Özet : İşveren, açıkça işçiye varsa ücret eklerini gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlü tutulmuş olup, davalı işverence gerekli belgelerin işçiye teslim edildiğine dair dosyaya bir delil sunulmadığı anlaşılmaktadır. Şu hâlde işçinin alacağını belirleyecek verilerin elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir. Öyleyse, dava konusu edilen fark ücret alacağının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelere ihtiyaç duyulduğundan, anılan alacağın belirlenebilir olduğundan bahsedilemeyecektir. Bu nedenle, fark ücret alacağının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesine ve tahkikata ihtiyaç duyulduğundan, Mahkemece davanın belirsiz alacak davası olarak görülüp sonuçlandırılması yerindedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu
Esas : 2015/3113Karar : 2019/486Karar Tarihi : 18.04.2019
Taraflar arasındaki “işçilik alacakları” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Anadolu 13. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 07.05.2013 tarihli ve 2013/992 E., 2013/165 K. sayılı kararın temyizen incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 30.10.2014 tarihli ve 2013/18431 E., 2014/29529 K. sayılı kararı ile;
“…Davacı vekili, davalıya ait hastanelerde değişen alt işverenler nezdinde veri giriş elemanı olarak çalışan davacının ücret alacağının hüküm altına alınmasını İstemiştir.
Davalı vekili, davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece istek kısmen hüküm altına alınmıştır.
Karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Taraflar arasında öncelikle çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için gerekli şartları taşıyıp taşımadığı noktasında toplanmaktadır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 sayılı Kanun’un 107. maddesine göre,“(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.(2) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.(3) Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.”
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından, esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi üzerinde durularak ihdas edilmiş ve nihayetinde kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hali, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde “Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. Özellikle, kısmî davaya ilişkin yeni hükümler de dikkate alınıp birlikte değerlendirildiğinde, baştan tespiti mümkün olan hâllerde bu yola başvurulması kabul edilemez.” şeklindeki açıklamayla, alacağın belirli veya belirlenebilir nitelikte olması durumunda, belirsiz alacak davası açılarak bu davanın sağladığı imkanlardan yararlanmanın mümkün olmadığına işaret edilmiştir.
Alacağın hangi hallerde belirsiz, hangi hallerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp, her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir.
6100 sayılı Kanun’un 107/2. maddesinde, sorunun çözümünde yol gösterici mahiyette kriterlere yer verilmiştir. Anılan madde fıkrasında, karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabileceği hüküm altına alınmış, madde gerekçesinde de “karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneği bilirkişi ya da keşif incelemesi sonucu)” belirlenebilme hali açıklanmıştır.
Davacının alacağının miktar veya değerini belirleyebilmesi için elinde bulunması gerekli bilgi ve belgelere sahip olmaması ve bu belgelere dava açma hazırlığı döneminde ulaşmasının da (gerçekten) mümkün olmaması ve dolayısıyla alacağın miktarının belirlenmesinin karşı tarafın elinde bulunan bilgi ve belgelerin sunulmasıyla mümkün hale geleceği durumlarda alacak belirsiz kabul edilmelidir.
Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. Önemli olan objektif olarak talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olmasıdır (H. Pekcanıtez, Belirsiz Alacak Davası, Ankara 2011, s. 45; H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 448). Sadece alacak miktarının taraflar arasında uyuşmazlık bulunması ya da tartışmalı olmasının belirsiz alacak davası açılması için yeterli sayılması halinde, neredeyse tüm davaların belirsiz alacak davası olarak kabulü gerekir ki, bu da kanunun amacına aykırıdır. Çünkü, zaten uyuşmazlık bulunduğu için dava açılmakta ve uyuşmazlık mahkeme önüne gelmektedir. Önemli olan davacının talebini belirli kılacak imkâna sahip olup olmadığıdır. Burada, alacağın belirlenebilir olması ile ispat edilebilirliğinin de ayrıca değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Davacının talep ettiği alacağı belirlenmesi objektif olarak mümkün, ancak belirleyebildiği alacağını ispat etmesi, kanunun öngördüğü şekilde ispatı (elindeki delillerle) mümkün değilse, burada da belirsiz alacak davası açılacağından söz edilemez. Çünkü, bir alacağın belirlenmesi ile onun ispatı ayrı şeylerdir. Davacı, talep konusu yaptığı alacağını çok net şekilde belirleyebilir; ancak her zaman onu ispat edecek durumda olmayabilir. Aksinin kabulü, her ispat güçlüğü olan alacağı belirsiz alacağa dönüştürmek gibi, hem kanunun amacına hem de genel ilkelere aykırı bir durumu ortaya çıkartabilir.
Alacağın miktarının belirlenebilmesinin, tahkikat aşamasında yapılacak delillerin incelenmesi, bilirkişi incelemesi veya keşif gibi sair işlemlerin yapılmasına bağlı olduğu durumlarda da belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmelidir. Ne var ki, bir davada bilirkişi incelemesine gidilmesi belirsiz alacak davasının açılabilmesi için yeterli değildir. Bir davada bilirkişiye başvurulmasına rağmen davacı dava açarken alacak miktarını belirleyebiliyorsa, belirsiz alacak davası açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 225).
Kategorik olarak, belirli bir tür davanın veya belirli kişilerin açtığı davaların baştan belirli veya belirsiz alacak davası olduğundan da söz edilemez. Belirsiz alacak davası, bu davaya ilişkin ölçütlerin somut olaya uygulanarak belirlenmesi gerekir. Hâkime alacak miktarının tayin ve tespitinde takdir yetkisi tanındığı hâllerde (Örn: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu md 50, 51,56), hakimin kullanacağı takdir yetkisi sonucu alacak belirli hâle gelebileceğinden, davacının davanın açıldığı tarih itibariyle alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin imkansız olduğu kabul edilmelidir. Örneğin, iş hukuku uygulamasında, Yargıtayca, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının yazılı belgelere ve iş yeri kayıtlarına dayanmayıp, tanık anlatımlarına dayanması halinde, hesaba esas alınan süre ve alacağın miktarı nazara alınarak takdir edilecek uygun oranda hakkaniyet indirimi yapılması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu halde, tanık anlatımlarına dayanılarak hesaplanan alacak miktarından hakimin takdir yetkisine bağlı olarak yapılacak indirim oranı baştan belirli olmadığından, alacak belirsiz kabul edilmelidir.
6100 sayılı Kanun ile birlikte, yukarıda belirtilen çerçevede belirsiz alacak davası açma imkanı tanınarak belirsiz alacaklar bakımından hak arama özgürlüğü genişletilmiş; bununla bağlantılı olarak da hukuki yarar bulunmadan kısmi dava açma imkanı sınırlandırılmakla birlikte, tamamen kaldırılmamıştır.
Zaman zaman, 6100 sayılı Kanun ile birlikte kabul edilen belirsiz alacak davası ile kısmi davaya ilişkin yeni düzenlemedeki sınırın tam olarak tespit edilemediği, birinin diğeri yerine kullanıldığı görülmektedir. Oysa bu iki davanın amacı ve niteliği ayrıdır. Alacak, belirli veya belirlenebilir ise, belirsiz alacak davası açılamaz; ancak şartları varsa kısmi dava açılması mümkündür.
Kanunun kısmi dava açma imkanını sınırlamakla birlikte tamamen ortadan kaldırmadığı da gözetildiğinde, belirli alacaklar için, belirsiz alacak davası açılamasa da, şartları oluştuğunda ve hukuki yarar bulunduğunda kısmi dava açılması mümkündür. Aksi halde, sadece ya belirsiz alacak davası açma veya belirli tam alacak davası açma şeklinde iki imkandan söz edilebilir ki, o zaman da kısmi davaya ilişkin 6100 sayılı Kanunun 109. maddesindeki hükmün fiilen uygulanması söz konusu olamayacaktır. Çünkü, belirsiz alacak davasında zaten belirsiz alacak davasının sağladığı imkanlardan yararlanarak dava açılabilecek; şayet alacak belirli ise de, o zaman sadece tam eda davası açılabilecektir. Oysa kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceği prensibi gereği, anılan maddeyle kısmi davaya ilişkin düzenleme yapıldığı düşünülerek ve Kanundaki sınırlamalara dikkat edilerek kısmi dava açılabilecektir.
Bu noktada şu da açıklığa kavuşturulmalıdır ki, şartları bulunmadığı hâlde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun’un 119/1-ğ. maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun’un 119/1-ğ. maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun’un 119/2. maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir (Dairemizin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı).6100 sayılı Kanun’un 110. maddesinde düzenlenen, davacının aynı davalıya karşı birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini aynı dava dilekçesinde ileri sürmesi olarak tanımlanan davaların yığılması (objektif dava birleşmesi) hâlinde, talep sayısı sayısı kadar dava bulunduğu kabul edildiğinden ve aynı Kanun’un 297/2. maddesi uyarınca da her bir talep bakımından ayrı ayrı hüküm verilmesi gerektiğinden, bu durumda da dava dilekçesinde ileri sürülen taleplerin belirsiz alacak olup olmadığının her bir talep bakımından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekecektir.
Tüm bu açıklamalar sonucunda şunu belirtmek gerekir ki, iş hukukundan kaynaklanan alacaklar bakımından baştan belirli veya belirsiz alacak davası şeklinde belirleme yapmak kural olarak doğru ve mümkün değildir. Bu sebeple iş hukukunda da belirsiz alacak davasının açılabilmesi, bu davanın açılması için gerekli şartların varlığına bağlıdır. Eğer bu şartlar varsa, iş hukukunda da belirsiz alacak davası açılabilir, yoksa açılamaz (C. Simil, Belirsiz Alacak Davası, I. Bası, İstanbul 2013, s. 414). Keza aynı şey kısmî dava için sözkonusudur.
Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında eldeki davaya konu somut olayın özellikleri dikkate alınarak belirsiz alacak davası yönünden yapılan değerlendirmede;
Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Uyuşmazlık konusu ücret alacağı bakımından, talep içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere, davacı çalışma süresini, en son ödenen ücreti, alması gerektiğini iddia ettiği aylık ücret miktarını, hak kazandığını iddia ettiği dönem ve toplam alacak miktarını belirleyebilmektedir. Bu halde ücret alacağı, belirsiz alacak değildir. Dava konusu edilen alacağın gerçekte belirlenebilir olması ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyeceği anlaşılmakla, ücret alacağı yönünden hukuki yarar yokluğundan davanın usulden reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, müvekkilinin davalı asıl işveren Sağlık Bakanlığına bağlı Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesinde alt işveren şirkette bilgi işlem ve veri kontrol elemanı olarak 22.12.2006 tarihinden itibaren iş sözleşmesi ile çalışmaya başladığını, 2009 yılı Aralık ayında en son ücretinin brüt 1.140,09TL iken 2010 yılı Ocak ayından itibaren 763,65TL’ye düşürüldüğünü, dava dışı alt işveren ve hastane yönetimine yapılan başvuru üzerine sözlü olarak Sağlık Bakanlığının 2009/32 ve 2009/64 sayılı genelgelerinin gerekçe gösterilerek ücretlerin asgari ücret düzeyine düşürüldüğünün belirtildiğini, bu genelgeden önce müvekkiline ödenen ücretin asgari ücretin 2.1 katı iken genelgeden sonra bu oranın brüt asgari ücretin %10 fazlası olarak düzenlendiğini, ücretlerin bu şekilde düşürülmesinin 4857 sayılı İş Kanunu’nun 22’nci ve 62’nci maddelerine aykırı olduğunu, 2010 yılında uygulanacak olan idari şartnameye göre bilgi sistemi kullanım elemanı/veri hazırlama kontrol işletmeninin ücretinin brüt asgari ücretin %5 fazlası olacağının belirtildiğini ileri sürerek, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 107’nci maddesi gereğince değeri tam ve kesin olarak belirlenmesi ile birlikte iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtilen talebi artırma hakkı saklı kalmak kaydıyla, 01.01.2010-20.07.2012 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığının 32 ve 64 nolu genelgelerinden önce uygulanan asgari ücret x 2.1 kat sayı uygulanmak suretiyle belirlenecek ücret farkı alacağının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı Bakanlık vekili, müvekkili İdare ile davacı arasında iş sözleşmesi bulunmadığı gibi, müvekkilinin asıl işveren olmadığını, bu nedenle müvekkilinin taraf sıfatının bulunmadığını, öte yandan idari şartnamenin 25’inci maddesinde teklif edilen fiyata dâhil olan giderlerin sayıldığını, belirtilen maddede çalıştırılacak personele verilecek ücret, yol parası, yemek ve giyim giderlerinin teklif edilecek fiyata dâhil olduğunun belirtildiğini, bu şartname uyarınca ihaleyi kazanan şirket ile tip sözleşme imzalandığını, Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığının 2009/32 sayılı genelgesine uygun şekilde yeni dönemde dava dışı şirket ile yeni sözleşme imzalandığını, yeni sözleşmenin yol parası ve işçi ücretlerine ilişkin düzenlemesinin işletmenin ve yeni durumun gereklerinden kaynaklandığını, eksik ödemenin ücretten kaynaklanmadığını, yol parası ve ücretlerde yapıldığı belirtilen düşüş sonrasında dava tarihine kadar uzun bir süre geçtiğini, davacı tarafından ücretlerin itirazsız alındığını, bu suretle işçi ile dava dışı şirket arasındaki iş ilişkisinin yeni şartlar ile zımni olarak kabul edildiğini, bunun iş yeri uygulaması hâline dönüştüğünü, davacının 2009 yılı Temmuz-2012 yılı Nisan döneminde çalıştığı şirketlere davanın ihbarını talep ettiklerini belirtilerek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkemece, alt işveren işçisi olarak çalışan davacının ücretinin genelgeye dayalı olarak 2010 yılı Ocak ayından itibaren düşürüldüğü, davacı işçiye bu değişiklik önerisinin yazılı olarak bildirilmediği, işçinin bu değişikliği kabul ettiğine dair yazılı beyanının bulunmadığı dikkate alındığında; asıl işveren ile alt işveren arasında yapılan hizmet alım sözleşmesinin, sözleşmenin tarafı olmayan davacı işçiyi bağlamayacağı gibi işçinin çalışmaya devam etmesinin özellikle iş sözleşmesinin en önemli unsurlarından olan ücretin düşürülmesine yönelik değişikliği kabul anlamına gelmediği, değişikliği yazılı olarak kabul etmeyen davacı yönünden ücretin asgari ücretin 1.64 katı olarak uygulanmasında yasal zorunluluk bulunduğu, bilirkişi raporunun dosya kapsamına ve usule uygun olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyizi üzerine hüküm, Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Mahkemece, önceki gerekçelere ek olarak her ne kadar işçi yönünden çalıştığı süre ve aylık ücretinin belli olduğu, bu sebeple belirsiz alacak davası açılamayacağı belirtilerek karar bozulmuş ise de, işçilik alacağı davası niteliğindeki eldeki davada, dava konusu alacağın miktarının tam olarak belirlenmesinin işçiden beklenmesinin çalışma şartlarına ilişkin tüm kayıtların işverenin uhdesinde bulunması sebebiyle hayatın olağan akışına uygun olmadığı, davacının davasını tam olarak açamadığı durumlarda kısmi dava ya da belirsiz alacak davası türünde açabileceği, zira söz konusu davanın bilirkişi raporu alınmasını gerektirir nitelikte olması dikkate alınarak bozma kararına uyulmadığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararını davalı vekili temyiz etmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda dava konusu ücret alacağının belirsiz alacak olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının belirsiz alacak davası olarak eldeki davayı açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukuki niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır.
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 107’nci maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir.
6100 sayılı Kanun’un 107’nci maddesinde yer alan,“1-Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.2-Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.3-Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.” şeklindeki hüküm ile belirsiz alacak davası düzenlenmiştir.
Hükümet tasarısında yer almayan bu madde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu tarafından esasen baştan miktar veya değeri tam tespit edilemeyen bir alacakla ilgili hak arama durumunda olan kişinin, hukuk sisteminde karşılaştığı güçlüklerin bertaraf edilerek hak arama özgürlüğü çerçevesinde mümkün olduğunca en geniş şekilde korunmasının sağlanması gerekçesi ile ihdas edilmiş ve kanunlaşmıştır.
Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkansızlığa dayanmalıdır.
Madde gerekçesinde; “Bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek “etkin hukukî koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmaması ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tâbi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur.” şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kıstaslar kabul edilmiştir.
Bu kıstaslar, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin; 1-Davacının kendisinden beklenememesi, 2-Bunun olanaksız olması, 3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir.
Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.
Usul hukukunun maddi hukuk içinde gerçekleşen hakkın talep edilebilirliğini, tespitini belirli kurallara bağlayan hukuk dalı olması nedeniyle maddi hukuk için araç olduğu unutulmamalıdır. O nedenle iş yargılaması kuralları ve bu anlamda Hukuk Muhakemeleri Kanunu kurallarının iş ve sosyal güvenlik hukukuna hizmet ederken, bu hukukun ilkelerini de göz ardı etmemesi gerekecektir.
İşçilik alacakları bakımından, dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kıstası ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kıstasının birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir.
Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için aynı zamanda belgeye bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine verilmesi gerekir.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 8’inci maddesinin 3’üncü fıkrası ile işverene yazılı sözleşme yapılmayan hâllerde en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih hâlinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belgeyi işçiye verme yükümlülüğü getirilmiştir. Kanunun 32/2’nci maddesi ile ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak Türk parası ile iş yerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödeneceği, çalıştırdığı işçilerin söz konusu alacaklarını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişilerin özel olarak açılan banka hesapları dışında bu alacakları ödeyemeyeceği belirtilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 37’nci maddesi ile işverene iş yerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya iş yerinin özel işaretini taşıyan bir pusula verme yükümlülüğü hükme bağlanmıştır. Söz konusu pusulada ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi zorunluluğu hüküm altına alınmıştır.
Kanunun 67’nci maddesinde, günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatlerinin iş yerlerinde işçilere duyurulacağı; 75’inci maddesinde ise işverene çalıştırdığı her işçi için işçinin kimlik bilgilerinin yanında, İş Kanunu’nun ve diğer kanunlar uyarınca düzenlemek zorunda olduğu her türlü belge ve kayıtları saklamak ve bunları istendiği zaman yetkili memur ve mercilere göstermek zorunda olduğu bir özlük dosyası düzenlemesi gerektiği yükümlülükleri getirilmiştir.
Söz konusu düzenlemelere bakıldığında işçi işveren arasındaki iş ilişkisinde belgeye bağlama görev ve yetkisinin işçide değil, işverende olduğu görülmektedir.
İş sözleşmesinde iş görme edimini yerine getiren ve belge düzenleme yetkisi ve yükümlülüğü bulunmayan işçinin, alacaklarını belirleyebilmesi için işveren tarafından düzenlenen kanuna uygun belgelere ihtiyacı vardır. Diğer yandan iş ilişkisindeki alacak kalemlerinin hesaplanmasında çıplak ücret ya da giydirilmiş ücrete göre hesaplanan farklı alacak türleri bulunmaktadır. Örneğin kıdem tazminatı, giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer işçilik alacakları (fazla çalışma, hafta tatili, yıllık ücretli izin alacakları gibi) çıplak ücretten hesaplanmaktadır.
Giydirilmiş ücrete, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Özellikle ücrete dâhil edilecek menfaatlerin iş yerinde süreklilik arz edip arz etmediği de çoğunlukla taraflar arasında tartışma konusu edilmektedir. Bu nedenle eğitim düzeyi ve sosyal durumları birbirinden farklı olan işçilerin alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmelerini beklemek mümkün değildir. Bunun için yukarda bahsedilen iki kriter birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen işçilik alacağının belirli olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.12.2012 tarihli ve 2012/9-838 E., 2012/715 K. sayılı kararında belirtildiği üzere işçilik alacaklarının özelliği dikkate alınarak alacakların belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi aksinin kabulü de doğru değildir. Aynı şekilde bu nedenle talep konusu işçilik alacaklarının belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 tarihli ve 2015/22-1156 E., 2015/1598 K.; 22.06.2016 tarihli ve 2016/22-874 E., 2016/824 K.; 17.01.2018 tarihli ve 2016/22-2181 E., 2018/24 sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.
Öte yandan işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda Yargıtay’ın iş davalarına bakan Daireleri olan 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu içtihatları arasında ortaya çıkan farklılığın giderilmesi için Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan değerlendirme sonucunda 15.12.2017 tarihli ve 2016/6 E., 2017/5 K. sayılı kararı ile “İşçilik alacaklarının çok çeşitli tür, nitelik ve kapsamda olması, somut olayın özelliklerine göre oldukça değişkenlik göstermesi, hatta aynı tür işçilik alacaklarında dahi somut olayın özellikleri itibariyle işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda soyut ve genel nitelikte, her bir olayda geçerli olacak ölçüde bir karar alınamayacağından içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve sonuç olarak içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı” yönünde karar verilmiştir.Bu noktada, belirsiz alacak davasında zamanaşımının ne şekilde uygulanacağının değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
Belirsiz alacak davasında zamanaşımı süresi, davanın açılması ile tüm alacak için kesildiğinden, davacının belirleyemediği alacağının zamanaşımına uğraması söz konusu olmayacaktır (Pekcanıtez, H.: Medeni Usul Hukuku, Cilt II, 15. Baskı, İstanbul 2017, s. 1020, 1021).
Dolayısıyla, belirsiz alacak davasında, zamanaşımı davanın açılması ile kesildiğinden, HMK’nın 107/2’nci fıkrası uyarınca davacının talep artırım dilekçesine karşı davalı vekili tarafından ileri sürülen zamanaşımı definin dikkate alınamayacağı açıktır.
Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular ışığında somut olay değerlendirildiğinde, davacı vekili, müvekkili işçinin ücretinin düşürüldüğünü ileri sürerek 01.01.2010-20.07.2012 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığının 32 ve 64 nolu genelgelerinden önce uygulanan asgari ücretin 2.1 katı uygulanmak suretiyle belirlenecek ücret farkının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiş, davalı vekili ise davanın reddini savunmuştur.
Dosya içindeki delillere bakıldığında; davalı ile dava dışı şirketler arasında yapılan 2008-2009 yılları hizmet alım sözleşmelerinde yüklenici şirket işçilerinin görev ve unvanlarına göre dönemin asgari ücretinin 1.7 katından 2.5 katı arasında değişen oranlarda belirlenmiş iken, 2010 yılına ilişkin hizmet alım sözleşmesinde bu kez işçi ücretlerinin dönemin asgari ücretinin %5 ile %35 fazlası olarak kararlaştırıldığı görülmüştür. Öte yandan davacı ile dava dışı şirket arasında yapılan ve 01.01.2012- 31.12.2013 tarihleri arasındaki süreyi kapsayan iş sözleşmesinin ücreti düzenleyen 6’ncı maddesinde davacı işçiye ödenecek aylık ücret miktarını belirten bölümü boş bırakılmıştır.
Hükme esas alınan bilirkişi raporunda ise 2009 yılı Aralık ayı brüt ücretinin aynı dönem asgari ücretine oranı 1.64 olarak belirlendikten sonra, istek dönemi içinde altışar aylık periyotlarda geçerli ve ödenmesi gerektiği belirtilen asgari ücretin 1.64 katı uygulanmak suretiyle bulunan ücretten, aynı dönemlerde yapılan ödemeler mahsup edilerek fark ücret alacağı hesaplanmıştır.
Bu durumda, davacının talebi dikkate alındığında öncelikle fark ücret alacağının tam ve kesin tespiti için, davalı işveren tarafından tanzim edilen bordrolara ihtiyaç bulunmaktadır. Ayrıca talep dönemi içerisinde ücrete zam yapılıp yapılmadığı, zam yapılmış ise aralığı ile oranı da bilinmelidir. Bundan başka davacının alması gereken ücret miktarı belirlenip, bordrolarda yapılan ödemeler mahsup edilerek fark ücret alacağının tespiti gerekmektedir.
Bu kapsamda, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8/3’üncü maddesinde işveren açıkça işçiye varsa ücret eklerini gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlü tutulmuş olup, davalı işverence gerekli belgelerin işçiye teslim edildiğine dair dosyaya bir delil sunulmadığı anlaşılmaktadır. Şu hâlde işçinin alacağını belirleyecek verilerin elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.
Öyleyse, dava konusu edilen fark ücret alacağının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelere ihtiyaç duyulduğundan, anılan alacağın belirlenebilir olduğundan bahsedilemeyecektir.
Bu nedenle, fark ücret alacağının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesine ve tahkikata ihtiyaç duyulduğundan, Mahkemece davanın belirsiz alacak davası olarak görülüp sonuçlandırılması yerindedir.
Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 tarihli ve 2015/22-1240 E., 2015/1650 K.; 25.09.2018 tarihli ve 2015/22-856 E., 2018/1350 K.; 07.03.2018 tarihli ve 2015/22-2283 E., 2018/421 K.; 09.05.2018 tarihli ve 2015/22-569 E., 2018/1017 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler esnasında bir kısım üyelerce, davacının çalıştığı süre içerisinde 01.01.2010 tarihinden 20.07.2012 tarihine kadar olan süre içerisinde ücretlerinin düşürüldüğünü iddia ettiği, ücreti düşürülmeden önce asgari ücretin 2.1 katı ücret aldığını, ücretlerin düşürülmesinden sonra ise asgari ücretin %10 fazlasının ödendiğini ileri sürdüğü, hesaplamaya esas unsurlar arasında asgari ücret miktarının önemli bir unsur olduğu, asgari ücret miktarının her yıl veya altı ayda bir değiştiği, asgari ücret değişikliklerinin herkes tarafından bilindiği, davacının da davalı iş yerinde bilgi işlem ve veri kontrol elemanı olarak görev yaptığı dikkate alındığında, bunu bilmesinin mümkün olduğu, bu durumda davacının ücretlerinin düşürüldüğünü iddia ettiği tarihlerdeki asgari ücretleri belirleyip, bu asgari ücretin 2.1 katını hesapladıktan sonra yine asgari ücretin %10 fazlası oranını da hesapladıktan sonra her bir asgari ücret değişiklik tarihine göre bu oranları belirleyip aradaki farkı hesaplayabileceği, bu durumda dava konusu fark ücret alacağının belirsiz alacak olduğunun ileri sürülemeyeceği, bu nedenle Özel Daire bozma nedenlerinin yerinde olduğu gerekçesiyle direnme kararının bozulması gerektiği belirtilmiş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarıda belirtilen nedenlerle kabul edilmemiştir.
Hâl böyle olunca mahkemenin bu yöndeki direnme kararı yerindedir. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre davanın esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan davalı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 22. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.04.2019 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
Hukuk Genel Kurulunun önüne gelen uyuşmazlık konusu, davacının fark ücret alacaklarını belirsiz alacak davası olarak açıp açamayacağına ilişkindir.
Alacaklı olduğunu ileri süren kişinin belirsiz alacak davası açabilmesi için talep sonucunu gerçekten belirlemesinin mümkün olmaması ya da bunun objektif olarak imkânsız olması gerekmektedir.
Alacağın belirli olup olmadığı talep sonucunun belirlenmesine ilişkindir. Yargılama sırasındaki ispat sorunlarının konuyla bir ilgisi bulunmamaktadır.
Belirsiz alacak davası, özel ve istisnai bir davadır, mümkün olduğunca dar uygulanması kabul edilmelidir.
Neredeyse bütün işçilik alacaklarına ilişkin davalarda bilirkişi raporu alınarak sonuca gidildiği, sırf bu nedenle ve hesap raporu alındığı için alacağın belirsiz olduğunu söylemek mümkün değildir.
İşçi lehine yorum ilkesi bir maddi iş hukuku ilkesi olup, yargılama hukukunda uygulanmaz.
Yargı kararları ile işçinin ekonomik bakımdan zayıflığı ve kayıt dışılık gibi gerekçelerle kanunda öngörülenin dışında yeni bir yargılama usulü kabul edilmemelidir.
İşçilik alacakları kural olarak belirsiz değilse de, açıkça belirli de değildir. Bu bakımdan kısmi davaya konu edilmelerine bir engel bulunmamaktadır. Kısmi dava hakkını sınırlandıran HMK m. l09/2’nin yürürlükten kaldırılması bu noktadaki tereddütleri tamamen kaldırmış bulunmaktadır. Bu sebeple işçilik alacaklarının kısmi davaya konu edilemediğine ilişkin ileri sürülen gerekçelerde yerinde değildir.
Somut olaydaki uyuşmazlık ücret farkı alacağının belirsiz alacak olarak açılıp açılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Somut olayda dava konusu, ücret farkı alacağı tahsil işlemine ilişkindir. Davacı çalışmaya başladığı tarihi bilmektedir. Dava dilekçesinde belirttiği üzere 22.12.2006 tarihinden itibaren çalışmaya başlamış ve hâlen çalışmasına devam etmektedir. Davacı çalıştığı süre içerisinde 01.01.2010 tarihinden itibaren 20.07.2012 tarihine kadar olan süre içerisinde ücretlerinin düşürüldüğünü iddia etmektedir. Davacı ücreti düşürülmeden önce asgari ücretin 2.1 katı ücret aldığını, ücretlerin düşürülmesinden sonra ise asgari ücretin %10 fazlasının ödendiğini iddia etmektedir. Hesaplamaya esas unsurlar arasında asgari ücret miktarı önemli bir unsurdur. Asgari ücret miktarı her yıl veya Altı ayda bir değişmektedir. Asgari ücret değişiklikleri herkes tarafından bilinebilmektedir. Davacının da davalı iş yerindeki bilgi işlem ve veri kontrol elemanı olarak görevi de dikkate alındığında bilmesi mümkündür. Bu durumda davacının ücretlerinin düşürüldüğünü iddia ettiği tarihlerdeki asgari ücretleri belirleyip bu asgari ücretin 2.1 katını hesapladıktan sonra yine asgari ücretin %10 fazlası oranını da hesapladıktan sonra her bir asgari ücret değişiklik tarihine göre bu oranları belirleyip aradaki farkı rahatlıkla hesaplayabilecek durumdadır. Bu durumda dava konusu ücret farkı alacağının hesaplanamayacağından ve belirlenemeyeceğinden bahsetmek mümkün değildir. Matematiksel dört işlem bilen herkesin yapabileceği bir hesaptır. Bu durumda davacı davasını belirsiz alacak davası olarak açmış olması açıkça yasaya aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle Yargıtayın Yüksek Özel Dairesinin bozma nedenleri yerinde olduğundan Mahkeme direnme kararının onanmasına ilişkin saygıdeğer çoğunluğun görüşüne katılmamaktayım.
Etiket: ağır ceza avukatı

VERİ GİRİŞ ELEMANININ ÜCRET ALACAĞI

Velinin Şikayetten Vazgeçmesi Ceza Davasını Düşürmez
Yargıtay14. Ceza Dairesi
Esas : 2013/1058Karar : 2014/11126Karar Tarihi : 15.10.2014
“İçtihat Metni”Tebliğname No : 14 – 2012/318469MAHKEMESİ : Mersin 2. Çocuk MahkemesiTARİHİ : 11.11.2010NUMARASI : 2008/686 Esas, 2010/493 KararSUÇ : Reşit olmayanla cinsel ilişki
Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek gereği düşünüldü:Sanığın üzerine atılı bulunan suçun şikâyete tabî suçlardan olmasına, mağdurenin suç tarihinde 15-18 yaş grubunda olup şikâyet hakkına sahip olmasına rağmen, beyanına başvurulup şikâyeti sorulmadan, mağdurenin velisinin şikâyetçi olunması ile yetinilerek eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,Kanuna aykırı, O Yer Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün 1412 sayılı CMUK.nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 15.10.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Gaziantep Ceza Hukuku Avukatı, Gaziantep Ceza Avukatı Avukatı, Ceza Avukatı, Gaziantep Avukat
Uzlaştırma Nedir ?
Ceza hukukunda uzlaştırma, ceza yargılaması sırasında belirli suçlar bakımından şüpheli veya sanık ile mağdur veya suçtan zarar görenlerin görevlendirilen bağımsız bir uzlaştırmacı aracılığıyla anlaştırılmaları sürecidir. Uzlaştırma, uzun süren birtakım yargısal faaliyetlere gerek kalmadan fail ve mağdurun anlaşmalarına imkan sağlar. Bazı durumlarda failin bir cezaya mahkum edilmesi yerine, failin mağdurun zararını tazmin etmesi veya mağdurdan özür dilemesi gibi edimleri yerine getirmesi her iki taraf açısından avantajlı olabilmektedir. Böylece fail bir cezaya mahkum olmanın olumsuz etkilerinden kurtulmuş olacak; mağdurun suçla birlikte meydana gelen maddi ve manevi zararları da hızlı ve etkili biçimde giderilmiş olacaktır.
Uzlaştırmaya Tabi Suçlar Nelerdir?
Kural olarak soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı olan suçlar, uzlaştırma kapsamındadır. Ancak şikayete bağlı olmayan bazı suçlar da uzlaştırma kapsamına alınmıştır.
Uzlaştırma kapsamında olan suçlar şu şekildedir:
-Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar.-Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan;- Kasten yaralama
- Taksirle yaralama
- Tehdit
- Konut dokunulmazlığının ihlali
- İş ve çalışma hürriyetinin ihlali
- Hırsızlık
- Güveni kötüye kullanma
- Dolandırıcılık
- Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi
- Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması

Uzlaştırma Şartları Nelerdir :
-Gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişilerine(şirket, dernek, vakıf gibi) karşı işlenen suçlar bakımından uzlaştırma yoluna gidilebilir. Devlet ve kamu kurum ve kuruluşlarına karşı işlenen suçlar uzlaşma kapsamına dahil değildir.
-Soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı olmayan suçlar bakımından kanunda açıkça hüküm olması halinde uzlaştırma hükümleri uygulanır
-Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez
-Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz -Birden fazla kişinin mağduriyetine veya zarar görmesine sebebiyet veren bir suçtan dolayı uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, mağdur veya suçtan zarar görenlerin hepsinin uzlaşmayı kabul etmesi gerekir
-Aralarında iştirak ilişkisi olsun veya olmasın birden çok kişi tarafından işlenen suçlarda, ancak uzlaşan kişi uzlaşmadan yararlanır
-Suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar bakımından uzlaştırma yoluna gidilir
Uzlaştırma Nasıl Yapılır?
-Soruşturma konusu suçun uzlaşmaya tâbi olması ve kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunması hâlinde, dosya uzlaştırma bürosuna gönderilir. Büro tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine yapılır.
Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini açıklamalı tebligat veya istinabe yoluyla da yapabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören, kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren üç gün içinde kararını bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır (CMK m.253/4).
-Uzlaştırmacı, dosya içindeki belgelerin birer örneği kendisine verildikten itibaren en geç otuz gün içinde uzlaştırma işlemlerini sonuçlandırır. Uzlaştırma bürosu bu süreyi her defasında yirmi günü geçmemek üzere en fazla iki kez daha uzatabilir (CMK m.253/12).
-Uzlaştırma müzakerelerine(görüşmelerine) katılmayan taraf, uzlaşmayı kabul etmemiş sayılır (CMK m.253/13).-Uzlaşma teklifinin reddedilmesine rağmen, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören uzlaştıklarını gösteren belge ile en geç iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan edebilirler (CMK m.253/16).

Uzlaşma sağlanması halinde; Uzlaşma sonucunda şüphelinin edimini tek seferde yerine getirmesi halinde, hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde, CMK’nın 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın, şüpheli hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararı verilir. Erteleme süresince zamanaşımı işlemez. Kamu davasının açılmasının ertelenmesi kararından sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, gerekli şart aranmaksızın, kamu davası açılır.
Uzlaşmanın sağlanması halinde, soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamaz; açılmış olan davadan feragat edilmiş sayılır (CMK m.253/19).Uzlaştırma müzakereleri sırasında yapılan açıklamalar, herhangi bir soruşturma ve kovuşturmada ya da davada delil olarak kullanılamaz (CMK m.253/20).
Mahkeme Tarafından Uzlaştırma :Kural olarak soruşturma(savcılık) aşamasında uzlaştırma kapsamına giren suçlar için uzlaştırma yoluna gidilmesi zorunludur. Uzlaştırmaya tabi bir suç için uzlaştırma yolu denenmeden kamu davası açılamaz. Bu suretle de mahkeme aşamasına geçilemez. Ancak bazı durumlarda suçun uzlaştırma kapsamında olduğu kamu davası açıldıktan sonra mahkeme aşamasında ortaya çıkabilir. Bu durumda ne yapılacağı CMK’nın 254. Maddesinde düzenlenmiştir.
Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir (CMK m. 254/1).Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini tek seferde yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arzetmesi halinde; sanık hakkında, gerekli şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, gerekli şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır.

Uzlaşma Teklifinde Bulunulduğu Tarihte Uzlaşma Hükümlerinin Uygulanmasına Yasal Olanak Bulunmadığı Durumlarda
Uzlaşma Teklifinde Bulunulduğu Tarihte Uzlaşma Hükümlerinin Uygulanmasına Yasal Olanak Bulunmadığı DurumlardaÖzet : Uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihte uzlaşma hükümlerinin uygulanmasına yasal olanak bulunmadığı halde, kollukta düzenlenen matbu form üzerinde sanık uzlaşmayı kabul etmediğine dair seçeneği imzalamışsa da, bir hakkın doğmadan önce kullanılması söz konusu olamayacağından, uzlaşma teklifinin hukuken geçerli olmadığı hk. 4 ayrı yeni tarihli karar.
Yargıtay19. Ceza Dairesi
Esas : 2019/31413Karar : 2020/652Karar Tarihi : 30.01.2020
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Fikri ve Sınaî Haklar Ceza MahkemesiSUÇ : Marka Hakkına TecavüzHÜKÜM : Mahkumiyet Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.Ancak;Uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihte uzlaşma hükümlerinin uygulanmasına yasal olanak bulunmadığı halde, kollukta düzenlenen matbu form üzerinde sanık uzlaşmayı kabul etmediğine dair seçeneği imzalamışsa da, bir hakkın doğmadan önce kullanılması söz konusu olamayacağından, uzlaşma teklifinin hukuken geçerli olmadığı anlaşılmakla, 02.12.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinde değişiklik yapılarak madde içeriğinden “etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile” ibaresinin çıkarılması nedeniyle özel bir etkin pişmanlık hükmü olan (suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan) 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/7. maddesinin aynı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/A maddesinde düzenlenen satışa arz etme veya satma suçu yönünden de uzlaştırma kurumunun uygulanmasına engel teşkil etmemesi, uzlaştırmanın soruşturma ve kovuşturmalarda mutlaka öncelikle uygulanması zorunlu bir maddi ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku kurumu olması karşısında, sanık hakkında 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik CMK’nun 253. ve 254. maddelerinin uygulanması zorunluluğu,Kabule göre de;1-Sanığın işlettiği Taksim Telekom adlı işyerinde suç tarihinde yapılan aramada DC Comics firması adına 2005 11232 tescil numarası ile tescilli Batman+şekil markalı 2 adet, DC Comics firması adına 183785 tescil numarası ile tescilli Superman+şekil markalı 1 adet, Warner Bross Entertainment Inc. firması adına 115702 tescil numarası ile tescilli Bugs Bunny+şekil markalı 2 adet olmak üzere toplam beş adet cep telefonu kapağının ele geçirilmesi üzerine sanığın marka hakkına tecavüz suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması neticesinde, sanık hakkında TCK’nin 43/2. maddesi uygulanmak suretiyle mahkumiyet kararı verilmişse de;Dosya içerisinde mevcut marka tescil belgeleri ve emtia listelerinin incelenmesinde; DC Comics firması adına 2005 11232 tescil numarası ile tescilli Batman+şekil markasının 09. emtia grubunda tescilli olup, emtia listesi içeriğinde cep telefonu kapağı emtiasının açıkça yazıldığı ancak diğer markaların emtia listesinde cep telefonu kapağının bulunmadığının anlaşılması karşısında;Tescil edilen bir markanın tescil kapsamındaki mal ve hizmetler için Türkiye sınırları içerisinde koruma sağlayacağı hususu da gözetilerek; Türk Patent ve Marka Kurumundan suça konu ürünler üzerinde kullanılan markaların suç tarihi itibariyle cep telefonu kapakları yönünden tescili bulunup bulunmadığı araştırılıp sonucuna göre sanık hakkında TCK’nin 43/2. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi gerekirken, eksik kovuşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması,2-Kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nin 53. maddesi uyarınca hak yoksunluklarına hükmedilmiş ise de, 24/11/2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 tarih ve 2014/140 E., 2015/85 K. sayılı kararı ile anılan maddenin bazı hükümlerinin iptal edilmiş olması nedeniyle yeniden değerlendirme yapılması zorunluluğu,Bozmayı gerektirmiş ve sanık müdafiinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nin 321. maddesi uyarınca tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 30.01.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay19. Ceza Dairesi
Esas : 2019/31413Karar : 2020/652Karar Tarihi : 30.01.2020
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Fikri ve Sınaî Haklar Ceza MahkemesiSUÇ : Marka Hakkına TecavüzHÜKÜM : Mahkumiyet Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.Ancak;Uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihte uzlaşma hükümlerinin uygulanmasına yasal olanak bulunmadığı halde, kollukta düzenlenen matbu form üzerinde sanık uzlaşmayı kabul etmediğine dair seçeneği imzalamışsa da, bir hakkın doğmadan önce kullanılması söz konusu olamayacağından, uzlaşma teklifinin hukuken geçerli olmadığı anlaşılmakla, 02.12.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinde değişiklik yapılarak madde içeriğinden “etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile” ibaresinin çıkarılması nedeniyle özel bir etkin pişmanlık hükmü olan (suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan) 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/7. maddesinin aynı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/A maddesinde düzenlenen satışa arz etme veya satma suçu yönünden de uzlaştırma kurumunun uygulanmasına engel teşkil etmemesi, uzlaştırmanın soruşturma ve kovuşturmalarda mutlaka öncelikle uygulanması zorunlu bir maddi ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku kurumu olması karşısında, sanık hakkında 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik CMK’nun 253. ve 254. maddelerinin uygulanması zorunluluğu,Kabule göre de;1-Sanığın işlettiği Taksim Telekom adlı işyerinde suç tarihinde yapılan aramada DC Comics firması adına 2005 11232 tescil numarası ile tescilli Batman+şekil markalı 2 adet, DC Comics firması adına 183785 tescil numarası ile tescilli Superman+şekil markalı 1 adet, Warner Bross Entertainment Inc. firması adına 115702 tescil numarası ile tescilli Bugs Bunny+şekil markalı 2 adet olmak üzere toplam beş adet cep telefonu kapağının ele geçirilmesi üzerine sanığın marka hakkına tecavüz suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması neticesinde, sanık hakkında TCK’nin 43/2. maddesi uygulanmak suretiyle mahkumiyet kararı verilmişse de;Dosya içerisinde mevcut marka tescil belgeleri ve emtia listelerinin incelenmesinde; DC Comics firması adına 2005 11232 tescil numarası ile tescilli Batman+şekil markasının 09. emtia grubunda tescilli olup, emtia listesi içeriğinde cep telefonu kapağı emtiasının açıkça yazıldığı ancak diğer markaların emtia listesinde cep telefonu kapağının bulunmadığının anlaşılması karşısında;Tescil edilen bir markanın tescil kapsamındaki mal ve hizmetler için Türkiye sınırları içerisinde koruma sağlayacağı hususu da gözetilerek; Türk Patent ve Marka Kurumundan suça konu ürünler üzerinde kullanılan markaların suç tarihi itibariyle cep telefonu kapakları yönünden tescili bulunup bulunmadığı araştırılıp sonucuna göre sanık hakkında TCK’nin 43/2. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi gerekirken, eksik kovuşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması,2-Kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nin 53. maddesi uyarınca hak yoksunluklarına hükmedilmiş ise de, 24/11/2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 tarih ve 2014/140 E., 2015/85 K. sayılı kararı ile anılan maddenin bazı hükümlerinin iptal edilmiş olması nedeniyle yeniden değerlendirme yapılması zorunluluğu,Bozmayı gerektirmiş ve sanık müdafiinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nin 321. maddesi uyarınca tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 30.01.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay19. Ceza Dairesi
Esas : 2019/32346Karar : 2020/310Karar Tarihi : 23.01.2020
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Fikri ve Sınaî Haklar Ceza MahkemesiSUÇ : Marka Hakkına TecavüzHÜKÜM : Mahkumiyet Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.Ancak;Anayasa’nın 141/3, 5271 sayılı CMK’nin 34 ve 230. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının sanıkları, mağdurları, Cumhuriyet savcısı ile herkesi ikna edecek ve denetim muhakemesine imkan tanıyacak biçimde gerekçeli olması gerekir.Yargıtay’ın gerekçelerde tutarlılık denetimini yapabilmesi için; kararın dayandığı tüm olguların, bu olgular değerlendirilerek mahkemenin ulaştığı sonuçların, iddia, savunma ile mağdur ve tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerin, hangi beyanın ne gerekçe ile diğerine üstün tutulduğunun açık olarak hükmün gerekçesinde gösterilmesi ve mahkemece ulaşılan vicdani kanı sonucunda sanığın hangi fiillerinin suç olarak kabul edildiği açıklandıktan sonra kabul edilen bu fiillerin hukuki değerlendirilmesinin yapılması, cezada artırım ve indirim gerektiren nedenlerin kanuni bağlamda tartışılması gerekirken, açıklanan bu hususlara uyulmayarak hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına atıf yapılarak gerekçesiz hüküm kurulması,Kabule göre de;1-Hükmün açıklanmasına neden olan kasıtlı suçun, 556 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/A-1. maddesinde düzenlenen marka hakkına tecavüz suçu olması ve hükümden sonra 02/12/2016 tarihinde 29906 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak aynı tarihte yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nin 253. maddesi ve maddeye eklenen fıkraya göre uzlaşma kapsamına alınması karşısında, TCK’nin 2/1. ve 7/2. madde hükümleri de gözetilip, uzlaştırma işlemi uygulanarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması nedeniyle bu suç yönünden, uyarlama yargılaması yapılıp yapılmadığı araştırılarak, uzlaştırma işleminin olumlu sonuçlanmış olması durumunda, sanığın denetim süresinde işlediği başkaca kasıtlı suçlardan mahkum olup olmadığı tespit edilip sonucuna göre, açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanıp açıklanmayacağının değerlendirilmesi lüzumu,2- Uzlaşma teklifinde bulunulduğu tarihte uzlaşma hükümlerinin uygulanmasına yasal olanak bulunmadığı halde, kollukta düzenlenen matbu form üzerinde sanık uzlaşmayı kabul etmediğine dair seçeneği imzalamışsa da, bir hakkın doğmadan önce kullanılması söz konusu olamayacağından, uzlaşma teklifinin hukuken geçerli olmadığı anlaşılmakla, 02/12/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 253. maddesinde değişiklik yapılarak madde içeriğinden “etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile” ibaresinin çıkarılması nedeniyle özel bir etkin pişmanlık hükmü olan (suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan) 556 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/7. maddesinin aynı Kanun Hükmünde Kararnamenin 61/A maddesinde düzenlenen satışa arz etme veya satma suçu yönünden de uzlaştırma kurumunun uygulanmasına engel teşkil etmemesi, uzlaştırmanın soruşturma ve kovuşturmalarda mutlaka öncelikle uygulanması zorunlu bir maddi ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku kurumu olması karşısında, sanık hakkında 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesiyle değişik CMK’nin 253. ve 254. maddelerinin uygulanması zorunluluğu,3-Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının infazı kabil kesinleşmiş mahkumiyet kararı niteliğinde olmadığı dikkate alınarak, suça konu ürünlerin müsaderesi hususunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,4-Kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak sanık hakkında 5237 sayılı TCK’nin 53. maddesi uyarınca hak yoksunluklarına hükmedilmiş ise de, 24/11/2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 tarih ve 2014/140 E., 2015/85 K. sayılı kararı ile anılan maddenin bazı hükümlerinin iptal edilmiş olması nedeniyle yeniden değerlendirme yapılması zorunluluğu,Bozmayı gerektirmiş ve sanığın temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görüldüğünden HÜKMÜN 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nin 321. maddesi uyarınca tebliğnameye uygun olarak BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 23.01.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay8. Ceza Dairesi
Esas : 2018/12286Karar : 2019/4336Karar Tarihi : 26.03.2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Asliye Ceza MahkemesiSUÇ : Mala zarar verme, hakaret, trafik güvenliğini tehlikeye sokmak, tehditHÜKÜM : Beraat Gereği görüşülüp düşünüldü:1)Sanık … hakkında katılan …’e yönelik hakaret suçundan verilen beraat hükmüne yönelik … vekilinin temyiz isteminin incelenmesinde;… ‘in hakaret suçundan zarar gören ve katılan sıfatı bulunmaması nedeniyle …’e yönelik hakaret suçu yönünden kurulan beraat hükmünü temyiz etme hakkı bulunmadığından temyiz isteminin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken CMUK.nun 317. maddesi uyarınca REDDİNE,2)Sanık … ve … hakkında trafik güvenliğinin tehlikeye sokmak suçundan verilen hükme yönelik katılan … vekilinin temyiz isteminin incelenmesinde;Suçun mahiyeti itibariyle suçtan doğrudan zarar görmeyen …’ın bu suça ilişkin davaya katılma ve hükmü temyiz hakkı bulunmadığı gözetilerek temyiz isteminin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken CMUK.nun 317. maddesi gereğince REDDİNE,3)Sanık … hakkında tehdit suçundan, sanık … hakkında ise hakaret suçlarından kurulan beraat hükümlerine yönelik katılan sıfatıyla … vekili ve … vekilinin temyiz istemlerinin incelenmesinde;Mahkemece kanıtlar değerlendirilip gerektirici nedenleri açıklanmak suretiyle verilen beraat kararları usul ve yasaya uygun bulunduğundan katılan … vekili ve katılan … vekilinin suçun sabit olduğuna yönelik yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükümlerin ONANMASINA,4)Katılan … vekilinin sanıklar … ve … hakkında mala zarar verme suçlarından kurulan beraat hükümlerine yönelik temyiz isteminin incelenmesinde ise;Sanıklar … ve eşi … ile …’nin amcası olan katlan sanık …’ın farklı soruşturma dosyaları nedeniyle aralarında husumet olduğu, olay günü farklı bir soruşturma dosyası nedeniyle karakola gelip ifade vermeleri sonrasında arabaları ile ayrılmaları ve devamında … ve …’nin araçları ile …’i takipleri sırasında …’in anlatımı ile uyumlu olan olay tarihinde düzenlenen hasar tespit tutanağına göre …’e ait aracın arka camının tamamen kırık, sol arka kapının göçük, sol plastik çıtalarının kopuk, tamponunda çizikler olduğunun ve …’e çarpan … plaka sayılı aracın ise yine anlatım ile uyumlu olacak şekilde ön plakalığının arkadan çarpma nedeniyle kırılmış olduğunun anlaşılması, sanıklar … ve …’nin savunmalarına göre araçta birden fazla farklı bölgelerde meydana gelen çizik, göçük ve kırıkların sanık …’in aracı ile önlerine geçmesi nedeniyle sağ ön kısmına yanlışlıkla vurulması sonucu oluşamayacağının anlaşılması karşısında sanıklar … ve … hakkında mala zarar verme suçundan beraat kararı verilmesi yasaya aykırı olup, uzlaşma teklif tarihinde uzlaşma kapsamında olmayan mala zarar verme suçu yönünden kolluk aşamasında yapılan uzlaşma teklifi hukuki değerden yoksun olduğundan,hükümden sonra yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK.nun 253. maddesi uyarınca TCK.nun 151/1. maddesinde düzenlenen suçun uzlaşma kapsamına alınmış olması karşısında, uzlaştırma işlemi yapılıp sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,Bozmayı gerektirmiş,katılan … vekilinin temyiz itirazı bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken CMUK.nun 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 26.03.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.
UYUŞTURUCU TİCARETİ SUÇUNDAN BERAATİ GEREKTİĞİ
Özet : Motosikletin durdurulması üzerine arkada oturan sanık …’in yere attığı net 3,5 gram esrarı satma veya başkasına verme gibi kullanma dışında bir amaç için bulundurduklarına ilişkin delil elde edilemediği, söz konusu esrarın miktarı ve sanık …’in esrarı kullanmak için bulundurduğunu beyan etmesi ve idrar örneklerinde uyuşturucu madde pozitif çıkan sanıkların sabit olan eylemlerinin “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçunu oluşturduğu ve bu suçtan ayrı soruşturma yapıldığı da gözetilerek “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçundan beraatleri yerine mahkûmiyetlerine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.
T.C.Yargıtay20. Ceza Dairesi
Esas : 2015/9422 Karar : 2018/1068 Karar Tarihi : 21.02.2018
Dosya incelendi.GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
Dosyadaki belge ve bilgilere göre; ihbar üzerine sanıklardan … sürücüsü olduğu motosikletin durdurulması üzerine arkada oturan sanık …’in yere attığı net 3,5 gram esrarı satma veya başkasına verme gibi kullanma dışında bir amaç için bulundurduklarına ilişkin delil elde edilemediği, söz konusu esrarın miktarı ve sanık …’in esrarı kullanmak için bulundurduğunu beyan etmesi ve idrar örneklerinde uyuşturucu madde pozitif çıkan sanıkların sabit olan eylemlerinin “kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma” suçunu oluşturduğu ve bu suçtan ayrı soruşturma yapıldığı da gözetilerek “uyuşturucu madde ticareti yapma” suçundan beraatleri yerine mahkûmiyetlerine karar verilmesi,Kanuna aykırı, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan, hükmün BOZULMASINA, 21.02.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
UYUŞTURUCU TİCARETİ SUÇLARINDA TANIĞIN SOYUT BEYANI
Konya Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi Esas : 2018/438Karar : 2018/419 Karar Tarihi : 25/12/2018 Dosya incelendi.GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, yerinde görülmeyen diğer istinaf itirazlarının reddine, ancak;
Konya Cumhuriyet Başsavcılığının 10/04/2018 gün ve 2018/5620 Esas sayılı iddianamesi ile suça sürüklenen çocuğun TCK’nın 188/3, 188/4-a, 31/3, 5395 SK 5 ve 7. maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, Suça sürüklenen çocuk savunmasında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediğini kullanıcı olduğunu savunmuştur.
Tanık A.Ö.in soruşturma aşamasında müdafii huzuru ile alınan beyanında ve teşhiste uyuşturucu maddeyi para karşılığında Suça sürüklenen çocukdan satın aldığını söylemiş ancak yargılamada uyuşturucu maddeyi Pınar’dan aldığını söyleyerek daha önceki beyanından ve teşhisinden dönmüştür. Yerel mahkeme tarafından Suça sürüklenen çocuk C.K.’un uyuşturucu madde ticareti yaptığı kabul edilerek TCK’nın 188/3, 4-a, 31/3, 62/1, 52/2, 52/4 ve 63. maddeleri gereğince neticeden 8 yıl 4 ay hapis cezası ve 16.660 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Dairemizce dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda;Kolluk kuvvetlerince Suça sürüklenen çocuğun oturduğu ikametinde uyuşturucu madde satıldığı yönünde bilgi edinilmesi üzerine ikametin önünde fiziki takibe başlanıldığı, suç tarihinde alıcı tanık A.Ö.’in Suça sürüklenen çocuğa ait ikamete girdiği, tekrar ikametten ayrıldığının görülmesi üzerine uyuşturucu madde satışı yapıldığı değerlendirilerek tanık A.Ö. durdurulmuş, rıza ile satın almış olduğu bir paket net (0,03) gram eroin maddesini polislere teslim ettiği ve uyuşturucu maddeyi Suça sürüklenen çocukdan ikametinde 50 TL karşılığında satın aldığını, kullanıcı olduğunu beyan etmesi üzerine, görevli memurlar herhangi bir arama kararı olmadan Suça sürüklenen çocuğun kapısını çaldıkları, kendilerini tanıttıktan sonra üzerinde uyuşturucu madde olup olmadığı sordukları,
Suça sürüklenen çocuğun da üzerinde bulunan bir adet kırmızı reçeteye tabi suboxone hapı rızası ile görevlilere teslim ettiği, başkada herhangi bir uyuşturucu madde bulunmadığı, Suça sürüklenen çocuğun alınan savunmasında; alıcıya uyuşturucu madde satmadığını, üzerinde çıkan bir adet suboxone hapı gayri resmi eşi olan O.K.’un kullandığını savunduğu aşamada kolluk kuvvetlerinin uyuşturucu madde satışını bizzat görmediği, alıcı tanık A.Ö.’de ele geçirilen uyuşturucu maddenin eroin maddesi olduğu, Suça sürüklenen çocukda ele geçirilen uyuşturucu maddenin ise bir adet suboxone hap olduğu,
Suça sürüklenen çocuğun uyuşturucu madde ticaretini kabul etmediği göz önüne alındığında, Suça sürüklenen çocuğun uyuşturucu madde ticareti yaptığına dair, tanık A.Ö.’in atfı cürüm niteliğindeki beyanı dışında şüpheden uzak, yeterli, inandırıcı ve kesin delil elde edilemediğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince Suça sürüklenen çocuğun beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, Kanuna aykırı, Suça sürüklenen çocuk müdafiinin istinaf itirazları bu nedenle yerinde olduğundan HÜKMÜN BOZULMASINA ve CMK’nın 280/1-a ve 303/1-a maddeleri uyarınca bu aykırılığın yeniden yargılama yapılmaksızın düzeltilmesi mümkün bulunduğundan;

-Suça sürüklenen çocuk hakkında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan açılan kamu davasında sanığa yüklenen suçu işlediğinin sabit olmaması sebebiyle CMK’nun 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE,
2-Yargılama giderlerinin tümünün kamu üzerinde bırakılmasına,HÜKMÜN DÜZELTİLEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE, CMK’nın 291/1-2. maddeleri uyarınca, kararın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dairemize verilecek dilekçe veya tutanağa geçirilmek üzere zabıt kâtibine beyanda bulunmak ya da bir başka İlk Derece Ceza Mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek suretiyle, Yargıtay (TEMYİZ) yolu açık olmak üzere, 25/12/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

UYUŞTURUCU TİCARETİNDE İHBAR OLSA DA SANIKLARIN ÜZERİNDE ÇIKAN UYUŞTURUCULARIN SAFLIĞI FARKLI İSE BERAAT KARARI VERİLİR
KonyaBölge Adliye Mahkemesi3. Ceza Dairesi
Esas : 2020/1267Karar : 2020/1249Karar Tarihi : 03/06/2020
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
A-Sanık K. hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilen mahkumiyet kararının incelenmesinde; Sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının süresi nazara alınarak CMK’nın 272. maddesinin 1. fıkrasının 2. cümlesi uyarınca re’sen inceleme yapılmıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, yerinde görülmeyen diğer istinaf itirazlarının reddine, ancak; Konya Cumhuriyet Başsavcılığının 13/01/2020 gün ve 2020/… esas sayılı iddianamesi ile sanığın TCK 188/3, 188/5, 188/4-a, 53, 54, 63 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı,Sanık savunmasında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmemiştir. Yerel mahkeme tarafından sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı kabul edilerek TCK’nın 188/3, 188/4-a, 188/5, 62/1, 52/2, 53/1,2, 63 ve TCK’nın 55/1 maddeleri gereğince neticeden 18 yıl 9 ay hapis ve 37500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.Dairemizce dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda;Sanıklar hakkında yüklü miktarda eroin maddesi ticareti yaptıkları ve suça konu eroinmaddelerini ikametin üçüncü katın merdiven boşluğunda sakladıkları yönünde istihbari bilgiler eldeedilmesi üzerine kolluk kuvvetlerince ikametin yakınında fiziki takibe başlanıldığı, fiziki takip sırasında sanıklardan A. nın yakalandığı, sanıktan net 0,176 gram fişek halinde eroin uyuşturucu maddesinin ele geçirildiği daha sonra fiziki takibe devam edilerek , apartmanın giriş kapısında sanıklar K. ve M.Timourı’nin yakalandığı, sanıklarınüzerilerinde yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddenin ele geçirilemediği, sanık K.’ın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediği, sanığın oturduğu ikamette yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddeye rastlanmadığı, sanık M.’ın ise babası olan sanık A. ile birlikte oturduğu ikamete ait merdiven boşluğunda net 26,6 gram eroin uyuşturucu maddesinin poşet içerisinde ele geçirildiği, sanık A.’ın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediği, merdiven boşluğunda yakalanan uyuşturucu maddenin kendisine ait olmadığını beyan ettiği, sanık M.’in ise babası ile birlikte oturduğu merdiven boşluğunda yakalanan poşet içerisindeki net 26,6 gram eroin maddesinin kendisine ait olduğunu ancak uyuşturucu madde ticareti yapmak suçunu kabul etmediği ve sanıkların suça konu uyuşturucu poşetinde hiç birisinin parmak izinin bulunmadığı olayda, sanık K.’ın üzerinde ve kendisine ait ikametinde eroin çıkmadığı, suça konu olan uyuşturucu maddenin bulunduğu poşette parmak izinin bulunmadığı ve üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapmak suçunu kabul etmediği aşamada sadece kolluğun istihbari bilgisi dışında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu işlediğine dair şüpheden uzak, yeterli, inandırıcı ve kesin delil elde edilemediği ve beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan mahkumiyetine karar verilmesi, Kanuna aykırı, sanık ve müdafiinin istinaf itirazları bu nedenle yerinde olduğundan HÜKMÜN BOZULMASINA, CMK’nın 280/1-a ve 303/1-a maddeleri uyarınca bu aykırılığın yeniden yargılama yapılmaksızın düzeltilmesi mümkün bulunduğundan;Sanık K. hakkında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan açılan kamu davasında sanığa yüklenen suçu işlediğinin sabit olmaması sebebiyle CMK 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE,
B)Sanık A. hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilen mahkumiyet kararının incelenmesinde; Sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının süresi nazara alınarak CMK’nın 272. maddesinin 1.fıkrasının 2. cümlesi uyarınca re’sen inceleme yapılmıştır. Konya Cumhuriyet Başsavcılığının 13/01/2020 gün ve 2020/… esas sayılı iddianamesi ile sanığın TCK 188/3, 188/5, 188/4-a, 53, 54, 63 maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, Sanık savunmasında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmemiştir. Yerel mahkeme tarafından sanığın uyuşturucu madde ticareti yaptığı kabul edilerek TCK’nın 188/3, 188/4-a, 188/5, 62/1, 52/2, 53/1,2, 63 ve TCK’nın 55/1 maddeleri gereğince neticeden 18 yıl 9 ayhapis ve 37500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.Dairemizce dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda;Sanıklar hakkında yüklü miktarda eroin maddesi ticareti yaptıkları ve suça konu eroin maddelerini ikametin üçüncü katın merdiven boşluğunda sakladıkları yönünde istihbari bilgiler elde edilmesi üzerine kolluk kuvvetlerince ikametin yakınında fiziki takibe başlanıldığı, fiziki takip sırasında sanıklardan A.’ın yakalandığı, sanıktan net 0,176 gram fişek halinde eroin uyuşturucu maddesinin ele geçirildiği daha sonra fiziki takibe devam edilerek , apartmanın giriş kapısında sanıklar K. ve M.’nin yakalandığı, sanıkların üzerilerinde yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddenin ele geçirilemediği, sanık K.’ın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediği, sanığın oturduğu ikamette yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddeye rastlanmadığı, sanık M.’ın ise babası olan sanık A. ile birlikte oturduğu ikamete ait merdiven boşluğunda net 26,6 gram eroin uyuşturucu maddesinin poşet içerisinde ele geçirildiği, sanık A.’ın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediği, merdiven boşluğunda yakalanan uyuşturucu maddenin kendisine ait olmadığını beyan ettiği, sanık M.’in ise babası ile birlikte oturduğu merdiven boşluğunda yakalanan poşet içerisindeki net 26,6 gram eroin maddesinin kendisine ait olduğunu ancak uyuşturucu madde ticareti yapmak suçunu kabul etmediği ve sanıkların suça konu uyuşturucu poşetinde hiç birisinin parmak izinin bulunmadığı olayda sanık A. yönünden üzerinde yakalanan bir fişek net 0,176 gram eroin maddesinin kullanım sınırları içerisinde olduğu, oğlu olan diğer sanık M. ile birlikte ikamet ettiği evin merdiven boşluğunda yakalanan net 26,6 gram eroini sanık M.’in kendisine ait olduğunu söyleyerek suçunu ikrar etmesi, Kriminal rapor incelemesinde sanık A.’da yakalanan bir fişek eroin maddesindeki elde edilebilecek eroin miktarının %8 olduğu, merdiven boşluğunda yakalanan eroin maddesindeki eroin elde edilebilecek miktarın %12 olması dolayısıyla her iki uyuşturucu maddenin farklı oranlarda saf eroin içerdiği aynı olmadığı, sanığın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmemesi, sadece sanık hakkında kolluk kuvvetlerince edinilen istihbari bilgisi olduğu aşamada sanığın eyleminin sadece üzerinde yakalanan bir fişek kullanım sınırları içerisinde kalan eroin uyuşturucu maddesi olduğu ve sanığın eyleminin TCK’nın 191/1 maddesinde düzenlenen uyuşturucu madde kullanmak suçunu oluşturduğu ve bu suçtan cezalandırılması gerektiği gözetilmeksizin yazılı şekilde uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan cezalandırılması, Kanuna aykırı, sanık ve müdafiinin istinaf itirazları bu nedenle yerinde olduğundan HÜKMÜN BOZULMASINA, CMK’nın 280/1-a ve 303/1-a maddeleri uyarınca bu aykırılığın yeniden yargılama yapılmaksızın düzeltilmesi mümkün bulunduğundan;Hüküm fıkrasının birinci bendinin tümüyle hükümden ÇIKARTILMASINA,YERİNE,Sanık A.’ın sübuta eren eylemine uyan 13/01/2019 tarihli eylemi nedeni ile kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan 6545 Sayılı Yasa ile değişik 5237 Sayılı TCK’nın 191/1 maddesi gereğince sanığın kastı, suçun işlenmesindeki özellikler, sanığın şahsi ve sosyal durumları gözetilerek takdiren 2 YIL HAPİS CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,Sanığın yargılama sürecindeki iyi halli davranışları lehine takdiri indirim sebebi kabul edildiğinden sanığa verilen cezadan TCK’nın 62/1. maddesi uyarınca takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak sanığın 1 YIL 8 AY HAPİS CEZASIİLE CEZALANDIRILMASINA,
C)Sanık M. hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilen mahkumiyet kararının incelenmesinde; Sanık hakkında hükmolunan hapis cezasının süresi nazara alınarak CMK’nın 272. maddesinin 1.fıkrasının 2. cümlesi uyarınca re’sen inceleme yapılmıştır. Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, yerinde görülmeyen diğer istinaf itirazlarının reddine, ancak; Sanıklar hakkında yüklü miktarda eroin maddesi ticareti yaptıkları ve suça konu eroin maddelerini ikametin üçüncü katın merdiven boşluğunda sakladıkları yönünde istihbari bilgiler elde edilmesi üzerine kolluk kuvvetlerince ikametin yakınında fiziki takibe başlanıldığı, fiziki takip sırasında sanıklardan A.’ın yakalandığı, sanıktan net 0,176 gram fişek halinde eroin uyuşturucu maddesinin ele geçirildiği daha sonra fiziki takibe devam edilerek, apartmanın giriş kapısında sanıklar K. ve M.’nin yakalandığı, sanıkların üzerilerinde yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddenin ele geçirilemediği, sanık K.’ın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediği, sanığın oturduğu ikamette yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddeye rastlanmadığı, sanık M.’ın ise babası olan sanık A. ile birlikte oturduğu ikamete ait merdiven boşluğunda net 26,6 gram eroin uyuşturucu maddesinin poşet içerisinde ele geçirildiği, sanık A.’ın üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu kabul etmediği, merdiven boşluğunda yakalanan uyuşturucu maddenin kendisine ait olmadığını beyan ettiği, sanık M.’in ise babası ile birlikte oturduğu merdiven boşluğunda yakalanan poşet içerisindeki net 26,6 gram eroin maddesinin kendisine ait olduğunu ancak uyuşturucu madde ticareti yapmak suçunu kabul etmediği ve sanıkların suça konu uyuşturucu poşetinde hiç birisinin parmak izinin bulunmadığı olayda sanık A. yönünden üzerinde yakalanan bir fişek net 0,176 gram eroin maddesinin kullanım sınırları içerisinde olduğu, oğlu olan diğer sanık M. ile birlikte ikamet ettiği evin merdiven boşluğunda yakalanan net 26,6 gram eroini sanık M.’in kendisine ait olduğunu söyleyerek suçunu ikrar etmesi, Kriminal rapor incelemesinde sanık A.’da yakalanan bir fişek eroin maddesindeki elde edilebilecek eroin miktarının %8 olduğu, merdiven boşluğunda yakalanan eroin maddesindeki eroin elde edilebilecek miktarın %12 olması dolayısıyla her iki uyuşturucu maddenin farklı oranlarda saf eroin içerdiği aynı olmadığı, sanık M. yönünden üzerinde uyuşturucu madde yakalanmadığı, kendilerine ait dairenin merdiven boşluğundaki yakalanan net 26,6 gram eroin maddesinin poşetinde parmak izinin çıkmadığı, babası ile birlikte kullandığı ikamette uyuşturucu madde çıkmadığı, sadece hakkında kolluk kuvvetlerince alınan istihbari bilgi bulunduğu aşamada babası ile kendisine ait dairenin merdiven boşluğunda yakalanan eroin maddesinin tamamının kendisine ait olduğunu söyleyerek suçunu ikrar edip etkin pişmanlık göstererek uyuşturucu madde ticareti yapma suçunu ortaya çıkardığı, sanık hakkında TCK’nın 192/3 maddesi gereğince 1/2 oranında cezasından indirim yapılması gerektiği ve ayrıca uyuşturucu madde ticaretini sanığın diğer sanıklarla birlikte gerçekleştirmediği bu nedenle TCK’nın 188/5 maddesinin uygulanmasının mümkün bulunmadığı gözetilmeyerek yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilerek sanığa fazla ceza tayin edilmesi, Kanuna aykırı sanık müdafiinin istinaf itirazları bu nedenle yerinde olduğundan ve CMK’nın 280/1-a ve 303/1-c maddesi uyarınca bu aykırılığın yeniden duruşma yapılmaksızındüzeltilmesi mümkün bulunduğundan;Hüküm fıkrasının ikinci bendinin üçüncü paragrafında yer alan TCK’nın 188/5 maddesinin uygulanmasına ilişkin bölümün tümüyle hüküm fıkrasından ÇIKARTILMASINA, yerine “Sanık hakkında koşulları oluşmadığından TCK’nın 188/5 maddesinin takdiren uygulanmasına yer olmadığına” ibaresinin hüküm fıkrasına EKLENMESİNE,Hüküm fıkrasının ikinci bendinin üçüncü paragrafından sonra gelmek üzere “Sanığın hiçbir somut delil bulunmadığı aşamada suçunu ikrar ederek etkin pişmanlık gösterip kendi suçunu ortaya çıkardığı anlaşıldığından sanığa verilen cezadan TCK’nın 192/3.maddesi gereğince takdiren 1/2 oranında indirim yapılarak sanığın 7 YIL 6 AY HAPİS VE 750 GÜN KARŞILIĞI ADLİ PARA CEZASI İLE CEZALANDIRILMASINA,” ibaresinin hüküm fıkrasına EKLENMESİNE,CMK’nın 291/1-2. maddeleri uyarınca, kararın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dairemize verilecek dilekçe veya tutanağa geçirilmek üzere zabıt kâtibine beyanda bulunmak ya da bir başka İlk Derece Ceza Mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek suretiyle, Yargıtay (TEMYİZ) yolu açık olmak üzere, 03/06/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Uyuşturucu Suçlarında Yargıtay Ve İstinaf Dairelerinin Beraat Gerekçeleri
Uyuşturucu madde suçlarından sanık olarak yargılanıyorsanız dosyanızdaki tüm özellikler değerlendirilip durumunuza en uygun düşecek savunmanın yapılması, ceza almanız halinde de önce mahkemenin neden mahkumiyetinize karar verdiğinin “doğru şekilde tespit edilmesi” sonrasında da yüzlerce usul ve yasa maddesi yönünden dosyanız incelenerek istinaf veya temyiz başvurunuzun “size özel olarak” hazırlanması gerekmektedir.
Çünkü uyuşturucu madde suçlarında genel nitelikteki savunmalar mahkumiyeti engellemezken, detaylı ve özel bir savunmayla bazen dosyadaki her delil suç işlediğini gösterse bile sanığın beraat etmesi mümkün olabilmektedir. Bu makale uyuşturucu madde suçlarına bakmakla görevli Yargıtay Ceza Dairelerinin ve İstinaf incelemesi yapan Bölge Adliye Mahkemelerinin sanığın beraatine yönelik binlerce kararı incelendikten sonra kaleme alınmış olup aşağıda Yargıtayın uyuşturucu madde suçlarıyla ilgili bozma kararlarına örnekler verilmiştir. Uyuşturucu madde suçlarına ilişkin her dava dosyasının özellikleri ve kapsamındaki deliller farklıdır.
Makalemizde yer verebildiğimiz kısım uyuşturucu madde suçlarına bakan bir ceza avukatının bilmesi gerekenlerin belki yüzde onluk kısmına tekabül eder. Bu nedenle alıntılanan Yargıtay kararlarının dosyanızla birebir örtüşüp sizi ceza almaktan kurtarmasını beklemeyiniz. Diğer yandan bu makale tüm suçlarda olduğu gibi uyuşturucu madde suçlarında da ceza avukatlığının son derece teknik ve ciddi bir mevzuata hakim olmayı gerektirdiğini fark etmenizde ve avukat seçiminizde mutlaka fayda sağlayacaktır.
Çünkü maalesef ülkemizde ceza avukatı olarak görev yapan meslektaşların ne kadar okuduklarını, ne bildiklerini ölçen, onları denetleyen bir sistem mevcut değildir. Bu nedenle yargılandığınız suçla ilgili araştırma yapıp yasal mevzuatı ve makaleleri okumanız avukatınızın uyuşturucu madde suçlarında yeterli donanıma sahip olup olmadığını anlayabilmeniz açısından zorunludur.

1) Delil yetersizliği;
Genel nitelikte bir beraat gerekçesi olup dosyadaki tüm delillerin (tanık beyanları, kamera kayıtları, hts kayıtları, kriminal raporları, arama, yakalama, elkoyma ve üst arama tutanakları vs.) birlikte değerlendirilmesinden sonra mahkeme tarafından sanığın cezalandırılmasına yeterli vicdani kanaate ulaşılamadığını ifade eder. Bu nedenle aşağıda sanık lehine bu sonuca ulaşılmasında en etkili olduğu düşünülen husus yüzlerce farklı karardan bir tanesi ile örneklendirilmiştir.
a) Uyuşturucu madde ile sanığın ilgisi bulunduğunun net olarak tespit edilememesi;
Sanıklar …ve …’ın, diğer sanıklarda ele geçirilen uyuşturucu madde ile ilgileri olduğuna veya bu kişilerin suçuna iştirak ettiklerine dair yeterli delil bulunmadığı gözetilmeden beraatleri yerine mahkûmiyetlerine hükmedilmesi hatalıdır.
b) Telefon görüşme tutanaklarının-HTS Kayıtlarının cezalandırmaya yetmemesi;
İçeriklerine değişik anlamlar yüklenmesi mümkün olan telefon konuşmaları dışında ve savunmaların aksine diğer sanık …’da ele geçirilen uyuşturucu maddelerle ilgileri olduğuna ya da suçuna iştirak ettiklerine dair yeterli ve kesin delil bulunmadığı gözetilmeden, sanıklar hakkında beraat yerine mahkûmiyet hükmü kurulması hatalıdır.
c) Eylemin hazırlık hareketi kapsamında kalması;
Sanığın, ‘in evine gitme şeklinde gerçekleşen eyleminde kast belirlenemediği gibi eyleminin hazırlık hareketi kapsamında kaldığı, sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi hatalıdır. (Yargıtay 20. Ceza Dairesi 27.10.2016) Uyuşturucu madde suçlarında diğer beraat gerekçelerine ve sanık lehine suç vasfının değişmesi, sanığın yararlanabileceği indirim maddeleri yahut hatalı ceza artırımı yapılan hallere yönelik Yargıtay bozma kararlarına bundan sonraki makalelerimizde yer verilecektir.Ceza avukatlığı başka bir dava türüne vakit ayırmanın mümkün olmadığı, sürekli okumayı ve güncellemeyi (binlerce Yargıtay ve istinaf kararına hakim olmayı) gerektiren son derece teknik bir iştir. Ceza tehdidi altında olan bir sanığın savunması, duruşma hazırlığı, istinaf dilekçesi, temyiz dilekçesi ciddi emek ve uzun süreli çalışma gerektirir.
Bu nedenle ceza avukatı seçerken dikkatli olmanız, mevcut avukatınızın dosyanıza ve konuya hakimiyetinden şüphe duymanız halinde de maddi kaygıları bir kenara bırakarak dosyanız hangi aşamada olursa olsun bir an önce farklı bir ceza avukatı edinmeniz tavsiye olunur.
Bu konu hakkındaki benzer makalelerimiz için tıklayın

Uyuşturucu Suçlarında Fazla Ceza Verilmesine Dair Yargıtay Bozma Kararları
Uyuşturucu Suçlarında Fazla Ceza Verilmesine Dair Yargıtay Bozma Kararları
1)Sanık aleyhine suç vasfının hatalı tayini;
Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak ile uyuşturucu madde ticareti yapmak suçunun ayrımına ilişkin özel bir makalemiz bulunduğundan konuyu burada tekrar etmemekte uyuşturucu madde suçlarına ilişkin diğer suç vasfı yanılgılarından birkaçına örnek vermekteyiz.
a) Uyuşturucu maddeyi nakletme yerine ithalden ceza verilmesi;
Sanığın eylemi uyuşturucu maddeyi ithal veya ihraç etme olarak değerlendirildiğinde 20 yıldan 30 yıla kadar hapis cezasını gerektirirken, eylemin nakletme olarak nitelendirilmesi halinde 10 yıl hapis cezası gerektirmektedir.
Dolayısıyla suç vasfında yanılgı verilecek ceza miktarı açısından anormal fark doğurmaktadır.Sanığın yakalanan uyuşturucu maddeleri Türkiye’de bırakacağına veya başkasına vereceğine dair yeterli delil bulunmadığı, transit geçiş niteliğindeki eyleminin ithal değil, uyuşturucu madde nakletme suçunu oluşturduğu, TCK’nın 188/3. maddesi yerine, 188/1. maddesi uyarınca ithal suçundan hüküm kurularak fazla ceza verilmesi hatalıdır.(Yargıtay 20. Ceza Dairesi 27.10.2016)

b) Suç delillerini gizleme yerine uyuşturucu madde ticaretinden ceza verilmesi
Hatalı şekilde uyuşturucu madde ticaretinden mahkum edilen sanığın eylemi suç delillerini gizleme olarak nitelendirildiğinde 6 aydan 5 yıla kadar hapis gerektirmekte olup sanık bu madde uyarınca mahkum edilse dahi ceza verilirken alt sınırdan ciddi oranda uzaklaşılmadığı sürece muhtemelen hapis dahi yatmayacaktır.
Dolayısıyla suç vasfında yanılgı, verilecek ceza miktarı açısından anormal fark doğurmaktadır.Sanığın eski eşi olan diğer sanığın uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna iştirak ettiğine ilişkin yeterli delil bulunmadığı, arama yapmak için görevliler geldiği sırada, esrarların ele geçmesini önlemek amacıyla 4 paket esrarı pencereden dışarıya atmak şeklinde gerçekleşen eyleminin TCK’nın 281. Maddesinde tanımlanan “suç delillerini gizleme” suçunu oluşturduğu gözetilmeden, hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan mahkûmiyet hükmü kurulması hatalıdır.
2) Sanığın yardım eden yerine fail olarak cezalandırılması;
TCK.’nın 39 maddesine göre suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, 15 yıldan 20 yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, 10 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.
Yani süreli hapis cezası (örneğin 20 yıl hapis) verilmesi gereken bir eylemde yardım eden kişiye en fazla 8 yıl hapis cezası verilebilecektir. Dolayısıyla yardım eden kişinin hatalı şekilde fail olarak nitelendirilmesi haksız yere oldukça fazla ceza yatmasına sebep olacaktır.
Uyuşturucu madde kullanıcısını diğer sanığı götürüp buluşturarak uyuşturucu madde temin etmesini sağladığı dosya kapsamına uygun biçimde kabul edilen sanığın eyleminin yardım etme niteliğinde olduğu dikkate alınarak cezasından TCK’nın 39. maddesi uyarınca indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi suretiyle fazla ceza tayini hatalıdır.

3) Suçun 3 veya daha fazla kişi ile işlendiğinden bahisle fazla ceza verilmesi:
TCK’nın 188/5 maddesine göre uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının, 3 veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.
Sanığın diğer sanıklar Murat, Muhammed ve Hasan’la iştirak iradesi ile hareket ettiğine dair yeterli delil bulunmadığı dolayısıyla uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun üç veya daha fazla kişi ile birlikte işlenmesi durumunun söz konusu olmadığı anlaşıldığından, sanık hakkında hükmolunan temel cezanın TCK’nın 188/5. maddesi uyarınca arttırılmayacağının gözetilmemesi hatalıdır.
4) Hatalı şekilde TCK. 43. zincirleme suç hükümlerinin uygulanması:
“…Sanığın başkasına vermek üzere üzerinde bulundurduğu 2 paket eroini birden çok kişiye vereceğine dair her türlü şüpheden uzak kesin delil bulunmadığı gözetilmeden sanık hakkında TCK’nın 43. maddesinde öngörülen “zincirleme suç”
hükümlerinin uygulanması suretiyle fazla ceza tayin edilmesi.
5) Hatalı şekilde teşdiden ( alt sınırdan uzaklaşılarak ) ceza verilmesi;
“…. Sanıklar hakkında TCK’nın 188/3. maddesi gereğince dosya kapsamına uymayan ve yasada belirtilmeyen gerekçelerle alt sınırdan uzaklaşılarak hapis cezasına hükmedilmesi.
6) Uyuşturucu madde niteliğinin yanlış değerlendirilmesi;
“…..Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’nün raporuna göre; suç konusu uyuşturucu maddelerin esrar ve MDMA etken maddesini içeren tabletler olduğu, MDMA etken maddesinin TCK’nın 188. maddesinin 4. fıkrasında sayılan uyuşturucu ve uyarıcı maddeler arasında yer almadığı gözetilmeden, sanığın cezasının TCK’nın 188/4. maddesi uyarınca arttırılması yasaya aykırı …
Uyuşturucu madde suçlarından hatalı şekilde fazla ceza verilmesine dair sebepler ve örnekler bunlarla sınırlı değildir, hatta bu makalede yer alan bilgiler uyuşturucu suçlarına bakan ceza avukatlarının bu konuda bilmesi gerekenlerin %10’u dahi değildir.

Eğer uyuşturucu madde suçlarından sanık olarak yargılanıyorsanız, cezalandırıldıysanız hatta cezanız kesinleştiyse bile uyuşturucu madde suçlarına ilişkin güncel hukuki mevzuata ve teknik donanıma (Yargıtay ve İstinaf uygulamalarına, binlerce karara) hakim bir ceza avukatından destek almanız tavsiye olunur.
Çünkü suç işlemiş olsanız ve beraat etmeniz teknik olarak hiçbir şekilde mümkün olmasa dahi hak ettiğinizden fazla ceza almış olabilirsiniz ve bu durum yakınlarınıza bir an önce kavuşmanızı engelliyor olabilir.
Bu konu hakkındaki benzer makalelerimiz için tıklayın

UYUŞTURUCU SUÇLARINDA BERAAT VERİLMESİ GEREKİR İKEN DÜŞME KARARI VERİLMESİ
KonyaBölge Adliye Mahkemesi3. Ceza Dairesi Esas : 2020/394Karar : 2020/359Karar Tarihi : 03/02/2020
Dairemizce dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda; Sanık hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, yerel mahkeme tarafından eylemin ticaret değil uyuşturucu madde kullanmak amacıyla bulundurma suçunu oluşturduğu kabul edilerek kullanmadan da ayrı soruşturma yürütülerek Konya 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2019/521 Esas sayılı dosyasında kamu davası açıldığı ve karara bağlandığı gerekçesiyle açılmış dava nedeniyle CMK’nın 223/7 maddesi gereğince kamu davasının reddine karar verilmiş ise de; Sanığın sübut bulan kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan ayrıca soruşturma yapılarak kamu davası açıldığı ve karara bağlandığı göz önüne alınarak sanığın sübut bulmayan uyuşturucu madde ticareti suçundan beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeksizin yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi, Kanuna aykırı, sanık müdafiinin istinaf itirazları bu nedenle yerinde olduğundan HÜKMÜN BOZULMASINA, CMK’nın 280/1-a ve 303/1-a maddeleri uyarınca bu aykırılığın yeniden yargılama yapılmaksızın düzeltilmesi mümkün bulunduğundan; 1-Sanık Ali S. hakkında üzerine atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan açılan kamu davasında sanığa yüklenen suçu işlediğinin sabit olmaması sebebiyle CMK 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE, 2-Beraat eden sanığın tutuklu kaldığı süre yönünden CMK’nun 141 ve 142 maddeleri uyarınca kararın kesinleştiğinin kendilerine tebliğ edildiği veya kararın kesinleştiğini öğrendiği tarihten itibaren 3 ay, her halukarda kesinleşmenin üzerinden 1 yıl geçinceye kadar ikametine en yakın Ağır Ceza Mahkemesinde tazminat davası açma hakkının bulunduğunun bildirilmesine,3-Sanığın kendisini vekil ile temsil ettirdiği anlaşıldığından, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre 6810 TL vekalet ücretinin hazineden alınarak sanığa verilmesine,4-Konya C. Başsavcılığı’nın 21/05/2019 tarih, 2019/5350 emanet numarası ile adli emanete alınan; “Ankara KPL Müdürlüğü’nün mührü ile mühürlü bez torba içerisinde 37,5 gram ağırlığında eroin ” uyuşturucu maddenin ve Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü’nün 08/05/2019 tarihli ANK-KİM-19-04006 sayılı uzmanlık raporu ile alınan şahit numunelerin karar kesinleştiğinde TCK 54/1-4 Maddesi gereğince MÜSADERESİNE,5-Yargılama giderlerinin kamu üzerinde bırakılmasına, HÜKMÜN DÜZELTİLEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE, CMK’nın 291/1-2. maddeleri uyarınca, kararın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dairemize verilecek dilekçe veya tutanağa geçirilmek üzere zabıt kâtibine beyanda bulunmak ya da bir başka İlk Derece Ceza Mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi aracılığıyla dilekçe gönderilmek suretiyle, Yargıtay (TEMYİZ) yolu açık olmak üzere, 03/02/2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.









