tensip tutanağıyla sanık hakkında kullanmak amacıyla uyuşturucu bulundurma suçundan suç duyurusunda bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Sanık aşamalarda; üzerinde yakalanan esrar maddesinin kendisine ait olduğunu, haftada bir esrar kullandığını, olay günü tanımadığı kişilerden esrar aldığını, eve giderken polislerin yakaladığını beyan etmiştir.

    5237 sayılı TCK‘nun “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası; “Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, beş yıldan onbeş yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır” biçiminde olup, madde gerekçesinde de vurgulandığı gibi üçüncü fıkrada, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.

    Esrar Marihuana Uyuşturucu Kokain Kaçak Narkotik Kelepçe Tutuklu Hükümlü Sanık Şüpheli Soruşturma Kovuşturma İtiraz Cezaevi Hapishane Nezarethane Karakol Polis Savcı Hakim Yargıç Adliye Mahkeme Duruşma Ağır Ceza Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır.Aynı Kanunun “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak” başlıklı 191/1. maddesi ise; “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi, bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiş olup, gerekçesinde de belirtildiği üzere, madde metninde, izlenen suç politikası gereği olarak, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak değil, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır.

    Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde belirgin rol oynayan husus, bulundurmanın amacıdır. Ceza Genel Kurulunun 15.06.2004 gün ve 107-136 ile 06.03.2012 gün ve 387-75 sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında da belirtildiği üzere, uyuşturucu madde bulundurmanın, kullanma maksadına matuf olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı kriterler bulunmaktadır. Bunlardan ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediğidir. İkinci kriter, uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir.

    Kişisel kullanım için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin genellikle evinde veya işyerinde bulundurmaktadır. Buna karşın uyuşturucunun ev veya işyerine uzakta, çıkarılıp alınması güç ve zaman gerektiren depo, mağara, samanlık gibi bir yere gizlemesi kullanma dışında bir amaçla bulundurulduğunu gösterebilir. Yine, uyuşturucunun çok sayıda özenli olarak hazırlanmış küçük paketçikler halinde olması, her paketçiğin içine hassas biçimde yapılan tartım sonucu aynı miktarda uyuşturucu madde konulmuş olması, uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde veya yakınında, hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli bir belirtidir.

    Üçüncü kriter de, bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşit ve miktardır. Uyuşturucu madde kullanan kimse genelde bir ya da benzer etki gösteren iki değişik uyuşturucu maddeyi bulundurur. Bu nedenle değişik nitelikte ve farklı etkileri olan eroin, kokain, esrar ve amfetamin içeren tabletleri birlikte bulunduran sanığın bunları satmak amacıyla bulundurduğu kabul edilebilir. Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında esrar kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebildikleri bildirilmektedir.

    Kaçakçılık Eroin Kokain Uyuşturucu Metanfetamin Captagon Operasyon Narkotik Kaçak İçki Sahte İçki Sigara Kaçakçılık Gaziantep Ağır Ceza - Anlaşmalı Boşanma - Çekişmeli Boşanma - İşçi - İdari Dava - İş Davası - Velayet - Miras - Tüketici - Avukatı

    Esrar kullanma alışkanlığı olanların bunları gözönüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda esrar maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur. Buna göre, esrar kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde esrar maddesi bulundurmaları halinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir.

    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Emniyet görevlilerince daha önce hakkında uyuşturucu bulundurmaktan işlem yapıldığı için bilinen ve tanınan sanığın, olay tarihinde uyuşturucu maddeyi kolaylıkla satabileceği köylü garajında yakalanması, yapılan üst aramasında montunun cebinde satışa hazır dokuz ayrı pakete sarılı esrar maddesinin bulunması, sanığın yaklaşık altı ay önce de yakalandığı yerin yakınlarında benzer şekilde satışa hazır beş ayrı pakete sarılı esrar maddesiyle yakalanmış olması göz önüne alındığında, ele geçen net olarak 9,5 gram esrar elde edilebilecek toplam 27 gram uyuşturucu maddeyi uyuşturucu madde ticareti yapma amacıyla bulundurduğu kabul olunmalıdır.

    Bu itibarla, Özel Daire bozma kararı yerinde olup, yerel mahkeme direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı ve dokuz Genel Kurul üyesi ise; “Sanık tüm aşamalarda içmek için kimliğini bilmediği kişilerden aldığı esrarla eve giderken yakalandığını savunmuş, savunması doğrultusunda esrar kullanmadan hüküm giymiştir. Bu durumda ayrıca uyuşturucu madde ticaretinden de sanık aleyhine hüküm kurmak hak ve nesafet kurallarına uygun olmadığından, sanık savunmasına ve yakalanma yerine, şüpheden sanık yararlanır ilkesine göre isabetli olan yerel mahkeme hükmünün onanması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

    uyuşturucuyu

    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

    1- Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.02.2013 gün ve 385-109 sayılı direnme hükmünün, sanığın eyleminin uyuşturucu madde ticareti suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,

    2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.06.2014 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

    bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

  • UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMA SUÇUNUN SÜBUT BULMADIĞININ KABULÜ

    UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMA SUÇUNUN SÜBUT BULMADIĞININ KABULÜ

    Özet : Üst yoklamasında ayrı ayrı şeffaf poşetlerde, satışa hazır ve 17 parça halinde esrar ele geçirilen sanığın, uyuşturucu madde kullandığının teknik yöntemlerle de saptanmadığı dikkate alındığında, suç konusu uyuşturucu maddeleri içmek için bulundurduğuna yönelik savunmasının uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu gizlemeye ve bu suçun cezasından kurtulmaya yönelik olduğunun, bu bağlamda kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunun sübut bulmadığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin, sanığın; uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyeti yerine beraatine, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan ise beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmelidir.
    T.C.YargıtayCeza Genel Kurulu
    Esas : 2017/723 Karar : 2018/562 Karar Tarihi : 22.11.2018
    Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanık …’in, “Uyuşturucu madde ticareti yapma” suçundan CMK’nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine, “Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçundan ise 5237 sayılı TCK’nın 191/1-2-4-5, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve müsadereye ilişkin İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 08.03.2011 tarihli ve 48-60 sayılı hükümlerin, Cumhuriyet savcısı ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 11.11.2013 tarih ve 18299-9896 sayı ile;“A) Sanık hakkında ‘uyuşturucu madde ticareti yapma’ suçundan kurulan beraat hükmünün incelenmesi:Olay tutanağı içeriğine, sanığın yakalanış şekline, suç konusu uyuşturucu maddenin miktarı ile ele geçiriliş biçimine, sanığın savunmasına ve tüm dosya kapsamına göre; sanığın subut bulan atılı suçtan mahkûmiyeti yerine dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçelerle beraatine karar verilmesi…B) Sanık hakkında ‘kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma’ suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün incelenmesi:Sanığın, sübut bulan uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu gizlemek ve bu suçun cezasından kurtulmak için, uyuşturucu madde kullandığını belirttiği, sanığın uyuşturucu madde kullandığı teknik yöntemlerle de saptanmadığı dikkate alınarak, kullanmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak suçundan beraatine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi…” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.Yerel Mahkeme ise 27.05.2014 tarih ve 11-219 sayı ile;“…Bilindiği üzere; ‘…Ceza muhakemesi hukukunun temel prensiplerinden birisi de şüpheden sanığın yararlanacağı ilkesidir. Her hukuk devletinde kabul edilen ve masumluk karinesi ile sıkı bir ilgisi olan bu ilkeye göre, yapılan ceza muhakemesi sonunda fiilin sanık tarafından işlendiği, yüzde yüz belliliğe ulaşmadığı taktirde beraat kararı verilecektir. Böyle bir ilkenin kabul edilmesinin sebebi, bir suçlunun cezasız kalmasının, bir masumun mahkum olmasına tercih edilmesi, başka bir ifade ile masumluk karinesidir. Keza, şüphelinin veya sanığın savunmasının aksinin kanıtlanması ondan beklenemez. Kaldı ki, CMK’nın 147. maddesi uyarınca susma hakkı bulunmaktadır. Susma hakkını kullanan şüphelinin sükut ikrardan gelir deyişine dayanarak suçunu kabul ettiği söylenemeyeceği gibi savunmasını kanıtlaması da beklenemez. Şüpheliye yüklenen suçun sübuta erdiği kuşkuya yer vermeksizin ortaya çıkarılmalıdır. (Y.C.G.K.19.04.1993,6-81/110).’ O halde, yapılan ceza muhakemesinin sonunda belliliğe, örneğin fiilin sanık tarafından işlendiğinin veya işlenmediğinin sabit olduğu sonucuna varılmaması durumunda sanık mahkum edilemez. Ceza muhakemesinde esas olarak, fiilin fail tarafından işlendiği veya işlenmediği konusunda, hukuk düzenince kabul edilen vasıtalarla, yargılama makamının tam bir kanaate ulaşmasını temin ameliyesine ispat denir. Burada dikkat edilecek noktalar şunlardır: Burada inandırmak yetmez, tam bir kanaate ulaşılacaktır. Medeni usul hukukundan farklı olarak ceza muhakemesi hukukunda ispat yükü (külfeti) sorunu yoktur. Gerçekten şüpheliye susma hakkı tanıyan bir hukuk düzeninde, ispat yükünden söz edilmesi olanaksızdır. İspat için sabit oluş arandığına göre, bunun dışında mahkumiyet kararı verilemeyecektir; şüpheden sanık yararlanır ilkesi devreye girecektir. İspat ameliyesinde, hukuk düzeninin kabul ettiği vasıtalar delillerdir. Buna göre ceza muhakemesinde ispat için kullanmak istenen bir vasıtanın delil olarak nitelenebilmesi için iki temel niteliği bulunmalıdır. Bu vasıta olayı temsil etmeli ve olayı temsil eden bu vasıta; akla, maddi gerçeğe ve hukuka uygun olmalıdır. Olayı temsil etmekten maksat; delil olarak kullanmak istenilen vasıtanın olayın bir parçası olması ve/veya olayı yansıtmasıdır. Örneğin, bir adam öldürme suçunda olay yerinde bırakılan suç aleti olayın bir parçasıdır. Buna karşılık böyle bir suça 5 duyusu marifeti ile tanık olmuş bir kimsenin anlatımları olayı yansıtır. Ne var ki bir ispat aracına delil diyebilmek için olayı bir şekilde temsil etmesi, olayı yansıtması yetmez. Bu yansıtmanın akla, yani bilime, maddi gerçeğe ve hukuka uygun olması da şarttır. Bu vasıflan taşımayan bir ispat aracına teknik anlamda delil denilemez; bu nedenle de bu tür vasıtalara dayanılarak hüküm tesis edilemez. Ceza yargılamasının amacı hiçbir duraksamaya yer vermeden maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu araştırmada, yani gerçeğe ulaşmada, mantık yolunun izlenmesi gerekir. Gerçek; akla uygun ve realist, olayın bütünü veya bir parçasını temsil eden kanıtlardan veya kanıtların bir bütün olarak değerlendirilmesinden ortaya çıkarılmalıdır. Yoksa bir takım varsayımlara dayanılarak sonuca ulaşılması ceza yargılamasının amacına kesinlikle aykırıdır. Ceza yargılamasında kuşkunun bulunduğu yerde mahkumiyet kararından söz edilemez. Bu ilke evrenseldir.Tartı tutanağı, 29.12.2010 tarihli olay tutanağı, parmak izi ve fotoğraf basım formları, adli muayene raporları, yakalama, gözaltına alma ve üst arama tutanakları, ifade ve sorgu zaptı, sanığın üzerinde çıkan paralar ile ilgili alınan Merkez Bankası raporu, 05.01.2011 tarihli İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü ekspertiz raporu, sanığın aşamalarda alınan savunmaları, sanığa ait nüfus ve adli sicil kaydı ve tüm dosya kapsamı hep birlikte değerlendirildiğinde;29.12.2010 tarihinde saat 17:30 sıralarında Asayiş Şube Müdürlüğüne bağlı güven timlerinin kendilerinin istihbari çalışma olarak nitelendirdikleri ve içeriği dosyada mevcut olmayan bir çalışma sonucunda, …., İkiz Sokak içerisinde 55-60 yaşlarında, kır saçlı, 1,65 – 1,70 boylarında, düzgün giyimli, Mustafa isminde bir şahsın uyuşturucu madde sattığına dair edindikleri bilgi üzerine olay yerine gittikleri, bir müddet bekledikten sonra eşgale uygun şahsın sokak içerisinde görüldüğü, izlemeye ve takip edilmeye başlandığı, şahsın cep telefonu ile görüşmeler yaptığının gözlemlendiği, sokak içerisinde dolaştığı, bir süre sonra yaya olarak hızlı bir şekilde sokak üzerinden ayrılıp uzaklaşmaya başladığı 500 metre kadar takip edildiği, şahsın sürekli etrafına bakındığı ve tedirgin olduğunun gözlemlendiği, bunun üzerine polis kimlik kartları gösterilerek adı geçen şahsın yakalandığı, üzerinde tutanakta belirtildiği şekilde 17 parça, brüt ağırlığı 124,78 gram gelen ve dosya içerisinde bulunan ekspertiz raporundan esrar olduğu anlaşılan uyuşturucu maddelerin ele geçirildiği anlaşılmıştır.Öncelikle belirtmek gerekir ki olay tutanağında sanığın uyuşturucu maddeleri satarken veya satmaya çalışırken görüldüğüne dair hiçbir tespit ve bulgu mevcut değildir.Yine güven timlerinin kendilerince yapmış oldukları istihbari çalışmanın neden ibaret olduğu, kim ya da kimlerden bahse konu bilgilerin alındığı hususunun dosyada herhangi bir tutanağa bağlanmadığı, sadece olay tutanağında istihbari bir çalışmadan bahsedilmekle yetinildiği görülmüştür.Ayrıca her ne kadar nasıl yapıldığı belli olmayan ve dosyaya belgesiyle birlikte yansımayan istihbari çalışma sonucunda uyuşturucu sattığı iddia edilen kişinin eşgaline yarayacak tüm bilgiler, şahsın ismi ile birlikte verilmiş olmasına rağmen neden istihbari bilgiyi veren kişinin veya kişilerin uzaktan da olsa şahsı bizzat gelip göstermedikleri hususu tutanağı dercedilmemiştir. Ayrıca bu bilgiyi veren kişi ya da kişilerin sanıktan uyuşturucu madde satın aldıkları ya da temin ettikleri de belli değildir.Bir istihbari bilginin veya ihbarın somut olarak delil niteliğinde kabul edilmesi için uyuşturucu satışına ilişkin net ve somut deliller içermesinin gerekeceği, ayrıca herhangi bir kopukluk yaşanmadan doğrudan olayın faili ile bağlantılı olacak şekilde yapılmasının zorunlu olduğu, oysa dosyada her ne kadar ismine kadar tüm eşgal bilgileri verilmiş ise de uyuşturucu madde satışı yapan kişinin aynı niteliklere sahip bir başka şahıs olma olasılığının da gözardı edilmemesi gerekeceği anlaşılmaktadır.Kaldı ki dosya kapsamından kolluk güçlerinin uzun süreli takiplerine rağmen sanığın uyuşturucu madde sattığı veya satmaya teşebbüs ettiğine dair herhangi bir delile rastlanılmamıştır.Somut olayda tek delil nasıl ve ne şekilde yapıldığı belli olmayan ve olay tutanağına geçirilen ihbar niteliğindeki istihbari çalışmadır.Sanık da olayın başından beri istikrarlı biçimde uyuşturucu maddeleri kullanmak için bulundurduğunu beyan etmiş olup, uyuşturucu maddelerin nasıl paketlenmek suretiyle küçük poşetler içerisinde satılmak için bulundurulduğu bilinmekte ise miktar olarak fazlaca uyuşturucu madde alan kişinin bu uyuşturucu maddeleri aynı şekilde birden fazla küçük miktarlarda paketlenmiş olarak alma olasılığının da mevcut olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.Bütün bu hususlar şüpheden sanığın yararlanacağına ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Yargıtay kararları doğrultusunda yukarıya alınan masumiyet karinesine yönelik değerlendirme ile birlikte gözönünde tutulduğunda sanığın savunmasının aksini kanıtlar ölçüde somut, her türlü kuşkudan arınmış, kesin ve inandırıcı deliller ile üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapmak suçunu işlediği saptanamadığından sanığın bu suçtan mahkememizin 08.03.2011 tarih, 2011/48 esas ve 2011/60 karar sayılı hükmünde ısrar edilmek suretiyle beraatine karar verilmesi gerekmiştir.Sanığın uyuşturucu maddeleri kullanmak için bulundurduğuna yönelik aşamalarda alınan istikrarlı beyanları ve üzerinde uyuşturucu madde kullanım miktarı ile orantısız oluşturmayacak miktarda çıkan esrar maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sanığın kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu işlediği sonucuna varılmış olup, bu eşlemi nedeniyle 5237 sayılı TCK’nun 191/1-2 maddeleri gereğince cezalandırılmasına ve hakkında tedavi ve denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına karar verilmesi gerekmiştir…” şeklindeki gerekçe ile direnerek, önceki hükümlerdeki gibi sanığın “Uyuşturucu madde ticareti yapma” suçundan CMK’nın 223/2-e maddesi uyarınca beraatine, “Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçundan ise cezalandırılmasına karar verilmiştir.Direnme kararına konu bu hükümlerin de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 20.03.2015 tarihli ve 341347 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 335-1111 sayı ile; 6763 sayılı Kanunun 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanuna eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 10. Ceza Dairesince 28.04.2017 tarih ve 39-1639 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına geri gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINACEZA GENEL KURULU KARARI
    Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı “uyuşturucu madde ticareti yapma” ve “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçlarının sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.İncelenen dosya kapsamından;Olay tutanağına göre; 29.12.2010 tarihinde saat 17.30 sıralarında Asayiş Şube Müdürlüğüne bağlı güven timlerince yapılan istihbarat çalışmaları sırasında “…., İkiz Sokak içerisinde, 55-60 yaşlarında, kır saçlı, 165-170 cm boylarında, düzgün giyimli, Mustafa isminde bir şahsın uyuşturucu madde sattığı” bilgisinin edinildiği, aynı gün görevlilerce saat 18.15 sıralarında bahsi geçen yere gidilerek sokak ve çevresinde tertibat alındığı, bir süre sonra sokak içerisinde görülen eşkâle uygun şahsın görevlilerce takip edilmeye başlandığı, şahsın sürekli olarak cep telefonu ile görüştüğü, sokak içerisinde dolaştığı, daha sonra bahse konu sokaktan çıkıp yaya olarak hızlı bir şekilde uzaklaşmaya başladığının görüldüğü, takibine devam edilen şahsın 500 metre kadar ileride etrafına bakındığının ve tedirgin olduğunun gözlendiği, Akdeniz Caddesi üzerinde bulunan Şenol Güneş Parkı önüne geldiğinde aniden hızlandığının görülmesi üzerine görevlilerce yanına gidilerek durdurulduğu, yapılan kimlik tespitinde sanık … Özbilen olduğunun tespit edildiği, adı geçenin kaba üst yoklamasında montunun sol dış cebinde bir kabarıklık olduğu fark edilerek bakıldığında, burada siyah bir poşet olduğu, bu poşet içerisinde de satışa hazır vaziyette, şeffaf jelatinlere sarılı, yeşil renkli, daralı ağırlıkları 7,39 – 7,00 – 6,94 – 6,92 – 6,90 – 6,85 – 6,83 ve 6,82 gram gelen 8 parça plaka hâlinde, daralı ağırlıkları 12,80 – 7,45- 7,25 – 7,10 – 7,05 – 6,93 – 6,87 – 6,85 ve 6,83 gram gelen 9 parça toz hâlinde olmak üzere toplam 17 parça esrar ele geçirildiği, yakalanarak Erciyes Polis Merkezi Amirliğine getirilen sanığın burada yapılan üst aramasında ise pantolon ve montunun ceplerinde, dağınık vaziyette toplam 560 ABD doları ile 1000 Türk Lirası bulunduğu,İstanbul Polis Kriminal Laboratuvarınca düzenlenen 05.01.2011 tarihli uzmanlık raporuna göre; 8 parça hâlindeki yeşil renkli plaka maddelerin net toplam 50 gram, 9 parça hâlindeki yeşil renkli toz maddelerin net toplam 63,8 gram esrar olduğu,Sanığın soruşturma evresinde …. Vatanperver Sokak, No: 26 Fatih/İstanbul adresinde ikamet ettiğini bildirdiği,Açık kaynaklar üzerinden yapılan sorgulamada, sanığın kolluk görevlilerince görüldüğü İkiz (Kardeşler) Sokak ile bu sokaktan çıkarak yaya olarak uzaklaştığı ve görevlilerce yapılan takip üzerine yakalandığı yer olan Şenol Güneş Parkının, soruşturma evresinde bildirdiği ikamet adresinin aksi istikametinde olduğu,Anlaşılmıştır.Sanık …; ele geçirilen uyuşturucu maddeleri Edirnekapı’da tanımadığı bir şahıstan kullanmak amacıyla ve üzerinde ele geçirildiği şekliyle satın aldığını, evine gittiği sırada Akdeniz Caddesi üzerinde polislerin durdurarak yaptıkları aramada esrarı bulduklarını, üzerinde ele geçirilen paraların da kendisine ait olduğunu, pazarcılık yaptığı için o kadar paranın üzerinde bulunduğunu, bir ay boyunca pazara çıktığı için bulamayacağı kaygısıyla bu miktarda uyuşturucu madde aldığını, uyuşturucu madde ticareti yapmadığını savunmuştur.5237 sayılı TCK’nın “Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti” başlıklı 188. maddesinin suç ve hüküm tarihininde yürürlükte bulunan 3. fıkrası; “Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, beş yıldan onbeş yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.” biçiminde olup, madde gerekçesinde de vurgulandığı gibi üçüncü fıkrada, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, sevk edilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Fıkradaki suçun oluşabilmesi için maddede belirtilen seçimlik hareketlerden herhangi birisinin yapılmış olması gerekir.Aynı Kanun’un “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak” başlıklı 191. maddesinin suç ve hüküm tarihininde yürürlükte bulunan 1. fıkrası ise; “Kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden veya bulunduran kişi, bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak fiilleri suç olarak tanımlanmıştır.Uyuşturucu madde bulundurma eyleminin, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçunu mu, yoksa uyuşturucu madde ticareti suçunu mu oluşturduğunun tespitinde belirgin rol oynayan husus, bulundurmanın amacıdır. Ceza Genel Kurulunun 06.03.2012 tarihli ve 387-75 sayılı ile 20.02.2018 tarihli ve 10-57 sayılı kararları başta olmak üzere bir çok kararında da belirtildiği üzere, uyuşturucu madde bulundurmanın, hangi maksada matuf olduğunun belirlenmesinde dikkate alınması gereken ve öğreti ile uygulamada da kabul görmüş olan bazı kriterler bulunmaktadır.Bunlardan ilki; failin bulundurduğu uyuşturucu maddeyi başkasına satma, devir veya tedarik etmek hususunda herhangi bir davranış içine girip girmediğidir.İkinci kriter, uyuşturucu maddenin bulundurulduğu yer ve bulunduruluş biçimidir. Kişisel kullanım için uyuşturucu madde bulunduran kimse, bunu her zaman kolaylıkla erişebileceği bir yerde, örneğin genellikle evinde veya iş yerinde bulundurmaktadır. Buna karşın uyuşturucunun ev veya iş yerine uzakta, çıkarılıp alınması güç ve zaman gerektiren depo, mağara, samanlık gibi bir yere gizlemesi kullanma dışında bir amaçla bulundurulduğunu gösterebilir. Yine, uyuşturucunun çok sayıda özenli olarak hazırlanmış küçük paketçikler hâlinde olması, her paketçiğin içine hassas biçimde yapılan tartım sonucu aynı miktarda uyuşturucu madde konulmuş olması, uyuşturucu maddenin ele geçirildiği yerde veya yakınında, hassas terazi ve paketlemede kullanılan ambalaj malzemelerinin bulunması, kullanım dışında bir amaçla bulundurulduğu hususunda önemli belirtilerdir.Üçüncü kriter de, bulundurulan uyuşturucu maddenin çeşit ve miktarıdır. Uyuşturucu madde kullanan kimse genelde bir ya da benzer etki gösteren iki değişik uyuşturucu maddeyi bulundurur. Bu nedenle değişik nitelikte ve farklı etkileri olan eroin, kokain, esrar ve amfetamin içeren tabletleri birlikte bulunduran sanığın bunları satmak amacıyla bulundurduğu kabul edilebilir. Kişisel kullanım için kabul edilebilecek miktar, kişinin fiziksel ve ruhsal yapısı ile uyuşturucu veya uyarıcı maddenin niteliğine, cinsine ve kalitesine göre değişiklik göstermekle birlikte, Adli Tıp Kurumunun mütalaalarında esrar kullananların her defasında 1-1,5 gram olmak üzere günde üç kez esrar tüketebildikleri bildirilmektedir. Esrar kullanma alışkanlığı olanların bunları göz önüne alarak, birkaç aylık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda esrar maddesini ihtiyaten yanlarında veya ulaşabilecekleri bir yerde bulundurabildikleri de adli dosyalara yansıyan ve bilinen bir husustur. Buna göre, esrar kullanan faillerin olağan sayılan bu süre içinde kişisel olarak kullanıp tüketebilecekleri miktarın üzerinde esrar maddesi bulundurmaları hâlinde, bulundurmanın kişisel kullanım amacına yönelik olmadığı kabul edilmelidir.Öte yandan, amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de, insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” şeklinde, Latincede ise “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi açısından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlak surette sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ya da gerçekleştiriliş şekli hususunda herhangi bir şüphe belirmesi hâlinde uygulanabileceği gibi, suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp, diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate veya herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konuları birlikte değerlendirildiğinde;Yapılan istihbarat çalışmaları sırasında “…. İkiz Sokak içerisinde, 55-60 yaşlarında, kır saçlı, 165-170 cm boylarında, düzgün giyimli, Mustafa isminde bir şahsın uyuşturucu madde sattığı” bilgisine ulaşan ve bahsi geçen yere giderek eşkâl bilgileri belirtilen şahsı beklemeye başlayan görevlilerin, bir süre sonra eşkâle uygun sanığı sokak içerisinde görüp izlemeye ve takip etmeye başladıkları, sanığın sürekli olarak cep telefonu ile görüştüğünü, sokak içerisinde dolaştığını, bir süre sonra bahse konu sokaktan çıkıp yaya olarak hızlı bir şekilde uzaklaşmaya başladığını gördükleri, görevlilerce takibine devam edilen sanığın 500 metre kadar ileride etrafına bakındığını ve tedirgin olduğunun gözlendiği, Akdeniz Caddesi üzerinde bulunan Şenol Güneş Parkı önüne geldiğinde ise aniden hızlandığı görülen sanığın görevlilerce durdurulduğu, yapılan kaba üst yoklamasında montunun sol dış cebinde bulunan poşette toplam 17 parça esrar ele geçirildiği, Erciyes Polis Merkezi Amirliğinde yapılan üst aramasında ise pantolon ve montunun ceplerinde dağınık vaziyette toplam 560 ABD doları ile 1000 Türk Lirası bulunduğu anlaşılan olayda; yapılan istihbarat çalışmaları sonucunda uyuşturucu madde sattığı bilgisine ulaşılan sanığın ismi, yaşı, saç rengi, boyu ve giyimi ile uyuşturucu satışı yaptığı yere ilişkin bilgi elde edilmesi, istihbarat bilgisinin doğruluğunu araştırmak üzere adı geçen yere giden görevlilerin, bir süre sonra edinilen eşkâl bilgisi ile uyumlu olduğu görülen sanığın geldiğini, sürekli olarak cep telefonu ile görüşüp sokak içerisinde dolaştığını görmeleri, sokaktan çıkarak hızlı bir şekilde uzaklaşmaya başladığı görülen ve görevlilerce takibe alınan sanığın sürekli olarak etrafına bakınıp tedirgin olduğunun ve kısa bir süre sonra aniden hızlandığının görülmesi, üzerindeki montunun sol dış cebinde bulunan poşette bir kısmı plaka, bir kısmı ise toz hâlinde ve ayrı ayrı şeffaf poşetler içerisinde toplam 17 parça hâlinde suç konusu esrarların ele geçirilmesi, her bir şeffaf poşetteki esrar gramajlarının yaklaşık aynı miktarlarda olmaları, sanığın görevlilerce görüldüğü İkiz Kardeşler Sokaktan çıkıp yaya olarak uzaklaşması sonrasında durdurulduğu yer olan Şenol Güneş Parkının ikametinin aksi istikametinde olması karşısında; sanığın, suça konu uyuşturucu maddeleri kullanmak için satın aldığına ve evine doğru giderken yakalandığına ilişkin savunmasına itibar edilemeyeceği anlaşıldığından, sanığın suç konusu uyuşturucu maddeleri ticaret amacıyla bulundurulduğunun kabulü gerekmektedir.Öte yandan, üst yoklamasında ayrı ayrı şeffaf poşetlerde, satışa hazır ve 17 parça hâlinde esrar ele geçirilen sanığın, uyuşturucu madde kullandığının teknik yöntemlerle de saptanmadığı dikkate alındığında, suç konusu uyuşturucu maddeleri içmek için bulundurduğuna yönelik savunmasının, uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu gizlemeye ve bu suçun cezasından kurtulmaya yönelik olduğunun, bu bağlamda kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçunun sübut bulmadığının kabulü gerekmektedir.Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin, sanığın; uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyeti yerine beraatine, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan ise beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmelidir.Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu üyesi; sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan beraatine, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan mahkûmiyetine dair Yerel Mahkemece verilen hükümlerde bir isabetsizlik bulunmadığı düşüncesi ile karşı oy kullanmıştır.
    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;1- İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.05.2014 tarihli ve 11-219 sayılı direnme kararına konu olan hükümlerinin, sanığın; uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan mahkûmiyeti yerine beraatine, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan ise beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliklerinden BOZULMASINA,2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 22.11.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

  • UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMAK SUÇU

    UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMAK SUÇU

    T.C.YARGITAY2. CEZA DAİRESİ

    Esas: 2015/1661Karar: 2018/251Tarih: 25.01.2018
    ✦ HIRSIZLIK✦ KONUT DOKUNULMAZLIĞINI BOZMA✦ UYUŞTURUCU MADDE BULUNDURMAK SUÇU
    5237 – TÜRK CEZA KANUNU / 53, 191 5320 – CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNUN YÜRÜRLÜK VE UYGULAMA ŞEKLİ HAKKINDA KANUN / G.7 
    Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
    1-Sanıklar hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükümlere yönelik temyiz istemlerinin incelenmesinde;
    Sanık …’ın tekerrüre esas alınan mahkumiyetinin, uyuşturucu madde bulundurmak suçuna ilişkin olup, 28/06/2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun ile değişik 5237 sayılı TCK’nın 191. maddesi ile aynı Kanunla 5320 sayılı Kanun’a eklenen geçici 7/2. maddesi uyarınca koşulları oluştuğu takdirde “davanın düşmesi” ve “hükmün açıklanmasının geri bırakılması” seçeneklerine de yer verilmesi nedeniyle, öncelikle tekerrüre esas alınan bu ilamla ilgili uyarlama yargılaması yapılarak sonucuna göre sanık hakkında tekerrür hükümlerinin ve sanıklar … ve … hakkında 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin bazı bölümlerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin 24/11/2015 tarihinde yürürlüğe giren 08/10/2015 gün ve 2014/140 esas, 2015/85 karar sayılı iptal kararı da nazara alınarak bu maddede öngörülen hak yoksunluklarının uygulanmasının infaz aşamasında gözetilmesi mümkün görülmüştür.
    Yapılan duruşmaya, toplanan delillere, gerekçeye, hakimin kanaat ve takdirine göre temyiz itirazları yerinde olmadığından reddiyle hükümlerin istem gibi ONANMASINA,
    2-Sanıklar hakkında konut dokunulmazlığını bozma suçundan kurulan hükümlere yönelik temyiz istemlerinin incelenmesinde;
    Sanıkların hırsızlık yaptıkları binanın suç tarihi itibariyle içinin boş olup, müştekinin oturmadığı, konut olarak kullanılmadığının dosya kapsamından anlaşılması karşısında, konut dokunulmazlığını bozma suçunun yasal unsurları oluşmadığından, sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken yasal ve yeterli olmayan gerekçe ile yazılı şekilde mahkumiyet kararı verilmesi,
    Bozmayı gerektirmiş, sanıklar ve müdafiilerinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebepten dolayı istem gibi BOZULMASINA, 25/01/2018 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  • UYUŞTURUCU MADDE BULUNAN BARAKADA YAPILACAK KEŞİF İLE BARAKANIN KONUT OLARAK KABUL EDİLEMEZ

    UYUŞTURUCU MADDE BULUNAN BARAKADA YAPILACAK KEŞİF İLE BARAKANIN KONUT OLARAK KABUL EDİLEMEZ

    Yargıtay20. Ceza Dairesi

    Esas : 2017/7461Karar : 2018/5672Karar Tarihi : 4.12.2018
    DAVA : Dosya incelendi.
    GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
    KARAR : 1-) … mahallesi, 1686 sokak içerisinde yapılan tahta baraka içerisinde Serkan ve hakkında yaşı nedeniyle Ankara 1. Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinde ayrı yargılama yapılan …’un uyuşturucu sattıkları ihbarının alınması üzerine, olay yerine giden kolluk görevlilerinin  baraka önünde kendisini kardeşi …’nın kimliği ile tanıtan … ile …’un beklediklerinin görüldüğü, dışarıdan baraka içerisine bakıldığında içeride suça konu uyuşturucu maddelerin görülmesi üzerine baraka içerisine girilerek suça konu eroin ve sentetik kannabinoid maddelerinin ele geçirildiği olayda; baraka tipi yapıların konut kavramına dahil olup olmadıklarının belirlenmesi gerekir.
    Bu anlamda gece istirahatine tahsis edilmesi, yapı şekli ve devamlı bir şekilde kullanılması önemli olmayan, dış âlemden ayrıldığı izleri taşıyan ve kişi veya kişilerin halen ve fiilen yaşamsal faaliyetlerini geçirdikleri yer olarak tanımlanan ve bu bakımdan bir yerden diğer bir yere götürülmesi mümkün olan karavan, çadır, kayık, tekne, baraka, terkedilmiş otobüs, yataklı vagon, kompartıman gibi bir eşyanın da konut olarak kullanılması mümkündür. Somut olay açısından içerisinde suça konu uyuşturucu maddelerin ele geçirildiği barakanın bu özelliklere sahip bir konut olup olmadığının mahallinde yapılacak keşif ile belirlenmesinden sonra konut olduğunun anlaşılması halinde içerisinde arama yapılabilmesi için CMK’nın 116-119. maddeleri uyarınca usulüne uygun şekilde alınmış adli arama kararı veya yazılı arama emri bulunup bulunmadığı araştırılarak, sonucuna göre sanığın hukukî durumunun değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde eksik araştırma ile karar verilmesi,
    Kabule göre de;
    SONUÇ : 2-) Adli Emanetin 2014/15694 sırasında kayıtlı 200 TL’nin, Merkez Bankası Banknot Matbaası Genel Müdürlüğü’nün 09.12.2014 tarihli raporuna göre, sahte olduğunun tespit edilmesinden sonra, soruşturma aşamasında sanık hakkında “sahte parayı bilerek kabul etme” suçundan evrakın tefriki ile 2014/175042 soruşturma numarasına kayıt edilmesine karar verildi.ği dikkate alınarak, 200 TL’lik sahte banknot hakkında 2014/175042 soruşturma numaralı dosya üzerinden bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde TCK’nın 55. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmesi,
    3-) Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’nce suça konu uyuşturucu maddelerden alınan şahit numunelerin müsaderesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
    4-) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı adli emanetinin 2014/12961 sırasında kayıtlı bulunan 255 TL’nin suçtan elde edildiğine dair her türlü şüpheden uzak, yeterli delil bulunmadığı halde iadesi yerine TCK’nın 55. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmesi,
    SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan hükmün BOZULMASINA, bozmanın niteliğine ve tutuklu kaldığı süreye göre sanığın TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü ya da tutuklu bulunmadığı takdirde salıverilmesinin sağlanması için ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına, 04.12.2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

  • UYUŞTURUCU KULLANILDIĞI HUSUSUNDA SADECE BEYANA DAYANILMASININ YETERLİ OLMADIĞINDAN BERAATİNE

    UYUŞTURUCU KULLANILDIĞI HUSUSUNDA SADECE BEYANA DAYANILMASININ YETERLİ OLMADIĞINDAN BERAATİNE

    Özet : Kendisinde herhangi bir uyuşturucu madde ele geçirilemeyen, kan ve idrar örnekleri alınarak uyuşturucu madde kullanıp kullanmadığı teknik olarak da saptanmayan sanığın; soyut beyanı dışında üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin her türlü şüpheden uzak kesin ve yeterli delil bulunmadığı gözetilmeden, beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, bozmayı gerektirmiştir.

    T.C.Yargıtay10. Ceza Dairesi
    Esas : 2012/23985 Karar : 2014/11946 Karar Tarihi : 28.10.2014
    Tebliğname No : 10 – 2012/36432MAHKEME : PENDİK 3. Sulh Ceza MahkemesiKarar Tarihi- Numarası : 30.11.2011 – 2010/1312 esas ve 2011/1195 kararSanık : Z… B…Suç : Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmaSuç Tarihi : 12/08/2008Hüküm : MahkûmiyetTemyiz Eden : SanıkTebliğnamedeki Düşünce : Bozma
    Dosya incelendi.GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
    Kendisinde herhangi bir uyuşturucu madde ele geçirilemeyen, kan ve idrar örnekleri alınarak uyuşturucu madde kullanıp kullanmadığı teknik olarak da saptanmayan sanığın; soyut beyanı dışında üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin her türlü şüpheden uzak kesin ve yeterli delil bulunmadığı gözetilmeden, beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi yasaya aykırı, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan, hükmün BOZULMASINA, 28.10.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Uyuşturucu kolluk görevlilerine kendi teslim ederek

    Uyuşturucu kolluk görevlilerine kendi teslim ederek

    T.C YARGITAY Ceza Genel Kurulu 
    Esas No : 2016/ 1014 Karar No : 2018 / 664 Karar Tarihi : 20.12.2018

    Arama kararı bulunmasa dahi sanık, üzerindeki uyuşturucu kolluk görevlilerine kendi teslim ederek suçun konusu ve delilini hukuka uygun hale getirmiş olduğundan sanık hakkında TCK m. 192/3’te düzenlenen etkin pişmanlık hükümleri uygulanmalıdır. 
    “…aynı olay için Amerikan Yüksek Mahkemesi “sanığın kaçma imkânı olmadığına göre, özgür iradesi söz konusu olamayacağı için kendisinin teslimi ile de olsa arama kararı olmadan elde edilen delil hukuka aykırı delildir hükme esas alınamaz”.

  • Uyuşturucu İle İlgili Yargıtay Kararı

    Uyuşturucu İle İlgili Yargıtay Kararı

    Uyuşturucu İle İlgili Yargıtay Kararı

    YARGITAY

    CEZA GENEL KURULU

    E. 2011/10-159K. 2011/202T. 4.10.2011

    • UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇU ( Geçmişte Aynı Suçtan Sabıkası Olan Sanığın Bu Suçu da İşlediği Şeklindeki Dosya İçeriğindeki Kanıtlarla Desteklenmeyen Değerlendirmenin Suçsuzluk Karinesine Aykırı Olduğu – Gerçekleşme Şekli Kuşkulu ve Tam Olarak Aydınlatılamamış Olay ve İddialar Sanığın Aleyhine Yorumlanarak Mahkûmiyet Hükmü Kurulamayacağı )

    • MASUMİYET KARİNESİ ( Uyuşturucu Madde Ticareti Suçu – Geçmişte Aynı Suçtan Sabıkası Olan Sanığın Bu Suçu da İşlediği Şeklindeki Dosya İçeriğindeki Kanıtlarla Desteklenmeyen Değerlendirmenin Suçsuzluk Karinesine Aykırı Olduğu )• ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ ( Uyuşturucu Madde Ticareti Suçu – Gerçekleşme Şekli Kuşkulu ve Tam Olarak Aydınlatılamamış Olay ve İddialar Sanığın Aleyhine Yorumlanarak Mahkûmiyet Hükmü Kurulamayacağı )

    • KESİN VE İNANDIRICI DELİL ( Uyuşturucu Madde Ticareti Suçu – Geçmişte Aynı Suçtan Sabıkası Olan Sanığın Bu Suçu da İşlediği Şeklindeki Dosya İçeriğindeki Kanıtlarla Desteklenmeyen Değerlendirmenin Suçsuzluk Karinesine Aykırı Olduğu )5237/m.188/3ÖZET : Uyuşmazlık, sanığın üzerine atılı suçun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. Amacı, maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden kurmak olan ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesidir.

    Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın cezalandırılması bakımından gözönünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna dair kuşkunun, sanığın yararına değerlendirilmesidir. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Sanığın üzerinde herhangi bir uyuşturucu veya uyarıcı madde bulunmadığı, üzerine atılı suçu işlediği hususu her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delillerle kanıtlanamamıştır.

    Geçmişte uyuşturucu madde ticareti suçundan sabıkası olan sanığın bu suçu da işlediği şeklindeki dosya içeriğindeki kanıtlarla desteklenmeyen değerlendirme, suçsuzluk karinesine de aykırıdır. Sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması yerinde değildir.

    Kaçakçılık Eroin Kokain Uyuşturucu Metanfetamin Captagon Operasyon Narkotik Kaçak İçki Sahte İçki Sigara Kaçakçılık Gaziantep Ağır Ceza - Anlaşmalı Boşanma - Çekişmeli Boşanma - İşçi - İdari Dava - İş Davası - Velayet - Miras - Tüketici - AvukatıDAVA : Sanıklar M. Ç. ve H. S. Y.’ın uyuşturucu madde ticareti suçundan, 5237 Sayılı T.C.K.nın 188/3, 62/1, 52/2, 53/1, 54 ve 63 üncü maddeleri uyarınca 4’er yıl 2’şer ay hapis ve 80’er Lira adli para cezasıyla cezalandırılmalarına, zoralıma, mahsuba, hak yoksunluğuna ve tutukluluk hallerinin devamına, anılan Kanunun 58 inci maddesi uyarınca sanık H. S. Y.’ın cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve infazından sonra hakkında denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına ilişkin, Fethiye Ağır Ceza Mahkemesince verilen 30.5.2008 gün ve 5-77 Sayılı hükmün sanıklar ve müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 13.3.2009 gün ve 18107-4185 sayı ile;


    “… Sanık H. S. Y. hakkındaki hükmün;
    Kendisinde uyuşturucu madde ele geçirilemeyen, hiç bir aşamada suçu kabul etmeyen ve diğer sanık M. Ç.’ın sonradan döndüğü soyut beyanı dışında üzerine atılı suçu işlediğine dair savunmasının aksine her türlü kuşkudan uzak, inandırıcı ve kesin kanıt bulunamayan sanığın beraatı yerine yazılı gerekçeyle mahkûmiyetine karar verilmesi…”,
    İsabetsizliğinden BOZULMASINA ve sanığın tahliyesine karar verilmiş, direnmeye konu olmayan sanık M. Ç. hakkındaki hüküm ise, hak yoksunlukları ve adli para cezası yönünden düzeltilerek onanmıştır.


    Fethiye Ağır Ceza Mahkemesi ise 3.7.2009 gün ve 94-135 sayı ile;
    “… Hakkındaki mahkûmiyet kararı kesinleşen hükümlü M. Ç.’ın torbacı tabir edilen satıcılardan olduğu, uyuşturucu madde niteliğinde bulunan esrarı satacağı duyumunun alınmasını müteakip önce haber elemanı olarak belirtilen G. isimli şahısla, daha sonra bizzat tanık olarak dinlenen tutanak mümzii R. O.’ın beyanından da anlaşılacağı üzere sanıkla telefonda ve yüz yüze görüşmek suretiyle uyuşturucu madde satışı konusunda anlaştıkları, bu doğrultuda sanık M. Ç.’ın satışa konu uyuşturucu maddeyi temin etmek üzere daha önceden inşaatlarda çalıştığı için tanıdığı, açık kimlik bilgilerini ve telefon numarasını bildiği, dosya arasına getirtilen telefon görüşme kayıtlarından da anlaşılacağı üzere Ö. F. Y. adına kayıtlı telefonla sanık H. S. Y. isimli şahısla telefonla görüşerek uyuşturucu maddeyi almak amacıyla Kemer Beldesi Beş Kavak Mevkiine gittiği, bilahare bu sanıktan aldığı esrar maddesini polisle yapılan anlaşma gereği Fethiye İlçe Merkezinde bulunan Y… Cafe yanındaki teslimat yerinde daha önce seri numaraları alınan parayı alıp esrarı poşet içerisine teslim ettiği sırada yakalandığı, bu suretle her iki sanığın birlikte hareket ederek ticaret amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak ve ticareti suçunu işledikleri vicdani kanaatine varılmıştır.


    Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 13.3.2009 tarih ve 18107-4185 Sayılı kararıyla sanık H. S. Y. hakkında mahkememizce uyuşturucu madde ticareti suçundan verilen hüküm, ‘kendisinde uyuşturucu madde ele geçmeyen ve hiçbir aşamada suçu kabul etmeyen, diğer sanık M. Ç.’ın sonradan döndüğü soyut beyanı dışında atılı suçu işlediğine dair savunmasının aksine her türlü kuşkudan uzak inandırıcı ve kesin kanıt bulunmayan sanığın beraatı yerine mahkûmiyet kararı verilmesi’ gerekçesiyle bozulmuş ise de soruşturma aşamasında düzenlenen telefon görüşme tutanağıyla aynı tarihli araştırma tutanağı, teslimat sırasında yakalanan M. Ç.’ın ilk beyanında suça konu uyuşturucuyu, daha önce hiç görmediğini, bu sebeple tanımadığını söylediği H. isimli şahıstan aldığını söyleyip diğer sanık H.’le ilgili olarak kimliği ve adresine dair açıklayıcı bir beyanda bulunmadığı, özellikle soruşturma aşamasında tanzim edilen diğer sanık H. isimli şahsın yakalanması ve açık kimlik bilgilerinin tespitine dair araştırma tutanağı içeriği, kovuşturma aşamasında dinlenen ve sanık M. Ç.la telefonla ve iki üç defa yüz yüze uyuşturucu madde temini konusunda görüşüp pazarlık yapan tanık R. O.’ın, bu sanıkla görüştükleri sırada sanık Mehmet’in diğer sanık H.le yanında uyuşturucu madde teminine dair olarak görüştüklerine ve sanık H. S. Y.’ın uyuşturucu madde bulundurduğuna dair tespitleri bulunduğuna dair beyanı, sanık M. Ç.’ın teslimat tarihinde Kemer Beldesi Beş Kavak Mevkiinde bulunduğu sırada motorunun bozulması sebebiyle diğer sanık H. S.’la telefonla görüştüğüne dair dosya kapsamına ve oluşa uygun olmayan ve diğer sanıktan uyuşturucu madde temin etmek için Beş Kavak Mevkiine gidip burada telefonla görüşerek uyuşturucu maddeyi teslim aldığı hususunu doğrulayan dolaylı beyanı, uyuşturucu madde ticareti suçunu işlemediğini, sadece uyuşturucu kullandığını söyleyen H. S. Y.’ın daha az ceza almaya yönelik olduğu düşünülen kaçamak savunması, uyuşturucu madde ticareti suçu sebebiyle kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bulunan ve bu sebeple mükerrir sayılmasına yol açar nitelikte hapis cezasına mahkûm edilen sanığın sabıkalı kişiliği, ayrıca mahkememizce bozmaya konu kararın gerekçesinde belirtildiği üzere, sanıklardan M. Ç.’ın sübuta eren uyuşturucu madde ticareti suçuna dair verilen cezası sebebiyle etkin pişmanlık hükümlerinin bulunmaması sebebiyle sanık hakkında verilen cezada 5237 Sayılı T.C.K.nun 192/3 üncü maddesi gereğince indirim yapılmadığına dair gerekçeyle sanık H. S. Y. hakkında diğer sanık M. Ç.’ın soruşturma aşamasında alınan ve sanık H.’in adres ve kimlik bilgilerinin tespitine yönelik olarak herhangi bir anlam ifade etmeyen ve daha önceden hiç görmediğini ve tanımadığını söylediği H. isimli kişiden uyuşturucu madde aldığına dair beyanına dayalı olmaksızın bizzat soruşturma aşamasında bu sanıkla görüşme esnasında telefonla uyuşturucu madde temin ettiği sırada görüştüklerine şahit olunan diğer sanık H. S. Y.’ın kimlik bilgilerine, sanık M. Ç.’ın yakalanmasını müteakip incelenen telefon kayıtlarından gidilerek yapılan araştırma neticesi davanın açılmış olması nedenleriyle sanık H. S. Y.’ın isnat edilen satmak amacıyla uyuşturucu madde bulundurmak ve bu amaçla diğer sanık M. Ç.’a teslim etmek sureti ile bu suçu işlediği” gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.


    Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istemli, 13.6.2011 gün ve 22311 Sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

    Kaçakçılık Eroin Kokain Uyuşturucu Metanfetamin Captagon Operasyon Narkotik Kaçak İçki Sahte İçki Sigara Kaçakçılık Gaziantep Ağır Ceza - Anlaşmalı Boşanma - Çekişmeli Boşanma - İşçi - İdari Dava - İş Davası - Velayet - Miras - Tüketici - AvukatıKARAR : Direnme hükmünün kapsamına göre inceleme, sanık H. S. Y. hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.
    Sanık H. S. Y.’ın uyuşturucu madde ticareti suçundan mahkûmiyetine karar verilen olayda, Özel Daireyle yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı suçun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.


    İncelenen dosya içeriğine göre;
    Fethiye İlçe Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlilerince haber elemanları aracılığıyla yapılan istihbari çalışmalar sonucunda hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşen ve incelemeye konu olmayan M. Ç.’ın uyuşturucu madde ticareti yaptığı bilgisinin alınması üzerine bu şahısla bağlantıya geçildiği, adı geçen şahsın görevli polis memuruna uyuşturucu satarken suçüstü yakalandığı, soruşturma aşamasındaki anlatımında, söz konusu maddeyi açık kimliğini bilmediği H. isimli şahıstan aldığını belirttiği, telefon görüşme kayıtlarındaki isimlerden yola çıkılarak, uyuşturucu madde ticareti suçundan sabıkalı olduğu soruşturmayı yürüten kolluk görevlileri tarafından bilinen H. S. Y.’ın arandığı, adresinde bulunamaması sebebiyle hakkında yakalama kararı verildiği ve uyuşturucu madde ticareti suçundan kamu davası açıldığı, yargılama aşamasında yakalanarak ifadesinin alındığı,
    20.10.2007 tarihli olay yakalama, üst arama ve muhafaza altına alma tutanağının;


    “Kaçakçılık ve Organize Suçlar Grup Amirliği görevlilerinin almış oldukları bir bilgide ilçemizde ikamet eden, inşaatlarda çalışan, 0539… numaralı telefonu kullanan ve isminin Muğla İli, Fethiye İlçesi, Çatak Köyü nüfusuna kayıtlı S. ve U. oğlu Fethiye 1979 doğumlu M. Ç. olduğu tespit edilen şahsın, ilçemizde piyasaya uyuşturucu esrar sattığının tespit edilmesi üzerine kişi ile alıcı kılığındaki görevlimiz arasında irtibat kurulmuş, 15.10.2007 günü yapılan ilk görüşmede fiyat konusunda anlaşma sağlanamamış, 20.10.2007 günü öğleden sonra şahısla alıcı kılığındaki görevlimizde bulunan 0538… numaralı telefonla yapılan görüşme neticesi, saat 19.30 sıralarında Fethiye Merkez Akdeniz Caddesi üzerinde Y… Cafenin yanında buluşma sağlanmış, M. Ç. isimli şahsın görevlinin bulunduğu otoya elinde poşetle gelmesiyle önceden seri numaraları alınmış olan 250 Lira kendisine verilmiş, bu esnada etrafta tertibat alan görevliler oto içerisindeki şahsı, elinde bulunan suç unsuru esrar maddesiyle birlikte zor kullanarak yasal hakları izah edilerek yakalamıştır. Şahsın etkisiz hale getirilmesinden sonra yapılan üst aramasında uyuşturucu madde temini için kendisiyle görüşüldüğü sırada önceden seri numaraları alınan 250 Lira cebinden çıkartılarak alınmış; uyuşturucu maddenin tartımında daralı ağırlığının 200 gram olduğu tespit edilmiştir” şeklinde olduğu,


    Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuarları Ekspertiz Raporunda;
    “Suça konu tohumlu, yeşil renkli bitki kırıntılarının, uyuşturucu niteliğe sahip esrar aktif maddelerinden tetrahydrocannabinol ihtiva eden kenevir bitki kırıntıları olduğu, net ağırlığı 78 gram olan söz konusu kenevir bitki kırıntılarından 27,3 gram toz esrar elde edilebileceğinin” belirtildiği,


    Telekomünikasyon İletişim Başkanlığından mahkeme kararıyla alınan iletişimin tespiti tutanağına göre M. Ç.’ın; 1.10.2007 ila 22.10.2007 tarihleri arasında sanık H. S. Y.’ın ağabeyi olan ve duruşmada tanık sıfatıyla dinlenen Ö. F. Y. adına kayıtlı telefon ile 58; Fethiye İlçe Emniyet Müdürlüğü haber elemanı olduğu belirtilen G. G. adına kayıtlı telefon ile de 9 kez görüşme yaptığı,


    Hakkındaki mahkûmiyet hükmü kesinleşen ve incelemeye konu olmayan M. Ç.’ın, kolluk, Cumhuriyet savcılığı ve sorguda; üzerinde yakalanan uyuşturucu maddeyi önceden tanımadığı ve açık kimliğini bilmediği H. isimli bir kişiden aldığını belirttiği, sanık H. S. Y.’ın da hazır bulunduğu duruşmada ise söz konusu uyuşturucuyu H. S. Y.’dan değil G. isimli bir kişiden aldığını savunduğu,

    uyuşturucuyu

    Sanık H. S. Y.’ın atılı suçlamayı kabul etmediği,
    Sanık M. Ç.’ın ifadesinde adı geçen G. G. isimli kişinin, Fethiye İlçe Emniyet Müdürlüğüne bağlı haber elemanı olduğu ve tanık sıfatıyla beyanda bulunmak istemediğine dair tutanak düzenlendiği,


    Tanık Ö. F. Y.’ın; kardeşi H. S. Y.’la birlikte inşaat işleri yaptığını, M. Ç.’ın da yanında çalıştığını, ihtiyaç halinde bazen kardeşinin yanında çalıştığını, M. Ç.’ın inşaatta kaldığını, sabah kalkması için bazen kendisinin, bazen de kardeşinin aradığını, bu şekilde günde beş altı defa görüştüklerini beyan ettiği;
    Anlaşılmaktadır.


    Amacı, maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden kurmak olan ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden birisi de öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latince,”in dubio pro reo” olarak ifade edilen “kuşkudan sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın cezalandırılması bakımından gözönünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna dair kuşkunun, sanığın yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya işlenmiş ise gerçekleştirilme biçimi konusunda kuşku belirmesi halinde uygulanacağı gibi, dava koşulları bakımından da geçerlidir. Gerçekleşme şekli kuşkulu ve tam olarak aydınlatılamamış olay ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz.

    Ceza mahkûmiyeti, yargılama sürecinde toplanan kanıtların bir kısmına dayanılıp diğer bir kısmı gözardı edilerek ulaşılan olası kanıya değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan maddi gerçeğe ulaşmada varsayıma dayalı olarak hüküm kurmak anlamına gelir ki, bu durum da yukarda belirtilen ilkeye açık bir aykırılık oluşturur.

    O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Uygulamada adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır.
    Vicdani kanıt sisteminin geçerli bulunduğu ceza yargılaması hukukumuzda hakimin hükmünü dayandırdığı delillerin gerçekçi, akılcı, olayı tüm ayrıntısıyla yansıtıcı, kanıtlamaya yararlı ve hukuka uygun olarak elde edilmiş olması gerekir. Sanık aleyhine vicdani kanı, yargılama konusu olayla ilgili olmayan bilgilerden oluşmamalı, sanığın önceki sabıkasını da hükme dayanak yapılmamalıdır.


    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
    Hakkındaki mahkûmiyet hükmü temyiz incelemesi sonucu kesinleşmiş olan M. Ç.; kolluk, Cumhuriyet savcılığı ve sorguda üzerinde yakalanan uyuşturucu maddeyi açık kimlik bilgilerini bilmediği, daha önceden hiç görmediği ve tanımadığı H. isimli şahıstan aldığını belirtmiş, sanık H. S. Y.’ın da hazır bulunduğu duruşmalarda ise söz konusu uyuşturucuyu huzurda bulunan H. S. Y.’dan değil, G. isimli bir şahıstan aldığını, H. S. Y.’la aynı inşaatlarda çalıştığını, kendisini tanığını ve telefonla görüştüklerini söylemiştir.


    Nitekim dosya içeriğine göre M. Ç., sanık H. S. Y. ve ağabeyi Ö. F. Y.’la birlikte inşaatlarda çalışmakta, sanığın açık kimlik bilgilerini ve telefon numarasını da bilmektedir. Tanık Ö. F. Y.; M. Ç.’la sanık H. S. Y. arasındaki içeriği tespit edilemeyen çok sayıdaki telefon görüşmesini doğrulamakta, ancak bu görüşmelerin işlerinin gereği yapılmış görüşmeler olduğunu beyan etmektedir. Sanık M. Ç.’ın, duruşmada döndüğü soruşturma aşamasında alınan beyanları dışında, üzerinde yakalanan uyuşturucunun, sanık H. S. Y.’dan alındığı hususunda görgüye dayalı bilgisi olan başka kimse de yoktur. Sanık H. S. Y.’ın üzerinde herhangi bir uyuşturucu veya uyarıcı madde bulunmadığı, üzerine atılı suçu işlediği hususu her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delillerle kanıtlanamamıştır.


    Geçmişte uyuşturucu madde ticareti suçundan sabıkası olan sanığın bu suçu da işlediği şeklindeki dosya içeriğindeki kanıtlarla desteklenmeyen değerlendirme, yukarda ayrıntılarına yer verilen suçsuzluk karinesine de aykırıdır.
    Bu sebeple hakkındaki hüküm kesinleşen M. Ç.’ın duruşmada dönmüş olduğu soruşturma aşamasında alınan beyanlarına ve içeriği tespit edilemeyen telefon görüşmeleriyle adli sicil kaydına konu ilama dayalı olarak sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması yerinde değildir.


    Bu itibarla; Özel Daire bozma kararı isabetli bulunduğundan, yerel mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA karar verilmesi gerekmektedir.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Genel Kurul Üyesi ise; “sanığın üzerine atılı suçun sabit olduğu” görüşüyle karşıoy kullanmıştır.


    SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;
    1- ) Fethiye Ağır Ceza Mahkemesi’nin 3.7.2009 gün ve 94-135 Sayılı direnme hükmünün BOZULMASINA,
    2- ) Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 04.10.2011 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

    Bu konu hakkındaki benzer makalelerimiz için tıklayın

  • UNUTULMA HAKKININ İHLALİ NEDENİYLE ERİŞİMİN ENGELLENMESİ İSTEMİ

    UNUTULMA HAKKININ İHLALİ NEDENİYLE ERİŞİMİN ENGELLENMESİ İSTEMİ

    UNUTULMA HAKKININ İHLALİ NEDENİYLE ERİŞİMİN ENGELLENMESİ İSTEMİYargıtay19. Ceza Dairesi
    Esas : 2018/7735Karar : 2018/13080Karar Tarihi : 10.12.2018
    * UNUTULMA HAKKININ İHLALİ NEDENİYLE ERİŞİMİN ENGELLENMESİ İSTEMİ ( Başvuranın İstememesine Rağmen Geçmişinde Yer Eden Olumsuz Tecrübelere Dair Haberlere Toplum Tarafından İstenen Her Anda Kolaylıkla Ulaşılabildiği – Bu Durumun Başvuranın Kişilik Haklarını Zedelediği Sonuç ve Kanaatine Varılmakla Kararın Bozulması Gerektiği )
    * İNTERNET YOLUYLA YAPILAN HABERLER ( İnternet Yoluyla Yapılan ve Başvuru Anına Kadar Halen Erişime Açık Olan Yayın İçeriğindeki Haberlerin Talep Edenlerin “Kişilik Haklarını” Bu Haliyle İhlal Edip Etmediğinin Uyuşmazlık Konusu Olduğu – Başvuranın İstememesine Rağmen Geçmişinde Yer Eden Olumsuz Tecrübelere Dair Haberlere Toplum Tarafından İstenen Her Anda Kolaylıkla Ulaşılabildiği/Bu Durumun Başvuranın Kişilik Haklarını Zedelediği Sonucuna Varılmakla Kararın Bozulması Gerektiği )
    * KİŞİNİN GEÇMİŞİNDE YER ALAN OLUMSUZ TECRÜBELERİN HABER YAPILMASI ( Unutulma Hakkının İhlali Nedeniyle Erişimin Engellenmesi İstemi – Haberlere Toplum Tarafından İstenen Her Anda Kolaylıkla Ulaşılabildiği/Bu Durumun Başvuranın Kişilik Haklarını Zedelediği Sonucuna Varılmakla Kararın Bozulması Gerektiği)
    ÖZET : Dava, basın ve internet yoluyla unutulma hakkının ihlali nedeniyle erişimin engellenmesi istemine ilişkindir. Uyuşmazlık; internet yoluyla yapılan ve başvuru anına kadar halen erişime açık olan yayın içeriğindeki haberlerin, talep edenlerin “kişilik haklarını” bu haliyle ihlal edip etmediği, başvuranlar hakkında yapılan haberin güncelliğini yitirmesinin bu duruma bir etkisi olup olmadığıyla, güncel olmasa bile sadece gerçekleri yorumsuz biçimde yazan haberlerin erişiminin engellenip engellenemeyeceğidir. Başvuranın istememesine rağmen, geçmişinde yer eden olumsuz tecrübelere dair haberlere, toplum tarafından istenen her anda kolaylıkla ulaşılmasının başvuranın kişilik haklarını zedelediği sonuç ve kanaatine varılmakla kararın bozulması gerekir.
    DAVA : “www.s…com.tr” isimli internet adresinde 14/07/2007 tarihinde “arsiv.sabah.com.tr/2007/07/14/haber,…. html” URL adresinde yayımlanan “Gizli Kasa Siyasetçi” başlıklı yazı sebebiyle ilgilisi vekilinin erişimin engellenmesi ile cevap ve düzeltme başvurusunun reddine dair Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 28/12/2016 tarihli ve 2016/7052 değişik iş sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliğinin 20/02/2017 tarihli ve 2017/1169 değişik iş sayılı kararı aleyhine, Adalet Bakanlığı’nın 25.10.2018 gün ve 3696 Sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ve ekindeki dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02/11/2018 gün ve KYB. 2018/87775 Sayılı ihbarnamesi dairemize gönderilmekle okundu.
    Anılan ihbarnamede;
    Dosya kapsamına göre, 5651 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunu’nun 9/1. maddesinde “İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini de isteyebilir.” ve anılan maddenin 3. fıkrasında “İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talepleri doğrultusunda hâkim bu maddede belirtilen kapsamda erişimin engellenmesine karar verebilir.” şeklindeki düzenlemeler karşısında, itiraz merciince erişimin engellenmesi talep edilen haberde kişilik haklarına saldırı olmadığından bahisle itirazın reddine ilişkin karar verilmiş ise de;
    Benzer bir olayla ilgili olarak Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 05/06/2017 tarihli ve 2016/15510 esas, 2017/5325 karar sayılı ilâmında yer alan, ” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/06/2015 tarihli ve E.2014/4-56, K.2015/1679 Sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir : “…Unutulma hakkına gelince; unutulma hakkı ve bununla ilişkili olan gerektiği ölçüde ve en kısa süreliğine kişisel verilerin depolanması veya tutulması konuları, aslında kişisel verilerin korunması hakkının çatısını oluşturmaktadır. Her iki hakkın temelinde bireyin kişisel verileri üzerinde serbestçe tasarruf edebilmesini, geçmişin engeline takılmaksızın geleceğe yönelik plan yapabilmesini, kişisel verilerin kişi aleyhine kullanılmasının engellenmesini sağlamak yatmaktadır. Unutulma hakkı ile geçmişinde kendi iradesi ile veya üçüncü kişinin neden olduğu bir olay nedeni ile kişinin geleceğinin olumsuz bir şekilde etkilenmesinin engellenmesi sağlanmaktadır. Bireyin geçmişinde yaşadığı olumsuz etkilerden kurtularak geleceğini şekillendirebilmesi bireyin yararına olduğu gibi toplumun kalitesinin gelişmişlik seviyesinin yükselmesine etkisi de tartışılmazdır. Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir…” Yukarıda yapılan açıklamalar ve genel ilkeler bağlamında somut olay değerlendirildiğinde; başvuruya konu haberlerin ilk kez yayınlandıkları tarihte, her hangi bir eleştiri veya yorum yapılmaksızın internet üzerinde yorumsuz biçimde yayınlanmalarının, olay tarihinde kişilik haklarına karşı bir saldırı veya ihlal içermediği, bu hâliyle ifade ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği, başvuranların beraat etmeleri sonucu, aradan geçen dokuz yıl sonra, haberin “güncellik” değerini yitirdiği, dolayısıyla haberin o tarihte “gerçeklik ve doğruluk” kriterlerini karşılamasının artık bir önemi kalmadığı, habere konu olan yargılama sürecinin tüm aşamalarıyla sona ermesiyle birlikte, habere konu olan kişiler için haksızlık içeren durumun, toplum tarafından öğrenilmesinin, geçmişte gerçeklik ve doğruluk payı varmış gibi ifşa edilmesi anlamına gelebileceği, dolayısıyla adı geçen habere istenildiği zaman ulaşılmasının, toplum açısından yanlış algılamaya yol açabileceği, başvuranların beraatle sonuçlanan bir yargı sürecinde gözaltına alınması ve tutuklanması süreçlerine dair haberin basının arşivinde bulunmasının, haberin kamu yararı için gelecekte hatırlanması veya istatistiki açıdan değerlendirilmeye alınması gibi işlevi de taşımadığı, dolayısıyla haberin yayında kalmasının, toplumun ilerlemesi, gelişmesi için bir katkı sağlamayacağı gibi, kamu yararına toplum hafızasında yer etmesi gibi bir etkisi de olmadığı, haberin içeriğini oluşturan kişilerin; toplumu temsil ve topluma hizmet etme gayesiyle seçilmiş veya atanmış siyasilerden olmadığı gibi, topluma kendini anlatma ve toplumu aydınlatma gayesiyle eser veren sanatçılardan veya aydınlardan da olmaması nedeniyle, suç geçmişlerine dair bilgilerin kamuyu ilgilendirmediği, ayrıca bu bilgilerin sadece devletin belirli organlarınca kayıt altında tutulabileceğinin, başvuranların isimlerinin ad ve soyadı şeklinde açıkça yazılması suretiyle “örgüt, fuhuş ve insan ticareti” gibi kelimelerin yanında anılmaya devam etmesinin, şeref ve haysiyetlerine karşı bir eylem olduğu gibi, bu nedenle gözaltına alındıkları bilgisinin arşivlenmesinin kişisel verilerin izinsiz olarak işlenmesi ve yayınlanması anlamına geleceği, yukarıda yer alan değerlendirmeler karşısında, başvuranların istememesine rağmen, geçmişlerinde yer eden olumsuz tecrübelere dair haberlere, toplum tarafından istenen her anda kolaylıkla ulaşılmasının başvuranların kişilik haklarını zedelediği, sonuç ve kanaatine varıldığından …” şeklindeki açıklamalar nazara alındığında,
    Talepte bulunanın bahse konu olay nedeni ile yargılanması sonucunda, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma suçundan hakkında beraat kararı verilmesine ilişkin İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 13/10/2016 tarihli ve 2015/91 esas, 2016/314 Sayılı kararının kesinleşmiş olduğu ve ilgili haber içeriğinde başvuranın isminin ad ve soyadı şeklinde açıkça yazılması suretiyle “uluslararası uyuşturucu çetesi, çetenin gizli kasası, gizli kasa siyasetçi, çetenin yargı ve emniyet ayağındaki sorunlarını çözdürdükleri” gibi ifadelerin yanında anılmaya devam etmesinin, şeref ve haysiyetine karşı bir eylem olduğu ve başvuranın istememesine rağmen, geçmişinde yer eden olumsuz tecrübelere dair haberlere, toplum tarafından istenen her anda kolaylıkla ulaşılmasının başvuranın kişilik hakkını zedelediği anlaşılmakla, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla,
    Gereği görüşülüp düşünüldü:
    KARAR : Suç tarihinde yürürlükte bulunan 5651 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un “içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi” başlıklı 9. maddesinin uygulanma şartları;
    – İnternet ortamında yapılan bir yayın olması,
    – Yapılan yayın içeriği nedeniyle, gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşların “kişilik haklarının” ihlal edilmesidir.
    İlgili kanun maddesiyle, kişilik hakkı ihlal edilenlerin “erişimin engellenmesi” konulu taleplerini içerik veya yer sağlayıcısından veya bu hususta karar almaya görevli ve yetkili Sulh Ceza Hakimliğinden doğrudan isteyebileceği, alınan kararların mahkemece erişim sağlayıcıları birliğine gönderilerek derhal yerine getirilmesi, erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından kaldırılması halinde hakim kararlarının da kendiliğinden ortadan kalkacağı ve bu hususta alınacak hakim kararlarının yerine getirilmemesi halinde uygulanacak değişik ceza yaptırımları düzenlenmiştir.
    19.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6518 Sayılı Kanun’la değişik 5651 Sayılı Kanun’da yer alan “içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi” başlıklı 9. maddesinde köklü değişiklikler yapılmış, Kanun’un eski halindeki gibi haberin kaldırılması veya düzeltme ve cevap metninin belli bir süre yayınlanması gibi tedbirler kaldırılmıştır.
    Somut uyuşmazlığa gelince, başvuranın 16.12.2016 üst yazı tarihli dilekçesindeki talebinin reddine karar veren Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliğince, dilekçeyle ulaşılmak istenen sonucun, olayın hukuki nitelemesinin ve uygulanacak ilgili mevzuatın hatalı yapılması suretiyle başvuranın talebinin hem ilgili yazının kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olmadığından hem de başvuranın adı geçen gazeteye noterlik kanalıyla yapmış olduğu bildirim usulüyle kaldırma başvurusunun tebliğini takip edecek şekilde ilgili gazetenin 3 günlük nüshalarının dosyaya sunulmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar verildiği görülmektedir. Başvuran vekilinin, karardaki gibi bir zorunluluk olmadığı ve haberin müvekkilinin kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğu gerekçesiyle yaptığı itiraz üzerine karar veren Ankara 3. Sulh Ceza mahkemesi tarafından ise gerekçesiz bir şekilde kararda bir isabetsizlik olmadığından bahisle itirazın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Kanun Yararına Bozma gerekçesinin; internet üzerinden yapılan yayınlara erişimin engellenmesi konusuyla ve özellikle de 19.12.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6518 Sayılı Kanun’la değişik 5651 Sayılı Kanun’la doğrudan ilgili olmayan 5187 Sayılı Kanun’un 14. ve 18. maddelerine dair Yargıtay 7. Ceza Dairesinin emsal niteliğinde bir kararına dayandığı, ancak Dairemizin somut olayla benzer mahiyette bir davada vermiş olduğu 05.06.2017 tarihli, 2016/15510 E.- 2017/5325 K. sayılı “unutulma hakkı” konulu güncel kararı ile benzer şekilde, haberin “basın özgürlüğü” veya “unutulma hakkı” sınırları içinde kalıp kalmadığının, başvuranın Kanun değişikliğinden sonraki talebinin bir “erişimin engellenmesi” talebi olarak kabul edilip edilmeyeceğinin de değerlendirilmesi sonucu Kanun Yararına Bozma talebine konu somut olay hakkında sağlıklı bir karar verilebileceği değerlendirilmektedir.
    Kanun yararına bozma yolunda incelenerek çözülmesi gereken uyuşmazlık; 5651 Sayılı Kanun’un 9. maddesinde yazılı olduğu üzere, internet yoluyla (2007 yılında) yapılan ve başvuru anına (2018 yılında) kadar (yaklaşık 11 yıldır) halen erişime açık olan yayın içeriğindeki haberlerin, talep edenlerin “kişilik haklarını” bu haliyle ihlal edip etmediği, başvuranlar hakkında yapılan haberin güncelliğini yitirmesinin bu duruma bir etkisi olup olmadığıyla, güncel olmasa bile sadece gerçekleri yorumsuz biçimde yazan haberlerin erişiminin engellenip engellenemeyeceğidir.
    Yukarıda anlatılan sorunun sağlıklı bir değerlendirmeyle çözülebilmesi için, ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat, AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları ışığında; “ifade ve basın özgürlüğü” ve “kişisel verilerin korunması bağlamında unutulma hakkı” kavramlarının üzerinde kısaca durulması gerekmektedir.
    I-) İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ
    İfade özgürlüğü; insanın özgürce bilgi ve düşünce sahibi olabilme, zihninde oluşturduğu düşünce ve kanaatlerinden ötürü kınanmama, bunları meşru şekil ve yöntemlerle dışa vurma imkan ve özgürlüğüdür. İfadenin, genellikle dış dünyayı gören, duyan, yorumlamaya ve algılamaya çalışan bir kişi veya toplum gibi gerçek bir muhatabı, bazen de cansız varlıklar veya bizzat kendisi gibi muhatapları vardır. İfadeye anlam veren onun muhatabıdır.
    Basın Özgürlüğü; ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olmak üzere, insanların bilgiye ulaşma ve fikir elde edebilme yönündeki en önemli araçlardan olan basının, yazılı, görsel veya işitsel araçlarla sunduğu ve kamu hizmetini gerçekleştirme yolunda sahip olduğu özgürlüktür. Basının, geniş imkanları olan bir organizasyon olması, ona bireylere nazaran daha büyük bir muhatap sayısı (kitlesi) sağlamaktadır. Bu nedenle basının ifade özgürlüğünü kullanırken muhatabı üzerinde yarattığı etkinin boyutları da düşünülerek yaptığı işe bir kamu hizmeti ayrıcalığı tanınmış, bu ayrıcalıkla birlikte bahşedilen güvenilirliği, yapılan işten doğan sorumluluğun da büyük olmasını beraberinde getirmiştir.
    Şüphesiz ifade ve basın özgürlüğü de diğer temel hak ve özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. İfade ve Basın Özgürlüğünün sınırlanması, başta AİHS’nin 10/2. maddesi olmak üzere uluslararası ve ulusal mevzuatta düzenleme altına alınmıştır.
    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “ifade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinde;
    “1- Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
    2-) Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
    İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ulusal makamların bu takdir yetkisini sözleşmenin 10. maddesiyle bağdaşır şekilde kullanıp kullanmadıklarını önüne gelen davalar aracılığıyla denetlemektedir. O halde, ulusal makamlar, ifade özgürlüğünün sınırlanması ile ilgili takdir yetkilerini kullanırken;
    – Sınırlamanın kanunda öngörülüp öngörülmediği, açıkça tanımlanıp tanımlanmadığı,
    – Sınırlamanın AİHS’nin 10/2. maddesinde yazılı veya yasada öngörülen meşru amaçlara uygun olup olmadığı,
    – Sınırlamanın çağdaş demokratik toplumun gereklerine uygun olup olmadığı,
    – Sınırlamada aşırıya gidilmemesi (orantılı ve ölçülü olunması), hususlarını gözetmek zorundadırlar.
    Meşru amaç deyiminden; genellikle sözleşmenin 10/2. maddesinde yazılı kamu güvenliği, toplumsal ahlak ve ülkelerin kanunlarında mevcut sair durumlar kastedilmektedir.
    Çağdaş demokratik toplumun gerekleri tanımı ile anlatılmaya çalışılan ise; topluma sunulan, sınırlanmaması, kınanmaması, özgür bırakılması gereken ifadenin veya haberin; toplumun ilgisini çeken, güncel ve kamunun yararını güden bir tartışmayı içermesi ile halkı kin ve düşmanığa sevketmemesi, şiddete teşvik etmemesi, nefret veya ayrımcılık içermemesi, suçu ve suçluyu övmemesi, terör veya ayrılıkçı hareketleri övmemesi, meşrulaştırıp yüceltmemesi, başkalarının kişilik haklarını, onur, şeref ve saygınlığını, hakaret, sövme veya benzer yollarla zedelememesi gibi gerekliliklerdir.
    Her ne kadar doktrinde bu konuda üye devletlerin aynı ölçüleri benimsemeleri gerektiği savunulmakta ise de değer yargıları ülkeden ülkeye değişmektedir. Çağdaş ülkelerin çoğunda; iftira, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik olan ifadeler düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmemekte, suç sayılmak suretiyle cezalandırılmaktadırlar.
    Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli ve etkin yollarından birisi basındır. Basın özgürlüğü; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından olduğu kadar gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından da temel hak niteliğindedir (Centro Europa 7 S.R.L. ve Di Stefano, § 131). Böylelikle, basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle ise, bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Bu şekilde basın kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından birincil derecede önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “kamunun (kamu düzeninin) bekçisi” görevini yapabilir.
    Çoğunlukçu, özgürlükçü, demokratik toplumlarda, düşünceyi açıklama özgürlüğü; sadece genel kabul gören ve zararsız veya önemsiz sayılan düşünceler yönünden değil, aynı zamanda halkın bir kısmı tarafından benimsenmeyen kural dışı, hatta rahatsız edici, endişe verici, sarsıcı düşünceler için de geçerlidir.
    Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için; açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği unutulmamalıdır.
    Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü, kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Şüphesiz ifade özgürlüğünü kullanan kişilerin (gazeteciler vb…) bu özgürlüğü kullanırken “görev ve sorumlulukları” da vardır. Sözleşme’nin 10. maddesinin gazetecilere tanıdığı güvence, gazetecilerin gazeteci deontolojisine saygı içinde “doğru ve güvenilir” bilgiler sunmaları anlamında iyi niyetle hareket etmeleri koşuluna bağlıdır (Goodwin, § 39; Mc Vicar, § 83-86; Colombani, § 65).
    Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesinin 07/02/2012 tarihli Von Hannover-Almanya (no.2) ( BD, no.40660/08 ve 60641/08 ) kararında;
    “… 108. İfade özgürlüğü hakkı ile özel hayata saygı hakkı arasında bir denge kurulmasıyla ilgili olarak içtihattan çıkan ve mevcut olaya uygulanabilecek olan kriterler aşağıda sayılmıştır.
    i.) Genel yarar nitelikli bir tartışmaya katkı:
    109. Birinci temel unsur makale veya fotoğrafların basında çıkmasının genel yarar nitelikli bir tartışmaya yapacağı katkıdır (Von Hannover, yukarıda geçen, § 60; Leempoel & S.A. ED. Ciné Revue, yukarıda geçen, § 68; ve Standard Verlags GmbH, yukarıda geçen, § 46). Genel yarar konusu olan şeylerin belirlenmesi davanın şartlarına bağlıdır. Ancak Mahkeme sadece yayımın siyasi konular ya da işlenen suçlarla ilgili olduğu durumlarda (White, yukarıda geçen, § 29; Egeland ve Hanseid/Norveç, numara 34438/04, § 58, 16 Nisan 2009; Leempoel & S.A. ED. Ciné Revue, yukarıda geçen, § 72) değil, ama aynı zamanda yayımın sporu ya da ekran artistlerini ilgilendirdiği durumlarda da (Nikowitz ve Verlagsgruppe News GmbH/Avusturya, numara 5266/03, § 25, 22 Şubat 2007; Colaço Mestre ve SIC – Sociedade Independente de Comunicação, S.A./Portekiz, nos 11182/03 ve 11319/03, §
    28, 26 Nisan 2007; ve Sapan/Türkiye, numara 44102/04, § 34, 8 Haziran 2010) böyle bir yararın varlığını kabul ettiğini hatırlatmanın faydalı olduğu kanaatindedir. Buna karşın bir Cumhurbaşkanının evlilikle ilgili olası problemleri ya da ünlü bir şarkıcının mali sorunlarının genel yarar nitelikli bir tartışma kapsamında kaldığı kabul edilmemiştir (Standard Verlags GmbH, yukarıda geçen, § 52, ve Hachette Filipacchi Associés (ICI PARIS), yukarıda geçen, § 43).
    ii.) Hedef alınan kişinin ünlülük derecesi ve röportajın konusu:
    110. Hedef alınan kişinin rol ve fonksiyonu ve röportaj ve/veya fotoğrafa konu faaliyetin niteliği bir önceki kriterle bağlantılı önemli başka bir kriter oluşturmaktadır. Burada normal bireyler ile kamusal şahıs ya da siyasi kişilik olarak kamusal alanda hareket eden bireyleri ayırmak yerinde olur. Kamu tarafından tanınmayan bir kişi özel hayat hakkına ilişkin özel bir korumadan yararlanmayı talep edebilirken, kamu tarafından tanınan bireyler için böyle bir şey söz konusu değildir (Minelli/İsviçre (kabuledilebilirlik üzerine karar), numara 14991/02, 14 Haziran 2005, ve Petrenco, yukarıda geçen, § 55). Mesela resmi bir görev yerine getiren siyasi kişilikler hakkında demokratik toplumdaki bir tartışmaya katkı sunabilecek olaylardan bahseden bir röportajı, böyle bir görev yerine getirmeyen bir kişinin özel hayatıyla ilgili detaylar üzerine yapılan bir röportajla bir tutamayız (Von Hannover, yukarıda geçen, § 63, ve Standard Verlags GmbH, yukarıda geçen, § 47).” şeklinde yapılan tespitlerle, ifade özgürlüğü bakımından değerlendirilmeye alınan haberin mahiyeti ve habere konu olan kişinin özellikleri bakımından ayrıntılı değerlendirmeler yapılmış ve bu konuda habere ve kişiye özgü birtakım kriterler de belirlenmiştir.
    Son olarak, AİHM’nin 02/02/2016 tarihli Erdener & Türkiye kararında;
    “… Bir kişinin kişilik haklarını zedeleyebilecek sözlerin niteliğine ilişkin olarak, Mahkeme, olgular ile değer yargıları arasında geleneksel olarak bir ayrım yapmaktadır. Olguların gerçekliği ispat edilebilse de, değer yargılarının doğruluğunu kanıtlamak mümkün değildir. Bir açıklama, değer yargısı olarak değerlendirildiğinde, müdahalenin orantılılığı yeterli bir olgusal dayanağın varlığına bağlı olabilmektedir, zira bu türden bir dayanak bulunmadığında, değer yargısının abartılı/aşırı olduğu da ortaya çıkabilmektedir. (B.K., örnek olarak, Feldek/Slovakya, No. 29032/95, §§ 75-76, AİHM 2001-VIII, I Avgi Publishing and Press Agency S.A. ve Karis/Yunanistan, No. 15909/06, § 26, 5 Haziran 2008, Mustafa Erdoğan ve diğerleri/Türkiye, No. 346/04 ve 39779/04, § 36, 27 Mayıs 2014, ve Morar/Romanya, No. 25217/06, § 59, 7 Temmuz 2015)..Mahkeme, ifade özgürlüğünün, “yalnızca hoş karşılanan veya zararsız ya da önemsenmez olarak görülen “bilgiler” veya “düşünceler” için değil, aynı zamanda “hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici” olanlar için de geçerli olduğunu hatırlatmaktadır. (yukarıda anılan Morice kararı, § 161)..Mahkeme, ihtilaf konusu sözler bağlamında okunan, yukarıda anılan cümlenin, büyük tartışmalara yol açmasına rağmen, Başbakan’ın Başkent Üniversitesi Hastanesi’nde tedavi edilme şeklini eleştiren kişisel bir görüş kapsamına girdiğini tespit etmektedir. Başvuran tarafından yerel mahkemeler önünde sunulan belgeleri dikkate alarak, Mahkeme, bu görüşün yeterli bir olgusal dayanağa dayandığı ve davaya ilişkin koşullarla yakından ilişkili olduğu kanısına varmaktadır…Bununla birlikte, Mahkeme, tüzel kişinin kişilik haklarına ilişkin menfaatler ile gerçek kişinin kişilik haklarına ilişkin menfaatler arasında bir farklılık olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme bu bağlamda, tüzel kişinin kişilik haklarına ilişkin menfaatlerin ahlaki boyuttan yoksun olduğunu tekrarlamaktadır (yukarıda anılan Kharlamov kararı, § 25)…” şeklinde değer yargısı ile maddi olguların birbirinden ayrılması gerektiğinden, şayet sınırlamaya konu edilen haberde, sırf kişiden kişiye değişen ve ispatlanması mümkün olmayan değer yargılarından hareketle bir takım sözler (iyi, kötü, çirkin, yakışıklı, şık olmadı, yakışmadı, çelişkili, manidar, tutarsız v.b.) sarf edilmişse bunun düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği, ancak maddi olgularla desteklenemeyen ve ispatlanamayan “abartılı” değer yargıları ile ifade özgürlüğü arasında mutlaka ayrıma gidilmesi gerektiğinden bahsetmiştir.
    Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır.
    Ülkemizde temel hak ve özgürlüklerin, dolayısıyla ifade ve basın özgürlüğünün de sınırlanmasında esas alınması gereken kurallar başta 13. maddesi olmak üzere Anayasa’da düzenlenmektedir. Buna göre temel hak ve hürriyetler;
    – Özlerine dokunulmaksızın
    – Yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak
    – Ancak kanunla sınırlanabilir.
    – Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
    Ancak olağanüstü hal, sıkıyönetim veya savaş halinde dahi kişilerin sert çekirdek hakları olan; yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz, kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz, suç ve cezalar geçmişe yürütülemez, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
    T.C. Anayasası’nın “Düşünce ve kanaat hürriyeti başlıklı” 25. maddesinde;
    “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
    Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”,
    T.C. Anayasası’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı 26. maddesinde;
    “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
    Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
    Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.
    Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir.”,
    T.C. Anayasası’nın “Basın hürriyeti” başlıklı 28. maddesinde;
    “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.
    Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.
    Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27. maddeleri hükümleri uygulanır…”
    şeklinde ifade ve basın özgürlüğü kavramlarının içeriği, kapsamı, sınırları ve kullanılması düzenleme altına alınmıştır.
    T.C. Anayasası’nın “Düzeltme ve cevap hakkı” başlıklı 32. maddesi;
    “Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir.
    Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hâkim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden itibaren en geç yedi gün içerisinde karar verilir.” ,
    5651 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi başlıklı 9. maddesi;
    “(1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğe erişimin engellenmesini de isteyebilir.
    (2) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin talepleri, içerik ve/veya yer sağlayıcısı tarafından en geç yirmi dört saat içinde cevaplandırılır.
    (3) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talepleri doğrultusunda hâkim bu maddede belirtilen kapsamda erişimin engellenmesine karar verebilir.
    (4) Hâkim, bu madde kapsamında vereceği erişimin engellenmesi kararlarını esas olarak, yalnızca kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verir. Zorunlu olmadıkça internet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemez. Ancak, hâkim URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi hâlinde, gerekçesini de belirtmek kaydıyla, internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine de karar verebilir.
    (5) Hâkimin bu madde kapsamında verdiği erişimin engellenmesi kararları doğrudan Birliğe gönderilir.
    (6) Hâkim bu madde kapsamında yapılan başvuruyu en geç yirmi dört saat içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Bu karara karşı 04/12/2004 tarihli ve 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.
    (7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hâkim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.
    (8) Birlik tarafından erişim sağlayıcıya gönderilen içeriğe erişimin engellenmesi kararının gereği derhâl, en geç dört saat içinde erişim sağlayıcı tarafından yerine getirilir.
    (9) Bu madde kapsamında hâkimin verdiği erişimin engellenmesi kararına konu kişilik hakkının ihlaline ilişkin yayının başka internet adreslerinde de yayınlanması durumunda ilgili kişi tarafından Birliğe müracaat edilmesi hâlinde mevcut karar bu adresler için de uygulanır.
    (10) Sulh ceza hâkiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen sorumlu kişi, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.” hükmünü amirdir.
    Basın yoluyla işlenen suçlar nedeniyle görülen davalarda göz önünde bulundurulması gereken “basın özgürlüğü” kavramının içeriği ve hukuka uygunluk nedenlerine dair Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarihli, 2007/7-28 E. – 2007/34 K. sayılı kararında;
    “Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır.
    Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır.
    Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 Sayılı Basın Kanununun 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir.”
    Haber verme hakkının hukuka uygun bir biçimde kullanılabilmesi için gereken ölçütler dört başlık altında toplanmaktadır.
    Bunlar;
    1-) Haber gerçek olmalı,
    2-) Haber güncel olmalı,
    3-) Haberin verilmesinde kamu yararı bulunmalı,
    4-) Haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunmalıdır.
    Bu unsurlar eleştiri hakkı yönünden de geçerlidir. Yani eleştirinin olabilmesi için, yazının gerçek olgulara dayanması, güncel bulunması ve bu haberin verilmesinde kamu yararı bulunması koşullarına bağlıdır…”
    şeklinde gözetilmesi gereken temel kriterlerden bahsedilmiştir.
    Hal böyleyken, kendisinden düzeltme ve tekzip metni talep edilen mahkemece yapılması gereken, öncelikle tekzip metni yayınlanması talebiyle gelen dosyada mevcut haberin, (içeriğinde hakaret, iftira veya tehdit gibi başkaca atıflarda bulunulmasa, suç unsuru içermese bile) 5187 Sayılı Basın Kanunu’nun 14. maddesi kapsamında “…kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılıp yapılmadığı..”nın tespit edilmesi, bu yönde ifadeler yoksa talebin reddi, bu yönde bir ihlal varsa o halde haberde ikincil inceleme konusu olan hukuka uygunluk nedeninin olup olmadığıyla, haberin “ifade ve basın özgürlüğü” kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesidir.
    5187 Sayılı Basın Kanunu’na göre, tekzip metni kararının alınması ve tekzibin yayınlanmasının sıkı şekil şartları ve kurallarına bağlanmasının amacı, kişinin haklarını ihlal ettiği okunduğu anda belli olan haberlerin acele biçimde haberi veren kişi tarafından geri alınması, düzeltilmesi ve saldırının daha fazla mağduriyete neden olmamasıdır. Bu hususta mahkemece verilecek kararda, haber içeriğinden açıkça anlaşılmıyorsa ayrıntılı şekilde haberin suç oluşturup oluşturmadığıyla ilgili bir inceleme veya değerlendirme yapılmasına gerek yoktur.
    Kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal eden deyiminden; haberde, üstü örtülü de olsa toplumun geneli tarafından açıkça anlaşılabilen bir muhatabı olan bir kişi hakkında, hakaret, sövme gibi bir ifade, habere konu olan kişiden beklenmeyen ve toplumun değerleri karşısında kınanan bir eylem isnadı veya kişinin toplum içinde sahip olduğu şöhreti sarsacak, kişiyi açıkça küçük düşürücü ifadeler kullanılması, gerçeğe aykırı yayım deyiminden ise; okunduğu anda toplumun geneli tarafından bilinen, maddi gerçeklerle ilgisi olmadığı açıkça anlaşılabilen olgu ve eylemlerin habere konu olan kişi tarafından gerçekleştirildiğine dair haberler anlaşılmalıdır. Haberin gerçekliği, sadece haberin yapıldığı anda bilinen ve görünen maddi gerçekliğe göre değil, toplumun bilgi birikimi, duyarlılık düzeyi ve ilgi alanlarına, toplum hafızasındaki yanılgılı veya yönlendirilmiş algıya göre de değişir. Toplumun genelinin hafızasında, haberin yapıldığı sırada dünya ve ülke genelinde gerçek olduğu bilinen, yaşandığı varsayılan maddi olgulara ve konjonktüre bağlı olarak haberin gerçekliği de değişebilir. Basın özgürlüğü, kişilerin zaten bildiği gerçeklerle değil, henüz öğrenmediği, öğrenilmesinde kamu yararı olan gerçekleri kişilere sunmakla eşdeğer bir görev görür.
    II- KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI BAĞLAMINDA UNUTULMA HAKKI
    a-) İlgili mevzuat;
    Unutulma hakkı Anayasa’mızda açıkça düzenlenmemiştir. Bununla birlikte Anayasa’nın “Devletin temel amaç ve ödevleri” başlığı altında düzenlenen 5. maddesinde “insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” ifadesi ile devlete pozitif bir yükümlülük yüklenmiştir. Bu yükümlülük bağlamında Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen kişinin manevi bütünlüğü bağlamında şeref ve itibarının korunması hakkı ve Anayasa’nın 20. maddesinin üçüncü fıkrasında güvence altına alınan kişisel verilerin korunmasını isteme hakkı ile birlikte düşünüldüğünde, devletin bireye geçmişte yaşadıklarının başkaları tarafından öğrenilmesi engellenerek “yeni bir sayfa açma” olanağı verme hususunda bir sorumluluğu olduğu açıktır. Özellikle kişisel verilerin korunması hakkı kapsamında kişisel verilerin silinmesini talep edebilme hakkı, kişilerin geçmişlerinde yaşadıkları olumsuzlukların unutulmasına imkân tanımayı kapsamaktadır. Dolayısıyla Anayasa’da açıkça düzenlenmeyen unutulma hakkı, İnternet vasıtasıyla ulaşılması kolay olan ve dijital hafızada bulunan haberlere erişiminin engellenmesi için Anayasa’nın 5., 17. ve 20. maddelerinin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan unutulma hakkının kabul edilmemesi, İnternet vasıtasıyla kolayca ulaşılabilir ve uzun süre muhafaza edilebilir kişisel veriler nedeniyle başkaları tarafından kişiler hakkında ön yargı oluşturabilmesi nedeniyle manevi varlığının geliştirilmesi için gerekli onurlu bir yaşam sürdürmesine ve manevi bağımsızlığına müdahaleyi sürekli kılmaktadır.
    Anayasa Mahkemesi’nin ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki dengelemeye ilişkin kararlarında Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası temelinde değerlendirme yaptığı gözetilerek unutulma hakkına ilişkin iddiaların İnternet ortamındaki haberlerin kişisel veriler ile arasındaki ilişki dikkate alınarak Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası kapsamında inceleme yapılması gerekmektedir.
    Öte yandan inceleme konusu olan başvuruya benzer diğer başvurularda devletin bir eylemi söz konusu olmayıp yargı mercilerince başvurucuların kişisel itibarlarına sağlanan korumanın yetersiz olduğu iddia edilmektedir. Anayasa’nın 17. maddesi esas olarak kamu görevlilerinin keyfî müdahalelerine karşı bireyi korumayı amaçlasa da söz konusu madde sadece devletin bu tür müdahalelerde bulunmasından kaçınmasını sağlamayı amaçlamamaktadır. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında mündemiç negatif yükümlülüğe, Anayasa’nın 5. maddesi dikkate alınarak bireyin maddi ve manevi varlığına etkin bir saygının sağlanması için gerekli pozitif yükümlülükler eklenebilir. Bu yükümlülükler, kişilerin birbirleri ile olan ilişkilerini de kapsayacak şekilde kişisel itibarının korunmasını isteme hakkına saygının güvence altına alınması amacıyla birtakım tedbirler alınmasını gerektirebilir (Ahmet Çinko ve Erkan Çelik [GK], B. No: 2013/6237, 3/7/2015, § 39). Bu tedbirlere, kişisel itibarın üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korunması hususunda da başvurulabilir (Kadir Sağdıç, § 40; İlhan Cihaner (2), § 47). Dolayısıyla unutulma hakkı kişilerin manevi varlıklarını geliştirmelerine bir fırsat vermek açısından devletin pozitif yükümlülüğünün bir sonucudur.
    T.C. Anayasasının “Özel hayatın gizliliği ve korunması” başlık ve “Özel hayatın gizliliği” alt başlıklı 20. maddesi; “… Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
    Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.
    (Ek fıkra: 7/5/2010-5982/2 md.) Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir…” hükmünü amirdir.
    b-) Emsal İçtihatlar;
    Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun 03.03.2016 tarihli 2013/5653 başvuru sayılı dosyasında almış olduğu kararda;
    “…Haber ve fikirleri iletmedeki hızı ve bunları saklama süresi ve kapasitesi gözetildiğinde İnternet, geleneksel iletişim araçlarından farklı, küresel olarak bilgiye erişim ve iletişim aracıdır. Dünya çapında milyonlarca kullanıcıya hizmet eden merkezi olmayan bu elektronik iletişim ağı, temel hak ve özgürlüklerin kullanımında farklı bir boyut getirmiştir. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımında sağladığı imkânlar aynı zamanda temel hak ve özgürlüklere yönelik farklı müdahale yolları ortaya çıkarmıştır. Özellikle bireylerin özel hayatlarına ve manevi bütünlüklerine yönelik olarak çok ciddi müdahale alanları ortaya çıkmıştır. Bu nedenle geleneksel medyadan farklı olarak İnternet, ortaya çıkardığı riskler açısından farklı bir bakış açısı ile değerlendirilmelidir. Bu bağlamda ilgili hak ve özgürlükler açısından koruma ve ilerleme sağlayabilmek için kaçınılmaz olarak teknolojik gelişmeleri de dikkate alacak farklı bir yaklaşım belirlenmelidir.
    İnternet’in yaygınlaşmasından önce kişilerin geçmişlerine ilişkin özel yaşamları zaman içinde kaybolmaktaydı. Bununla birlikte bireylerin geçmişlerinde yaşadıklarına ilişkin herhangi bir kayıt tutulmuşsa da bu kayıtlara ulaşılmasının zorluğu kişilerin geçmişlerinde yaptıkları hatalardan bağımsız olarak yaşamlarını sürdürmelerine imkân tanımaktaydı. Ancak günümüzde basit bir İnternet araştırması, bireylerin geçmişte yaptıkları ve hatırlamak ve/veya hatırlanılmasını istemedikleri hatalarını kolayca ortaya koymaktadır. Bu bağlamda İnternet ortamı, arşivde kalmış ve sadece araştırmacıların veya meraklıların özel çabası ile tespit edilebilecek haberleri kolaylıkla ulaşılabilir hâle getirmiştir. Haber arşivlerine erişimin kolaylaşması kişiler hakkında yapılan haberin unutulmasına fırsat vermeyen bir sanal ortam meydana getirmiştir. Bu durum İnternet’in yaygınlığı ile birlikte değerlendirildiğinde bireylerin geçmişte yaptıkları ve hatırlanmasını istemedikleri hususların sürekli olarak kişilerin karşısına çıkması ihtimalini kuvvetlendirmiştir.
    İnternet’in yaygın kullanımı ile ortaya çıkan bu durum basının İnternet’i etkin olarak kullanmasıyla beraber ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması arasındaki dengeyi ilkinin lehine bozmuştur. İfade ve basın özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı, eşit düzeyde koruma gerektiren temel hak ve özgürlüklerdir. Bu nedenle bozulan dengenin her iki temel hak arasında tekrar kurulması zorunluluk olmuştur. İnternet haberciliği ile birlikte unutulmanın zor olduğu günümüzde anılan dengenin tekrar kurulabilmesi şeref ve itibar yönünden bireylerin unutulma hakkının kabul edilmesi ile mümkün olabilir. Bu bağlamda unutulma hakkı adil dengenin kurulması için vazgeçilmez niteliktedir (Avrupa Birliği Adalet Divanı, Google Spain SL, Google Inc/İspanya Kişisel Verilerin Korunması Kurumu, Mario Costeja Gonzales, C-131/12, 13/5/2014)…”
    “…Unutulma hakkının İnternet gazete arşivlerindeki her türlü haber yönünden uygulanmasını beklemek mümkün değildir. Nitekim özellikle basın özgürlüğü temelinde gazete arşivinin araştırmacılar, hukukçular veya tarihçiler için önem taşıyan veriler olduğu açıktır. Bu durumda bir İnternet haberinin unutulma hakkı kapsamında İnternet’ten çıkarılabilmesi için;
    – yayının içeriği,
    – yayında kaldığı süre,
    – güncelliğini yitirme,
    – tarihsel bir veri olarak kabul edilememe,
    – kamu yararına katkısı (toplumsal açıdan haberin değeri, haberin geleceğe ışık tutan niteliği)
    – habere konu kişinin siyasetçi veya ünlü olup olmadığı,
    – haber veya makalenin konusu, bu bağlamda haberin olgusal gerçekler ya da değer yargısı içerip içermediği, halkın ilgili veriye yönelik ilgisi gibi hususların her somut olay açısından incelenmesi gerekmektedir.
    Yapılacak değerlendirme sonucunda unutulmayı etkin kılacak farklı yöntemler benimsenebilir. 5651 Sayılı Kanun’un 6518 Sayılı Kanun ile değiştirilen 9. maddesinde erişimin engellenmesinin kapsamının kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL vb.) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verileceği ve zorunlu olmadıkça İnternet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemeyeceği belirtilmiştir.
    Bu bağlamda unutulma hakkı çerçevesinde, ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması hakkı arasındaki dengenin sağlanması açısından 5651 Sayılı Kanun kapsamında yukarıda belirtilen önlemler alınabilir (B.K.. § 51). Ancak alınacak tedbirlerin Anayasa’nın 13. maddesi gereğince ölçülülük kriteri esas alınarak yapılması gereklidir. Nitekim kişinin şeref ve itibarına yönelik müdahaleleri unutulma hakkı gereğince engellemek için arşivde arama yapmaya imkân tanıyan haber ile kişi arasında ilişki kuran kişisel verilerin silinmesi, haberin anonim hâle getirilmesi, haber içeriğinin bir kısmına erişimin engellenmesi gibi birçok yöntem benimsenebilir. Bu bağlamda yargının görevinin, İnternet ortamının sağladığı kolaylıkla zamanla kişilerin itibarına yönelik müdahale oluşturan haberleri tamamen ortadan kaldırarak geçmişte meydana gelmiş olayların yeniden yazılmasını sağlamak olmadığı dikkate alınmalıdır. İnternet haber arşivinin bir bütün olarak basın özgürlüğünün koruması altında olduğu unutulmamalıdır…”
    Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/06/2015 tarihli ve E.2014/4-56, K.2015/1679 Sayılı kararının ilgili kısmı şöyledir :
    “…Unutulma hakkına gelince; unutulma hakkı ve bununla ilişkili olan gerektiği ölçüde ve en kısa süreliğine kişisel verilerin depolanması veya tutulması konuları, aslında kişisel verilerin korunması hakkının çatısını oluşturmaktadır. Her iki hakkın temelinde bireyin kişisel verileri üzerinde serbestçe tasarruf edebilmesini, geçmişin engeline takılmaksızın geleceğe yönelik plan yapabilmesini, kişisel verilerin kişi aleyhine kullanılmasının engellenmesini sağlamak yatmaktadır. Unutulma hakkı ile geçmişinde kendi iradesi ile veya üçüncü kişinin neden olduğu bir olay nedeni ile kişinin geleceğinin olumsuz bir şekilde etkilenmesinin engellenmesi sağlanmaktadır. Bireyin geçmişinde yaşadığı olumsuz etkilerden kurtularak geleceğini şekillendirebilmesi bireyin yararına olduğu gibi toplumun kalitesinin gelişmişlik seviyesinin yükselmesine etkisi de tartışılmazdır.
    Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir…”
    Yukarıdaki açıklamalar ışığında kanun yararına bozmaya konu dosyadaki somut olay değerlendirildiğinde;
    www.arşiv.sabah.com.tr internet sitesinde halen yayında bulunan “gizli kasa siyasetçi” başlıklı köşe yazısında, İstanbul polisinin 2007 yılında yaptığı “son nokta” operasyonu kapsamında, ilgilinin de aralarında bulunduğu kişilerin gözaltına alındığı, habere konu olan ve ismi açıkça yazılan başvuran Raif Aktarlı’nın, o dönemde hakim savcı ve siyasetçilerle derin ilişkileri olan çete kurucusu … ve sosyete işkembecisi olarak tanınan …’un karanlık ilişkileri olduğu ve aynı zamanda çetenin kasası olduğu iddialarına yer verilmiştir. O tarihte soruşturma dosyasından elde edilen bilgilerle yapılan haberin, yargılamanın sona ermesi ve …’nın bu kişilerle veya kurulduğu iddia edilen çete ile bir bağlantısı olmadığı ve hakkında açılan davada, İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2015/91 E. 2016/314 K. Sayılı dosyası ile beraat ettiği, kararın 21.10.2016 günü kesinleştiği, ilgilinin halen kişilerin erişimine açık olarak aynı URL adresinde duran haberin kaldırılması ve düzeltilmesi için sabah gazetesinin sorumlularına noter ihtarnamesi gönderdiği, ancak haberin yayından kaldırılmaması üzerine mahkemeye başvurduğu, Sulh Ceza Hakimliğince başvurunun reddedildiği, haberin kişilik haklarını ihlal etmediği ve ayrıca üç günlük gazete nüshalarının sunulmadığı gerekçeleriyle reddedildiği, itiraz merciinin de gerekçesiz şekilde itirazı reddettiği görülmektedir.
    Buna göre;
    a-) Başvuruya konu haberin ilk kez yayınlandığı tarihte, her hangi bir eleştiri veya yorum yapılmaksızın internet üzerinde yorumsuz biçimde yayınlanmasının, olay tarihinde kişilik haklarına karşı bir saldırı veya ihlal içermediği, bu haliyle ifade ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceği,
    b-) Başvuranın beraat etmeleri sonucu, aradan geçen dokuz yıl sonra, haberin “güncellik” değerini yitirdiği, dolayısıyla haberin o tarihte “gerçeklik ve doğruluk” kriterlerini karşılamasının artık bir önemi kalmadığı,
    c-) Habere konu olan yargılama sürecinin tüm aşamalarıyla sona ermesiyle birlikte, habere konu olan kişi için haksızlık içeren durumun, toplum tarafından öğrenilmesinin, geçmişte gerçeklik ve doğruluk payı varmış gibi ifşa edilmesi anlamına gelebileceği, dolayısıyla adı geçen habere istenildiği zaman ulaşılmasının, toplum açısından yanlış algılamaya yol açabileceği,
    d-) Başvuranın, beraatle sonuçlanan bir yargı sürecinde gözaltına alınması ve tutuklanması süreçlerine dair haberin basının arşivinde bulunmasının, haberin kamu yararı için gelecekte hatırlanması veya istatistiki açıdan değerlendirilmeye alınması gibi işlevi de taşımadığı, dolayısıyla haberin yayında kalmasının, toplumun ilerlemesi, gelişmesi için bir katkı sağlamayacağı gibi, kamu yararına toplum hafızasında yer etmesi gibi bir etkisi de olmadığı,
    e-) Haberin içeriğini oluşturan kişi; toplumu temsil ve topluma hizmet etme gayesiyle seçilmiş veya atanmış siyasetçilerden olmadığı gibi, topluma kendini anlatma ve toplumu aydınlatma gayesiyle eser veren sanatçılardan veya aydınlardan da olmaması nedeniyle, suç geçmişine dair bilgilerin kamuyu ilgilendirmediği, ayrıca bu bilgilerin sadece devletin belirli organlarınca kayıt altında tutulabileceği,
    f-) Başvuranın isminin açıkça yazılması suretiyle “uyuşturucu çetesi, gizli kasa, örgüt” gibi kelimelerin yanında anılmaya devam etmesinin, kişilik haklarını ihlal eder bir eylem olduğu gibi, bu nedenle gözaltına alındığı bilgisinin arşivlenmesinin kişisel verilerin izinsiz olarak işlenmesi ve yayınlanması anlamına geleceği,
    g-) Yukarıda yer alan değerlendirmeler karşısında, başvuranın istememesine rağmen, geçmişinde yer eden olumsuz tecrübelere dair haberlere, toplum tarafından istenen her anda kolaylıkla ulaşılmasının başvuranın kişilik haklarını zedelediği sonuç ve kanaatine varılmakla,
    SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliğinin 20/02/2017 tarihli ve 2017/1169 değişik iş sayılı kararının, 5271 Sayılı CMK’nun 309/4. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yukarıda yazılı bozma nedenine göre; “http://arsiv…..com.tr/2007/07/14/haber,F1D20ECA415D4F14BBCF12B8D3….html” URL adresinde yayımlanan “Gizli Kasa Siyasetçi” başlıklı yazıya erişimin engellenmesine, karardan bir suretin erişim sağlayıcıları birliğine gönderilmesine, 10.12.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • TÜZEL KİŞİYE (ŞİRKETE) YÖNELTİLEN HAKARET İÇERİKLİ SÖZLER, HAKARET SUÇUNU OLUŞTURMAZ

    TÜZEL KİŞİYE (ŞİRKETE) YÖNELTİLEN HAKARET İÇERİKLİ SÖZLER, HAKARET SUÇUNU OLUŞTURMAZ

    TÜZEL KİŞİYE (ŞİRKETE) YÖNELTİLEN HAKARET İÇERİKLİ SÖZLER, HAKARET SUÇUNU OLUŞTURMAZ

    Yargıtay

    18. Ceza Dairesi


    Esas : 2016/18978

    Karar : 2017/1193

    Karar Tarihi :06.02.2017
    HAKARET, SÖYLENEN SÖZLERİN KURUMA KARŞI OLDUĞU, TÜZEL KİŞİYE SÖYLENEN SÖZLERİN BU KAPSAMDA OLMADIĞI.
    Hakaret suçundan sanık …’in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/1, 62 ve 52/2-3. maddeleri uyarınca 1.500,00 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, 5 yıl denetim süresi belirlenmesine dair Kuşadası 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 11/10/2012 tarihli ve 2012/287 esas, 2012/562 sayılı kararını müteakip, sanığın deneme süresi içerisinde yeni bir suç işlemesi nedeniyle Kuşadası 4. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından daha önce verilen hükmün açıklanmasına, sanığın 5237 sayılı Kanun’un 125/1, 62 ve 52/2-3. maddeleri uyarınca 1.500,00 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair Kuşadası 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 29/04/2016 tarihli ve 2015/386 esas, 2016/661 sayılı kararının, Adalet Bakanlığı tarafından kanun yararına bozulmasının istenilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 19/12/2016 gün ve 398659 sayılı istem yazısıyla Dairemize gönderilen dava dosyası incelendi.


    İstem yazısında; “ Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 01/12/2014 tarihli ve 2013/38862 esas, 2014/34608 sayılı ilamında yer alan, “TCK’nın 125. maddesine göre hakaret suçunda şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte sözlerin gerçek kişilere yöneltildiğinde hakaret suçunu oluşturabileceği, herhangi bir gerçek kişiyle arasında aidiyet ilişkisi kurulmadan tüzel kişiye söylenen sözlerin bu kapsamda değerlendirilemeyeceği gözetilmeden, sanığın mahkumiyetine karar verilmesi…hükmün bozulmasına” şeklindeki açıklamalar karşısında, somut olayda anılan kararın gerekçe kısmında hakaret fiilinin müşteki kuruma karşı işlendiğinin kabul edildiği nazara alındığında, şüphelinin icra takibine karşı verdiği itiraz dilekçesinde müşteki şirket aleyhine hakaret içeren ifadeler kullanması şeklindeki eylemi nedeniyle mahkumiyetine karar verilemeyeciği gözetilmeden yazılı şekilde verilmesinde isabet görülmemiştir.” denilmektedir.


    Hukuksal Değerlendirme:TCK’nın 125/1. maddesi: “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden … veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.” hükmünü;Aynı Kanunun 126. maddesi ise: “Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.” hükmünü içermektedir.


    İncelenen dosyada, sanığın icra takibine karşı verdiği itiraz dilekçesinde, iddianamede bahsi geçen sözleri söylediği, TCK’nın 125. maddesine göre hakaret suçunda şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte sözlerin gerçek kişilere yöneltildiğinde hakaret suçunu oluşturabileceği, herhangi bir gerçek kişiyle arasında aidiyet ilişkisi kurulmadan tüzel kişiye söylenen sözlerin bu kapsamda değerlendirilemeyeceği gözetilmeden, sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.

    Boşanma protokolü gaziantep aile mahkemesi boşanma avukatıSonuç ve Karar : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden

    1- Hakaret suçundan sanık … hakkında, Kuşadası 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 29/04/2016 tarihli ve 2015/386 esas, 2016/661 sayılı kararının, 5271 sayılı CMK’nın 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA,

    2- Hükümdeki hukuka aykırılık sanığa verilen cezanın kaldırılmasını gerektirmekle, anılan yasa maddesinin 4-d fıkrası gereğince, sanığın hakaret suçundan BERAATİNE,

    3- Hükmolunan cezanın çektirilmemesine, 06.02.2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

    Bu konu hakkındaki benzer makalelerimiz için tıklayın

  • Tutuklu Öğrenciye Dayağa 70 Bin Lira Tazminat

    Tutuklu Öğrenciye Dayağa 70 Bin Lira Tazminat

    Tutuklu Öğrenciye Dayağa 70 Bin Lira TazminatAnayasa Mahkemesi (AYM), olay tarihinde tutuklu olan üniversite öğrencisinin, sınava götürüldüğü Bayrampaşa Cezaevi’nin tuvaletinde uzman çavuş ve 10 jandarma tarafından dövülmesini “eziyet” olarak nitelendirdi. 
    Tutuklu öğrenciye 70 bin TL tazminat ödenmesine hükmeden mahkeme, 3 bin TL adli para cezası verilen sanık uzman çavuşun cezasını yetersiz buldu ve yerel mahkemeden “caydırıcı” bir ceza istedi.
    Mahkeme, ayrıca davaya dahil edilmeyen askerlerin de yargılanmasını istedi. 2007’de Kırklareli F Tipi Cezaevi’nde örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklu olan F. C., okuduğu Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin sınavlarına girmek için İstanbul’a getirildi.
    F. C., sınav sonrası Kırklareli’ne götürülmek üzere Bayrampaşa Cezaevi’ne götürüldü. Maslak Sevk Bölüğü, ring aracına bindirmeden önce Can’dan parmağındaki alyansı çıkarmasını istedi. Bunu kabul etmeyen Can, bir uzman çavuş ve emrindeki 10 asker tarafından tuvalete götürüldüğünü bildirdi.
    “Tuvalette dövüldüğünü, hayalarının sıkıldığını, copla boğazına vurulduğunu ve kendisine hakaret edildiğini” belirten C., Kırklareli Cezaevi’ne dönmesinin ardından savcılığa suç duyurusunda bulundu. Can, sevk edildiği hastanede darp edildiğine ilişkin doktor raporu da aldı.
    Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’nın başlattığı soruşturma kapsamında ifade veren uzman çavuş M.N.T, “Olayı hatırlamıyorum, kimseyi darp etmedim” dedi.
    Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi, açılan dava sonucunda uzman çavuşu, “Kamu görevlisinin sahip olduğu nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle kasten yaralama” suçundan 3 bin TL adli para cezasına çarptırdı. Bu ceza da ertelendi.
    Başvuruyu değerlendiren AYM, F. C.’ın yaşadıklarının “eziyet” olarak tanımladı ve ihlal kararı verdi. Kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla yeniden yargılama yapılmak üzere mahkemeye gönderilmesine karar veren AYM, Can’a 70 bin TL manevi tazminat ödenmesine de hükmetti.
    YARGILAMA SÜRESİ DE MAKUL DEĞİL
    Kararda, yargılamanın 7 yıl 8 ay sürmesinin de makul olmadığı vurgulandı. “Somut olayda, soruşturmanın etkinliğinin sağlanmasının koşullarından biri olan sorumluların fiilleriyle orantılı ceza almaları koşulunun yerine getirilmediği ve cezasızlık sonucunu doğurduğu” belirtilen kararda,
    “Bu durum benzer ihlallerin önüne geçebilmek amacıyla caydırıcılığın sağlanması için devletin, sorumluların uygun ve yeterli cezalar ile cezalandırılmalarını sağlayabilecek nitelikte bir ceza soruşturması yürütme konusundaki yükümlülüklerine açıkça aykırılık oluşturmaktadır” denildi.
    Kararda, sadece uzman çavuşun değil, diğer askerlerin de darp olayından sorumlu olarak yargılanması gerektiğine işaret edildi.

Call Now