TCK MADDE 198 PARAYA EŞİT SAYILAN DEĞERLERDevlet tarafından ihraç edilip de hamiline yazılı bonolar, hisse senetleri, tahviller ve kuponlar, yetkili kurumlar tarafından çıkarılmış olup da kanunen tedavül eden senetler, tahviller ve evrak ile milli ziynet altınları, para hükmündedir.
TCK MADDE 198’İN GEREKÇESİ
Madde metninde paralara eşit sayılan değerler belirlenmiştir. Bu değerler, para değildir, ancak, bunlar da, herhangi bir devir ve ciro işlemine ihtiyaç bulunmaksızın, elden ele geçer ve gerektiğinde tediye vasıtası fonksiyonunu görürler; örneğin teminat olarak yatırılmaları olanaklıdır.Hükûmet tarafından ihraç olunan bonolar, hisse senetleri, tahvil ve kuponların bu madde gereğince para gibi sayılmaları için başta gelen koşul, Bakanlar Kurulu kararı uyarınca çıkarılmış ve Devlet Hazinesinin borçlandırılmış olmasıdır. Bu itibarla kamu iktisadî teşekküllerince ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca çıkarılan ve hamile yazılı bulunan bonolar madde kapsamına girmez.Yetkili kurumlar tarafından çıkarılan ve kanunen tedavül eden senetlerin madde kapsamına girebilmesi için, özel bir kanunla, ilgili kuruluşa kanunen böyle bir yetki verilmesi ve kuruluşlarca çıkarılan senedin kanunen tedavül etmesi yani kabulünün zorunlu olması gerekir. Bu gibi evrakı kağıt paralardan ayıran husus, kâğıt paraların altınla veya madenî parayla değiştirilmesi talep edilmediği hâlde, yetkili kuruluşlarca çıkarılan bu gibi evrakın ya ibrazında veya belirli bir vadenin gelmesinde madenî veya kağıt para ile değiştirilmesinin olanaklı bulunmasıdır.Maddede ayrıca millî ziynet altınlarından söz edilmekle beraber altın paradan ayrıca bahis edilmemiştir. Gerçekten, ister millî ister yabancı altın para “para” olmak vasfını muhafaza etmekte yani ülkemizde veya yabancı ülkede kanunen tedavülde bulunmakta ise, bunun diğer paralardan farkı olmaz.Altının borsalarda değer kazanması veya kaybetmesi yani altın paranın üzerinde yazılı nominal değerinden farklı bir kıymetle tedavül etmesi onun “para” olmak vasfına halel vermez. Buna karşılık, ülkemizde alınıp satılmakta olan ziynet altınlar, kanunen tedavül etmediklerinden “para” sayılmadıkları ve fakat bunların taklit veya tağyiri olanaklı bulunduğundan, bunlar hakkında son fıkraya ayrıca hüküm konulmuştur.
TCK MADDE 198 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay8. Ceza dairesi
Esas : 2009/13979 Karar : 2011/10083 Karar Tarihi : 26.09.2011
Yerinde görülmeyen sair itirazların reddine,Ancak;Bilirkişi raporları ile beyanlar arasındaki çelişkiler gözetilerek sanıktan ele geçen sahte altınların sikke veya reşat altını ve buna bağlı olarak da 5237 Sayılı T.C.K.nun 198. madde de belirtilen “Milli ziynet altınları” kapsamında olup olmadığının Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğünden alınacak rapor ile saptanıp sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, yazılı biçimde eksik araştırmayla mahkumiyet hükmü kurulması,SONUÇ : Yasaya aykırı, Cumhuriyet Savcısı ve sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 321 maddesi gereğince (BOZULMASINA), 26.09.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Yargıtay15. Ceza dairesi
Esas : 2014/19717 Karar : 2017/6160Karar Tarihi : 15.02.2017
Dolandırıcılık suçundan sanıkların mahkumiyetine ilişkin hükümler, sanıklar müdafiileri ve Cumhuriyet Savcısı tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü;Sanıkların işbirliği içinde müştekiye sahte olduğunu bildikleri altınları 10.000 TL değerinde satarak aldattıklarının iddia edildiği olayda, bilirkişi raporunda suça konu sahte altınların reşat altını olduğunun belirtilmesi karşısında, sanık hakkında dolandırıcılık suçundan kamu davası açılmış ise de,5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 198. maddesinde yer alan, “Devlet tarafından ihraç edilip de hamiline yazılı bonolar, hisse senetleri, tahviller ve kuponlar, yetkili kurumlar tarafından çıkarılmış olup da kanunen tedavül eden senetler, tahviller ve evrak ile millî ziynet altınları, para hükmündedir.” şeklindeki düzenleme sebebiyle, milli ziynet altınları hakkında yapılan sahteciliğin, aynı Kanun’un 197/1. maddesi hükmü gereğince “parada sahtecilik” suçu kapsamında kaldığından, eylem nedeniyle mevcut delillerin takdir ve değerlendirilmesinin üst dereceli Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması,Kanuna aykırı olup sanıklar müdafiileri ve Cumhuriyet Savcısı temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, sair yönleri incelenmeyen hükmün bu nedenle, 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, aynı Kanunun 326/son maddesi uyarınca ceza miktarı bakımından kazanılmış haklarının saklı tutulmasına, 15/02/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Etiket: ceza avukatı

TCK MADDE 198 PARAYA EŞİT SAYILAN DEĞERLER

TCK MADDE 197 PARADA SAHTECİLİK
TCK MADDE 197 PARADA SAHTECİLİK(1) Memlekette veya yabancı ülkelerde kanunen tedavülde bulunan parayı, sahte olarak üreten, ülkeye sokan, nakleden, muhafaza eden veya tedavüle koyan kişi, iki yıldan oniki yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.(2) Sahte parayı bilerek kabul eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (3) Sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı bu niteliğini bilerek tedavüle koyan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 197’NİN GEREKÇESİ
Madde metninde parada sahtecilik suçu tanımlanmıştır.Suçun konusu paradır. Paranın, madeni veya kağıt para ya da millî veya yabancı para olması arasında fark gözetilmemiştir. Suç konusu paranın kanunen tedavülde bulunması gerekir. Bu nedenle, tedavülden kaldırılmış ve örneğin antika özellik taşıyan paranın sahte olarak üretilmesi, ancak dolandırıcılık suçu bağlamında değerlendirilebilir.Söz konusu suçu oluşturan seçimlik hareketler, sahte olarak üretme, ülkeye sokma, nakletme, muhafaza etme ve tedavüle koyma olarak belirlenmiştir.Sahte paradan söz edebilmek için, üretilen paranın sahteliğinin beş duyu organıyla anlaşılabilir olmaması gerekir. Başka bir deyişle, tecrübe sahibi olmayan ve parayı özel bir incelemeye tâbi tutmayan bir kimsenin bu parayı gerçek para olarak kabul etmesinin olanaklı bulunması gerekir. Gerçek para olmadığı ilk bakışta anlaşılabilen durumlarda, suçtan söz edilemez. Başka bir deyişle, para görüntüsü taşımakla birlikte aldatıcılık özelliği olmayan kağıt veya maden parçası, bu suçun konusunu oluşturmaz. Bu hususu vurgulamak için uygulamamızda sahte paranın “sürüm yeteneği”nden söz edilmektedir.Maddenin ikinci fıkrasında sahte parayı kabul etmek, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, kabul edilen paranın sahte olduğunun bilinmesi gerekir; yani bu suç, ancak doğrudan kastla işlenebilir.Üçüncü fıkrada ise, sahteliği bilinmeden kabul edilen paranın bu niteliğinin öğrenilmesine rağmen tedavüle konulması, birinci fıkraya göre daha az cezayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir. Bu durumda, kişi sahteliğini bilmeden kabul ettiği parayı, bu özelliğini öğrendikten sonra elinden çıkarmaya çalışmaktadır.
TCK MADDE 197 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay 8. Ceza dairesi
Esas : 2016/10278Karar : 2017/4444 Karar Tarihi : 20.04.2017
1- ) 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; a )Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, b ) Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir.” şeklindeki 51/1. maddesinin emredici hükmü karşısında, sanık hakkında belirlenen adlî para cezasının ertelenemeyeceği hususunun gözetilmemesinde,2- ) 5237 Sayılı Kanun’un 52/1. maddesinde yer alan “Adlî para cezası, beş günden az ve kanunda aksine hüküm bulunmayan hâllerde yediyüzotuz günden fazla olmamak üzere belirlenen tam gün sayısının, bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile çarpılması suretiyle hesaplanan meblağın hükümlü tarafından Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.” şeklindeki düzenleme nazara alındığında, belirlenen temel gün sayısından ( 5 gün ) aynı Kanun’un 62 maddesi uyarınca indirim yapılarak bulunacak gün sayısının ( 4 gün ) takdir edilen 20,00 Türk Lirası ile çarpılması suretiyle 80,00 Türk Lirası adli para cezasına hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde fazla cezaya hükmolunmasında,İsabet görülmediğinden bahisle 5271 Sayılı CMK.nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 04.08.2016 gün ve 4326 Sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 01.09.2016 gün ve KYB/2016-338621 Sayılı ihbarnamesi ile dairemize tevdii kılınmakla incelendi.Gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dosya kapsamına göre, hükmün kesinleşmesinden sonra ek kararla hükümde değişiklik yapılamayacağı cihetle, aynı Mahkemenin 08.01.2016 tarihli ve 2015/309-326 Sayılı ek kararının hukuki değerden yoksun olduğu gözetilerek yapılan incelemede,1- ) Sanık hakkında 197/1. maddesi uyarınca hapis cezası yanında tayin olunan adlî para cezasının 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 51. maddesi uyarınca ertelenemeyeceği gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmesi,2- ) 61/8. maddesi uyarınca, adli para cezalarına esas alınan birim gün sayısı üzerinden artırma ve indirme hükümleri uygulanarak belirlenen sonuç gün ile bir gün karşılığı tayin olunan miktarın çarpılması suretiyle adli para cezasının bulunması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde adli para cezası belirlenirken birim gün üzerinden bulunan para cezasından indirim yapılmak suretiyle fazla ceza tayini,
SONUÇ : Yasaya aykırı ve Adalet Bakanlığı’nın Kanun Yararına Bozma istemine dayalı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ihbarname içeriği bu itibarla yerinde görüldüğünden İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarih, 2015/309-326 Sayılı kararının 309. maddesi uyarınca erteleme hususunda aleyhe tesir etmemek üzere BOZULMASINA, 197/1. maddesi uyarınca hükmedilen 2 yıl hapis ve 5 gün adli para cezasının 62. maddesi uyarınca yapılan indirim sonucu 1 yıl 8 ay hapis ve 4 gün adli para cezasına, 52/2. maddesinin uygulanması sonucu belirlenen 100 TL’nin 80 TL’ye indirilmesine, sonuç olarak sanığın 1 yıl 8 ay hapis ve 80 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, dosyanın Adalet Bakanlığı’na gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na tevdiine, 20.04.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay8. Ceza dairesi
Esas : 2018/5651Karar : 2018/8634 Karar Tarihi : 10.09.2018
I- Sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;24/06/2014 tarihli oturumda adli emanette kayıtlı suça konu sürücü belgesi getirtilerek yapılan mahkeme gözleminde Elazığ Palu doğumlu … adına düzenlenmiş sürücü belgesinin üzerinde resim ve resim üzerindeki soğuk mührün görülebildiği, sürücü belgesinin mevcut hali ile normal bir sürücü belgesi görünümü verip iğfal kabiliyetine haiz olduğunun belirtilmiş olması ve dosya arasında mevcut suça konu belgenin fotokopisinden de fotoğraf üzerindeki soğuk mühür izinin görüldüğünün anlaşılması karşısında; tüm delillere ve CMK’nun 217. maddesi uyarınca duruşmada edindiği kanaate göre değerlendirerek sanığa yüklenen “resmi belgede sahtecilik” suçunun sabit olduğuna karar veren mahkemenin takdirinde bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak edilmemiştir.Yapılan yargılamaya, dosya içeriğine, toplanıp karar yerinde gösterilen ve değerlendirilen delillere, oluşa ve mahkemenin soruşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, suçun oluşumuna ve niteliğine uygun kabul ve uygulamasına, hukuka uygun, yasal ve yeterli olarak açıklanan gerekçeye göre Cumhuriyet Savcısı ile sanığın bir sebebe dayanmayan ve yerinde görülmeyen temyiz itirazının reddiyle hükmün ONANMASINA,II- Parada sahtecilik suçundan kurulan hükme gelince;1- Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; başka bir şahıs hakkında yapılan ihbar üzerine yakalanan sanığın yapılan üst aramasında suça konu paranın ele geçmesi, sanığın aşamalarda parayı yaptığı bir iş karşılığında aldığını ve sahte olduğunu bildiğini savunması karşısında sahte olduğunu bildiği parayı muhafaza eden sanığın eyleminin TCK.nun 197/1. maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğu gözetilmeden mahkumiyeti yerine yazılı şekilde beraatine karar verilmesi,2- Suça konu sahte paranın, 5237 sayılı TCK.nun 54. maddesi uyarıncamüsaderesine karar verildikten sonra, 5320 sayılı Yasının 17. maddesi uyarınca Merkez Bankasına gönderilmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,Yasaya aykırı, Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 10/9/2018 gününde oybirliğiyle karar verild
TCK MADDE 196 USULSÜZ ÖLÜ GÖMÜLMESİ
Ölü gömülmesine ayrılan yerlerden başka yerlere ölü gömen veya gömdüren kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 196’NIN GEREKÇESİ
Maddede, ölü gömülmesine ayrılan yerlerden başka yerlere ölü gömülmesi veya gömdürülmesi cezalandırılmaktadır.
TCK MADDE 196 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
Yargıtay 5. Ceza dairesi
Esas : 2009/7058Karar : 2009/8867Karar Tarihi : 2/7/2009
• ÇOCUĞUN NİTELİKLİ CİNSEL İSTİSMARI ( Sanığa Atılı Suçun Alt Sınırının 5 Yıldan Fazla Cezayı Gerektirmesi Nedeniyle İstinabe Yoluyla Savunmasının Alınamayacağı )
• İSTİNABE ( Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı – Sanığa Atılı Suçun Alt Sınırının 5 Yıldan Fazla Cezayı Gerektirmesi Nedeniyle İstinabe Yoluyla Savunmasının Alınamayacağı )
• SAVUNMA ALINMASI ( Çocuğun Nitelikli Cinsel İstismarı – Sanığa Atılı Suçun Alt Sınırının 5 Yıldan Fazla Cezayı Gerektirmesi Nedeniyle İstinabe Yoluyla Savunmasının Alınamayacağı )
ÖZET : Sanığa atılı 5237 sayılı TCK.nun 103/2. maddesinde düzenlenen suçun alt sınırının 5 yıldan fazla cezayı gerektirmesi nedeniyle istinabe yoluyla savunmasının alınamayacağının gözetilmemesi suretiyle CMK.nun 196/2. maddesine muhalefet edilmesi yasaya aykırıdır.
DAVA : Çocuğun nitelikli cinsel istismarı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından sanıklar M.A. ve H.B.’nin yapılan yargılanmaları sonunda; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan beraetlerine, sanık M.’in diğer eyleminin reşit olmayanla cinsel ilişki olarak kabulüyle şikayetin olmamasından dolayı buna dair kamu davasının düşmesine ve sanık H.’ın atılı suçtan mahkümiyetine dair, Gaziantep 1. Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 15.09.2008 gün ve 2007/81 Esas, 2008/277 Karar sayılı hükümlerin süresi içinde Yargıtay’ca incelenmesi katılanlar vekili ve sanık Hasan müdafii tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C. Başsavcılığından tebliğname ile daireye gönderilmekle incelendi; Katılan mağdure Tuğba vekilinin, mağdurenin babası Ahmet’in vekili olmaması nedeniyle kurulan hükümleri temyiz yetkisi bulunmadığından bu kişi adına yaptığı temyiz isteminin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK.nun 317. maddesi gereğince reddiyle, incelemenin sanık Hasan müdafii ile katılan mağdure vekilinin temyiz itirazlarıyla sınırlı olarak yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:
KARAR : Sanık M.’e atılı 5237 sayılı TCK.nun 103/2. maddesinde düzenlenen suçun alt sınırının 5 yıldan fazla cezayı gerektirmesi nedeniyle istinabe yoluyla savunmasının alınamayacağının gözetilmemesi suretiyle CMK.nun 196/2. maddesine muhalefet edilmesi,
SONUÇ : Kanuna aykırı, katılan mağdure vekili ve sanık H. müdafiin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, esası incelenmeyen hükümlerin 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK.nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 02.07.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

TCK MADDE 195 BULAŞICI HASTALARA İLİŞKİN TEDBİRLERE AYKIRI DAVRANMA
TCK MADDE 195 BULAŞICI HASTALARA İLİŞKİN TEDBİRLERE AYKIRI DAVRANMABulaşıcı hastalıklardan birine yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş kimsenin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uymayan kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 195’İN GEREKÇESİ
Maddede, bulaşıcı hastalıklara yakalanmış veya bu hastalıklardan ölmüş bulunan kimselerin bulunduğu yerin karantina altına alınmasına dair yetkili makamlarca alınan tedbirlere uyulmaması, suç olarak tanımlanmıştır. Böylece kamu sağlığının korunması amacı güdülmektedir.
TCK MADDE 195 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
YargıtayCeza Genel Kurulu
Esas : 2009/131Karar : 2009/284Karar Tarihi : 08.12.2009
“İçtihat Metni”
Sanık M… D… ’nin, hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 2/son maddesi uyarınca açılmış bulunan kamu davasından beraatına ilişkin, Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesince verilen 06.04.2005 gün ve 2-18 sayılı hüküm yerel Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 07.04.2009 gün ve 3351-4849 sayı ile;“4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 2. maddesinde, anılan Kanunun 1. maddesinde belirtilen şekilde eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kalması üzerine Aile Mahkemesi Hakimi’nin belli süreyle maddede sayılan tedbirlere hükmetmesinden sonra belirlenen sürede koruma kararına aykırı davranılması suç olarak düzenlenmiştir. Fiilin başka bir suç oluşturması koruma kararına aykırı davranma suçuna engel değildir.Koruma kararının tarafları veya kararın niteliği 4320 sayılı Kanunun 1. maddesi kapsamında değilse 2. maddedeki suç oluşmayacaktır. Konumuz açısından öncelikle tartışılması gereken husus; aynı çatı altında müşterek çocuk ve mağdurun babası ile sürekli birlikte yaşayan nikahsız eş hakkında da bu kanun kapsamında koruma kararı verilip verilemeyeceğidir.4721 sayılı Türk Medenî Kanunu’nda ‘aile’ tanımlanmamış ve aile fertlerinin kimlerden oluştuğuna dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Aynı şekilde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda da açıklayıcı bir tanım bulunmamaktadır. 4320 sayılı Kanun ve gerekçesinde ise kanunun nikahsız beraberlikleri de kapsadığına dair bir açıklamaya rastlanmamaktadır. Bu durumda Anayasa kurallarına ve milletlerarası andlaşma hükümlerine bakılmasında zorunluluk bulunmaktadır.Anayasamızın 20. maddesine göre ‘herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz’ ‘Ailenin Korunması’ başlıklı 41. maddesine göre de ‘Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar’Bilindiği gibi ‘İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi’ (İHAS), 19.03.1954 günlü Resmi Gazete’de yayınlanan 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanmış olup, 1982 Anayasası’nın 90/5. maddesinde yazılı ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır’ biçimindeki kural gereği, iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası haline gelmiştir.Sözleşmenin ‘Özel hayatın ve aile hayatının korunması’ başlıklı 8. maddesinin 1. fıkrasına göre ‘herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir’AİHM kararlarına göre bu hak, devletleri, ‘negatif’ yükümlülüğün yanında ‘pozitif’ yükümlülüklere de zorlamaktadır. İşte 4320 sayılı Kanun, bu işlevi yerine getirme amacına yönelik olarak aile içi şiddeti de aile hayatına saldırı kabul edip yaptırıma bağlayarak koruma altına almaktadır. Kanunun TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi sırasında Anayasanın 41. maddesi ve imza attığımız uluslararası sözleşmeler açısından da bu kanun tasarısının kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.‘Aile hayatı’ kavramı AİHM’nin bir çok kararında ele alınarak tanımlanmış ve unsurları gösterilmiştir. Buna göre Marckx-Belçika davası kararında (13 Haziran 1979) 8. maddenin uygulanması açısından ailenin ‘meşru’ veya ‘tabii’ olmasına bakılarak ayırım yapılmaması gerektiğine dikkat çekilerek 8. maddenin ‘meşru’ ve ‘tabii’ aile arasında bir ayırım yapmadığını, böyle bir ayırımın, İHAS’deki hak ve özgürlüklerin kullanılmasında ‘doğum’ bakımından ayrımcılık yapılmasını yasaklayan 14. maddenin de desteklediği gibi ‘herkes’ kelimesine uygun olmadığını, Elsholz-Almanya davası kararında (13 Temmuz 2000) ise, aile kavramının, evliliğe dayalı ilişkilerle sınırlı olmadığı ve tarafların evlilik olmadan bir arada oturduğu fiili ‘aile’ bağlarını da kapsayabildiğini (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarından Örnekler, Gilles Dutertre, Avrupa Konseyi Yayınları, Eylül 2007, s. 314-315), Johnston İrlanda davası kararında (18 Aralık 1986), çocuklarıyla beraber yaşayan evli olmayan çiftlerin normalde aile hayatı yaşadığını, söz konusu ilişkinin istikrarlı olma özelliğinden ve diğer yönleriyle evliliğe dayalı bir aileden ayırt edilememesinden dolayı kabul etmiştir. (Özel Hayata ve Aile Hayatına Saygı Gösterilmesi Hakkı, AİHS’nin 8. maddesinin Uygulanmasına İlişkin Klavuz, İnsan Hakları El Kitapları No: 1, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü, Eylül 2007, s. 15) Ayrıca ülkemiz ‘Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’yi de imzalayıp onaylamıştır. Anılan sözleşmenin 1. maddesine göre ‘Kadınlara karşı ayrım deyimi kadınların medeni durumlarına bakılmaksızın ve kadın ile erkek eşitliğine dayalı olarak politik, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve diğer alanlardaki insan hakları ve temel özgürlüklerinin tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını engelleyen veya ortadan kaldıran veya bunu amaçlayan ve cinsiyete bağlı olarak yapılan herhangi bir ayrım, mahrumiyet veya kısıtlama anlamına gelecektir’ 16. maddede ise ‘Taraf Devletlerin kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacakları’ düzenlenmiştir. Ünal Tekeli – Türkiye Davası kararında (16 Kasım 2004) belirtildiği gibi ‘Türkiye, 19 Ocak 1996’da sözleşmeyi onaylarken Medeni Kanun’un aile ilişkilerini düzenleyen bazı hükümlerinin, Sözleşme’nin 15. ve 16. maddeleriyle uyumlu olmayabileceğine yönelik bir çekince koymuştur. 20 Eylül 1999 tarihli bir açıklama ile Türk Hükümeti bu çekincesini kaldırmıştır’Bu durum karşısında, 4320 sayılı Kanun’un yalnızca nikah bağına dayalı aileleri koruduğunun kabulü, anılan sözleşmeye de aykırılık oluşturacaktır.Bu açıklamalar ve iç hukukumuzun bir parçası olan İHAS’nin 8. maddesi ile AİHM’nin bu maddeye getirdiği yorumlar ve ‘Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’ karşısında somut olaya gelindiğinde;Dosya kapsamına göre sanık M..D..’un nikahsız olarak mağdure ile evlenip aynı çatı altında birlikte yaşadıkları ve bir çocuklarının da olduğu anlaşılmaktadır. Bir başka ifadeyle hukuken evli görünmeseler de fiilen normal bir evliliğe dayalı ve bütün yönleriyle aileden ayırt edilemez şekilde, istikrarlı bir aile hayatı yaşadıkları görülmektedir. Bu durumda İHAS’nin 8. maddesi ve AİHM’nin yerleşmiş kararlarına göre taraflar arasında korunmaya değer bir aile hayatı olduğunda kuşku bulunmamaktadır.Sanık M… D….’nin aynı çatı altında nikahsız olarak birlikte yaşadığı eşine karşı tehdit ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle mahkemece 02.09.2004 tarih ve 2004/8 D. İş sayılı Kararla 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun 1/a maddesi gereği 4 ay süreyle şiddet ve korkuya dayalı davranışlarda bulunmaması yönünde yüzüne karşı tedbir kararı verilmiş, 22.12.2004 tarihinde tekrar eşine etkili eylemde bulunması sonucu koruma kararına aykırı davranmaktan hakkında 4320 sayılı Kanunun 2. maddesi uyarınca kamu davası açılmıştır’’ gerekçeleri ile “hukuka ve yasaya uygun olduğu görülen tedbir kararına karşın, S. Ç..’ı darp etmek şeklinde ortaya çıkan eylemin, mağdur ve tanık beyanına, doktor raporuna, sanığın tevilli savunmasına göre atılı suçu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde beraat kararı verilmesi…” isabetsizliğinden, gerekçede oyçokluğuyla, sonuçta oybirliğiyle bozulmuştur.Daire Üyesi O… K… ; “Sayın çoğunluğun gerekçesine katılmıyorum. Zira bu gerekçenin kabulü halinde metres hayatı yaşayan bir kadın, birlikte yaşadığı eve erkeğin gelmemesi için 4320 sayılı Yasaya göre tedbir isteyebilecek veya tersi bir durum olabilecektir. Yine miras hukukumuz gayri meşru eşe bir hak tanımadığı halde insan hakları sözleşmesini daha geniş yorumlayarak miras hukukunun dışında bir uygulamaya sebebiyet verebiliriz.Anayasanın 90. maddesi milletlerarası sözleşmelere bir üstünlük tanımaktadır, insan hakları mahkemesi kararlarına değil aksi halde insan hakları mahkemesinin Türkiye’yi tazminata mahkum ettiği tüm davalar yeniden görüşülüp o yönde bir karar vermek zorunluluğu olurdu.Yine bu görüşün kabulü halinde devrim kanunlarının tasvip etmediği resmi nikahsız evliliklere prim vermiş oluruz. Nitekim Anayasanın 174/1. fıkrasına göre Anayasanın hiçbir hükmü inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümleri Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz. 4. fıkrada da resmi nikah inkılap kanunları içinde sayılmış ve bu madde diğer anayasa hükümlerinin üstünde bir düzenleme olarak yer almıştır.Yukarıda izah edilen nedenlerle sanık hakkında 4320 sayılı Yasaya göre mahkemece verilen karara muhalefet nedeniyle dava açılmış olup mahkeme kararı yanlış da olsa verilen tedbir kararına uyma zorunluluğu nedeniyle suçun sübutu halinde mahkumiyet kararı verilmesi gerektiğinden hükmün bozulması kararına değişik gerekçe ile katılıyorum” şeklindeki değişik gerekçe ile hükmün bozulması yönünde karşı oy kullanmıştır. Yargıtay C.Başsavcılığınca 02.06.2009 gün ve 117961 sayı ile;‘‘1982 Anayasasının 20. maddesi ‘Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz’ hükmünü içermekte olup yine Anayasanın ‘Ailenin Korunması’ başlıklı 41. maddesinde ‘Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar’ şeklindedir.17.01.1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 14.0l.1998 tarih ve 4320 sayılı Yasanın genel gerekçesine göre ise Anayasanın 41. maddesindeki ‘Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar’ hükmü göz önüne alınarak aile içi şiddetten mağdur olan kadını ve çocukları koruyucu yasal tedbirlerin alınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun ve 26.04.2007 tarih ve 5636 sayılı Yasa ile değiştirilen yasanın genel gerekçesine göre ise ‘Ülkemizde aile içinde, eşler arasında veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri arasında da şiddetin varlığı bilinen bir gerçektir. Bu durumda şiddet olgusunu geniş yorumlayarak aile içi şiddeti sadece eşler arası şiddet olarak algılamamak gereği ortaya çıkmıştır. Ayrıca, aynı çatı altında yaşamayan; boşanma ve ayrılık nedeniyle ayrı konutlarda bulunan bireyler ve evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireyleri ve çocuklar da aile içi şiddete maruz kalabildiklerinden aile içi şiddet mağduru kapsamı genişletilmiş ve 4320 sayılı Yasanın 1. maddesinde yer alan ‘kusurlu eşin’ ibaresi veya ‘kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin’ şeklinde, ‘diğer eş ve çocuklar ifadesi aile bireyleri’ şeklinde değiştirilmiştir.4320 sayılı Yasanın 1. maddenin gerekçesinde, ‘ … Ailenin korunması fikrinin her şeyden önce Medeni Kanun anlamında evliliklerin kurulmasını kolaylaştırmak olduğu şüphesizdir … Millet hayatı bakımından aile kutsal bir temeldir. Bu nedenle, Devlet, ailenin refahını ve huzurunu koruyacaktır’ denilmektedir. Anayasa’nın ‘Ailenin korunması’ başlıklı 41. maddesinde, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu vurgulandıktan sonra, Devletin ailenin huzur ve refahı, özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alacağı öngörülmüş, Devlete aileye yönelik bazı görevler yükleyerek aile kurumuna anayasal güvence sağlanmak istenmiştir. Devlete yüklenen tüm koruma görevlerinin aile içi koşulların düzeltilmesi, iyileştirilmesiyle ilgili olduğu açıktır. Amaç karı, koca ve çocuklardan oluşan ailenin birlik ve bütünlüğünü korumaktır şeklindedir.4320 sayılı Kanunun 1. maddesinin 5636 sayılı Yasayla değiştirilmesinden önce, aile içerisinde şiddet uygulayan eşlere tedbir öngörülürken aynı şiddeti uygulayan çocuk veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri için herhangi bir tedbir uygulanmasına imkan vermemekte iken 5636 sayılı Yasayla yapılan değişiklik sonucu suçun faili ‘kusurlu eş veya diğer aile bireyleri’, suçun mağdurları ise ‘eşlerden biri veya çocuklar veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden biri veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireyleri’ şeklinde değiştirilmiş, böylece suçun fail ve mağdurunun kapsamı genişletilmiştir.Bu genel açıklamalardan sonra acaba gayrı resmi evlilikler de 4320 sayılı Yasa kapsamında korunacak mıdır? Anayasa hükümleri, yasanın metnine, gerekçesine ve bu konuda çıkarılan yönetmeliğe baktığımız zaman korunması mümkün değildir. Şöyle ki,Her şeyden önce aile kavramı ne anlama geliyor? 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda ‘aile’ tanımlanmamış ve aile fertlerinin kimlerden oluştuğuna dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Aynı şekilde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da da açıklayıcı bir tanım bulunmamaktadır. Kanunun 26.04.2007 tarih ve 5636 sayılı Yasayla değişik 2. maddesine dayanılarak 01.03.2008 tarih ve 26803 sayılı Resmi Gazete Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılan Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelilikte de Aile ve fertlerinin kimlerden oluştuğuna dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir.Ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu anlamında bir aileden söz edebilmek için Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş yasal bir evliliğin mevcut olması gerektiği şüphesizdir. Aile gibi bir arada yaşıyor olsa bile, nikahsız birliktelikler ve nikahsız birlikteliklerin bir görünümü olan sadece dini nikaha dayanan birliktelikler, 4320 sayılı Kanun’un kapsamında sayılamaz ve korunamazlar. Beraber yaşayan eşler arasında resmi nikah olmadığından uzun süredir birlikte yaşasalar bile Medeni Kanun anlamında evli sayılmazlar. Dolayısı ile 4320 sayılı Yasa kapsamında korunmalarına imkan yoktur. 4320 sayılı Yasanın 1. maddesinin metninden, özellikle ‘ … veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan …’ ifadesinden resmi nikahı olan ailelerin kapsama alanında olduğu, nikahsız birlikteliklerin korunmadığının kastedildiği açıktır.Öte yandan 1982 Anayasasının Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma başlıklı 90. maddesinin son fıkrasında ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş teme1 hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır’ hükmünü içermekte olup Anayasanın açık hükmü karşısında kanun ile milletlerarası hükmün çelişmesi halinde milletlerarası hükmün uygulanacağı açıkça belirtilmiştir. Bu durumda milletlerarası hükmün Kanunun üzerinde yer aldığı kuşkusuzdur. Ancak milletlerarası hükümlerin Anayasamıza aykırı olması halinde durum ne olacaktır? Normlar hiyerarşisi gereği bu durumda Anayasamıza üstünlük tanınacağı açıktır. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi (İHAS) ve Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme usulüne uygun olarak onaylanarak yürürlüğe konulmuş olup anılan sözleşmelerde genel olarak aile hayatına saygının korunduğu, kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması gerektiği belirtilmiştir. Ancak, Anayasamızın İnkılap Kanunlarının korunması başlıklı 174. maddesinde ‘Anayasanın hiçbir hükmü, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz’ denildikten sonra 4. fıkrasında ‘17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı Kanunun 110. maddesi hükmünün Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği yönündedir’ Esasen yukarıda belirtildiği üzere Medeni Yasamızın belirlediği resmi nikah aile kurumunun temeli kabul edilmiş ve Medeni Yasamızda bu temelden hareketle eş ve/veya çocuklardan oluşan aileyi düzenlemiştir. Bu durumda Medeni kanun anlamında kabul edilmeyen aileyi 4320 sayılı Yasa anlamında korumanın da mümkün olmadığı görülecektir.Diğer yandan 4320 sayılı Yasanın 2. maddesinde, anılan Kanunun 1. maddesinde belirtilen şekilde eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kalması üzerine Aile Mahkemesi Hakimi’nin belli süreyle maddede sayılan tedbirlere hükmetmesinden sonra belirlenen sürede koruma kararına aykırı davranılması suç olarak düzenlenmiştir. Burada mahkemenin vermiş olduğu koruma kararının niteliği üzerinde de durmak gerekecektir Mahkemece verilen koruma kararı niteliği itibariyle şekli bir eylemdir. Yani mahkemece yasada belirtilen aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığının saptanması halinde 1. maddesinde sayılı koruma tedbirlerinden birine hükmedilecek, koruma kararına aykırı davranışın saptanması halinde ise suç oluşacaktır. Denetimin içeriğinin de kural olarak koruma kararının yasaya uygun bir şekilde verilip verilmediğinin şekli ile sınırlı kılması gerekir. Ancak mahkemenin yasal anlamda korunması mümkün olmayan bir konuda karar vermesi halinde mahkemenin kararının içeriğinin de denetlenmesinin gerektiği şüphesizdir. Çünkü, hukuken korunmadan bahsedebilmek için suçun mağdurunun hukuki korunmadan yararlanma şartlarını taşıması gerektiği açıktır. Hukuken korunması mümkün olmayan kişilerin, hukuki korumadan yararlanmasını kabul etmek mümkün değildir. Bu durumda koruma kararının yukarıda izah olunduğu üzere yasal anlamda aile sayılmayan fertlerini kapsadığını kabul etmek mümkün görünmemektedir. Bu durumda 4320 sayılı Yasanın 1. maddesine uygun olmayan bir tedbir kararının da bulunduğu ve içeriğinin de denetlenmesi gerektiği belirlendiğinden, bu hususun yasaya açıkça aykırı olduğu anlaşılacaktır.Öte yandan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun ‘Suçta ve cezada kanunilik ilkesi’ başlıklı 2. maddesinde‘Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez’ yasal anlamda suç sayılmayan bir eylem dolayısıyla sanığa ceza verilemeyeceği gibi kanunun suç ve ceza içeren hükümlerinin kıyas yolu ile de uygulama yapılamayacağı, kıyasa yol açacak şekilde genişletici yorumlanamayacağı açıklanmıştır. Yukarıda açıkça ifade edildiği gibi yasal anlamda aile sayılmayan kişiler arasında 4320 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanması mümkün olmadığı gibi gayri resmi birlikteliklerin kıyas veya kıyasa yol açacak genişletici bir amaçsal yorumla, yasal evliliklerde uygulanan aile kurumuna genişletilemeyeceği, bu anlamda şiddet mağdurlarının 4320 sayılı Yasanın kapsamına alınmasının olanaksız olduğu açıktır.Tüm bu açıklamalardan sonra fiilen birlikte yaşayan ancak resmi nikah olmayan eşlerin birinin şiddete maruz kalması nedeniyle 4320 sayılı Yasanın korunmasından yaralanmazlar. 4320 sayılı Yasanın ne genel ve madde gerekçelerinde ne de kanun metninde nikahsız ya da imam nikahlı ve yahut da her ne surette olursa olsun birlikte yaşayan eşin bu kanun kapsamından korunması mümkün değildir” gerekçeleri ile itiraz yasayoluna başvurularak Özel Daire Kararının kaldırılmasına karar verilmesi talep edilmiştir. Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık; 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un 2. maddesindeki suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; bu hususun değerlendirilebilmesi açısından, “aynı Yasanın 1. maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararı içeriğinin ceza davası sırasında denetlenip denetlenemeyeceği” konusunun Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak görüşülmesi gerekmiştir.İncelenen dosya içeriğinden;28 yaşlarındaki S… Ç…’ın, 17.08.2004 tarihinde Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığına başvurmak suretiyle, “Bozgüney Beldesi’nde babasına ait evde oturduğunu, bu evde resmi nikah yapmaksızın birlikte yaşadığı M… D….’un da kendileriyle birlikte kaldığını, M….’ bir çocuğu olduğunu, bir gün önce öğle saatlerinde bir tartışma sırasında M….eline aldığı bıçakla, ‘seni keserim, öldürürüm’ diye tehditte bulunduğunu, daha sonra da tekme ve tokatla kendisini darp ettiğini, bundan dolayı kulağının şiştiğini, olayın tanığının bulunmadığını, olaydan sonra M….çocuğu alarak evden ayrıldığını ve M…. kendisine bir zarar vermesinden korktuğunu” söyleyerek şikayetçi olduğu,S…. ’ın 16.08.2004 tarihinde aldığı raporda, “sağ dirsek ekleminde 2×1 cm boyunda erozyon, sağ ve sol tibia üzerinde ekimotik alan, üst dudak sağ yanında hemotom ve ödem bulunduğunun, bu nedenle hayati tehlike geçirmeyerek, 1 gün iş ve güçten kaldığının” belirtildiği,Olay nedeniyle, 20.08.2004 tarihinde Cumhuriyet savcısı tarafından savunması alınan M… D… ’nin; “S… ile evlilik dışı birlikte yaşadığını, S…’nin babasına ait evde oturduklarını, 16.08.2004 tarihinde ailevi nedenlerden tartışma çıktığını, tartışma sırasında S…’yi tehdit etmediğini, ancak tartışma büyüyünce bir tokat vurduğunu” ifade ettiği,Buna dayalı olarak, Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığınca 23.08.2004 gün ve 178-106 sayı ile sanık M… D…. hakkında, mağdure S…’a yönelik eylemi nedeniyle 765 sayılı TCY’nın 191/2 ve 456/4. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı; 23.08.2004 gün ve 178 Hz. sayılı yazı ile de, Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesi’nden, M… D…. hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da yazılı tedbirlerden birinin uygulanmasına karar verilmesinin talep edildiği,Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesince 02.09.2004 tarihinde, duruşma açılıp M… D…. ’nin beyanı da tespit edildikten sonra, 20-8 D.İş sayı ile,“Hakkında tedbir istenen M… D…. nin 4320 sayılı Kanunun 1/a maddesi uyarınca kendisi ile aynı çatı altında yaşayan S… Ç….’ya karşı takdiren 4 ay süre ile şiddete ve korkuya yönelik davranışlarda bulunmamasına, hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağının ve hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmolunacağı hususunun ihtarına, kararın bir suretinin gereği için Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, kanun yolu açık olmak üzere” karar verildiği ancak bu karara karşı hiçbir yasa yoluna başvurulmadığı, Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Tufanbeyli İlçe Jandarma Komutanlığına yazılan 13.09.2004 gün ve 253 sayılı yazı ile, M… D…. hakkındaki tedbir kararının 4 ay süreyle infazda tutulmasının ve ihlali halinde soruşturma yapılmak üzere savcılığa iadesinin istenildiği,Asliye Hukuk Mahkemesince verilen tedbir kararının 11.10.2004 tarihinde jandarma görevlilerince M… D…. ’ye tebliğ edildiği,Yine jandarma görevlileri tarafından 22.12.2004 tarihinde, M… D…. ’nin aralarında çıkan tartışma sonunda S… Ç…’yi darp ettiği tespit edilerek, bu hususun tutanağa bağlandığı,S… Ç…’nin 23.12.2004 tarihli raporunda, “sol göz altında 3×3 cm şişlik, sol diz kapağında 3×0,5 cm çizik mevcut olduğu, bu haliyle hayati tehlike geçirmeyeceği, iş ve gücünden de kalmayacağı” tespitlerine yer verildiği,Bu tutanağın, 03.01.2005 gün ve 3212 sayılı yazı ile Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi üzerine yapılan soruşturma sırasında, S… Ç.. ’nın babası B… Ç…’nin 22.12.2004 tarihinde Cumhuriyet savcısına verdiği ifadede, “olay günü M… D…. ile aralarında bir para meselesinden tartışma çıktığını, bu tartışmaya kızı S…’nın da katıldığını, ancak M…’nin S…’nın boğazından tutup sen karışma diye yere yatırdığını ve tekme tokatla darp ettiğini, olaya D… K…. İsimli kişinin de tanık olduğunu, kızının sabah şikayete gitmek istediğini, M… ’nin ise buna izin vermediğini, bu nedenle jandarmaya kendisinin geldiğini” beyan ettiği, tanık D… K…’nın, 23.12.2004 tarihinde kolluğa verdiği ifadede, “evde bir tartışma çıktığına tanık olduğunu, ancak bu tartışma sırasında M…’nin S…’ı darp etmediğini, Sultan ve babasının M…’nin ceza alması için bu şekilde davrandıklarını” ifade ettiği, olayla ilgili olarak 23.12.2004 tarihinde kolluğa ifade veren S… M…. Ç…’nın, “olay günü çıkan tartışma sırasında M… tarafından yüzüne bir tane yumruk vurulduğunu ve kendisinin tartakladığını” iddia ettiği, M… D… ’nin ise, kollukta yaptığı 23.12.2004 tarihli savunmasında, “olay günü para meselesi yüzünden B… Ç…. ile tartıştıklarını, bu nedenle B… ve S…’nın kendisini tartakladıklarını, kendisinin S…’ya vurmadığını ve olayı D… K….’nın ayırdığını” söylediği, sanık, müşteki ve tanıkların mahkemedeki savunma ve ifadelerinde de önceki söylediklerine benzer şekilde beyanda bulundukları,Bunun üzerine Tufanbeyli Cumhuriyet Başsavcılığının 04.01.2005 gün ve 2-3 sayılı iddianamesi ile sanık M… D… ’un 4320 sayılı Yasanın 2/son maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı,Yapılan yargılama sonunda, Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesince 06.04.2005 gün ve 2-18 sayı ile, sanık M… D…. hakkında müşteki S… Ç… ’yı yaralamak suretiyle 4320 sayılı Yasanın 2. maddesine muhalefet etmek suçundan mahkûmiyetine yeterli delil bulunmadığından beraatine karar verildiği,Hükmün, yerel Cumhuriyet savcısı tarafından sanık aleyhine temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 7. Ceza Dairesince, resmi evlilik dışındaki birlikteliklerin de bu yasa kapsamında korunduğundan bahisle, unsurları oluşan suç yönünden mahkûmiyet yerine beraat kararı verilmesi isabetsizliğinden bozma kararı verildiği, Daire Üyesi O… K…’nın ise resmi olmayan birlikteliklerin bu yasadaki korumadan yararlanamayacağı, ancak verilen tedbir kararı yanlış bile olsa, buna uyma zorunluluğunun ihlali nedeniyle 4320 sayılı Yasanın 2. maddesindeki suçun oluşacağı yolundaki değişik görüşü ile bozma kararına katıldığı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının ise, resmi olmayan birlikteliklerin bu yasa kapsamında korunamayacağından bahisle, beraata hükmedilmesi gerektiği yönünde olduğu,Anlaşılmaktadır.4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun incelendiğinde, 17.01.1998 gün ve 23233 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdikten sonra 26.04.2007 gün ve 5636 sayılı Yasa ile değiştirilmiş olan Yasanın, yürürlük maddeleri hariç iki maddeden oluştuğu, 1. maddede aile içi şiddetin önüne geçilebilmesi amacıyla Türk Medeni Kanunundan ayrı olarak 6 aya kadar uygulanabilecek bazı koruma tedbirlerine yer verildiği, 2. maddede ise 1. madde uyarınca verilen tedbire aykırı davranılması halinde ilgiliye 3 aydan 6 aya kadar hapis cezası verilebileceğinin düzenlendiği görülmektedir.Yasanın ilk halinde Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimine verilmiş olan koruma kararı verme yetkisi, 09.01.2003 gün ve 4787 sayılı Yasanın 9. maddesiyle yapılan değişiklikle Aile Mahkemesi Hakimine verilmiştir.Ayrıca, Yasanın 2. maddesi uyarınca, Başbakanlık tarafından düzenlenen “Ailenin Korunmasına Dair Kanunun Uygulanması Hakkında Yönetmelik” 01.03.2008 gün ve 26803 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmak suretiyle yürürlüğe girmiştir. Yasanın amacı, aile içi şiddetin önlenmesi olarak belirtilmiştir. Buna karşılık, yasa metni ve gerekçede tanımlanmayan “aile” kavramı, yönetmeliğin 4/a maddesinde; “Aynı veya ayrı çatı altında yaşayan eş ve çocuk ile aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri” şeklinde tanımlanmıştır.Yasanın amacı doğrultusunda 1. maddede, “eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığını” kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığının bildirmesi üzerine Aile Mahkemesi Hakiminin meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak res’en Türk Medeni Kanununda öngörülen tedbirlerden ayrı olarak yasada yazılı tedbirlerden birisini 6 ayı geçmemek üzere uygulayabileceği düzenlenmiştir.Yine aynı maddeye göre, “kararda aleyhine tedbir uygulanmasına karar verilen kişinin hükmolunan tedbirlere aykırı davranması halinde tutuklanacağı ve hakkında hapis cezasına hükmedileceği” hususu şiddet uygulayana ihtar edilmelidir.2. madde ise, 1. maddeye göre verilmiş bulunan koruma kararının bir örneğinin mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına tevdi olunacağını, Cumhuriyet Başsavcılığının kararın uygulanmasını genel kolluk marifetiyle izleyeceğini, koruma kararına uyulmaması halinde genel kolluk görevlilerinin, mağdurların şikayet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re’sen soruşturma yaparak evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettireceğini, Cumhuriyet Başsavcılığının da koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açacağını, bunun üzerine şiddet uygulayanın fiili başka bir suç oluştursa bile, koruma kararına aykırı davranan eş veya diğer aile bireyleri hakkında ayrıca üç aydan altı aya kadar hapis cezasına hükmolunacağına amirdir.4320 sayılı Yasanın 1. maddesinden, aile içinde şiddet gören bireyin Aile Mahkemesi Hakimine başvuruda bulunmak suretiyle şiddet gösterene bu maddede yazılı tedbirlerden birinin uygulanmasını isteyebileceği, bu talebin re’sen Cumhuriyet savcısı tarafından da yapılabileceği, bu talep üzerine Aile Mahkemesi Hakiminin maddede yazılı tedbirlerden bir veya birden fazlasının en çok 6 ay süreyle uygulanmasına karar verebileceği ve bu kararın şiddet uygulayana tebliğ edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.Bu tür iş ve davalara bakma görevi Aile Mahkemesi Hakimi’ne ait ise de; 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 2/2. maddesi uyarınca, aile mahkemesi kurulamayan yerlerde, aile mahkemesinin bakması gereken işlere Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemesince bakılabileceği de hükme bağlanmıştır.4320 sayılı Yasada, Yasanın 1. maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararlarına karşı gidilebilecek her hangi bir yasa yolu öngörülmemiş olup; Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 16.01.2003/14276-344; 09.07.1998/7229-8655; 13.06.2002/6474-7945 gün ve sayılı kararlarında, söz konusu tedbir kararlarının kesin nitelikte olduğu ve bu kararlara karşı itiraz veya temyiz yoluna gidilemeyeceği belirtilirken; aynı Dairenin 12.05.2009 gün ve 170-9411 sayılı kararında, “…ancak, temyiz yolu kapalı olan kararlar; bu Yasanın uygulanabileceği kişiler, resmi olarak evlilik birliği devam edenler hakkındaki kararlardır. Somut olayda, tarafların 14.11.2007 tarihinde boşandıkları dosyadaki nüfus kaydından anlaşılmaktadır. Boşanan kişiler hakkında 4320 sayılı Kanuna göre tedbire hükmedilemez. Bu nedenle karar Yasanın açık ihlali niteliğinde bulunduğundan, bozulması gerekmiştir…” denilmek suretiyle, 4320 sayılı Yasanın 1. maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararlarının tabi olacağı yasa yolu konusuna farklı bir yaklaşım getirilmiştir.Anılan Yasanın 2. maddesinde ise; 1. maddeye göre verilmiş bulunan tedbir kararlarının etkin kılınmasına yönelik bir yaptırıma yer verilmiştir. Bu maddedeki suçun oluşabilmesi için,Öncelikle, birinci madde uyarınca verilmiş ve kesinleşmiş bir tedbir kararının bulunması,İkinci olarak, tedbir kararına uyulmaması halinde hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmedileceği keyfiyetini de içeren tedbir kararının, aleyhine tedbir kararı verilmiş bulunan kişiye tebliğ edilmiş olması,Üçüncü olarak ise, tedbir kararının, kararda belirtilmiş olan süre içerisinde ihlal edilmiş olması,Gerekmektedir.Belirtilen üç koşulun birlikte gerçekleşmesi halinde, durumu öğrenen Cumhuriyet savcısı 4320 sayılı Yasanın 2. maddesi uyarınca tedbire uymayan kişi hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açmak zorundadır. Görüldüğü üzere, anılan Yasa ile Cumhuriyet savcısına yüklenen ödev; 1. maddeye göre verilmiş olan tedbir kararının içeriğini denetlemek değil, kesinleşmiş olan tedbir kararının uygulanabilirliğini sağlamak, takip etmek ve ihlal edilmesi halinde de kamu davası açmaktır. Zira, Cumhuriyet savcısının 1. madde uyarınca tedbir kararı verilmesini isteme yetkisi bulunmasına rağmen, verilmiş bulunan tedbir kararına karşı yasa yoluna başvurma yetkisi bulunmamaktadır.Dolayısıyla, gerek Anayasaya uygun sosyal devlet olmanın bir gereği olarak, gerekse uluslararası sözleşmelerden etkilenilmek suretiyle, aile içi şiddetin önüne geçmeyi amaçlayan Yasa Koyucu Yasanın 1. maddesinde korumanın şeklini, sınırlarını ve korumadan yararlanma usulünü belirlerken, 2. maddesinde “aile içi şiddeti” önleme fonksiyonunu etkin kılmak adına, 1. madde uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararlarına uymayanları cezalandırma yoluna gitmiştir.4320 sayılı Yasada ihdas edilmiş olan suçla korunan hukuki yarar, “4320 sayılı Yasanın 1. maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararının hukuki otoritesidir”. Bu nedenle de, Cumhuriyet savcısını veya Sulh Ceza Hakimini ilgilendiren; 1. madde uyarınca verilmiş ve kesinleşmiş bir tedbir kararının bulunması ve bu kararda hükmedilen tedbirlere uyulmamış olmasıdır, yoksa kesinleşmiş olan tedbir kararının içeriğinin doğru olup olmadığı Cumhuriyet savcısı ve ceza hakimi tarafından denetlenemez.Nitekim Ceza Genel Kurulu’nun, HUMK’nun 113/A maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararlarıyla ilgili yaklaşımı da aynı şekildedir. (CGK’nun 09.03.1992/50-74 ve 17.04.1995/98-124 sayılı kararları)Sanık hakkında, birlikte yaşadığı S…’yi darp ettiğinden bahisle 4320 sayılı Yasanın 1. maddesi gereğince, “M… D…’nin kendisiyle aynı çatı altında yaşayan S… Ç…’ya karşı takdiren 4 ay süre ile şiddete ve korkuya yönelik davranışlarda bulunmamasına” ilişkin, yetkili mahkemece verilmiş ve yasayolunun açık olduğu şeklindeki yasa yolu bildirimine rağmen, herhangi bir yasayoluna başvurulmamış olması nedeniyle kesinleşmiş olan 02.09.2004 tarihli tedbir kararının, mağdur ve tanık ifadeleriyle, doktor raporlarından açıkça anlaşıldığı üzere 22.12.2004 tarihinde S… nın yeniden darp edilmesi suretiyle ihlal edildiği somut olayda, ceza mahkemesinin, yapılan yargılama sırasında kesinleşmiş tedbir kararının içeriğini denetleme olanağı bulunmadığından, 4320 sayılı Yasanın 2. maddesindeki suçun unsurlarının oluştuğunun kabulü zorunludur.Açıklanan nedenlerle, 4320 sayılı Yasanın “resmi olmayan birliktelikleri de” koruyup korumadığı yönündeki tartışmaya girmeye ise gerek görülmemiştir.Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne, Özel Daire Kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına ve dosyanın yerel mahkemeye gönderilmesine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyelerinden;M… Ö… ;“4320 sayılı Ailenin korunmasına dair Yasanın 1.maddesi;Aile içi şiddete uğrayan eşlerden birinin, çocukların aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinin veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığının kendileri ya da C.başsavcılığınca bildirilmesi üzerine aile mahkemesi hakimince meselenin mahiyeti göz önünde bulundurarak re’sen maddede 7 bent halinde sayılan tedbirlerden birine veya bir kaçına birlikte veya uygun göreceği başka tedbirlere hükmedebileceğini, devamında bu tedbirlerin en çok 6 ay süreli olabileceği, verilen tedbire uyulmaması halinde tutuklanabileceği, hakkında hapis cezasına hükmedileceği hususunun ihtar edileceği,2.maddesinde ise; koruma kararına uyulmaması halinde C.Başsavcılığınca dava açılacağı ve koruma kararına aykırı davranan eş ve aile bireylerinin fiil başka bir suç oluştursa bile 3 aydan 6 aya kadar hapis cezasına mahkum edileceği,Hükmünü amirdir.Bu Yasaya göre verilen tedbir kararına aykırı davranılması halinde, açılan ceza davası yargılaması sırasında tedbir kararı içeriğinin denetlenmesi gerekip gerekmediğinin tespiti bakımından koruma kararlarının nasıl verildiği hususunun bilinmesi gereklidir. Aile içi şiddete uğradığın iddia eden eş ya da aile bireyi çoğu kez sadece bir tek dilekçe ile aile mahkemesi hakimine baş vurmakta, hakimde verilmesi gereken kararın aciliyeti ve özelliği itibariyle genellikle duruşma yapmadan, tarafın talebini samimi bulursa başka da herhangi bir araştırma yapmadan dahi, ya da süreci uzatmayacak, hemen temin edilebilecek delilleri toplayarak koruma kararı vermektedir. Verilebilecek kararın önemi, acil oluşu ve insan onuruyla bağdaşmayan şiddetin derhal durdurulması bakımından vakit geçirilmeden hemen karar verilmesinde zaruret bulunmakla birlikte, tek taraflı bir taleple, karşı taraf dinlenip savunma ve karşı delilleri sorulmadan, zorunlu olarak acele verilen böyle bir karara uyulmaması halinde, açılacak ceza davasında bu kararın kesin bir hüküm gibi kabul görmesinin büyük sakıncalar yaratması kaçınılmaz olur.Yasada bu tür kararların kesin olduğunu gösteren yasal bir düzenleme yoktur. Ancak bu yasa tasarısı ilk defa geldiği TBMM. Adalet Komisyonunda, sulh hukuk mahkemesince verilen tedbir kararlarına karşı üç gün içinde asliye hukuk mahkemesine başvurulabileceği ve mahkemenin de 3 gün içinde itirazı sonuçlandıracağı yolunda bir hüküm konmuş iken, bu yöntemin tedbirin uygulanmasını geciktirebileceği, zaten sulh hukuk mahkemesine itirazın mümkün olduğu, bir de asliye hukuk mahkemesine itiraz hakkı verilmesi şiddete uğrayan kadın ve çocukların daha çok mağdur olabilecekleri şeklindeki itirazlar üzerine bu husus yasa metninden çıkarılmıştır.Bu kanun uyarınca verilen kararların kesin olup olmadığı öğretide tartışmalı olmakla birlikte Yargıtay 2. Hukuk Dairesi temyiz ve itiraz yolunun bulunmadığını, geçici süreli olarak verilen bu kararların kesin olduğunu kabul etmektedir. Ancak, 12.05.2009 tarih ve 2009/170-9441 sayılı kararında ise, boşanmış kişiler hakkında 4320 sayılı Yasaya göre tedbir kararı verilemeyeceği gerekçesiyle temyizi kabul ederek, tedbir kararını bozmuştur. Demek ki anılan kararların her halde kesin olduğunu kabul mümkün değildir.Bu kararlar hukuki nitelikleri bakımından HUMK.nun 101 ve devamı maddelerine göre verilen tedbirlere benzemekle birlikte, kesin olmaları itibariyle de onlardan ayrılan belli süreli ve geçici olarak verilen, mevcut durumun daha kötüleşmesini önleyen nevi şahsına mahsus kararlardır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa göre verilen tedbir kararlarına karşı tedbir kararını veren mahkemeye başvurulup, deliller sunularak hatalı kararın düzeltilmesini istemek hakkı mevcuttur. 4320 sayılı Kanuna göre verilen tedbir kararlarına karşı herhangi bir itiraz ve temyiz olanağı tanınmamıştır. Karşı taraf hiç dinlenmemiş, delileri sorulmamış, karşılıklı muhakeme faaliyetinde bulunulmamıştır. Bu şekilde verilen bir kararın ceza mahkemesi bakımından mutlak kesin olduğu kabul edilemez. Kazai muhkem niteliği zaten hiç yoktur.Herhangi bir nedenle yasaya aykırı olarak hatalı verilen kararın içine ceza mahkemesinde girilemez ve mutlak kesin olduğu kabul edildiği taktirde, yasaya yüzde yüz aykırı, hatta verilen tedbir kararının niteliği itibariyle uygulanma olanağı bulunmayan bir tedbir kararına, elinde olmayan nedenlerle uyamayan sanığın mahkumiyeti elzem olup bunun dışında bir karar verilmesi düşünülemez. Böyle bir durumda mahkumiyet mukadderdir ve önemle belirtmek gerekir ki sanığın savunma hakkı başından itibaren kısıtlanmaktadır. Buna bir örnek vermek gerekirse; yatalak hasta eşine hakaret eden kişinin, 3 ay süreyle eşinin başında uyumadan nöbet tutması tedbirine hükmedildiğini düşünelim. Bu kararın uygulanması maddeten imkansızdır. Nöbet tutan eş bir süre sonra irade dışı uyuyacaktır. Bu kararın yetkili ve görevli mahkemeden alındığı düşünülürse, karar gereğini yerine getiremeyen tedbire muhatap olan eş mutlak üç aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Böyle bir karar verilemez demek de mümkün değildir.Kanunun emredici hükmü olmasına karşın, tedbir kararında, süre gösterilmemiş veya belirlenen tedbire uyulmadığı taktirde 3 aydan 6 aya kadar hapsedileceği konusunda ihtar yapılmamış olması halinde dahi bu kararların içine girilemez denebilir mi? Örneğin tedbir kararlarının en çok altı ay süreyle verilebileceği kanunun hükmü olmasına rağmen, mahkemece bu sürenin bir yıl olarak tespit edildiğini ve tedbir yükümlüsünün de altı ay süreyle tedbire uyduğunu, bilahare aykırı davrandığı sabit olursa dahi tedbir kararı içine girilemiyecek mi? Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Dairemiz birçok kararında bu şekilde eksiklikleri taşıyan tedbir kararlarına uyulmaması halinde sanığın cezalandırılamayacağına haklı olarak hükmetmiştir.Fiziksel ya da ruhsal anlamda şiddete uğrayan aile bireylerinin vakit geçirilmeksizin, hemen korunmasında zorunluluk mevcuttur. Ancak, şiddete uğrayan eş ve aile bireyleri korunurken, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini ilgilendiren sonuçta bir ceza davasına esas olabilecek, tek taraflı talep üzerine verilen, karşı tarafın savunma ve delilleri hiç sorulmadan, temyizi ve itiraz yolu da bulunmayan bir tedbir kararının, ceza mahkemesindeki yargılama sırasında içerisine girilemeyeceğini kabul etmek savunma hakkının baştan itibaren kısıtlanması anlamına gelmektedir.Yukarıda açıklanan nedenlerle, 4320 sayılı Yasaya göre verilen tedbir kararlarına aykırılık nedeniyle açılan ceza davası yargılaması sırasında, tedbir kararı içine girilebileceği ve tedbir kararı yasaya aykırı olarak verilmiş ise, cezalandırma yoluna gidilemeyeceği düşüncesini taşıdığımdan sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.” görüşüyle,C… A… ;“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yasa yolu ile Ceza Genel Kurulunun önüne getirdiği Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesince 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’a göre verilmiş olan “tedbir kararı”nın içeriğindeki esasa müessir bir hukuka aykırılığın bu tedbir kararına muhalefet suçu nedeniyle açılan ceza davasının temyizi aşamasında temyiz incelemesini yapan 7. Ceza Dairesince ve Ceza Genel Kurulunca denetlenebilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.I- Ön sorun yönünden;4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun hükümleri uyarınca verilen tedbir kararları aile bireylerinin aile içi şiddete maruz kalmalarını önleme amacıyla verilen kararlardır. Aile Mahkemelerince taraf oluşturulmadan, evrak üzerinde acele verilmektedir. İtiraz ve temyize tabi olmayıp kesin nitelikli bir karar olduğunda tereddüt yoktur.Bu kararların en belirgin özelliği diğer yargı kararları gibi sürekli sonuç doğuran nitelikte bir karar olmayışlarıdır. Çünkü tedbir süresinin dolması ile karar kendiliğinden hükmünü yitirmektedir. Görüldüğü gibi bu kararlar her ne kadar kesin nitelikli görünmekte ise de diğer yargı kararları gibi sürekli sonuç doğurucu nitelikte ve kaza-i muhkem sayılabilecek türden kararlar değildirler.Kesin nitelikli bir mahkeme kararının olağanüstü yasa yolu ile ortadan kaldırılmadıkça niteliğini koruyacağı hukukun genel ilkelerinden ise de, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yasa yolu ile Yüksek Ceza Genel Kurulunun önüne getirdiği 7. Ceza Dairesinin bozma kararına temel dayanak alınan Tufanbeyli Asliye Hukuk Mahkemesinin vermiş olduğu tedbir kararının içeriğinin yasaya aykırılık teşkil edip etmediğini denetleme zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Çünkü ceza davasının sonucu bu tedbir kararının hukuka uygun olup olmaması ile doğrudan bağlantılıdır. Sürekli sonuç doğurucu nitelikte olmayan ve yasanın açık ihlali niteliğindeki bir tedbir kararının kesin hüküm olduğundan bahisle sanığın haksız yere cezalandırılmasına seyirci kalmak da hukukun temel prensipleri ile bağdaşmaz. Hukuk; yanlış temel üzerine bina inşa edemez ve edilmesine de göz yumamaz. Esasa müessir bu denli bir hukuki yanlışa göz yummak sonradan telafisi olanaksız sorunların doğmasına yol açacaktır. Çünkü derecattan geçmiş bir yargı kararının esas itibariyle doğru olduğu kabul edilir.Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulu bugüne kadar vermiş olduğu pek çok kararda “yasa yararına bozma” şeklinde önüne getirilen konularda hükmün esasına müessir başka bir hukuka aykırılığın da mevcut olduğunun belirlendiği durumlarda “önüne getirilen konu ile sınırlı olarak inceleme yapmak zorunda olduğu halde” bir yanlışa göz yummamak adına Yüksek Adalet Bakanlığına ihbarda bulunup saptanan bu yasaya aykırılıklar nedeniyle de yasa yararına bozma isteminde bulunulmasına aksi takdirde yazılı emirle bozma talebinin reddine karar verilmesi gerektiğine işaret etmiştir. (CGK.17.07.2007, 2007/4-145-1782 E,K.)Gene Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yasa yolu ile Ceza Genel Kurulunun önüne getirdiği herhangi bir konuda Ceza Genel Kurulu itirazla bağlı kalmaksızın itiraza konu suçla ilgili her türlü yasaya aykırılığı denetleme, saptama ve düzeltmekte kendisini yetkili saymıştır.Belirtilen bütün bu uygulamaların hepsinin temelinde de 5237 sayılı TCK’nın 2. Maddesinde yazılı “suçta ve ceza kanunilik ilkesi” yatmaktadır.Aile Mahkemesinin tedbir kararlarıyla benzerlik gösterdiği ileri sürülen;– 2577 sayılı idari yargılama usulü yasasının 27. maddesine göre verilen “yürütmeyi durdurma kararları”;– 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemesi Kanununun 101 ila 113/A maddelerinde yer alan “ihtiyati tedbir kararları”;– 3091 Sayılı Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanuna göre verilen“taşınmaz mallara yapılan tecavüz veya müdahalelerin önlenmesi” ne ilişkin kararlarının hiçbiri Aile Mahkemelerinin verdiği tedbir kararı ile bir benzerlik arz etmemektedir. Çünkü bu üç ayrı tip tedbir kararları hem itiraza tabi olduğundan kesin nitelikli değillerdir, hem de bu kararların esası ile ilgili ya görülmekte olan veya belli bir süre içinde açılaması zorunlu bir dava söz konusudur. Dolayısı ile bu tür kararların içeriğindeki bir hukuka aykırılığın gerek itirazı inceleyecek olan merci gerek esas hakkında karar verecek olan mahkeme tarafından denetlenip düzeltilmesi her zaman mümkündür.4320 Sayılı Yasaya göre verilen tedbir kararlarının içeriğindeki hukuki hataların bu kararlar esas alınarak açılmış ceza davalarının temyizi aşamasında Yargıtay’ın ilgili Özel Dairesi ve Ceza Genel Kurulunca denetlenemeyeceğinin kabulü 5237 sayılı Yasanın 2. Maddesinde ifadesini bulan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine açık aykırılık teşkil edecektir. Ceza hukukunun konusu şekli hakikat değil maddi hakikattir. Maddi hakikatı incelemekle yetkili olan merci’i bunun dayanakları olan ferileri de inceleyebilmelidir. İçeriği itibariyle maddi hakikati yansıtmayan bir tedbir kararına sırf şekle uygunluk nedeniyle üstünlük tanınarak sanığın haksız yere uzun süre ceza tehdidi altında kalmasına ve sonuçta hürriyeti bağlayıcı ceza ile cezalandırılması suretiyle telafisi olanaksız bir mağduriyete uğramasına göz yumulması haksızlığa peşinen vize vermek anlamını taşıyacaktır.Aile Mahkemesinin tedbir kararı işin mahiyeti gereği derhal infazı gereken kararlardandır. Bu nedenle bu kararlardaki hukuka aykırılığın 5236 Sayılı Yasa ile yeniden düzenlenen 1086 sayılı HUMK’nun 429. maddesi uyarınca “kanun yararına temyiz” yasa yolu ile ortadan kaldırılabilmesi için 5271 sayılı CMK’nun 218. maddesi gereğince durma kararı verilmesi de yasanın amacına aykırı olacağı gibi yargılamanın gereksiz yere uzamasına da neden olacağından yargılamanın makul bir süre içinde bitirilmesini öngören İHAS’ın 6. maddesinde işaret edilen “adil yargılanma hakkı”na aykırılık teşkil edecektir.Nitekim Yargıtay’ın bu konuda yetkili ve uzman olan 2. Hukuk Dairesi bu kararların içeriğindeki bir yasaya aykırılığın temyiz yasa yoluyla denetlenebileceğine ve bozulması gerektiğine hükmetmiştir (2.HD.12.5.2009, 2009/170-9411 E,K.)4. Hukuk Dairesi de kesin nitelikli benzeri bir kararla ilgili olarak tedbir kararını veren mahkemenin görev sınırı dışına çakarak karar vermesi nedeniyle esasa müessir bu hukuka aykırılığın kamu düzeniyle ilgili bulunması nedeniyle içeriğinin temyiz yasa yolunda denetlenebileceğine ve bozulmasına hükmetmiştir. (4.HD. 6.2.2007, 2005/15487E, 2007/1119 K.)Gene Hukuk Genel Kurulu da 4. Hukuk Dairesinin işaret edilen kararının onanmasına ve tashihi karar talebinin reddine karar vermiştir. (HGK.12.12.2007, 2007/4-964-965 E,K.)II- Esas yönünden;Anayasamızın 41. maddesine göre “Aile” Türk toplumunun temelidir. Bu bakımdan toplumumuzda, aile hayatı kutsaldır. Aile toplumunun en küçük birimidir.Dar anlamda aile kavramı; ana-baba ile onların ergin olmayan çocuklarından oluşan çekirdek aileyi ifade eder.Geniş anlamda aile kavramı; aynı çatı altında oturan ana-baba ile onların evlenmemiş çocukları ve ana-babanın kan ve kayın akrabalarından oluşan aileyi ifade eder.Yasa ve yönetmeliklerde ifade edilen “aile” kavramının Medeni Kanun hükümlerine göre yapılmış evlilikleri işaret ettiği hususunda tereddüt gösterilmemelidir. Nitekim bu husus modern toplum yaşamını benimsemiş Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, aileye özel bir önem verilmiş olmasından ve evlenme aktinin ancak evlendirme memurunun önünde yapılacağına ilişkin Türk Medeni Kanunu (4721 Sayılı MK-142,143. maddeleri) hükümlerinin, normlar hiyerarşisinde en üst noktada ve Uluslararası Sözleşmelerin de üzerinde olan bir anayasa hükmü olarak diğer devrim yasaları ile birlikte özel koruma altına alınmış olmasından açıkça anlaşılmaktadır.Gerek 743 ve 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunlarında, gerekse 4320 Sayılı Kanun ve bu kanuna ilişkin Yönetmelikte ailenin tanımı yapılmamakla beraber, hukuk sistemimizin geniş aile tanımını benimsediği görülmektedir. Çünkü 5320 Sayılı Yasanın 1. ve Yönetmeliğin 4. maddesinde: “Eşlerden birinin veya çocukların veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin veya haklarında ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmasına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerinden biri”nin aile içi şiddete maruz kalması halinde Aile Mahkemesi aşağıda gösterilen tedbirlerden birine veya birkaçına veya uygun göreceği benzeri tedbirlere hükmeder” ifadesine yer verilmiş olması da bunu göstermektedir.4320 Sayılı Yasanın 1.Maddesinin kapsamındaki kişileri şu şekilde sıralayabiliriz;1- Aralarında Medeni Yasa hükümlerine göre evlilik akdi bulunan eşler,2- Bunların aynı çatı altında veya başka yerde oturan çocukları,3- 4721 Sayılı Medeni Kanunun 197/son maddesinde işaret edilen ergin olmayan çocuklar. (4721 sayılı MK’nun 11. maddesi hükmüne göre ergenlik 18 yaşını ikmali ile veya evlenme ile kazanılır.)4- Eşlerle beraber aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireyleri. (Eşlerin kan ve kayın hısımları)5- Haklarında 4721 sayılı MK’nun 170. maddesine göre ayrılık kararı verilmiş olan eşlerden biri,6- 4721 Sayılı MK’nun 197/1. maddesine göre ayrı yaşama hakkına veya 4320 Sayılı Yasadaki koruma tedbirlerini isteme hakkına sahip olan eş,7- Evli olmasına rağmen herhangi bir nedenle fiilen ayrı yaşayan eş,8- Aralarında Resmi nikah bulunan eşlerin 4721 Sayılı Kanunun 338. maddesinde işaret edilen ergin olmamış üvey çocukları;Bu sayılanlar dışındakilerin 4320 Sayılı Yasanın korunmasından yararlandırılmaları olanaklı değildir. Dolayısı ile resmi nikah olmaksızın birlikte yaşayan kadın- erkek birlikteliği ile Erkekler arası veya kadınlar arası birliktelikler yasanın bu şemsiyesinden yararlandırılamazlar.Bu nedenle Yüksek 7. Ceza Dairesinin bozma kararının gerekçesinde yer verilen İHAS’ın 8. Maddesine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın önlenmesine dair sözleşme hükümlerine göre aile kavramının, aralarında resmi evlilik olsun olmasın bir arada yaşayan kişileri de kapsadığı yolundaki gerekçesine katılmak olanaklı değildir.İHAS’nin, TBMM.ce onaylanarak iç hukukumuzun bir parçası olduğu hususu doğrudur. Ancak İHAS’ın 8. maddesinde de ailenin tanımı yapılmamıştır. Her ülkenin milletlerarası sözleşmelerde açıkça düzenlenmemiş, tanımlanmamış ya da yer verilmemiş kanunlarda kendi milli hukukuna göre düzenleme yapma yetkisi bulunduğu gibi o sözleşmelerdeki düzenlemelerden daha ileri, daha etkin ve daha geniş bir düzenleme yapma yetkisi de vardır. Bu nedenle Türk Medeni Yasasındaki düzenlemenin İHAS.a aykırılığından söz etme olanağı yoktur.Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesine Dair Sözleşmenin 1.; 4/2.; 5/b.; 16/1-d,f.; 16/2.; ve 23. maddelerinde vurgulanan “evlenmelerin resmi sicile kaydının mecburi tutulması için gereken tüm önlemlerin alınması, çocuğun menfaatinin en ön palanda tutulması, Annenin ve anneliğin korunması amacıyla taraf devletlerce alınacak özel önlemlerin ayrımcılık olarak nitelendirilmeyeceği ve taraf Devletlerce sözleşmede yazılı hususlardan daha etkin önlemler alınmasının bu sözleşmeye aykırılık sayılmayacağı”na ilişkin hükümlerin Türk Medeni Yasadaki düzenleme ile çeliştiğini söylemek bir yana, tam tersine medeni yasa hükümlerinin teyidi niteliğindedir.Türk Medeni Yasasındaki çocuğun ve kadının korunmasına yönelik “soy bağının kurulması, nesebin korunması, akıl hastalarının tehlikeliliğinin önlenmesi, bulaşıcı hastalıkların yayılmasının engellenmesi suretiyle toplumunun korunması, sakat ve engelli nesiller türemesini kontrol altına almak için akraba evliliklerinin yasaklanması ve özellikle de resmi nikah zorunluluğu”na yönelik hükümlerin hiçbirinin bu sözleşme hükümlerine aykırı olduğunu söylemeğe olanak yoktur.Sonuç olarak; Yüksek 7. Ceza Dairesinin Aile Mahkemesince verilen tedbir kararının içeriğinin hukuka uygunluğunu denetlemesi yerindedir. Ancak varılan sonuç yasaya uygun değildir. Bu nedenle itirazının kabulü ile 7. Ceza Dairesinin 07.04.2009 tarihli bozma kararının kaldırılmasına, sanığın eyleminin 4320 Sayılı Yasa kapsamında cezalandırılabilecek bir suç teşkil etmemesi nedeniyle Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesinin 06.04.2005 tarihli beraat hükmünün değişik gerekçeyle onanmasına karar verilmesi gerekir.” görüşüyle,İ… Ş… ; “Yüksek Ceza Genel Kurulu’nda incelenen dava dosyasına konu olay, resmi evlilik olmaksızın fiilen birlikte yaşayan kadın ve erkeğin arasında geçen ve erkeğin kadına şiddet uygulaması nedeniyle, Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 4 ay süreyle şiddete ve korkuya yönelik davranışlarda bulunulmamasına ilişkin tedbir kararı üzerine (4320, m.1/a), erkeğin bu karara rağmen kadına karşı benzeri fiillerde bulunması nedeniyle hakkında 4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkında Kanun’un 2 nci maddesi gereğince cezalandırılması istemli iddianameyle açılan dava sonucunda erkeğin bu tedbir kararına aykırı davranışı nedeniyle cezalandırılabilip cezalandırılamayacağına ilişkindir.Yerel Sulh Ceza Mahkemesince verilen ve sanık erkeğin tedbir kararına aykırı davranışta bulunmadığından beraatine ilişkin karara karşı yerel Cumhuriyet Savcısının, ceza vermeye yeterli delil bulunduğu yönündeki temyizini inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesi çoğunluk görüşü, 4320 sayılı Yasada ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda “aile kavramının” tanımının yapılmadığı, uluslararası sözleşmeler ve AİHS ile AİHM kararlarının dikkate alınarak, 4320 sayılı Yasadaki aile kavramının fiili birlikteliklere de teşmil edilerek sanığın cezalandırılmasını; azınlık görüşü ise, tedbir kararının tartışılmaksızın bu karara aykırı davranıştan ceza verilmesini savunmuştur.Oysa, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda ailenin tanımı yapıldığı gibi, eş ve diğer yakınlarla ilgili olarak açık düzenlemeler mevcuttur. Bunlardan örnekler vermek gerekirse, “evlenme töreni biter bitmez evlendirme memuru eşlere bir aile cüzdanı verir”, “Aile cüzdanı gösterilmeden dini tören yapılamaz” (m.143). Ayrıca Medeni Yasada yer alan “aile” ve “eş” kavramlarına yer verilmek suretiyle aile ve eşin resmi evlilikleri ifade ettiği açıktır (örneğin: m. 188, 194, 196, 197, 199, 254, 322, 641 gibi).Yine, 4320 sayılı Yasada, “Türk Medeni Kanununda öngörülen tedbirlerden ayrı olarak” denmek suretiyle, “aile” ve “eş” kavramının Medeni Yasadaki kavramları ifade ettiğine açıkça yer verilmiştir. Diğer yandan konuyla ilgili Yönetmeliğin tüm maddelerinde “aile” ve “eş” kavramlarına yer verilmek suretiyle, 4320 sayılı Yasanın resmi evlilikleri ifade ettiği belirtilmiştir.Ceza Yasamızda da cezalarla ilgili artırımlarda hep “aile” ve “eş” kavramlarına yer verilmek suretiyle, içtihatların tamamında, bu kavramların resmi evliliklerle ilgili olduğu kuşkuya yer verilmeyecek biçimde kabul edilmiştir. Hatta resmi evlilik bittikten sonra işlenen suçlarda artık boşanma nedeniyle aile bağının bittiği dile getirilerek, boşanma kararının kesinleşmesinden sonraki olaylar bakımından aile ve eş bağının kalmadığına işaret edilmiştir.Bu durumda, fiili birliktelik halindeyken kadına karşı işlenen suçların cezasız kalmasını düşünmeyen yasa koyucu, aşağıda belirttiğim gibi, bunlar için de cezai yaptırım öngörmüştür. Ancak yasa koyucu resmi evlilik halinde, Anayasanın, “ailenin Türk toplumunun temeli olduğuna” ilişkin düzenlemesi ile, bu konuyla ilgili Devrim Yasasının korunmasını hedefleyen Anayasa’nın 174. maddesindeki düzenlemeyi etkin kılmak üzere, 4320 sayılı Yasayla resmi evliliklerdeki kimi fiilleri de cezalandırmayı düşünmüştür.Bu durumda, Özel Daire çoğunluğunun yasada ailenin tanımı olmadığına göre, uluslar arası sözleşmelerden hareketle, 4320 sayılı Yasadaki aile kavramını geniş yorumlayarak, yasama organının öngörmediği bir yaptırımı, fiili birlikteliklere de hasretmeye dönük görüşünün, yasadaki açık düzenleme nedeniyle sanık aleyhine yorum getirmesi nedeniyle suç ve cezaların yasallığı ilkesine uygun olmadığı görüşündeyim.Diğer yandan, Özel Daire karşıoyunda dile getirilen görüşe, hukuk mahkemesinin tedbir kararını tartışmaksızın, bu karara aykırı davranışa ceza verilmesi gerektiğine ilişkin görüşe de, 4320 sayılı Yasanın 1 nci maddesindeki açık düzenlemenin resmi evlilikleri korumayı hedeflediğinden, hukuk mahkemesinin resmi evlilik olmayan fiili birliktelikleri korumadığından, fiili birlikteliklerle ilgili olarak tedbir kararı verilemeyeceğinden, bu tedbir kararına aykırı davranışın cezalandırılmasının mümkün olmadığından, katılmak mümkün değildir.Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun, özünde ön sorun yapılarak, işin esası ile iç içe olan bir konunun görüşülerek, sadece hukuk mahkemesinin tedbir kararının ceza davasında değerlendirilemeyeceğine ilişkin görüşüne, yukarıdaki açıklamalarım karşısında katılmamaktayım. Çünkü, özellikle aşağıda belirttiğim ve bu konuda verilen tedbir kararının hukuka uygun olmadığına ilişkin kararı da dikkate alındığında, ikinci fiil de ayrı bir suç oluşturacaktır. Ancak bunun 4320 sayılı Yasanın 2 nci maddesi gereğince değil, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 232 veya 96. maddesi gereğince değerlendirilmesi gerekir. Kaldı ki, yasama organı isterse, bu tür birliktelikler için de, 4320 sayılı Yasadakine benzer bir düzenleme getirebilir. Böyle açık bir düzenleme olmadan fiili birliktelikler için de 4320 sayılı Yasanın 2 nci maddesinin uygulanması yasasız ceza olmaz ilkesine aykırı olacaktır.Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun katılmadığım görüşü, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazının değişik gerekçeyle kabulü, Yüksek Özel Daire çoğunluğunun kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme beraat kararının kaldırılmasına ilişkin kararı, tedbir kararının değerlendirmesinin yapılamayacağı ve bu karar üzerine, diğer koşulların (cezalandırma) varlığı halinde ceza verileceği anlamına gelir.Yasadaki “aile” ve “eş”le ilgili bu açık düzenlemeler karşısında, Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun, “aile” ve “eş” kavramının fiili birliktelikleri de içerecek biçimde geniş yorumlanması yönündeki görüşüne katılmak mümkün değildir.Ulusal ve karşılaştırmalı hukukta yasaların yorumunda, yasanın metninin (lafzının) açık düzenlemeye sahip olması halinde, bu kavrama rağmen zorlamalı yorumlamaya gidilemeyeceğine örneklere göz atmakta yarar var.Ayrıca, yasada açık hüküm olmaması halinde, özel hukukta yargıcın hukuk yaratmasının dayanağı vardır; ancak cezalandırma bakımından, bu mümkün değildir.Şimdi konuyu içtihatlar ve öğreti ışığında değerlendireceğim:I- GİRİŞYasaların klasik yorum yöntemleri, yasa metninin “sözünün, mantığının, sistematiğinin ve yasa koyucunun yasayı düzenleme amacının” dikkate alınmasını gerektirir.Anayasa ile yasa yorumu arasındaki farka dikkat çeken Alman yazar Hesse, Anayasa yorumunda metnin “genel ve soyut” hükümlerden oluşması nedeniyle bu farklılığın doğal ve zorunlu olduğuna dikkat çekmektedir. Bence ceza yasasının “genel ve soyut” hüküm taşımayıp açıkça “aile” kavramına yer vermesi, “eş” kavramlarını kullanması ve bu kavramların Medeni Yasada belirgin ve Ceza Yasasının diğer maddelerinin uygulanmasında (örneğin: 765 sayılı TCY, 457/1, 450; 5237 sayılı TCY, 82/1-d ve 86/3-a) dikkate alınması karşısında, aile kavramını ceza hukukunda geniş yorumlamanın kanunsuz suç ve ceza olmazlık ilkesine aykırılık oluşturur.Kanunsuz suç ve ceza olmazlık ilkesi Anayasamızda (m.38) ve Ceza Yasasında (5237, m.2) temel hak olarak düzenlenmiştir. Sanık bakımından bu hakkı ihlal edici bir yoruma gidilemez. Yasaların yorumunda, yasadaki açık hüküm (aile ve eş kavramı) genişletilerek sanık aleyhine sonuçlara ulaştırılamaz. Ayrıca, kadın-erkek eşitliğinden hareketle veya kadınlar (evli-gayri resmi) arasında eşitlik sağlanacak diye ceza yasasında yer almayan ve yasamanın takdirine giren bir konuda yasama organı gibi işlem yapılamaz.Eğer 4320 sayılı Yasanın 1. maddesinin yorumunda tereddüt ediliyorsa- bence aile ve eş kavramı açık- Türk Medeni Yasası’ndaki hükümlere bakılması gerekir. Medeni Yasada ise, aileden kastedilenin resmi nikahlılık olduğunda kuşku yoktur.Yasaların yorumunda ilk hareket noktası yorum konusu hususla ilgili bir düzenlemenin olmasıdır. Yasada açık hüküm yoksa, yorum değil, hukuk yaratmadan söz edilebilir. Her yorum hukuk yaratma değildir. Kimi yorumlarda yasa metni (lafız) aşırı yorumla hukuk yaratmaya kadar götürülebilir.Yorum bakımından soyut düzenlemeler için, metindeki kavram bakımından, elverişlilik söz konusu olmak kaydıyla hukuk yaratmadan söz edilebilir ise de, ceza yasası bakımından sanık aleyhine yorum asla kabul edilemez. Öğretide ceza yasaları bakımından sanık aleyhine kıyasın kabul edilmeyip sanık lehine kıyasın mümkün olduğu görüşü de bu nedendendir.Ceza Genel Kurulu’nun çoğunluğu, ceza davasına temel oluşturan hukuk mahkemesi kararının tartışılamayacağı sonucuna vararak, hukuk mahkemesinin hukuka uygun olmayan ve hukuktaki kavramları zorlayarak (resmi nikahlı olmayan, fiili birlikteliklerin aile kavramı içerisinde kabul edilmesi suretiyle) verdiği karara aykırılığı ceza yaptırımına bağlayacak sonuca ulaşmaktadır. Bu sonuca katılmak mümkün değildir. Çünkü, medeni hukukta, yasada açık hüküm bulunmaması halinde, Medeni Yasanın 1 nci maddesindeki düzenlemeden yararlanarak yasa koyucu gibi hareket edilmesi mümkündür; zira hukuk yargıcına böyle bir yetki verilmesinde yasada açık hüküm vardır. Ancak benzeri bir düzenleme ceza hukuku bakımından mümkün değildir.Konunun aydınlatılması bakımından karşılaştırmalı hukuk içtihatlarından yararlanarak, yasada açık olan kavramların yorumlanması hususuna yaklaşımları ortaya koymakta yarar görülmüştür.II- ALMAN HUKUKUNDAAnayasa’nın yorumuyla ilgili olarak F. Alman Anayasa Mahkemesi, yasanın sübjektif teori (yasa koyucunun tarihsel iradesi ve hazırlık çalışmaları) yerine, objektif teoriyi tercih etmekte ve objektif teorinin açıklamasında ise, “yorumun konusu, bizzat yasanın kendisidir. Bu teori, yasa koyucunun yasaya yansıyan objektif iradesini araştırır” (B Verf GE, 11, 126 (130) dedikten sonra, bir Alman yazarın, “Devlet, yasa yapım sürecine katılanların kişisel açıklamalarıyla konuşmaz, aksine devletin iradesi yalnızca yasanın kendisinde bulunur. Yasa koyucunun iradesi, yasanın iradesiyle birlikte hükümsüz hale gelir” sözüne yer vermiştir.F. Alman Anayasa Mahkemesi bir yorumunda ise, diğer yorum yöntemlerinden (lafzi, sistematik, amaçsal ve tarihsel) dışlamalı değil, birbirini tamamlayıcı biçimde yararlanılması gerektiğine işaret etmektedir. Ancak hangi yorum yöntemi benimsenirse benimsensin, belirleyici olan husus “yasa koyucunun yasada ifadesini bulan objektif iradesi” olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü tüm yorum yöntemlerinde ulaşılmak istenen husus yasa koyucunun yasaya yansıyan objektif iradesidir. Bu ise, yasanın lafzı ile sistematik anlamında ortaya çıkarılabilir.Federal Alman Anayasa Mahkemesi, kavramın sokaktaki anlamını değil, sözcüğün teknik hukuktaki anlamını dikkate almaktadır ve metin açık değilse yorumlamaktadır (1952 kararı). Eğer yasa metninde açık hüküm yoksa, o zaman yorum yoluyla boşluğu doldurmadan söz edilmektedir (1993 kararı).Almanya’da yasayı yorumlarken yeni bir norm ekleme anlayışı kabul edilmemektedir.Almanya Anayasa Mahkemesi yasanın açık hükmü varsa, kendi yorumunun burayla sınırlı olduğuna karar vermektedir.Yine F. Almanya Anayasa Mahkemesi, açık olan bir normun yorum yoluyla normatif içeriğinin esaslı bir şekilde yeniden belirlenmesini yasaklamaktadır (B Verf GE 90, 263 (275)).Seyahat özgürlüğü sadece yurt içini kapsar, yurt dışına çıkmayı kapsamaz (Alman Anayasası, m. 11/2, Anayasa Mahkemesi kararı); oysa Anayasa Mahkemesi, yurt dışına çıkma özgürlülüğünün yine de bir temel hak korumasına sahip olduğunu kabul etmekle beraber, bunu Anayasa’nın 11/1. maddesi kapsamında kabul etmemiştir.Temel hakların yorumunda metnin ortaya çıkışı değil, tarihsel gelişimi dikkate alınmalıdır.Lafzî ve tarihsel yorum yoluyla normun anlam ve amacı ortaya konmaya yetmiyorsa, daha geniş değerlendirmede bulunmak amacıyla sistematik yorum sayılır. Sistematik yorum yönteminde, yasada yer alan tüm kavramların anlamları belirlenerek, yorum konusu normun objektif anlamı ortaya çıkarılır. Hatta gereğince diğer hukuk normlarının anlamlarından hareket edilir.Temel haklarla ilgili yorumlarda AİHS ve AİHM kararlarının esas alınması:Alman Anayasası’nın 79/3 maddesindeki hükmü değerlendiren Anayasa Mahkemesi, her Anayasa hükmü anayasa koyucu iktidarın öngördüğü temel ilke ve esaslarla bağdaşacak şekilde yorumlanmak zorundadır demiştir (B Verf GE 1, 14 (32)); içtihatlarla ilgili geniş bilgi için bkz. M…., Y… : Anayasanın Yorumlanması, Ankara 2008).Ancak temel hakla ilgili olarak, normun hukuki etkisini en güçlü şekilde göstermesini sağlayacak yorum tercih edilmelidir.Yasanın lafzı açık ve belirgin ise, bu anlam diğer yorum araçlarının dikkate alınmasıyla düzeltilemez.Nitekim zamanla amaçsal yorum yöntemine de başvurulur. Bu arada normun uygulandığı dönemdeki anlamı araştırılır. Günün koşullarındaki yorum yoluyla temel hakkın etkinliği artırılır.III- AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİAİHM bir kararında sözleşmenin 12. maddesiyle ilgili yorumunda, sözleşmenin günün koşulları ışığında yorumlanmasını kabul etmekle beraber, “evrimci yorum vasıtasıyla, başlangıçta bu belgelerde yer almayan bir hakkı, sonradan bu belgelerden türetemez” bulmuştur. Bu kararında Mahkeme, Sözleşmenin 12. maddesinde ailenin korunmasına yer verildiği, ancak bunun boşanmayı (evliliğin çözülmesini) kapsamadığına karar vermiştir (Johnstan ve diğerleri/İrlanda, 18.12.1986).Bu nedenle 4320 sayılı yasanın 1. maddesinden, evli olmayana hak türetilemez.AİHM çok sayıda kararında yasayla düzenleme ve bunun yeterli açıklıkta olduğuna işaret etmektedir (Sunday Times/ Birleşik Krallık, 26.4.1979) ve AİHM değerlendirmelerinde iç hukuktaki mevzuatı da dikkate almaktadır (König/Almanya, 28.6.1978).AİHM bir kararında meşru ve gayrimeşru aile ayrımının kalktığına işaret etmiştir (Marckx/Belçika, 13.6.1979, B.6833/74, paragraf.41). Ancak bu karara konu olayda, Belçika aile hukukunun evlilik dışı çocuklarla ilgili hükümlerinin AİHS’nin 8. maddesinde düzenlenen aile hayatına saygı hakkı ile bağdaşıp bağdaşmadığı incelenmiştir.IV- AVRUPA BİRLİĞİ HUKUKUNDAATAD ceza mahkemesi olmadığından hep özel hukukla ilgili hukuk yaratma (yorum) yolunu seçmiştir. Buna karşın, yorum var olan metinden hareketle yapılabildiğinden, metin açık düzenlemeye sahip ise yoruma gerek olmayacaktır; eğer yasa metni yorumlanmayacak kadar kapalı ise, bu durumda yoruma gerek var demektir ve o zaman da kavramların günlük dildeki karşılığı değil, hukuki karşılığı dikkate alınmakta ve AB’de AB hukukundaki özgün karşılığından hareket edilmektedir. V- TÜRK HUKUKUNDAA- Anayasa Mahkemesi KararıTürk Anayasa Mahkemesi, Anayasasının 55. maddesindeki düzenlemeyi (1961 Anayasasının seçim ve oy vermeye ilişkin düzenlemesini),“açık ve kesin metinler için aydınlatma ve yorumlama söz konusu olamayacağı” biçiminde değerlendirmiştir (1965, 1964/19, 65/11).Anayasa Mahkemesi “Yasalar her şeyden önce, sözü ile uygulanır. Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir (17.3.1992, 92/21-19, Geçici 15 maddenin yorumuyla ilgili kararından, 20.4.1993, 93/20-17) .B- ÖğretiLafzî yorumla ilgili açıklamalara baktığımızda, yasanın lafzı çok açık ve başka türlü anlamaya olanak vermiyorsa, bu durumda diğer yorumlara bakmamak gerekir (Turhan, Mehmet. “Anayasanın Hak Temelli Yorumu ve Anayasa Yargısı”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, C.62, Sayı:3, Yıl 2007, s.387).Öğretide, 1982 Anayasası’nın 109/2. maddesindeki “Başbakan, Cumhurbaşkanı’nca TBMM üyeleri arasından atanır” düzenlemesinin açık düzenlemeye örnek gösteriliyor.Yine öğretide, mahkemece eldeki metinden ayrılarak “kural koyucu durumuna girmemelidir (Aliefendioğlu, Yılmaz: Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara 1996, s. 197).Türk hukukunda yasaların, özellikle anayasanın dinamik yorumunu savunan Soysal, normun lafzına rağmen yorum yapılamaz diyor (Soysal, Mümtaz: Dinamik Anayasa Anlayışı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, Ankara 1969, s.69).C- Aile KavramıAnayasa’nın 41/1. maddesindeki düzenlemeye göre, “Aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır”.Buradaki aile kavramının tanımı Medeni Yasayla belirlenmiş ve ancak Medeni Yasaya uygun aile varsa eş kavramından söz edilebilir.Buradaki aile kavramı genişletilerek fiili birlikteliklere teşmil edilemez. Kuşkusuz fiili birlikteliklerdeki hakların da korunması gerekir. Ancak, hukukumuza göre aile sayılmayan ve bunları özel olarak koruyan, ceza öngören bir düzenleme olmadıkça, ailenin korunmasıyla ilgili ceza yasasındaki hükümlerin bunlara uygulanması, yargının ceza yasası koyması anlamına gelir. Eğer yasama organı ailenin korunması yasasıyla fiili birliktelikleri de ceza ile korumak isteseydi, bunu açıkça düzenlerdi veya böyle bir yoruma elverişli özel hükümler getirirdi.Anayasa koyucu aileye, yani medeni nikaha verdiği önemi, 174. maddenin 4. bendinde yer vererek, 743 sayılı Medeni Yasanın “evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı yasanın 110. maddesi hükmü” nün Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılmayıp ve yorumlanamayacağına demek suretiyle belirtmiştir. Medeni Yasaya göre evlilik olarak kabul edilmeyen fiili birlikteliklerin korunması için ayrı bir açık düzenleme getirilmedikçe, bunlarla ilgili olarak 4320 sayılı Yasanın 1 nci ve 2 nci maddesindeki düzenlemeler uygulanamaz.Medeni Yasada ise, ailenin resmi nikahla kurulacağı belirlenmiştir.Aile kavramının ceza yasası bakımından yasa koyucu gibi, fiili birliktelikleri de içerecek biçimde genişletilmesi, sanık açısından “kanunsuz suç ve ceza olmaz” temel hak (Anayasa m. 38/1;TCY m.2) ilkesiyle çelişir.Eğer cezaya ilişkin yasalardaki aile kavramını bu şekilde genişletecek olursak, nitelikli adam öldürmede (m.82/1-d), yaralamayla ceza artırımında (m.86/3-a) da fiili birlikteliklerin aile olarak kabulü gerekecek ve tüm dairelerin içtihatlarının değiştirilmesi sonucuna ulaşılacaktır. Bu ise, Anayasanın koruma altına aldığı devrim yasalarından kaynaklanan temel ilkelerin örselenmesi, tanınmaz hale gelmesi ve giderek çiğnenmesi anlamına gelir( Bkz. 5237 sayılı TCY’nın 22/6, 105/2, 116/3, 233 ve 234/3. maddelerinde aile kavramına yer verilmiştir).Oysa, ceza yasalarında bu tür geniş yorumlamalar, evrensel ilke olan “yasallık” ilkesiyle çelişir. Medeni Yasanın 1. maddesindeki, hakkında açık hüküm bulunmayan hallerde yasa koyucu gibi hareket etmek ilkesi, sadece özel hukukla ilgili olup, ceza yasasında bunun kıyasen uygulanması mümkün değildir. Ceza yasalarında sanık aleyhine kıyas yasağı evrensel ilke olup, aleyhe değil, lehe kıyasın mümkün olduğu savunulmaktadır.Yasanın açık hükmü (lafzı) karşısında, yorumlamayı gerektiren bir husus da bulunmadığından, aile kavramının hukukumuz bakımından sadece nikahlı eşlere hitap ettiğini kabul etmek gerekir.D- Yargıtay KararıFiili birliktelikle ilgili olarak 4320 sayılı Aile Koruma Yasası’nın birinci maddesi gereğince verilen tedbir kararına karşı, işin acil olması da dikkate alınarak, herhangi bir yasa yolu kabul edilmemiştir. Ancak, hiçbir yasa yolu kabul edilmemiş, ancak hukuka uygun da olmayan bu karara karşı, 1086 sayılı Hukuku Usulü Yasasının 429. maddesi gereğince yasa yararına temyiz yoluna başvurulabilir ise de, bu yola başvurmaya yetkili olan kurumlardan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu karar temel alınarak ceza verilemez demek suretiyle görüşünü açık biçimde dile getirmiştir. Kaldı ki, elimizdeki dosya ceza davası ile ilgili bir temyiz başvurusuyla ilgili olup, Yargıtay’ın temyiz incelemesinde ceza mahkemesi kararının denetlenmesi sırasında değerlendirmeye alınacağından, sadece kararın kesinliğinden yola çıkılarak, yasa yararına temyizle hukuka aykırılık giderilemedi gerekçesiyle, ceza yargıcının maddi hakikate ulaşma yetkisi bertaraf edilemez.Nitekim Aile Mahkemesi bu tür tedbir kararları ile ilgili olarak Yargıtay 2. Hukuk Dairesince verilen kararda şu hususa dikkat çekilmiştir.Yargıtay’ın aile hukuku alanında uzman dairesinin incelediği Ödemiş Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi’nin 14.4.2008 günlü, 2008/47-49 sayılı kararında, 4320 sayılı Yasaya göre verilen kararların aile içi şiddetle ilgili olması gerektiğine, söz konusu davada ise aile içi şiddetle ilgili bir dava olmadığından yerel mahkemenin böyle bir karar veremeyeceğine işaretle, bu tedbir kararının kesin olmasına karşın temyiz yolu ile inceleme yapmıştır. İkinci Hukuk Dairesinin karar gerekçesi şöyledir:“4320 sayılı Kanun, aile içi şiddeti durdurma, özellikle kadını ve çocuğu koruma(k) amacıyla çıkarılmıştır. Aile Mahkemesi tarafından, bu kanun uyarınca verilen kararların kısa süreli, geçici tedbir niteliği de göz önünde bulundurularak temyiz ve itiraz yolunun kapalı olduğu yerleşmiş Yargıtay uygulamasıyla sabittir. Ancak, temyiz yolu kapalı olan kararlar; bu Yasanın uygulanabileceği kişiler, resmi olarak evlilik birliği devam edenler hakkındaki kararlardır. Somut olayda; tarafların 14.11.2007 tarihinde boşandıkları dosyadaki nüfus kaydından anlaşılmaktadır. Boşanan kişiler hakkında 4320 sayılı Kanuna göre tedbire hükmedilemez. Bu nedenle karar Yasanın açık olarak ihlali niteliğinde bulunduğundan, bozulması gerekmiştir” demiştir (Yargıtay 2. HD, 12.5.2009, 2009/170-9411).Yargıtay 2. HD’nin bu kararı aslında temyizi zorlamaktır. Ancak yasa koyucunun açıkça Medeni Yasadaki resmi evlilikle oluşturulan aileyi korumak istemesine karşın, yerel mahkemenin 4320 sayılı Ailenin Korunması Yasasının 1. maddesini zorlayarak, geniş yorumlayarak, fiili birliktelikleri de bu kavram içerisinde kabul etmesinin önüne geçilmesi amacıyla verdiği anlaşılan bu karar karşısında, yasal dayanağı olmayan böyle bir tedbir kararın tartışılamayacağından hareketle, ceza mahkemesinin maddi gerçekliği araştırmak zorunluluğuna karşın, sanığın cezalandırması sonucunu doğuracak CGK kararı, “suç ve cezaların” yasallığı ilkesiyle çelişmektedir. VI- SONUÇLARYüksek Ceza Genel kurulu’nun çoğunluk görüşü, esasen ön sorun olarak kabul edilen hukuk mahkemesinin tedbir kararının tartışılamayacağına ilişkin görüşünden sonra, bundan böyle, 4320 sayılı Yasanın tüm fiili birlikteliklerle ilgili olarak uygulanabileceği ve bu yasa hükmüne göre alınacak tedbir kararının gereğini yapmamış olan kimseler hakkında, diğer koşulların da varlığı halinde ceza verilecek demektir.Yani, aynı cinslerin birlikte yaşamaları ve kendilerini bu şekilde aile olarak kabul ettikleri durumlar için de bu şekilde uygulama yapılabilecek demektir. Denebilir ki, aynı cinslerin aile olamayacaklarına göre, hukuk mahkemesince bunlar hakkında tedbir kararı verilmesi mümkün değildir. Avrupa’daki gelişmelere baktığımızda, kimi aynı cinslerin de aile kabul edildikleri anlaşılmaktadır. Böyle bir durumda, bu tür fiili birlikteliklerin aile kavramı içerisinde değerlendirilmesi hukukumuz bakımından kabul edilemeyeceğine göre, bu karara dayanılarak ceza kararı da verilemeyecektir.O nedenle yasa koyucu, resmi nikahlıların haklarını korumak amacıyla 4320 sayılı Yasayla özel düzenleme getirmiştir. Bunun tüm fiili birlikteliklere teşmil edilecek biçimde genişletilmesi, yasama organının yaratmadığı bir suç türünün ceza mahkemeleri tarafından türetilmesi anlamına gelir. Yukarıda karşılaştırmalı hukuktan da verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, özellikle ceza verme bakımından yasa metninin sanık aleyhine bu denli geniş yorumlanması, diğer hukuk dallarına oranla daha dar yorum yetkisine sahip olan ceza yargılamasının amacına ters sonuçlara sebebiyet verebilir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye ile ilgili olarak verdiği karar konumuzla doğrudan bağlantılıdır (Şerife Yiğit/Türkiye, Başvuru No:3976/05, 20 Ocak 2009; bkz. Siteden: http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr/aihm/aihmtkliste.asp?start=826). Davaya konu olayda fiili birlikte yaşayan kişilerin bir ortak çocukları olur. Erkek ölür ve kadın uzun süredir fiilen yaşadığı ve ortak çocukları olduğundan dolayı ölü erkekle bu birlikteliklerinin resmi evlilik olarak tanınmasını ve nüfusa bu şekilde işletilmesini mahkemeden ister. Asliye Hukuk mahkemesi istemi reddeder ve ancak müşterek çocuklarının nüfusa kaydedilmesini kabul eder. Bilahare kadın, ölen erkek üzerinden Bağ-Kur’dan yararlanmak için Bağ-Kur İl Müdürlüğüne başvurur ve İş Mahkemesi de istemi reddeder.İç hukuk yolları tüketildikten sonra konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürülür. AİHM konuyla ilgili başvuruyu şu şekilde değerlendirerek yerinde bulmamıştır:“AİHM, mevcut davanın özel şartlarında, Hatay İş Mahkemesi tarafından 21 Ocak 2004 tarihinde verilen kararın başvuranın aile hayatını etkileyecek nitelikte olup olmadığını incelemelidir.AİHM, Avrupa Konseyi’ne üye bazı ülkelerde geleneksel resmi nikâh dışında istikrarlı bir müşterek yaşam sürdüren nikâhsız çiftler veya medeni ortaklıkların makul karşılandığı, hatta kabul gördüğü bir sosyal eğilimin yasama organı tarafından da desteklendiğini tespit etmektedir. Bununla birlikte AİHM, Türk hukukunda aynı veya ayrı cinsiyetten iki kişinin resmi nikâh dışında medeni ortaklık oluşturarak resmi nikâhlı bir çiftle aynı veya benzer haklara sahip olmalarını sağlayacak hukuki bir düzenleme bulunmadığını anımsatmaktadır. AİHM, Sözleşmeci Devletlere tanınan takdir hakkı nedeniyle bu alanda yasal düzenlemeler yapılmasını talep edemez. Halihazırda, yürürlükteki ulusal kanunlara göre bir imam tarafından kıyılan imam nikâhı üçüncü şahıslar ve devlet nezdinde herhangi bir yükümlülük oluşturamaz. Başvuranın ileri sürdüğü savlardan bağımsız olarak, buradaki esas belirleyici unsur, uzun süreli ve sağlam bir ilişkinin varlığı değil, tüm hak ve yükümlülüklerin akdî olarak belirtildiği resmi bir taahhüdün var olup olmadığıdır. Bağlayıcı bir yasal anlaşmanın yokluğunda, Türk yasama organının sadece resmi nikâhı koruma altına alması mantıksız sayılamaz. Bu bağlamda AİHM, daha önceki kararlarında da evlilik kurumunun evli çiftlere özel bir statü tanıdığının genel kabul gördüğüne hükmettiğini anımsatmaktadır (Birleşik Krallık aleyhine Burden davası [GC], no 13378/05, prg. 65, 29 Nisan 2008, ve Birleşik Krallık aleyhine Joanna Shackell davası (karar), no 45851/99, 27 Nisan 2000). Ayrıca, AİHS’nin 8. maddesi, nikâhsız çiftler kategorisi için özel bir sistem kurma zorunluluğu getiriyor şeklinde yorumlanamaz. (Johnston ve diğerleri davası, söz konusu bölüm, prg. 68).Mevcut davadaki özel koşullar çerçevesinde AİHM, ölüm yardımları konusunda resmi nikâhlı çiftler ile evli olmayan çiftler arasında gözlemlenen farklı uygulamaların meşru bir amacı gözettiğini, geleneksel resmi nikâhla kurulan ailelerin korunması gibi haklı ve makul bir dayanağının olduğunu dikkate almaktadır (İspanya aleyhine Antonio Mata Estevez davası (karar), no 56501/00, 10 Mayıs 2001).Bu gerekçelerle AİHS’nin 8. maddesi ihlâl edilmemiştir”.Görüldüğü gibi, AİHM’nin bu kararı, özel hukukla ilgili olarak bile resmi nikahlı olmayan kimseler için iç hukukta yapılan işlemin Sözleşmeye aykırı olmadığına işaret ederken, Yüksek Ceza Genel Kurulu çoğunluğunun kararı karşısında, ceza hukuku gibi bir alanda, hem de sadece resmi nikahlı eşlere özel olarak düzenleme getiren 4320 sayılı Yasa hükmünden hareketle, fiili birlikte yaşayan kimselerden kadına kötü muamele yapıldığından bahisle, resmi nikahlı yaşayan kadının mağduriyeti halinde koca olan sanık hakkında verilecek cezanın, nikahsız biçimde fiili birlikte yaşayan erkeğe de verilmesini sağlayabilecek sonuca ulaşmak hukuken mümkün değildir. Bu yasasız suç ve ceza olmazlık ilkesine aykırıdır.Diğer yandan, resmi nikahlı kadın (eş) ile nikahsız olarak fiili birlikteliği seçmiş kadın arasında, sadece kadın olmaları nedeniyle eşitliğin sağlanması amacıyla, yasama tarafından yaratılmış farkın yasanın açık hükmünün yorumu yoluyla sağlanması, yargının görevinde değildir. Aile Mahkemesi tarafından ve açıkça yasaya aykırı olarak verilen tedbir kararının, ceza yargılaması sırasında değerlendirilememesinin kabulü, bu tedbir kararının ceza yargıcını bağlaması sonucunu da doğurur. Oysa ceza yargıcı maddi gerçeği bulmakla yetkili ve görevlidir. Yetkisiz mahkemenin kararı ceza yargıcını bağlamaz.4320 sayılı Yasanın açıkça resmi evli olanlarla ilgili düzenleme getirdiği açık olduğu halde, yetkisiz mahkemece verilen tedbir kararının tartışılmaması, nikahsız yaşayanların da aile kavramı içerisine dahil edilmesi anlamına geleceğinden, bu ceza yasalarının geniş yorumlanarak davanın sanık aleyhine sonuçlandırılmasıdır.Yasa koyucunun açıkça yetki vermediği bir konuda, yetkisiz mahkemenin aldığı tedbir kararına dayanarak, bu karara uygun davranmamaktan dolayı ceza verilmesi mümkün olmadığından ve Yüksek Ceza Genel Kurulu’nun kararının içeriği itibariyle, yetkisiz mahkemenin kararına uyulmamasından dolayı sanığa ceza verilmesine olur vermesi nedeniyle çoğunluk kararına katılmamaktayım.” görüşüyle,Diğer dokuz Genel Kurul üyesi ise, benzer gerekçelerle, “4320 sayılı Yasanın 1. maddesi uyarınca verilmiş bulunan tedbir kararı içeriğinin ceza mahkemesince denetlenmesi gerektiği yönünde”Karşıoy kullanmışlardır.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile KABULÜNE,2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 07.04.2009 gün ve 3351-4849 sayılı kararınınKALDIRILMASINA,3- Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesinin 06.04.2005 gün ve 2-18 sayılı hükmünün BOZULMASINA,4- Dosyanın, Tufanbeyli Sulh Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.11.2009 günü yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 08.12.2009 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.
TCK MADDE 288 ADİL YARGILAMAYI ETKİLEMEYE TEŞEBBÜS SUÇU
TCK MADDE 288 ADİL YARGILAMAYI ETKİLEMEYE TEŞEBBÜS SUÇU
(Değişik: 2/7/2012-6352/93 md.)1) Görülmekte olan bir davada veya yapılmakta olan bir soruşturmada, hukuka aykırı bir karar vermesi veya bir işlem tesis etmesi ya da gerçeğe aykırı beyanda bulunması için, yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla alenen sözlü veya yazılı beyanda bulunan kişi, elli günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 288’İN GEREKÇESİ
Madde, kesin bir yargı kararı verilmeden önce tanıkların beyanlarını veya bilirkişi mütalâalarını ve hüküm ve kararları etkilemek amacıyla baskıcı ve kötü niyetli yayınlar yapılmasını ve bunların açıklanmasını cezalandırmaktadır. Adalet cihazının yansızlığını sadece iktidarlara karşı koruyucu güvenceler yeterli değildir; kamuoyunda, “kapıları tutanların” etkisinden de adaleti kurtarmak ve sükûnetle çalışılmasını sağlamak gereklidir.Kitle iletişim araçlarıyla yürütülen ve “yargısız infaz” olarak tanımlanan uygulamalar dolayısıyla, bu hükme Tasarı metninde yer verilmiştir.
TCK MADDE 288 İLE İLGLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay
14. Ceza Dairesi
Esas : 2012/11784Karar : 2013/7491Karar Tarihi : 11.06.2013
Delilleri takdir ve gerekçesi gösterilmek suretiyle sanık M. hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, sanık İ. hakkında ise yaralama suçundan verilen beraat hükümleri ile hakaretin karşılıklı olduğundan bahisle sanıklar hakkında ceza verilmesine yer olmadığına dair hükümler ve delillerle iddia ve savunma duruşma göz önünde tutularak tahlil ve takdir edilmiş sübutu kabul olunan fiilin unsurlarına uygun şekilde tavsif ve tatbikatı yapılmış bulunduğundan, sanık Murat hakkında yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü usul ve kanuna uygun olduğundan, katılan İlyas vekili ve katılan sanık Murat müdafiin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA,Sanık M. hakkında yargı görevi yapanı etkileme hükmüne yönelik temyizin incelenmesine gelince;Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,Ancak;Yargı görevi yapanı etkileme suçunun oluşabilmesi için açılmış bir dava bulunması şart olup, İlçe Emniyet Müdür Vekili olan sanık M.’ın Cumhuriyet Savcısı Z.’in yürüttüğü soruşturmayı etkileme amacıyla tanık Hakim G.’a söylediği ve yazıya dökülen sözlerin başkalarınca da öğrenildiği anlaşılmakla, sanığın eylemlerinin TCK.nın 288. maddesinde düzenlenen adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçunu oluşturup oluşturmayacağı tartışılmadan, yargı görevi yapanı etkileme suçundan yazılı şekilde hüküm kurulması,
SONUÇ : Kanuna aykırı, sanık müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek CMUK.nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 11.06.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay
9. Ceza Dairesi
Esas : 2018/28Karar : 2018/28Karar Tarihi : 4.06.2018
Sanık hakkında Bakırköy 27. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 21.03.2011 tarih ve 2008/463-2011/200 sayılı kararı ile Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçundan beraat kararı verildiği, bu kararın katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 08.01.2013 tarih ve 2012/4562-2013/187 sayılı kararı ile bozulduğu, Bakırköy 27. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 06.06.2013 tarih ve 2013/151 – 2013/538 sayılı karar ile Dairemizin bozma kararına direnildiği, hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyanın Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne gönderildiği,Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından 30.11.2015 tarih ve 2015/5544-2015/5023 sayılı karar ile dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderildiği, 02.12.2016 tarihli 29906 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK`nın 307. maddesi uyarınca, Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 22.12.2016 tarih ve 2016/316-2016/2147 sayılı karar ile dosya Dairemize gönderildiği,
Dairemiz tarafından iş bölümü değişikliği nedeniyle 19.01.2017 tarih ve 2017/37-2017/73 sayılı kararı ile dosya Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderildiği, Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından da iş bölümü değişikliği nedeniyle 23.03.2017 tarih ve2017/759-2017/3373 sayılı gönderme kararı ile dosya Yargıtay 12. Ceza Dairesine gönderildiği, anılan Daire de 23.10.2017 tarih ve 2017/3241-2017/7740 sayılı görevsizlik kararıyla dosyayı Dairemize gönderdiği, Dairemiz tarafından 21.12.2017 tarih ve 2017/2734-2017/8772 sayılı karar ile görev uyuşmazlığının çözümlenmesi için dosyanın Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu`na gönderildiği, Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu tarafından 02.05.2018 tarih ve 2018/10-2018/72 sayılı karar ile Dairemizin görevsizlik kararı kaldırılarak dosya Dairemize gönderildiği, direnme kararı üzerine verilen hükmün Dairemizce incelenmesinde zorunluluk bulunduğu anlaşılmakla yapılan incelemede;Sanığa atılı adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçu için TCK’nın 288/1. maddesinde belirlenen cezanın süresi itibariyle, anılan Kanunun 66. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde belirlenen sürenin zamanaşımını son kesen neden olan 10.11.2009 tarihli sorgu ile inceleme tarihi arasında gerçekleştiği anlaşılmakla, hükmün bu nedenle BOZULMASINA, CMK`nın 223. maddesi uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının zamanaşımı nedeniyle DÜŞMESİNE, 04.06.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Bu konu hakkında benzer makaleler içn tıklayın

TCK MADDE 194 SAĞLIK İÇİN TEHLİKELİ MADDE TEMİNİ
TCK MADDE 194 SAĞLIK İÇİN TEHLİKELİ MADDE TEMİNİSağlık için tehlike oluşturabilecek maddeleri çocuklara, akıl hastalarına veya uçucu madde kullananlara veren veya tüketimine sunan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 194’ÜN GEREKÇESİ
Madde metninde çocuklara veya akıl hastalarına sağlık için tehlikeli olabilecek maddelerin verilmesi suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun konusu, alkollü içki ve tütün mamülleri gibi, sağlık için tehlikeli olan her çeşit maddedir. Bu bakımdan, insanda bağımlılık yaratması ve sağlık için tehlikeli olması dolayısıyla tiner gibi kimyasal maddeler de bu suçun konusunu oluşturur. Ancak, belirtilmelidir ki, bağımlılık etkisi yapan uyuşturucu veya uyarıcı maddeler açısından, bu Bölümde tanımlanan bu hususa ilişkin özel suç hükümleri uygulanır.Suç, sağlık için tehlikeli olabilecek maddelerin çocuklara veya akıl hastalarına verilmesiyle, söz konusu maddelerin bu kişilerin tüketimine sunulmasıyla oluşur. Bu bakımdan, söz konusu suça teşebbüs de tamamlanmış suç gibi cezalandırılmayı gerektirmektedir.Çocukların yanı sıra, onsekiz yaşını doldurmuş olmakla birlikte, akıl hastası olan veya uçucu madde kullanan kişiler de bu suçun mağduru olabilirler.
TCK MADDE 194 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay20. Ceza Dairesi
Esas : 2017/2101Karar : 2017/7224Karar Tarih : 25.12.2017
1-Sanığın suçlamayı kabul etmediği, suç tarihi itibariyle 18 yaşından küçük olan … ve …’ın olay günü tükettikleri alkollü içkiyi … Büfeden normal boylu, şişman, 40-45 yaşlarında bir erkek şahıstan satın aldıklarını beyan ettikleri, yargılama sonucu hem büfenin ortağı olduğunu beyan eden sanık hem de büfenin işletmecisi olduğunu beyan eden ve hakkında verilen hükmün açıklanması geri bırakılan diğer sanık … hakkında hüküm kurulduğu anlaşılmakla; … ve …’ın alkollü içkiyi sanıktan satın alıp almadıkları hususunda yeterli araştırma ve yüzleştirme yapılmadan eksik incelemeye dayalı olarak hüküm kurulması,2-Suç tarihinde yürürlükte bulunan ve sanık lehine olan, 20/01/2001 tarihinde yürürlüğe giren 4619 sayılı Kanun’un 3. ve 4. maddeleri ile değişik 4250 sayılı Kanun’un 19. ve 28. maddelerindeki “tüm ticari ve kamuya açık yerlerde, tüketilmek veya beraberinde götürülmek üzere 18 yaşından küçüklere alkollü içecek satılması ve sunulması yasaktır.”, bu yasağa uymayanlar “altmış milyon Türk Lirasından altıyüz milyon Türk Lirasına kadar adli para cezası ile cezalandırılır.” hükmü gereğince ceza tayini yerine, suç tarihinden sonra 11/06/2013 tarihinde yürürlüğe giren ve sanığın aleyhine olan 6487 sayılı Kanun’un 2. ve 3. maddeleri ile yeniden düzenlenen 4250 sayılı Kanun’un 7. maddesinin yönlendirmesiyle 5237 sayılı TCK’nın 194/1. maddesine göre cezalandırılmasına karar verilmesi,3-Sanığın TCK’nın “53. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendindeki hak ve yetkileri kullanmak yönündeki yoksunluğunun, “kendi alt soyu” üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından “koşullu salıverilmesine kadar”, “kendi üst soyu ve diğer kişiler” yönünden ise, “hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar” sürmesine karar vermek gerektiği gözetilmeden, 53. maddenin (3) numaralı fıkrasına aykırılık oluşturulması ve 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı kararı ile, 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi nedeniyle, bu maddenin uygulanması açısından, sanığın durumunun yeniden belirlenmesinde zorunluluk bulunması,Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazı bu nedenlerle yerinde görüldüğünden; hükmün BOZULMASINA, 25.12.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay20. Ceza Dairesi
Esas : 2017/6094Karar : 2018/438Karar Tarih : 23.01.2018
1-Bira satın alan on sekiz yaşından küçük olduğu belirtilen … ve …’ın nüfus kayıtları getirtilerek yaşları belirlenmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması,2-4250 sayılı İspirto ve İspirtolu İçkiler İnhisarı Kanunu’nun 24/05/2013 tarih ve 6487 sayılı kanun ile değiştirilen 7. maddesine göre 18 yaşından küçüklere alkollü içki satılması sonucunda çocuğun sağlığının tehlikeye sokulması halinde TCK 194. maddesine göre cezaya hükmolunabileceği; sanığın 18 yaşından küçük mağdurlara alkollü içki satmak şeklinde sabit olan eyleminin hükümden sonra yürürlüğe giren 4250 sayılı Kanun’un 6487 sayılı Kanunla değiştirilen 6. maddesinin 3. fıkrası yollamasıyla 7. maddesinin 1. fıkrasının b) bendinde öngörülen idari para cezasıyla yaptırıma bağlanmış olması karşısında; sanığın hukuki durumunun yeniden belirlenmesinde zorunluluk bulunması,3-Kabule göre;Sanığın TCK’nın “53. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (c) bendindeki hak ve yetkileri kullanmak yönündeki yoksunluğunun, “kendi alt soyu” üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından “koşullu salıverilmesine kadar”, “kendi üst soyu ve diğer kişiler” yönünden ise, “hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar” sürmesine karar vermek gerektiği gözetilmeden, 53. maddenin (3) numaralı fıkrasına aykırılık oluşturulması ve 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı kararı ile, 5237 sayılı TCK’nın 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi nedeniyle, bu maddenin uygulanması açısından, sanıkların durumunun yeniden belirlenmesinde zorunluluk bulunması,Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan, hükmün BOZULMASINA, 23/01/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 287 GENİTAL MUAYENE SUÇU
TCK MADDE 287 GENİTAL MUAYENE SUÇU1) Yetkili hakim ve savcı kararı olmaksızın, kişiyi genital muayeneye gönderen veya bu muayeneyi yapan fail hakkında üç aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.2) Bulaşıcı hastalıklar dolayısıyla kamu sağlığını korumak amacıyla kanun ve yönetmeliklerde öngörülen hükümlere uygun olarak yapılan muayeneler açısından yukarıdaki fıkra hükmü uygulanmaz.
TCK MADDE 287’NİN GEREKÇESİ
Madde metninde hukuka aykırı biçimde genital muayene yapılması, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır.
TCK MADDE 287 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay14. Ceza Dairesi
Esas : 2016/1156Karar : 2019/11003Karar Tarihi : 23.09.2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Ağır Ceza MahkemesiSUÇ : Beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde basit cinsel saldırı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaHÜKÜM : Beraat
İlk derece mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle başvurunun muhtevası ve inceleme tarihine kadar getirilen kanuni düzenlemeler nazara alınarak dosya tetkik edildi, gereği görüşüldü:Sanık hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;Tüm dosya kapsamı ve gerekçe içeriğine göre mahkemece kabul ve takdir kılınmış beraat hükmü usul ve kanuna uygun bulunduğundan, O Yer Cumhuriyet Savcısı ile katılan vekilinin yerinde görülmeyen temyiz taleplerinin reddiyle hükmün ONANMASINA,Sanık hakkında beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde basit cinsel saldırı suçundan kurulan hükmün temyiz incelemesine gelince;Katılanın aşamalardaki ifadeleri ile iddiayı doğrular mahiyetteki 13.06.2011 tarihli genital muayene raporu, savunma ve tüm dosya kapsamı nazara alındığında olay gecesi sanığın, evde birlikte alkol aldığı katılanın kıyafetlerini zorla çıkartarak parmağını vajinasına soktuğu anlaşıldığından, mevcut haliyle eyleminin nitelikli cinsel saldırı suçunu oluşturduğu gözetilip ek savunma hakkı verilmek suretiyle bu suçtan mahkumiyetine karar verilmesi gerekirken, oluşa uygun düşmeyen yazılı gerekçeyle beraatine hükmedilmesi,Kanuna aykırı, O Yer Cumhuriyet Savcısı ile katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 23.09.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay14. Ceza Dairesi
Esas : 2018/10756Karar : 2019/9021Karar Tarihi : 10.04.2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Çocuk Ağır Ceza MahkemesiSUÇ : Çocuğun nitelikli cinsel istismarı, kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaHÜKÜM : Mahkumiyet
İlk derece mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü:Suça sürüklenen çocuk hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan hükmün incelenmesinde;Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede, suça sürüklenen çocuğa yükletilen kişiyi hüriyetinden yoksun kılma suçuna dair ulaşılan çözümü, haklı kılıcı zorunlu unsurların ve bu suçun, sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün delillerle soruşturma ve kovuşturmalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz incelemesini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı; böylece olaylara ilişkin sorunlarda gerekçenin yeterli bulunduğu, fiilin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, cezanın kanuni takdir sınırlarında uygulandığı, anlaşıldığından suça sürüklenen çocuk müdafisinin ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, temyiz talebinin reddiyle hükmün ONANMASINA,Suça sürüklenen çocuk hakkında beden veya ruh sağlığını bozacak şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçunda kurulan hükmün incelenmesinde;Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma ve kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine,Ancak;Her ne kadar katılan mağdure maruz kaldığını iddia ettiği nitelikli cinsel istismar eylemi sonucunda vajinasından kan geldiğini belirtmiş ise de; İzmir Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 11.05.2010 tarihli genital muayene raporuyla iddianın doğrulanmadığı, mevcut haliyle suça sürüklenen çocuğun eyleminin çocuğun basit cinsel istismarı kapsamında kaldığı gözetilmeden yazılı şekilde çocuğun nitelikli cinsel istismarı suçundan mahkumiyetine karar verilmesi,Kabule göre de;Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 31.09.2012 tarihli raporda, mağdurede ”Depresif Bozukluk” denilen psikiyatrik bozukluğun tespit edildiğinin belirtilmesi ve aynı raporun sonuç bölümünde ise tespit edilen ruh sağlığını bozacak mahiyet ve derecede olan bu bozukluğun iddia edildiği gibi cinsel istismara bağlı ortaya çıkabileceği; ancak bu psikiyatrik tablonun hile, şiddet veya zorlama olmaksızın mağdurenin erken yaşta cinsel deneyim yaşamasına bağlı olabileceği gibi olay sonrası gelişen psikososyal stres ve çatışmalar nedeniyle de ortaya çıkabileceği, bunlar arasında tıbben ayrım yapılamayacağının mütalaa olunması karşısında, mağdurenin ruh sağlığındaki bozulmanın suça sürüklenen çocuğun işlediği nitelikli cinsel istismar eyleminden mi yoksa sonraki süreçte gelişen psikososyal stres ve çatışmalardan mı kaynaklandığı hususunda şüphe oluştuğu ve şüphenin de suça sürüklenen çocuk lehine değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, hakkında koşulları oluşmadığı halde 5237 sayılı TCK’nın 103/6. maddesinin uygulanması suretiyle fazla ceza tayini,Kanuna aykırı, suça sürüklenen çocuk müdafisinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gözetilerek 1412 sayılı CMUK’nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 10.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 286 SES VEYA GÖRÜNTÜLERİN KAYDA ALINMASI
Soruşturma ve kovuşturma işlemleri sırasındaki ses veya görüntüleri yetkisiz olarak kayda alan veya nakleden kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 286’NIN GEREKÇESİ
Madde metninde, soruşturma ve kovuşturma evrelerindeki işlemlerin yapılışı sırasındaki ses ve görüntülerin yetkisiz olarak kayda alınması veya nakledilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Hâkim veya savcı tarafından uygun görülmesi durumunda, kayıt alma işleminin yapılmasının suç oluşturmayacağı muhakkaktır. Bu nedenle, madde metninde bu kayıt ve nakletme işlemlerinin “yetkisiz olarak” yapılmasının, söz konusu suçu oluşturacağı kabul edilmiş.
TCK MADDE 286 İLE İLGLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay12. Ceza Dairesi
Esas : 2019/1 Karar : 2019/10579 Karar Tarihi : 23.10.2019
“İçtihat Metni”
Mahkemesi :Asliye Ceza MahkemesiSuçlar : Özel hayatın gizliliğini ihlal, görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlalHükümler : 1- Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan dolayı TCK’nın 134/1, 62, 52, 52/4. maddeleri gereğince mahkumiyet2- Görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan dolayı TCK’nın 134/2, 62, 53/1-2-3. maddeleri gereğince mahkumiyet
Özel hayatın gizliliğini ihlal ve görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçlarından sanığın mahkumiyetine ilişkin hükümler, sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: A) Görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün incelenmesinde; İddianame içeriğine ve dosya kapsamına göre; 30.11.2010 olan suçun işlendiği tarihin, gerekçeli karar başlığına, 27.12.2010 olarak yazılması, mahallinde düzeltilmesi olanaklı yazım yanlışı kabul edilmiştir. Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin sübuta, erteleme hükümlerinin uygulanmamasına ilişkin, katılan vekilinin bir nedene dayanmayan temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA,B) Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün incelenmesine gelince; Bozma ilamına uyularak yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre, sanık müdafiinin ve katılan vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;1- Sanığın, mağdura ait özel görüntüleri kaydetmesi eylemine ilişkin suç tarihinin gerekçeli karar başlığına yazılmaması suretiyle CMK’nın 232/2-c madde, fıkra ve bendine uyulmaması,2- Özel hayat; kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret değil, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken, istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olaylarını ve bilgilerin tamamını içerir. TCK’nın 134. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde düzenlenen özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun oluşabilmesi için, resim çekme veya kaydetme özelliğine sahip bir alet kullanılması gerekmeyip, bir özel hayat olayının çıplak gözle seyredilmesi ya da özel hayat kapsamına giren seslerin, anlaşılmaz olsa dahi, gizlice dinlenilmesi yeterlidir. Bir özel hayat görüntüsü ya da sesinin, ilgilisinin bilgisi ve rızası dışında, resim çekme veya kaydetme özelliğine sahip aletle belli bir elektronik, dijital, manyetik yere sabitlenmesi eylemi ise aynı madde ve fıkranın 2. cümlesinde ayrıca düzenlenmiştir. TCK’nın 134. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesinde, kişilerin özel hayatının gizliliği ihlal edildiği takdirde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası, aynı madde ve fıkranın ikinci cümlesinde, gizliliğin görüntü veya seslerin kaydedilmesi suretiyle gerçekleşmesi halinde, bir yıldan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası öngörülmüş iken, 05.07.2012 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 81. maddesi ile yapılan değişiklikle TCK’nın 134. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesindeki ceza miktarı bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası olarak belirlenmiş, aynı madde ve fıkranın ikinci cümlesinde, gizliliğin görüntü veya seslerin kaydedilmesi suretiyle gerçekleşmesi halinde verilecek cezanın bir kat artırılacağı belirtilmiştir. Bu açıklamalar ışığında incelenen dosyada; sanığın, müşterisi olduğu erkek güzellik salonunda çalışan katılan ile salonun üst katında cinsel ilişkiye girdiği sırada cep telefonuyla gizlice çekim yaparak, katılanın cinsel mahremiyetine ilişkin görüntülerini kaydetmesi biçiminde sübut bulan eyleminin, sanığın lehine olduğu kabul edilen ve suç tarihinde yürürlükte bulunan TCK’nın 134. maddesinin 1. fıkrasının 2. cümlesindeki görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu gözetilmeden, aynı madde ve fıkranın suç tarihinde yürürlükte bulunan 1. cümlesindeki özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan hüküm kurulup, temel ceza 240 gün adli para cezası olarak belirlenmek suretiyle hukuki nitelendirmede yanılgıya düşülmesi ve sanığa eksik ceza hükmedilmesi, Kanuna aykırı olup, sanık müdafiinin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu nedenlerle 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 23.10.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay12. Ceza Dairesi
Esas : 2019/543 Karar : 2019/10314Karar Tarihi : 16.10.2019
“İçtihat Metni”
Mahkemesi : Asliye Ceza Mahkemesi Suç : Görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal Hüküm : CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince beraat
Görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan suça sürüklenen çocuğun beraatine ilişkin hüküm, şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: Katılma isteminde bulunmasına rağmen bu konuda herhangi bir karar verilmeyen şikayetçi Ebrar’ın, CMK’nın 260. maddesi uyarınca katılma istemi hakkında karar verilmeyenler sıfatıyla hükmü temyiz hakkı bulunması nedeniyle suçtan doğrudan zarar gördüğü anlaşılan ve vekili aracılığıyla hükmü temyiz etmek suretiyle katılma iradesini devam ettiren şikayetçinin, CMK’nın 237/2. madde ve fıkrası uyarınca davaya katılmasına karar verilerek yapılan incelemede: Yapılan yargılamaya, incelenen dosya kapsamına göre, katılan vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ancak; Fen lisesinde öğrenim gören suça sürüklenen çocuk …’in, kendisi ile aynı lisede ve bir alt sınıfta öğrenim gören mağdur …’ı, okul çıkışında arkasından takip edip, kamera fonksiyonunu aktif hale getirdiği cep telefonunun çekim yönünü, önünde yürüyen ve üzerine ferace ya da çarşaf olarak isimlendirilen kıyafeti giymiş olan mağdura doğru odaklayarak, mağdurun bilgisi dışında çektiği tek kare fotoğrafı, kendisine ait twitter hesabından, “AZRAIL ALEYHISSELAMLA AYNI OKULDA OKUYORUZ AMK ALLAHTAN BIZIM DONEMDE DEYIL: DdDdDdd” ibareleri ile birlikte mağdurun rızası dışında yayımladığı, durumun bazı öğrenciler tarafından okul idaresine bildirilmesinin ardından twitter hesabından yaptığı paylaşımları kaldırdığı olayda; Mağdurun arkasından takip edilerek çekilen ve mağdurun kimliği belirlenemez şekilde başkalarının görgüsüne sunulan fotoğraf incelendiğinde, çok sayıda öğrencinin arasından üzerinde dini inancı gereği giydiği kıyafet bulunan mağdur seçilerek çekimin gerçekleştiği anlaşılmakla, Özel hayat kavramının; kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret değil, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken, istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olaylarını ve bilgilerin tamamını içermesi karşısında, kamuya açık alanda bulunulduğunda dahi, “kalabalığın içinde dikkat çekmezlik, tanınmazlık, bilinmezlik” prensibinin geçerli olduğu ve kamuya açık alana çıkan her kişinin, bu alandaki her görüntüsünün veya sesinin kaydedilip, sürekli ve izinsiz olarak elde bulundurulmasına rıza gösterdiğinin kabulünün mümkün bulunmadığı nazara alınarak, mağdurun özel yaşam alanına ilişkin görüntüsünü rızası dışında kaydeden suça sürüklenen çocuğa, iddianamede eyleminin tarif edildiği de dikkate alınıp, CMK’nın 226. maddesi uyarınca TCK’nın 134. maddesinin 1. fıkrasının 1 ve 2. cümlelerinin uygulanması ihtimaline binaen ek savunma hakkı tanındıktan sonra, suça sürüklenen çocuk hakkında TCK’nın 134/1. madde ve fıkrasındaki görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan mahkumiyet kararı verilmesi gerekirken, şikayete konu fotoğrafın çekim biçimi ile mağdurun fotoğrafa yansıyan görüntüsünün özellikleri dikkate alınmaksızın, somut olayla hiçbir ilgisi bulunmayan Yargıtay kararlarına atıf yapılarak, “Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 15/09/2014 tarih 2014/1996 esas 2014/17835 karar ve 11/05/2015 tarih 2015/108 esas 2015/7832 sayılı kararlarında belirtildiği üzere katılanın fotoğrafının çekilmiş olduğu an ve durumun özel yaşam alanına ve özel yaşamına ilişkin bir faaliyete ilişkin olmadığı kabul edilmekle bu şekilde özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun yasal unsurlarının gerçekleşmediği değerlendirilmekle…” şeklindeki, dosya kapsamına uygun düşmeyen yetersiz gerekçelerle suça sürüklenen çocuğun görüntü veya seslerin ifşa edilmesi suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan dolayı CMK’nın 223/2-a madde, fıkra ve bendi gereğince beraatine karar verilmesi, Kanuna aykırı olup, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu nedenle 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi gereğince isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 16.10.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 285 GİZLİLİĞİN İHLALİ SUÇU
(Değişik: 2/7/2012-6352/92 md.)1) Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Bu suçun oluşabilmesi için;a) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğinin açıklanması suretiyle, suçlu sayılmama karinesinden yararlanma hakkının veya haberleşmenin gizliliğinin ya da özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi,b) Soruşturma evresinde yapılan işlemin içeriğine ilişkin olarak yapılan açıklamanın maddi gerçeğin ortaya çıkmasını engellemeye elverişli olması, gerekir.2) Soruşturma evresinde alınan ve soruşturmanın tarafı olan kişilere karşı gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği olarak yapılan işlemlerin gizliliğini ihlal eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır.3) Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini alenen ihlal eden kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Ancak, bu suçun oluşması için, tanığın korunmasına ilişkin olarak alınan gizlilik kararına aykırılık açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz.4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların kamu görevlisi tarafından görevinin sağladığı kolaylıktan yararlanılarak işlenmesi halinde, ceza yarısına kadar artırılır.5) Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak algılanmalarına yol açacak şekilde görüntülerinin yayınlanması halinde, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.6) Soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin haber verme sınırları aşılmaksızın haber konusu yapılması suç oluşturmaz.
TCK MADDE 285’İN GEREKÇESİ
Hukukun genel kurallarından birisi, soruşturmanın gizliliğidir. Soruşturma evresinin içeriği ve sınırları, bu evrenin ne suretle cereyan edeceği, aktörleri ve yetkileri kanunla saptanmıştır. Soruşturma evresi genel olarak ve esas itibarıyla kamuya karşı gizli biçimde cereyan eder. Soruşturma evresinin gizliliği, bir defa ceza adaletinin doğruluk, dürüstlük, gerçeğe ulaşma ilkelerine uyulması için bir zorunluluktur. Ancak, her şeyden önce suçsuzluk karinesinin sağlam tutulabilmesi yönünden de vazgeçilemez niteliktedir. Aksi takdirde, bizde ve yabancı ülkelerde örneklerine rastlandığı üzere yargısız infazlar sonucu insanlar ıstıraplara sürüklenmekte ve suçsuzluk karinesi böylece lafta kalmaktadır. Usul kanunları, soruşturma evresinde tarafların ve özellikle şüphelinin ve avukatının yetkilerini belirtmektedir. Avukat, soruşturma dosyasını incelemek olanağına sahiptir. Avukat adalete hizmet eden bir mesleğin mensubu olarak dosyadan elde ettiği bilgileri kanunun verdiği olanaklar çerçevesinde sadece müvekkilini savunması için kullanacak, bunları yayınlamak, örneğin medyaya vermek gibi fiillere girişemeyecektir. Ancak, elbette ki, soruşturması yapılan suçlar hakkında, halkın bilgi sahibi olmak ihtiyacı da vardır. Medya bu suçlar hakkında bilgilenerek halkın bilgi edinmek ihtiyacını karşılamak görevindedir. Medya mensupları, bu konularda doğru haber elde edemediklerinde öteden beriden devşirilen ve çok kere yanlış olan bilgileri halka yansıtmakta ve insanların en temel hakkı olan suçsuzluk karinesi böylece ihlâl edilmektedir; soruşturma da zarar görmekte ve delillerin yok edilmesi hususunda, elbette ki istemeden şüphelilere yardım sağlanmış olmaktadır. Bu maddede, soruşturma evresinde yapılıp alenî olmayan gizli işlemlerin, yani ceza usulüne ilişkin kanunların netice ve içeriklerinin gizli olduğunu belirttiği işlem içeriklerinin yetkisiz kişilerce öğrenilmesinin sağlanması, suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bu nedenle cezaya hükmedilebilmesi için, bilgilendirmenin alenen gerçekleştirilmesi gerekir. Soruşturma aşamasında alınan bazı kararların, örneğin telefon dinleme konusunda alınmış hâkim kararının ve buna dayalı olarak yapılan dinleme işleminin kanun gereğince gizli tutulması gerekmektedir. Bu gizliliğin ihlâli, alınan kararın uygulanmasını engelleyecektir. Bu nedenle, belirtilen kararların ve bunların uygulanmasına ilişkin işlemlerin gizliliğinin açıklanması açısından aleniyet koşulu aranmayacaktır. Maddenin ikinci fıkrasına göre, kanun gereği olarak kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğinin ihlâli de, suç oluşturmaktadır. Bu nedenle cezaya hükmedilebilmesi için, birinci fıkrada olduğu gibi, gizlilik ihlâlinin alenen gerçekleşmesi gerekir. Soruşturma evresi gibi kovuşturma evresinde, tanığın korunmasına ilişkin olarak kimlik bilgilerinin gizli tutulması gerektiği hususundaki karar alınabilir. Alınan bu kararlara ilişkin gizliliğin ihlâlinin suç oluşturabilmesi için, aleniyet koşulu aranmayacaktır. Üçüncü fıkraya göre, bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Maddenin dördüncü fıkrasında, soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülerinin yayınlanması, bağımsız bir suç olarak tanımlanmıştır.
TCK MADDE 285 İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay12. Ceza Dairesi
Esas : 2018/797Karar : 2018/3590 Karar Tarihi : 28.03.2018
Göreve ilişkin sırrın açıklanması suçundan sanığın beraatine ilişkin hüküm, mahalli Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: İlçe Jandarma komutanı olarak görev yapan sanığın, içkili bir lokantada buluştuğu ilçe halkından bazı şahıslara, ateşli silah ve mühimmat kaçakçılığı suçundan haklarında soruşturma yürütülen şüphelilerle ilgili iletişimin tespitine ilişkin karar içeriklerinden açıklamalarda bulunmak suretiyle şüphelilerin haklarındaki soruşturmadan haberdar olmalarına ve suç delillerini gizlemelerine sebebiyet verdiğinin iddia edildiği olayda; Dosya kapsamına göre; sanığın mahkumiyetine yeter, her türlü derecede şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmamasından dolayı sanık hakkında beraat kararı verilmesine dair yerel mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiş, iddianamede ve iddianame yerine geçen son soruşturmanın açılması kararında TCK’nın 258. maddesindeki göreve ilişkin sırrın açıklanması suçu olarak nitelendirilen eylemin, iddianamedeki ve iddianame yerine geçen son soruşturmanın açılması kararındaki anlatım gözetilerek TCK’nın 285. maddesindeki gizliliğin ihlali suçu kapsamında değerlendirilmesi gerekmekte ise de, hukuki nitelendirmenin sonuca etkili olmadığı anlaşıldığından, bu husus bozma nedeni olarak kabul edilmemiştir. Yapılan yargılama sonunda, yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmadığı gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan, mahalli Cumhuriyet savcısının sübuta ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, beraate ilişkin hükmün isteme uygun olarak ONANMASINA, 28.03.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay12. Ceza Dairesi
Esas : 2014/10823Karar : 2014/26240Karar Tarihi : 22.12.2014
Sanığın, günlük süreli yayın yapan Türkiye gazetesinin sorumlu müdürü olduğu, gazetenin 15.10.2009 tarihli baskısının 13. sayfasında yayımlanan haber içeriğinde, yargıtay üyesi olan mağdurun, görev yaptığı dairenin kamuoyunda … davası olarak bilinen ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davanın muhtemel temyiz incelemesine bakacağı belirtilerek, mağdurun, anılan davanın sanıkları ile birlikte fotoğrafları yayımlanıp, sanıklarla kolkola olduğu, temyiz incelemesinde taraflı davranabileceği imasında bulunarak, mağdurun görevinden dolayı onur, şeref ve saygınlığına saldırıda bulunulduğu, kişisel fotoğraflarının kişilerin suçlu olarak damgalanmasını saglayacak şekilde yayımlandığının iddia edildiği olayda;Basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk hallerinin, haber verme, eleştirme hakkı ve mağdurun rızası olduğu, haber verme ve eleştirme hakkının kabulü için, açıklama ve eleştiriye konu olan haberin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması, açıklama biçimiyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerektiği, CMK’nın 157 ve TCK’nın 285. maddeleri ile de, soruşturma aşamasındaki işlemler ile kovuşturma aşamasında kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini ihlal eden fiillerin suç olarak düzenlenip yaptırıma bağlandığı, somut olayda, mağdur hakkında yürütülen herhangi bir soruşturma ve kovuşturma bulunmadığı gibi haber içeriği ve yayımlanan fotoğrafın da bir soruşturma ve kovuşturma işlemi içeriğinin açıklanması niteliğinde olmadığı, bunun yanında, haberin içeriği itibariyle gerçek ve güncel olup Yargıtay üyesi olup daha önce çeşitli yayın organlarında hakkında haber yapılan ve görevi gereği kamuoyu tarafından tanınan katılanın, oğlunun sünnet düğününe, … isimli silahlı terör örgütü yöneticisi olmak suçundan yargılanan bir kişiyi davet ederek yakından ilgilendiğinin açıklanmasında, katılanın, yürüttüğü kamu hizmetinin niteliği ve toplum içindeki konumu gereği, kamusal ilgi ve yararının olduğu, haberin açıklama biçimi ve yayımlanan fotoğrafın, habere konu olayla düşünsel bağlantısının bulunduğu, haberin verilişinde tahkir edici, küçük düşürücü ve incitici bir bir dil kullanılmayıp, ölçülülük ilkesinin de ihlal edilmediği, haberin, eylemi hukuka uygun kılan basının haber verme ve eleştiri hakkı sınırları içerisinde kaldığı anlaşılmakla, sanığın atılı suçlardan ayrı ayrı beraatine karar verilmesinde isabetsizlik görülmemiştir.Yapılan yargılama sonunda yüklenen suçların kanuni unsurlarının gerçekleşmediği, gerekçeleri gösterilerek mahkemece kabul ve takdir kılınmış olduğundan katılan vekilinin, suçların yasal unsurlarının oluştuğuna ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, beraata ilişkin hükümlerin isteme aykırı olarak ONANMASINA, 22.12.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 193 ZEHİRLİ MADDE İMAL VE TİCARETİ
İçeriğinde zehir bulunan ve üretilmesi, bulundurulması veya satılması izne bağlı olan maddeyi izinsiz olarak üreten, bulunduran, satan veya nakleden kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 193’ÜN GEREKÇESİ
Maddede, insan sağlığı için ortaya koyduğu tehlike nedeniyle zehirlerin izinsiz olarak üretilmesi veya ticareti suç hâline getirilmiştir. İzinsiz üretim veya ticaretten maksat, bu faaliyetlerin gerekli iznin alındığını gösteren belge bulunmadan icra edilmesidir.
TCK MADDE 193 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
Yargıtay10. Ceza Dairesi
Esas : 2015/4359Karar : 2016/1689Karar Tarih : 30.05.2016
Konuyla İlgili Bilgiler : 1- Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 25/12/2012 tarihinde 2012/46870 esas sayı ile sanık M.. A.. hakkında kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak şekilde ilaç yapma veya satma suçundan Bakırköy 20. Asliye Ceza Mahkemesi’ne 2013/46 esas sayılı kamu davası açıldığı, Bakırköy 20. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından sanığın fiilinin 6197 sayılı Kanun’un 43. maddesi delaleti ile TCK’nın 193. maddesinde düzenlenen “zehirli madde imal ve ticareti” suçunu oluşturduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği ve dosyanın Bakırköy 4. Sulh Ceza Mahkemesi’ne gönderildiği,2- Bakırköy 4. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 17/12/2013 tarihinde 2013/1078 esas ve 2013/1848 karar sayı ile sanığın 6197 sayılı Kanun’un 43. maddesi delaleti ile TCK’nın 193. maddesinin 1. fıkrası ve 62. maddesi gereğince 1 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanığa verilen cezanın CMK’nın 231. maddesinin 5. fıkrası gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve adli emanette kayıtlı madde olmadığından müsadere konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verildiği; katılan vekilinin hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına, sanık müdafiinin sanık hakkında 6197 sayılı Kanun’un 44. maddesinin uygulanmamasına ve el konulan ilaçların iadesine karar verilmemesine ilişkin itirazları Bakırköy 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 24/01/2014 tarihli 2014/280 değişik iş sayılı kararıyla reddedildiği,3- Sanık müdafiinin kanun yararına bozma yoluna gidilmesini istediği üzerine, Yargıtay 19. Ceza Dairesi tarafından … tarihinde … esas ve …karar sayı ile “…Hükmün konusuna, Yargıtay Kanunu’nun 14. maddesine ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 19.01.2015 ve 2015/8 sayılı kararına göre, kanun yararına bozma isteminin; 5237 sayılı TCK’nun 193/1. maddesinde düzenlenen kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak şekilde ilaç yapma veya satma suçuna bağlı olarak emanet eşya hakkındaki karara ilişkin olup temyiz inceleme görevinin Yargıtay Yüksek 10. Ceza Dairesine ait bulunduğu…” gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği ve Dairemizce 03/04/2015 tarihinde işbölümü gereği verilen gönderme kararı görevsizlik kararı kabul edilerek görev uyuşmazlığının çözümü için dosyanın Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’na gönderildiği,4- Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu tarafından 21/05/2015 tarihinde 2015/Bşk-118 esas ve 2015/429 karar sayı ile, “Daire Başkanı tarafından imzalanan tevdi kararının görevsizlik kararı olarak kabulü mümkün olmadığı” gerekçesiyle dosyanın Dairemize tevdiine karar verildiği Anlaşılmıştır.
Kanun Yararına Bozma Talebi : Kanun yararına bozma talebi ve ihbar yazısında, «sanığa ait işyerinde yapılan arama neticesinde elkonulan ve 02/08/2012 tarihli yazı ve ekindeki tutanak ile İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’ne yediemin olarak teslim edilen eşyaların müsadere edilmesi talep edildiği hâlde, mahkemesince adli emanette kayıtlı eşya bulunmadığından müsadere konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de;5237 sayılı Kanun’un 54/1.maddesinde “İyi niyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsaderesine hükmolunur. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya, kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlâk açısından tehlikeli olması durumunda müsadere edilir” hükmünün yer aldığı ve söz konusu madde uyarınca müsadere konusunda karar verilmesi gerektiği,5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun müsadere ilişkin 256. maddesinin 1. Ve 2. fıkralarında, “(1) Müsadere kararı verilmesi gereken hâllerde, kamu davası açılmamış veya kamu davası açılmış olup da esasla beraber bir karar verilmemişse; karar verilmesi için, Cumhuriyet savcısı veya katılan, davayı görmeye yetkili mahkemeye başvurabilir.(2) Kamu davası açılmış olup da iade edilmesi gereken eşya veya malvarlığı değerleri ile ilgili olarak esasla birlikte bir karar verilmemiş olması durumunda, mahkemece re’sen veya ilgililerin istemi üzerine bunların iadesine karar verilir.”aynı kanunun 257. maddesinin 1. ve 2. fıkralarında yer alan; “(1) 256 ncı maddeye göre verilmesi gereken kararlar, duruşmalı olarak verilir.(2) Müsadere veya iade olunacak eşya veya diğer malvarlığı değerleri üzerinde hakkı olan kimseler de duruşmaya çağrılır. Bu kişiler, sanığın sahip olduğu hakları kullanabilirler.” şeklindeki düzenlemeler karşısında, sanık müdafiinin iadesini talep ettiği bahse konu ilaçların müsaderesi ya da iadesi hususunda karar verilmesi gerektiği cihetle, itirazın bu yönden kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde, isabet görülmemiştir.» denilerek, Bakırköy 9. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 24/01/2014 tarihli kararının bozulması istenmiştir.
Konunun Değerlendirilmesi : Zehirli madde imal ve ticareti suçunu düzenleyen TCK’nın 193. maddesinde, “içeriğinde zehir bulunan ve üretilmesi, bulundurulması veya satılması izne bağlı olan maddeyi izinsiz olarak üreten, bulunduran, satan veya nakleden kişi, iki aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” denmiştir.6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun’un 23. maddesinde “Zehirli ve müessir eczanın muhafazası ve müstehlike satışı bu husustaki kanun ve mevzuata göre yapılır.” aynı Kanun’un 43. maddesinin 1. fıkrasında “Zehirli veya kimyevi maddelerle tıbbî ecza ve müstahzarların müsaadesiz satılması yasaktır. Bunları müsaadesiz satan veya satmak üzere dükkanında bulunduranlar Türk Ceza Kanununun 193 üncü maddesine göre cezalandırılır.” hükümleri öngörülmüştür.Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nun 06/06/2014 tarihli 2014/Bşk-193 esas ve 2014/229 karar sayılı kararında “6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanunun 43. maddesinde de zehirli ve kimyevi maddeler ile tıbbı ecza ve ilaçların izinsiz satılması suç olarak düzenlenmiş ve bu eylemleri gerçekleştirenlerin 5237 sayılı TCK’nun 193. maddesi uyarınca cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. İnceleme konusu suç 6197 sayılı Kanunda düzenlendiğinden ve maddi unsurları da anılan kanunda açıkça belirtildiği” gerekçesiyle başka bir dairenin görev alanına girmeyen bu suçlara ilişkin işlere bakma görevinin Yargıtay 7. Ceza Dairesi’ne ait olduğu belirtilmiştir.Somut olayda, sanığın eylemi nedeniyle, 6197 sayılı Kanun’un 43. maddesi delaleti ile TCK’nın 193. maddesinin 1. fıkrası ve 62. maddesi gereğince 1 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanığa verilen cezanın CMK’nın 231. maddesinin 5. fıkrası gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve adli emanette kayıtlı madde olmadığından müsadere konusunda karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.Kanun yararına bozma isteğinin kapsamına, Yargıtay Kanunu’nun 14. maddesi hükmüne ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 24/01/2014 tarih ve 2014/1 sayılı kararı ile Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nun 06/06/2014 tarihli 2014/193 esas ve 2014/229 karar sayılı kararına göre, özel ceza kanunlarından veya Kabahatler Kanunu’ndan doğan ve başka dairelerin görev alanına girmeyen suçlar ve kararlara ilişkin temyiz inceleme görevinin Yargıtay 7. Ceza Dairesi’ne ait olması; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 19/01/2015 tarih ve 2015/8 sayılı kararı ile sözü edilen işlere ilişkin inceleme görevinin Yargıtay 19. Ceza Dairesi’ne verilip işbölümü değişikliğinden önce Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin görev alanına giren ancak diğer dairelere devredilmeyen bütün işlere ait dava dosyalarının Yargıtay 19. Ceza Dairesi’ne devredileceğinin öngörülmesi; Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun 12/02/2016 tarih ve 2016/1 sayılı kararına göre, istisnalar hariç olmak üzere özel ceza kanunlarından veya Kabahatler Kanunu’ndan doğan ve başka dairelerin görev alanına girmeyen suçlar ve kararlara ilişkin inceleme görevinin Yargıtay 19. Ceza Dairesi’ne ait olması nedeniyle, Dairemizin görevli olmadığına karar vermek gerekmektedir.
Karar : Açıklanan nedenlere göre;1- Dairemizin GÖREVLİ OLMADIĞINA, Yargıtay 19. Ceza Dairesi’nin GÖREVLİ OLDUĞUNA,2- Dairemiz ile Yargıtay 19. Ceza Dairesi arasında oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenmesi için dosyanın Yargıtay Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’na GÖNDERİLMESİNE, 30/05/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


