Etiket: avukatlar

  • Emeklilik sebebiyle fesih ve öncesinde işçinin başka işyerine başvurusu

    Emeklilik sebebiyle fesih ve öncesinde işçinin başka işyerine başvurusu

    15 yıl+3600 den yaş hariç kısmi emeklilik şartını sağlayan işçinin, iş akdini emeklilik sebebiyle feshetmeden önce başka iş yerinde iş başvurusu yapması kanuna karşı hile olarak değerlendirilemeyeceğine ilişkin Yargıtay kararını paylaşıyoruz.

    1475 sayılı Kanun’un 14/5. bendi kapsamında yaş hariç emeklilik sebebiyle ayrılmalarda işçi ayrıldığı tarihte sigortalılık süresini ve prim gün sayısını tamamlamış ise kıdem tazminatına hak kazanacaktır.

    Zira, yasadan doğan bir hakkı ( emeklilik) bulunmaktadır. İşçinin daha sonra başka bir işverene ait işyerinde çalışmaya başlaması, ayrılmadan önce diğer işyeri ile görüşme ve hatta sözleşme yapması kanuna karşı hile olarak değerlendirilemez.

    15 yıl 3600 gün yaş şarti dışindaki emeklilik koşullarını taşıyan işçinin bu hakkını kullanması ve ayni zamanda başka işyeri ile görüşmüş olması konusu hakkında Yargıtay 9. Hukuk Dairesi  2016/29768 E.  ,  2020/14937 K. Sayılı kararı

    Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü( emeklilik )


    YARGITAY KARARI

    Davacı isteminin özeti

    Davacı vekili, davacının davalı işyerinde 18/09/2008-04/09/2015 tarihleri arasında bilgi teknolojileri departmanında iş analist yöneticisi olarak çalıştığını, davacının 04/09/2015 tarihinde 15 yıllık sigortalılık süresi ve 3600 gün ( yaş dışında emeklilik koşullarını sağlamak) prim ödeme süresini tamamladığına dair SGK’dan yazı alarak işveren sunarak işten ayrıldığı halde bugüne kadar kendisine herhangi bir ödeme yapılmadığını ileri sürerek kıdem tazminatı alacağına hükmedilmesini talep etmiştir.

    Davalı cevabının özeti

    Davalı vekili; davacının iş akdini haksız bir şekilde tek yanlı iradesi ile sona erdirdiğini, davacının Mülga 1475 sayılı Kanunu’nun yürürlükteki 14/1-5. bendine dayanarak iş sözleşmesini sonlandırmış olsa da davacının asıl amacının( emeklilik değil ) başka bir işyerinde çalışmak ve kanun hükümlerini dolanmak, kanuna karşı hile yapmak suretiyle hak etmediği halde kıdem tazminatı almak olduğunu, davacının talebinin Medeni Kanunun 2. maddesinde düzenlenen şekliyle hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu beyanla, davanın reddini istemiştir.

    Mahkeme kararının özeti:

    Mahkemece, toplanan delillere ve bilirkişi raporuna göre,davacının iş akdinin sona erdiği 04/09/2015 tarihinden önce farklı bir şirkete iş başvurusunda bulunduğu, söz konusu şirket tarafından davacıya iki defa ücret teklifinde bulunulduğu, davacının söz konusu firmada 14.09.2015 tarihinde işe girişinin yapıldığı, firmaya verilmek üzere işe girişte gerekli evrakları topladığı buna göre davacının yasanın tanıdığı hakkı ( emeklilik sebebiyle iş bırakma ) kötüye kullandığının anlaşıldığı belirtilmek suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.

    Temyiz

    Karar süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

    Gerekçe

    1-Davacının kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmadığı taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.1475 sayılı Kanun’un 14. maddesine 25.08.1999 gün ve 4447 sayılı Kanun’un 45. maddesi ile 5. bent eklenmiştir. Anılan hükme göre, işçinin emeklilik konusunda yaş hariç diğer kriterleri yerine getirmesi halinde kendi isteği ile işten ayrılması imkanı tanınmıştır.

    Başka bir anlatımla, sigortalılık süresini ve pirim ödeme gün sayısını tamamlayan işçi, yaş koşulu sebebiyle emeklilik hakkını kazanmamış olsa da, işyerinden anılan bent gerekçe gösterilmek suretiyle ayrılabilecek ve kıdem tazminatına hak kazanabilecektir.

    Somut olayda; davacı vekili müvekkili işçinin, 1475 sayılı Kanunu’nun yürürlükte bulunan 14/1-5. maddesine dayanarak emeklilik nedeni ile iş sözleşmesini sonlandırdığını ileri sürerken; davalı işveren vekili ise, davacının asıl amacının başka bir işyerinde çalışmak olduğunu, öne sürdüğü fesih gerekçesinin kanuna karşı hile mahiyetinde olduğunu savunmuştur.

    Mahkemece; davacının, davalı işveren nezdinde çalışmasını sürdürürken dava dışı ‘… Teknoloji Anonim Şirketi’ unvanlı şirkete 22.05.2015 tarihinde iş başvurusunda bulunduğu, 02.06.2015 tarihinde yapılan görüşme sonrasında davacıya 14.07.2015 ve 02.09.2015 tarihlerinde iş teklifinde bulunulduğu, Sosyal Güvenlik Kurumundan gelen kayıtlara göre davalı işyerinden ayrılmasının akabinde 14.09.2015 tarihinde söz konusu şirket nezdinde işe girişinin yapıldığı, davacınınn 01.09.2015 tarihinde nüfus cüzdan örneği, yerleşim yeri ve diğer adres belgesi tanzim ettirdiği, e-devlet sistemi üzerinden 01.09.2015 tarihinde özel iş-işçi maksatlı … Teknoloji A.Ş.’ye verilmek üzere adli sicil kaydı belgesi aldığının belirlendiği, bu tespitlere göre davacının 1475 sayılı Kanunun 14/1-5 maddesiyle sunulan haktan, emeklilik nedeniyle yaşı beklemek maksadıyla yararlanmak için değil, daha iyi şartlarda başka bir işyerinde çalışmak için iş akdini feshettiği,gerekçesi ile kıdem tazminatının reddine karar verilmiştir.1475 sayılı Kanun’un 14/5. bendi kapsamında yaş hariç emeklilik sebebiyle ayrılmalarda işçi ayrıldığı tarihte sigortalılık süresini ve prim gün sayısını tamamlamış ise kıdem tazminatına hak kazanacaktır.

    Zira, yasadan doğan bir hakkı( emeklilik ) bulunmaktadır. İşçinin daha sonra başka bir işverene ait işyerinde çalışmaya başlaması, ayrılmadan önce diğer işyeri ile görüşme ve hatta sözleşme yapması kanuna karşı hile olarak değerlendirilemez.

    Dosya içeriğine göre; davacı işçi, fesih tarihinde yaş hariç diğer emeklilik koşullarını sağlamış, bu tarih itibari ile kıdem tazminatına hak kazanmıştır. Ayrıca davacının iş sözleşmesini feshettikten sonra başka bir iş yerinde çalışmaya başlaması Anayasal güvence altında olan çalışma özgürlüğü kapsamında olup, yasanın kendisine verdiği hakkı kullanan davacının kötü niyetli davrandığından söz edilmesi mümkün değildir.

    Kanunda tanınan bu hakkın amacı; işyerinde çalışarak yıpranan ve bu arada sigortalılık yılı ile prim ödeme süresine ait yükümlülükleri tamamlayan işçinin, emeklilik için yaşı beklemesine gerek olmadan iş sözleşmesini aktif sonlandırabilmesine imkân tanımaktır.

    Davacının kıdem tazminatı talebinin kabulü yerine, yazılı gerekçeyle talebin reddine karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

    Sonuç

    Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 05.11.2020 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

    Kararda görüleceği üzere 15 yıl 3600 prim günü dolan yaş dışında emeklilik koşullarını taşıyan kişiye tanınan hakkın kanuni bir hak olduğu, kanunda hiç bir sınırlama da getirilmediği, bu hakkın kullanılması sonrasında işçinin çalışmak istemesinin ya da bu hakkı kullandıktan sonra çalışacağı yerle görüşmesinin kanuna karşı hile olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı vurgulanmıştır.

    İşverenler özellikle 15 yıl 3600 gün yaş koşulları dışında emeklilik sebebiyle iş akdini fesheden işçinin her şart altında ödeme yapmasının faydasına olacağı da bu karardan anlaşılmaktadır. Fesih iradesinin samimi olmadığı ya da kanuna karşı hile niteliği taşıdığı savunmaları yargı da itibar görmediği aşikardır.

    Konu hakkında görüşlerinizi aşağıda yorum kısmında paylaşabilirsiniz.


  • Ödeme emri tebliğ edilmeden borç ödenirse harç alınır mı

    Konu hakkında gerek Bölge Adliye Mahkemesi gerekse de Yargıtay aynı yönde karar vermiştir.Bu kararlara göre haricen öğrenme tebliğ sayılmadığından borcun ödenmesi halinde dosyada borçludan tahsil harcı alınamaz.

    KONYA B.A.M 7. HUKUK DAİRESİ 2019/1040 Esas, 2019/1058 K sayılı kararı

    YARGITAY 12. Hukuk Dairesi 2019/11545 E, 2020/4925 K sayılı kararı ile onanmıştır.

    ÖDEME EMRİ TEBLİĞ EDİLMEDİKÇE HARİCEN ÖĞRENME İLE DE TAKİP KESİNLEŞMEZ. Borçluya ödeme emri tebliğ edilip takip kesinleştirilmeden yapılan işlemler doğru değildir.


    İcra takiplerinde takip çıkışı üzerinden 492 sayılı Harçlar Kanunu‘na ekli (1) sayılı tarifenin B/I- 3. fıkrasında belirtilen ve takip safhalarına göre tahsil harcı alınır ancak bu tahsil harcının doğabilmesi için takibin o safhasının yerine getirilmesi gerekir.

    Ödeme veya icra emrinin tebliği, haciz işleminin yapılması veya satış işleminin kesinleşmesi gibi ödeme emri veya icra emrinin tebliğe çıkarılması fakat tebliğ edilmesinden önce yapılan ödemelerden ve icra takibinden vazgeçme halinde tahsil harcı almak mümkün değildir. 492 sayılı Harçlar Kanunu’nda harç alacağının doğması için ödeme veya icra emrinin tebliği gereklidir

    Harç, yapılan bir hizmet karşılığı olarak Devletin aldığı bir paradır. Tahsil harcı da, bu amaca yönelik olup ve alacaklıya tediye (veya borçlunun ödemesi alinde) sırasında alındığına göre, takip masrafları çıkarıldıktan sonra geri kalan miktar üzerinden hesaplanması gerekir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Çünkü alacaklıya yapılan hizmet, kendisine yapılan ödeme kadardır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun Esas: 2004/12–336 Karar: 2004/338 Tarih: 09.06.2004 tarihli kararında da belirtildiği üzere, “İcra tahsil harcı, alacağın ödenmesi sırasında tahsil olunur. Devlet, verdiği hizmet yani yaptığı tahsilât kadar harç almayı hak etmiştir.” (YKD Ocak-2005 Sf:9)

    İcra dosyasında hiçbir tahsilât olmadığı halde HACZİN kaldırılmasını istemiş olmayı ‘ALACAĞIN TAHSİL EDİLDİĞİNE “KARİNE” SAYMAK’ ÇOK BÜYÜK BİR HATADIR. Kanunun öngörmediği bir karine YORUM YOLU İLE GETİRİLEMEZ. İcra İflas Kanununda ve Harçlar Kanununda YORUM VEYA KIYAS YAPILAMAZ.

    Eğer bu duruma en küçük bir açık verilirse, şimdi yaşanılan durum gibi anlamsız durumlarla karşılaşılır. Anlamsız durumlara örnek olarak : Örneğin icra dosyasında iki adet ayrı hacizli mal var, bir tanesi üzerindeki haczin kaldırılması istendi ne olacak ?

    – Mahcuz mala ilişkin satış süreleri içerisinde satış istenmedği için haciz yasa gereği kendiliğinden düştü, kendiliğinden düşen haciz için tahsil harcı kimden alınacak ?

    -Yasaların çoğu ve Hukuk mantık dışı değildir. Hukukçu veya hukukla ilgili olan veya olmak zorunda kalan serbest veya devlete bağlı olan kişilerin BİR MESELEYİ ANLAMAYA ÇALIŞIRKEN, SABİT FİKİRLİ OLMAMALARI, KENDİ HAKKANİYET DUYGULARINA GÖRE DEĞİL DE HUKUKUN ÖNGÖRDÜĞÜ HAKKANİYETE GÖRE meseleleri anlamaya çalışmalarında büyük yarar olduğu kanaatindeyim.

  • Zorunlu Din Dersi Kararı

    Zorunlu Din Dersi Kararı

    D A N I Ş T A Y

    8. DAİRE

    Esas No : 2006/4107


    Karar No : 2007/7481

    İstemin Özeti : Davacının, … İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olan çocuğunun, zorunlu din dersi eğitiminden muaf tutulması yönündeki 16.02.2005 tarihli başvurusunun reddine ilişkin 8.3.2005 gün ve 611 sayılı İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü işleminin iptali istemiyle açılan davada;

    Anayasanın 24. maddesinin ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12. maddesinin incelenmesinden; ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında, din kültürü ve ahlak öğretiminin de yer aldığı; İslam dini esaslarına göre yapılan bu öğretimin, ancak bu din dışındaki kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olduğu; davacı tarafından, çocuğunun hiç din dersi almaması istenmekte ise de, yukarıda belirtilen hükümler gereğince bu dersten muaf tutulmasının mümkün olmadığı; bu nedenle, tesis edilen işlemde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davayı reddeden İstanbul 6. İdare Mahkemesinin 30.12.2005 gün ve E : 2005/1153, K : 2005/2726 sayılı kararının;

    Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk hükmü haline gelmiş olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu Protokolün 2. maddesi değerlendirilmeden usul ve yasaya aykırı karar verildiği öne sürülerek, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49.maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istemidir.

    Savunmanın Özeti : Dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu ve Mahkeme kararının onanması gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hakimi …….. Düşüncesi : Anayasanın 24. maddesinde, din kültürü ve ahlak öğretiminin zorunlu dersler arasında olduğunun belirtilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen öğretimin adının din kültürü ve ahlak bilgisi olmasına rağmen, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi olarak kabul edilemeyeceğinin tespit edilmiş olması ve din eğitiminin de ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olması karşısında, bu haliyle din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu tutulmasında hukuka uyarlık bulunmamakta olup, aksi yöndeki Mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

    Danıştay Savcısı ……. Düşüncesi : Anayasanın “II. Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2.maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” , “IV. Değiştirilemeyecek hükümler” başlıklı 4.maddesinde, “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hükmü ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” hükümlerine yer verilmiştir.

    Belirtilen maddeler ile laik niteliği en üst yasa metni olan Anayasada açıkça vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bu metne göre; resmi bir dininin bulunmaması, hiçbir dini inancı bulunmayanlar da dahil olmak üzere her türlü din ve inanca eşit mesafede, ancak koruyucu bir biçimde durması, kimsenin inancından dolayı ayrımcılığa tabi tutulması uygulamasına olanak sağlamaması, kimsenin tabi olmadığını beyan ettiği bir dinin öğretisini zorunlu olarak almasına neden olacak bir uygulamaya gitmemesi gerekmektedir.

    Kuşkusuz ki Devlet bu alanda, denetleme, düzenleme, koruyucu ve geliştirici, tarafsız eğitimi sağlayıcı alt yapıyı kurma görevini Anayasal yükümlülük nedeniyle yerine getirmeli, bu alanda oluşabilecek boşluğun Devlet örgütü dışında örgütler tarafından doldurulmasına da fırsat vermemelidir.

    Öte yandan, Anayasanın “VI. Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24.maddesinde, “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.

    1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12.maddesinde ise, “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” hükmüne yer verilmiştir. Yine Anayasanın “Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90.maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.

    Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” denilmiş, aynı fıkraya 7.5.2004 tarih ve 5170 sayılı Yasanın 7.maddesi ile eklenen ek cümlesinde ise, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından 18.3.1954 tarihinde onaylanan ve 19.3.1954 tarih ve 8662 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan onay ile Türkiye açısından bağlayıcı niteliğe kavuşan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesinin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrasında “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” hükmü yer almaktadır.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar 11.protokol ile değiştirilen ve “eğitim hakkı” başlığını taşıyan 2.maddeye 3 mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu nedeniyle 1 nolu protokolün 2.maddesine çekince koymuşsa da İHAS’nin 9.maddesi bu konuda yeterince açık hüküm içermektedir.

    Söz konusu 9.madde herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olduğunu belirtmekle, herhangi bir kimsenin belirli bir din doğrultusunda zorunlu eğitimini yasaklamakta, tersine herkesin inandığı din veya sahip olduğu inanç doğrultusunda (hiçbir dine inanmaması halinde dahi) eğitimine katkıda bulunulması gerektiğini kurala bağlamaktadır. Aksi bir düşünce, maddenin 2. fıkrasında yer alan genel sınırlamalara ek, madde ile öngörülmeyen özel bir sınırlama getirmek anlamına gelir. Bu bağlamda, Anayasanın 24.maddesinin 3.fıkrası, İHAS’ın 9.maddesi ve 1739 sayılı Kanunun 12.maddesinin paralel hükümler taşıdığı açıktır.

    Öte yandan, laiklik niteliği en üst düzey yasa metni ile açıklanan ve bu metnin çeşitli maddeleriyle desteklenen bir devlette, bir başka anlatımla herhangi bir dine mensup olduğu Anayasaya göre hiçbir belgede belirtilmemesi gereken vatandaşların, nüfus cüzdanında yazılı ve hiçbir hukuksal bağlayıcılığı olmayan din hanesinde yazan ibareye dayanılarak o kişinin, İslam dinine mensup olduğu ve bu bağlamda İslam dinine mensup olanlar için zorunlu tutulan din kültürü ve ahlak öğretimi dersine sorgusuz ve koşulsuz olarak tabi olacağı biçiminde algılayarak Anayasa maddesi ve ilgili Kanun hükmünü bu biçimde yorumlamak da olası değildir. Çünkü temel bulgu olarak alınan nüfus cüzdanında yer alan din hanesi, Türkiye Cumhuriyetinin “laik devlet” niteliği nedeniyle Anayasal düzeyde zorunlu tutulmuş bir kimlik bilgisi değildir.

    Bu bağlamda, Anayasanın, zorunlu din ve ahlak eğitimi ve öğretimine ilişkin düzenlemeleri içeren 24.maddesinin 3.fıkrası hükmü, aynı Anayasanın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik bir devlet olduğunu açıkça vurgulayan maddeleriyle çelişse de bu madde hukuk aleminde varlığını sürdürdüğü sürece, söz konusu Anayasa maddesinin İHAS’nin 9.maddesiyle birlikte düşünülmesi halinde, zorunlu niteliğini koruyan düzenlemenin uygulamada bu dersi alacak öğrencilere bir seçenek sunması, öğrencilerin velisi aracılığıyla inandığı dini öğreti veya inanç doğrultusunda eğitim almasına olanak tanınması, bunun alt yapısının oluşturulmasının ise laik devlet tarafından sağlanması gerekmektedir.

    Bu nedenle, laik devlet niteliği nedeniyle ve İHAS’nin 9.maddesiyle paralel düzenleme içeren Anayasanın 24.maddesinin 3.fıkrasında yer alan hükme göre, İslam dini içinde “Alevilik mezhebine” bağlı olduğunu beyan eden öğrenci velisine hiçbir seçenek sunulmadan, Alevilik inancının tersine öğretimde bulunulduğunu iddia ettiği dersin zorunlu tutulmasında, Anayasanın 2.maddesiyle İHAS’ın 9.maddesine aykırılık bulunduğundan tesis edilen işlemde isabet bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

    Tokmak, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    TÜRK MİLLETİ ADINA
    Hüküm veren Danıştay Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü:

    Uyuşmazlık; davacının, … İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olan çocuğunun, zorunlu din dersi eğitiminden muaf tutulması yönündeki 16.02.2005 tarihli başvurusunun reddine ilişkin 8.3.2005 gün ve 611 sayılı İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü işleminin iptali isteminden kaynaklanmaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “VI. Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24. maddesinde; “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14′ üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

    Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır. Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz,” hükmü yer almaktadır.

    1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12. maddesinde de; “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” hükmüne yer verilmiştir.

    Dosyanın incelenmesinden; davacı tarafından, …. İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olan çocuğunun, zorunlu din dersi eğitiminden muaf tutulması istemiyle 16.2.2005 tarihinde İstanbul Valiliğine başvurulduğu; bu başvurunun, Anayasanın 24. maddesi ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12. maddesi gerekçe gösterilerek reddedilmesi üzerine, çocuğunun zorunlu din dersine tabi tutulmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu Protokolün 2. maddesine aykırı olduğu, iradesi ve istemi dışında uygun görmediği bir müfredat programı ile düzenlenmiş olan din eğitimine tabi tutulamayacağı ileri sürülerek, bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

    Davacı tarafından, zorunlu din dersinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu Protokolün 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 04.11.1950 tarihinde imzalanmış ve 03.09.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 04.11.1950 tarihinde imzalanmış ve Sözleşme ile bağlanma işlemi tamamlanmak üzere, 19.3.1954 tarih ve 8662 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Buna Ek Protokolün Tasdiki Hakkında Kanun” çıkarılarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye açısından bağlayıcı hale gelmiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrasında; “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir” hükmü, aynı maddenin 2. fıkrasında da; “Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir” hükmü yer almaktadır.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No’lu Protokolünün 11 No’lu Protokol ile değiştirilen “Eğitim hakkı” başlıklı 2. maddesine, Türkiye tarafından 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu gerekçe gösterilerek çekince konulmuş ise de; 1 No’lu Protokolün “Eğitim Hakkı” başlıklı 2. maddesinde; “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir” düzenlemesine yer verilmiştir.

    Bununla birlikte, davacının, ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen eğitimin kendi dini ve felsefi inançlarına uygun bir müfredatla verilmediğini ileri sürerek çocuğunun din dersinden muaf tutulması talebi karşısında, uyuşmazlığın Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatından kaynaklandığı sonucuna ulaşıldığından, inceleme Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatına ve bu müfredat çerçevesinde davacının talebinde haklılık bulunup bulunmadığına yönelik yapılmıştır

    .Anayasa Mahkemesinin 16.09.1998 gün E : 1997/62, K : 1998/52 sayılı kararında; “Laik devletin, doğası gereği resmi bir dininin bulunmaması, belli bir dine üstünlük tanımamasını, onun gereklerini yasalar ve diğer idari işlemlerle geçerli kılmaya çalışmamasını gerektirir. Bu bağlamda, laik bir devlette belli bir dinin, eğitim ve öğretimi zorunlu hale getirilemez.

    Anayasanın 24. maddesinin dördüncü fıkrasına göre, din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.

    Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılmasının nedeni, maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi bu konudaki eğitim ve öğretim özgürlüğünün kötüye kullanılmasını engellemektir. Dinler hakkında yansız ve tanıtıcı bilgiler vermek ve ahlaki değerleri benimsetmek amacıyla din kültürü ve ahlak öğretimi dersleri ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına alınmıştır. Din eğitimi yerine “din kültürü” dersinden söz edilmesi de bu amacı açıkça ortaya koymaktadır.

    Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi, ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin iznine bağlı tutulmuştur.” değerlendirmeleri yer almıştır.

    Dava konusu uyuşmazlık Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirlediği hukuki durum çerçevesinde değerlendirilerek, ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen öğretime ilişkin müfredatın “din kültürü ve ahlak öğretimi” mi yoksa “din eğitimi” mi olduğunun tespiti gerekmektedir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 09.10.2007 tarih ve Başvuru No: 1448/04 sayılı H.. ve E.. kararında; başvuranların Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinden muaf tutulması taleplerine yönelik olarak, Milli Eğitim Bakanlığınca onaylı 4., 5., 6., 7. ve 8. sınıflarda okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisine ilişkin beş ders kitabının içerikleri incelenerek; “4. sınıf ders kitabında, öğretimin, din kavramına, ahlak ve din, yaratan ve yaratılan, aile ve din arasındaki ilişkinin incelenmesine ve Hz. Muhammed’in hayatına ilişkin bilgi verilmesine yöneldiği; 5. sınıf ders kitabının, “Allaha inanıyorum” ifadesinin anlamının açıklanması ile başladığı; özellikle İslamiyetin temel kavramlarını öğretme odaklı olduğu; inancın açıklanması; namaz, ibadet yeri olarak cami, Ramazan ayında yapılan duaların niteliği;

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Hz. Muhammed’in aile hayatı ile isimleri Kur’an’ da geçen peygamberlere genel olarak değinildiği; 6. sınıf ders kitabının, günlük namazlar ile başladığı; her müslümanın günde beş kez namaz kılması gerektiğinin açıklandığı; ilgili ritüellerin kitapta tasvir edildiği; daha sonra yardımseverlik, vatan ve millet sevgisi, zararlı davranışlar, dostluk ve kardeşlik, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an olmak üzere dört kutsal kitap konularına değinildiği; 7. sınıf ders kitabında, Kur’an bilgisi, din ve yüksek ahlak standartları arasındaki ilişki, hac ve kurban, melekler ve görünmez varlıklar, öteki dünya inancı ve aile konularının vurgulandığı; ayrıca temel dinler olan Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerin on beş sayfanın üzerinde anlatıldığı; 8. sınıf ders kitabının, Hz.Muhammed’in yüksek ahlaki standartlarını, kültür ve dini, din kavramlarını, akıl ve bilimi, kader inancını, inanç ve davranış arasındaki bağlantıyı tartıştığı; bu kitapta aynı zamanda, “dine farklı yaklaşımlar”, “dinlerin ve islamiyetin öğütleri”, “laiklik”, ” din ve vicdan özgürlüğü” gibi konulara da yer verildiği;

    Bu ders kitaplarında, öğrencilerden Kur’an’da yer alan birçok sureyi ezberlemelerinin istendiğinin de anlaşıldığı; Hükümet tarafından, 9. sınıflar için hazırlanan ders kitabının sunulduğu; bu ders kitabının, insanın evrendeki yerinin incelemesiyle başladığı; daha sonra insan doğası ve din, dinin insan yaşamındaki yeri ile monoteizm, politeizm, gnostisizm, agnostisizm ve ateizm gibi çeşitli inanç şekilleri gibi başlıklar yer aldığı; namaz, temizlik ile namaz arasındaki bağlantı gibi birçok kavram için açıklamaların bulunduğu ve bu bölümde, gusül ve abdestin nasıl alınması gerektiğinin gösterildiği; ayrıca İslamiyet ile ilgili bilgi vermek amacıyla Hz. Muhammed’in hayatı, Kur’an ve temel kavramlar (tefsir, sureler,vs.) gibi bazı temel öğelerin anlatıldığı; kitabın geri alan kısmının ise, genel olarak aile ve değerler, vatan, bayrak, özgürlük, bağımsızlık, insan hakları, laiklik, laik devlet, Atatürk ve laiklik, gibi kavramlarla ilgili olduğu ve son olarak, kitabın Türk tarihi bağlamında Türkler ve İslamiyet konusunu ele aldığı; bu bölümde, “Gök-tanrı” kavramı, Manihaizm, Budizm, Hristiyanlık ve Musevilik gibi Türklerin önceki inançlarının incelendiği ve Ebu Hanife (doğum 699, ölüm 767, Hanefi Mezhebinin kurucusu), İmam Şafii (doğum 767, ölüm 820, Şafii Mezhebinin kurucusu), Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli gibi Türklerin islam anlayışını etkileyen kişilerin de ele alındığı,” yönünde tespitlerde bulunulmuştur.

    Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında, Milli Eğitim Bakanlığının 19 Eylül 2000 tarih ve 373 sayılı kararı ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine ilişkin olarak laiklik, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ilkelerine saygı çerçevesi içinde öğretilmesini ve bir barış ve hoşgörü kültürü geliştirilmesini, aynı zamanda temel dinlerin tümüyle ilgili bilgi verilmesi, öğrencilerin Musevilik, Hristiyanlık, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerin tarihsel gelişimi, temel özellikleri ve öğretilerinin içeriği hakkında bilgi sahibi olmasını, Musevilik ve Hristiyanlıkla ilişkili olarak İslamiyetin konumunu nesnel ölçütler kullanarak değerlendirebilmelerini sağlamak şeklinde belirlediği, rehber ilkelerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No’lu Protokolün 2. maddesinde öngörülen çoğulculuk ve nesnellik ilkeleriyle açıkça uyumlu olduğu belirlenmiştir.

    Ayrıca Mahkeme, Türk Anayasası tarafından güvence altına alınan laiklik ilkesinin, Devletin belli bir din veya inançtan yana olmasını engellediğini, dolayısıyla Devlete tarafsız hakemlik rolünde rehberlik ettiğini ve kesinlikle din ve vicdan özgürlüğünü içerdiğini belirtmiştir. Anılan Mahkemece, söz konusu müfredatın incelemesi sonucunda, Türkiye’de hakim olan dinsel çeşitliliğin, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde dikkate alınmadığı, özellikle Alevi inancına sahip topluluğun Türk nüfusundaki oranının çok büyük olmasına rağmen, öğrencilerin Alevi inancının itikat veya ibadet unsurları hakkında eğitim almadığı, 9. sınıfta bu inancın ortaya çıkışında en büyük etkisi olan iki şahsiyetin yaşam felsefesinin öğretilmesinin, bu öğretimdeki eksiklikleri gidermekte yetersiz kaldığı, değerlendirmesi yapılmıştır.

    Öte yandan, ebeveynlerin, çocuklarını her zaman aydınlatabileceği; öğütler verebileceği ve eğitici olarak çocukları üzerinde doğal ebeveynlik fonksiyonlarını uygulayarak ve onları kendi dini ve felsefi kanaatleri doğrultusunda yönlendirebileceğinden, taraf devletlerin muafiyetle ilgili düzenlemeleri dikkate almaksızın din öğretimini okul müfredatına dahil etmeleri durumunda, ebeveynlerin meşru olarak bu öğretimin nesnellik ve çoğulculuk ölçütlerini karşılayacak ve kendi dini veya felsefi kanaatlerine saygılı bir şekilde düzenlenmesini bekleyebilecekleri belirtilmiştir.

    Bu bağlamda, Mahkemenin demokratik bir toplumun eğitimde çoğulculuğu benimsemesinin, öğrencilerin dini konular hakkında düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü çerçevesinde eleştirel bir bakış oluşturmalarını sağlayabileceği kanaatinde olduğu ifade edilmiştir. Bahse konu kararın “Ailelerin inançlarına saygı gösterilmesinin sağlanması için uygun araçlar bulunup bulunmadığına ilişkin” kısmında ise; sözleşmeye taraf bir devletin eğitim müfredatında din dersine yer vermesi durumunda; öğrencilerin, okulun verdiği din eğitimiyle ebeveynlerin dini ya da felsefi inançları arasında doğacak bir çatışmayla karşı karşıya kalmalarının önlenmesi gerektiği; bu bağlamda Avrupa’da verilen din eğitimine ilişkin olarak öğretim yaklaşımlarının çeşitliliğine rağmen üye devletlerin neredeyse tamamına yakınının, öğrencilere muafiyet sistemi sağlayarak veya söz konusu dersin yerine geçebilecek bir derse girmelerine imkan verilerek ya da din derslerine katılmalarını tamamen isteğe bağlı hale getirerek, din derslerine katılmamayı tercih edebilecekleri bir yol sunduğu belirtilmiştir.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Ayrıca Mahkeme tarafından yapılan tespitler arasında, Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulunun 9.7.1990 tarihli kararıyla, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu Hristiyan ve Musevi dinlerine mensup öğrencilere, bu dinlerden birine mensup olduklarını beyan etmek kaydıyla muafiyet imkanının tanındığı, ancak ebeveynlerin çocuklarının söz konusu dersten muaf tutulabilmeleri için Hristiyan ve Musevi dinlerine mensup olduklarını okula önceden bildirmeleri zorunluluğunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi çerçevesinde sorun yaratabileceği, ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 24. maddesine göre kimsenin dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve dini inançların kişisel tercih meselesi olduğu değerlendirmeleri yer almıştır.

    Bu itibarla, muafiyet usulünün uygun bir yöntem olmadığı ve din derslerinde öğretilenin, çocukların üzerinde okul ile kendi değerleri arasında bağlılık çatışmasına yol açabileceğini haklı olarak düşünecek ebeveynlere yeterince koruma sağlayamadığı, bu durumun özellikle Sunni İslamdan farklı din veya felsefi inançlara sahip ebeveynlerin çocukları için uygun bir seçim yapma imkanının öngörülmediği koşullarda geçerli olduğu ve din dersinden muafiyet işleminin, farklı dini veya felsefi inançlara sahip aileleri ağır bir yük altına sokabileceği ve onları, çocuklarının din dersinden muaf tutulmaları için dini ya da felsefi inançlarını ifşa etmeye mecbur kılacağı belirtilmiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin belirtilen kararında atıfta bulunulan, Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonunun (ECRI) 2005 tarihli Türkiye ile ilgili Raporunda;

    “Müfredat bütün dinleri kapsamaktadır ve öğrencilere var olan bütün dinler hakkında bir fikir edindirmek amacıyla hazırlanmıştır. Ancak, birçok kaynakta, bu derslerin çeşitli din kültürlerini kapsamaktan ziyade yalnızca İslamiyetin ilkelerini öğretmekten ibaret olduğu belirtilmiştir.

    ECRI, dini azınlık gruplarına mensup öğrencilerin bu dersten muaf tutulabileceğini ve yalnızca Müslüman öğrencilerin katılması gerektiğini not etmektedir. ECRI, durumun açık olmadığı görüşündedir: eğer bu gerçekten farklı dini kültürlerle ilgili bir ders ise, bu dersin yalnızca Müslüman çocuklar için zorunlu tutulması için bir sebep yoktur. Bunun tersine, eğer ders yalnızca Müslüman dinini öğretmeyi amaçlıyorsa, bu belli bir dinin dersidir ve çocuklarla ailelerinin din özgürlüğünü korumak adına zorunlu olmamalıdır. Bunu ya herkes için isteğe bağlı yapmalılar ya da bu dersin gerçekten bütün dini kültürleri kapsayacak biçimde ve artık İslamiyetin öğretildiği bir ders olarak algılanmayacak şekilde içeriğinin düzeltilmesini sağlamalıdırlar” yönünde değerlendirmelere yer verilmiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında özetle; Türkiye’ de ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin rehber ilkelerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bir yönünün olmadığı, ancak eğitim sisteminde, din dersleriyle ilgili tarafsızlık ve çoğulculuk koşullarının yerine getirilmemesi ve ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlayacak uygun bir yöntem sunulmaması nedenleriyle, sistemin yetersiz olmasından ötürü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ihlal edildiği belirtilmiştir. Devletin, eğitim ve öğretimle ilgili olarak üzerine düşen görevleri yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin nesnel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasına dikkat etmesi ve ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerekmektedir.

    Anayasanın 24. maddesine göre din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında olduğu kuşkusuzdur. Ancak, bu öğretimin Anayasanın öngördüğü amaca uygun bir müfredatla verilmesi gerektiği, içeriğinin nesnel ve çoğulcu olması, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik unsuru olarak kullanılmaması ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak, bütün dinsel inançları eşdeğer görmesi gerekmektedir.

    Öğretimde uygulanan müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi olarak kabul edilemeyeceği ve din eğitimi halini alacağı açıktır.

    Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince öğretime ilişkin müfredatta yapılan ve kararımızda hüküm kurmaya yeterli görülen tespitler uyarınca, ülkemizde çoğulculuk anlayışı içerisinde, nesnel ve rasyonel bir şekilde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin verilmediği sonucuna ulaşılmıştır.

    Bu durumda, Anayasanın 24. maddesinde, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin zorunlu olduğunun belirtilmesi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen öğretimin adının din kültürü ve ahlak bilgisi olmasına rağmen, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi olarak kabul edilemeyeceği açık olduğundan ve din eğitiminin de ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olması karşısında, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin bu içeriği ile zorunlu tutulmasında hukuka uyarlık bulunmamakta olup, aksi yöndeki Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Açıklanan nedenlerle, İstanbul 6. İdare Mahkemesi kararının bozulmasına yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine 28.12.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

    Esas No : 2006/4107
    Karar No : 2007/7481

    İstemin Özeti : Davacının, … İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olan çocuğunun, zorunlu din dersi eğitiminden muaf tutulması yönündeki 16.02.2005 tarihli başvurusunun reddine ilişkin 8.3.2005 gün ve 611 sayılı İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü işleminin iptali istemiyle açılan davada; Anayasanın 24. maddesinin ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12. maddesinin incelenmesinden; ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında, din kültürü ve ahlak öğretiminin de yer aldığı; İslam dini esaslarına göre yapılan bu öğretimin, ancak bu din dışındaki kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olduğu; davacı tarafından, çocuğunun hiç din dersi almaması istenmekte ise de, yukarıda belirtilen hükümler gereğince bu dersten muaf tutulmasının mümkün olmadığı; bu nedenle, tesis edilen işlemde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davayı reddeden İstanbul 6. İdare Mahkemesinin 30.12.2005 gün ve E : 2005/1153, K : 2005/2726 sayılı kararının;

    Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk hükmü haline gelmiş olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu Protokolün 2. maddesi değerlendirilmeden usul ve yasaya aykırı karar verildiği öne sürülerek, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 49.maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması istemidir.

    Savunmanın Özeti : Dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu ve Mahkeme kararının onanması gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hakimi …….. Düşüncesi : Anayasanın 24. maddesinde, din kültürü ve ahlak öğretiminin zorunlu dersler arasında olduğunun belirtilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen öğretimin adının din kültürü ve ahlak bilgisi olmasına rağmen, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi olarak kabul edilemeyeceğinin tespit edilmiş olması ve din eğitiminin de ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olması karşısında, bu haliyle din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu tutulmasında hukuka uyarlık bulunmamakta olup, aksi yöndeki Mahkeme kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

    Danıştay Savcısı ……. Düşüncesi : Anayasanın “II. Cumhuriyetin nitelikleri” başlıklı 2.maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” , “IV. Değiştirilemeyecek hükümler” başlıklı 4.maddesinde, “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hükmü ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” hükümlerine yer verilmiştir.

    Belirtilen maddeler ile laik niteliği en üst yasa metni olan Anayasada açıkça vurgulanan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bu metne göre; resmi bir dininin bulunmaması, hiçbir dini inancı bulunmayanlar da dahil olmak üzere her türlü din ve inanca eşit mesafede, ancak koruyucu bir biçimde durması, kimsenin inancından dolayı ayrımcılığa tabi tutulması uygulamasına olanak sağlamaması, kimsenin tabi olmadığını beyan ettiği bir dinin öğretisini zorunlu olarak almasına neden olacak bir uygulamaya gitmemesi gerekmektedir.

    Kuşkusuz ki Devlet bu alanda, denetleme, düzenleme, koruyucu ve geliştirici, tarafsız eğitimi sağlayıcı alt yapıyı kurma görevini Anayasal yükümlülük nedeniyle yerine getirmeli, bu alanda oluşabilecek boşluğun Devlet örgütü dışında örgütler tarafından doldurulmasına da fırsat vermemelidir. Öte yandan, Anayasanın “VI. Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24.maddesinde, “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

    Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta-öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12.maddesinde ise, “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” hükmüne yer verilmiştir. Yine Anayasanın “Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90.maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” denilmiş, aynı fıkraya 7.5.2004 tarih ve 5170 sayılı Yasanın 7.maddesi ile eklenen ek cümlesinde ise, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü yer almıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından 18.3.1954 tarihinde onaylanan ve 19.3.1954 tarih ve 8662 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan onay ile Türkiye açısından bağlayıcı niteliğe kavuşan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmesinin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrasında “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.” hükmü yer almaktadır.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar 11.protokol ile değiştirilen ve “eğitim hakkı” başlığını taşıyan 2.maddeye 3 mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu nedeniyle 1 nolu protokolün 2.maddesine çekince koymuşsa da İHAS’nin 9.maddesi bu konuda yeterince açık hüküm içermektedir.

    Söz konusu 9.madde herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olduğunu belirtmekle, herhangi bir kimsenin belirli bir din doğrultusunda zorunlu eğitimini yasaklamakta, tersine herkesin inandığı din veya sahip olduğu inanç doğrultusunda (hiçbir dine inanmaması halinde dahi) eğitimine katkıda bulunulması gerektiğini kurala bağlamaktadır. Aksi bir düşünce, maddenin 2. fıkrasında yer alan genel sınırlamalara ek, madde ile öngörülmeyen özel bir sınırlama getirmek anlamına gelir. Bu bağlamda, Anayasanın 24.maddesinin 3.fıkrası, İHAS’ın 9.maddesi ve 1739 sayılı Kanunun 12.maddesinin paralel hükümler taşıdığı açıktır.

    Öte yandan, laiklik niteliği en üst düzey yasa metni ile açıklanan ve bu metnin çeşitli maddeleriyle desteklenen bir devlette, bir başka anlatımla herhangi bir dine mensup olduğu Anayasaya göre hiçbir belgede belirtilmemesi gereken vatandaşların, nüfus cüzdanında yazılı ve hiçbir hukuksal bağlayıcılığı olmayan din hanesinde yazan ibareye dayanılarak o kişinin, İslam dinine mensup olduğu ve bu bağlamda İslam dinine mensup olanlar için zorunlu tutulan din kültürü ve ahlak öğretimi dersine sorgusuz ve koşulsuz olarak tabi olacağı biçiminde algılayarak Anayasa maddesi ve ilgili Kanun hükmünü bu biçimde yorumlamak da olası değildir. Çünkü temel bulgu olarak alınan nüfus cüzdanında yer alan din hanesi, Türkiye Cumhuriyetinin “laik devlet” niteliği nedeniyle Anayasal düzeyde zorunlu tutulmuş bir kimlik bilgisi değildir.

    Bu bağlamda, Anayasanın, zorunlu din ve ahlak eğitimi ve öğretimine ilişkin düzenlemeleri içeren 24.maddesinin 3.fıkrası hükmü, aynı Anayasanın Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik bir devlet olduğunu açıkça vurgulayan maddeleriyle çelişse de bu madde hukuk aleminde varlığını sürdürdüğü sürece, söz konusu Anayasa maddesinin İHAS’nin 9.maddesiyle birlikte düşünülmesi halinde, zorunlu niteliğini koruyan düzenlemenin uygulamada bu dersi alacak öğrencilere bir seçenek sunması, öğrencilerin velisi aracılığıyla inandığı dini öğreti veya inanç doğrultusunda eğitim almasına olanak tanınması, bunun alt yapısının oluşturulmasının ise laik devlet tarafından sağlanması gerekmektedir.

    Bu nedenle, laik devlet niteliği nedeniyle ve İHAS’nin 9.maddesiyle paralel düzenleme içeren Anayasanın 24.maddesinin 3.fıkrasında yer alan hükme göre, İslam dini içinde “Alevilik mezhebine” bağlı olduğunu beyan eden öğrenci velisine hiçbir seçenek sunulmadan, Alevilik inancının tersine öğretimde bulunulduğunu iddia ettiği dersin zorunlu tutulmasında, Anayasanın 2.maddesiyle İHAS’ın 9.maddesine aykırılık bulunduğundan tesis edilen işlemde isabet bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile idare mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    TÜRK MİLLETİ ADINA
    Hüküm veren Danıştay Sekizinci Dairesince işin gereği görüşüldü:

    Uyuşmazlık; davacının, … İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olan çocuğunun, zorunlu din dersi eğitiminden muaf tutulması yönündeki 16.02.2005 tarihli başvurusunun reddine ilişkin 8.3.2005 gün ve 611 sayılı İstanbul Valiliği İl Milli Eğitim Müdürlüğü işleminin iptali isteminden kaynaklanmaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “VI. Din ve vicdan hürriyeti” başlıklı 24. maddesinde; “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14′ üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır. Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz,” hükmü yer almaktadır.

    1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12. maddesinde de; “Türk milli eğitiminde laiklik esastır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.” hükmüne yer verilmiştir.

    Dosyanın incelenmesinden; davacı tarafından, …. İlköğretim Okulu 7. sınıf öğrencisi olan çocuğunun, zorunlu din dersi eğitiminden muaf tutulması istemiyle 16.2.2005 tarihinde İstanbul Valiliğine başvurulduğu; bu başvurunun, Anayasanın 24. maddesi ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanununun 12. maddesi gerekçe gösterilerek reddedilmesi üzerine, çocuğunun zorunlu din dersine tabi tutulmasının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu Protokolün 2. maddesine aykırı olduğu, iradesi ve istemi dışında uygun görmediği bir müfredat programı ile düzenlenmiş olan din eğitimine tabi tutulamayacağı ileri sürülerek, bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

    Davacı tarafından, zorunlu din dersinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi ile Ek 1 No’lu Protokolün 2. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür. İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) 04.11.1950 tarihinde imzalanmış ve 03.09.1953 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 04.11.1950 tarihinde imzalanmış ve Sözleşme ile bağlanma işlemi tamamlanmak üzere, 19.3.1954 tarih ve 8662 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Buna Ek Protokolün Tasdiki Hakkında Kanun” çıkarılarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye açısından bağlayıcı hale gelmiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü” başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrasında; “Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir” hükmü, aynı maddenin 2. fıkrasında da; “Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir” hükmü yer almaktadır.

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No’lu Protokolünün 11 No’lu Protokol ile değiştirilen “Eğitim hakkı” başlıklı 2. maddesine, Türkiye tarafından 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu gerekçe gösterilerek çekince konulmuş ise de; 1 No’lu Protokolün “Eğitim Hakkı” başlıklı 2. maddesinde; “Hiç kimse eğitim hakkından yoksun bırakılamaz. Devlet, eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana ve babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir” düzenlemesine yer verilmiştir.

    Bununla birlikte, davacının, ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen eğitimin kendi dini ve felsefi inançlarına uygun bir müfredatla verilmediğini ileri sürerek çocuğunun din dersinden muaf tutulması talebi karşısında, uyuşmazlığın Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatından kaynaklandığı sonucuna ulaşıldığından, inceleme Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin müfredatına ve bu müfredat çerçevesinde davacının talebinde haklılık bulunup bulunmadığına yönelik yapılmıştır

    .Anayasa Mahkemesinin 16.09.1998 gün E : 1997/62, K : 1998/52 sayılı kararında; “Laik devletin, doğası gereği resmi bir dininin bulunmaması, belli bir dine üstünlük tanımamasını, onun gereklerini yasalar ve diğer idari işlemlerle geçerli kılmaya çalışmamasını gerektirir. Bu bağlamda, laik bir devlette belli bir dinin, eğitim ve öğretimi zorunlu hale getirilemez.

    Anayasanın 24. maddesinin dördüncü fıkrasına göre, din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlıdır.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Din ve ahlak eğitim ve öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında yapılmasının nedeni, maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi bu konudaki eğitim ve öğretim özgürlüğünün kötüye kullanılmasını engellemektir. Dinler hakkında yansız ve tanıtıcı bilgiler vermek ve ahlaki değerleri benimsetmek amacıyla din kültürü ve ahlak öğretimi dersleri ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına alınmıştır. Din eğitimi yerine “din kültürü” dersinden söz edilmesi de bu amacı açıkça ortaya koymaktadır.

    Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi, ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin iznine bağlı tutulmuştur.” değerlendirmeleri yer almıştır.

    Dava konusu uyuşmazlık Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirlediği hukuki durum çerçevesinde değerlendirilerek, ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen öğretime ilişkin müfredatın “din kültürü ve ahlak öğretimi” mi yoksa “din eğitimi” mi olduğunun tespiti gerekmektedir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 09.10.2007 tarih ve Başvuru No: 1448/04 sayılı H.. ve E.. kararında; başvuranların Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinden muaf tutulması taleplerine yönelik olarak, Milli Eğitim Bakanlığınca onaylı 4., 5., 6., 7. ve 8. sınıflarda okutulan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisine ilişkin beş ders kitabının içerikleri incelenerek; “4. sınıf ders kitabında, öğretimin, din kavramına, ahlak ve din, yaratan ve yaratılan, aile ve din arasındaki ilişkinin incelenmesine ve Hz. Muhammed’in hayatına ilişkin bilgi verilmesine yöneldiği; 5. sınıf ders kitabının, “Allaha inanıyorum” ifadesinin anlamının açıklanması ile başladığı; özellikle İslamiyetin temel kavramlarını öğretme odaklı olduğu; inancın açıklanması; namaz, ibadet yeri olarak cami, Ramazan ayında yapılan duaların niteliği; Hz. Muhammed’in aile hayatı ile isimleri Kur’an’ da geçen peygamberlere genel olarak değinildiği; 6. sınıf ders kitabının, günlük namazlar ile başladığı; her müslümanın günde beş kez namaz kılması gerektiğinin açıklandığı; ilgili ritüellerin kitapta tasvir edildiği; daha sonra yardımseverlik, vatan ve millet sevgisi, zararlı davranışlar, dostluk ve kardeşlik, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an olmak üzere dört kutsal kitap konularına değinildiği; 7. sınıf ders kitabında, Kur’an bilgisi, din ve yüksek ahlak standartları arasındaki ilişki, hac ve kurban, melekler ve görünmez varlıklar, öteki dünya inancı ve aile konularının vurgulandığı; ayrıca temel dinler olan Musevilik, Hristiyanlık, İslamiyet, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerin on beş sayfanın üzerinde anlatıldığı; 8. sınıf ders kitabının, Hz.Muhammed’in yüksek ahlaki standartlarını, kültür ve dini, din kavramlarını, akıl ve bilimi, kader inancını, inanç ve davranış arasındaki bağlantıyı tartıştığı; bu kitapta aynı zamanda, “dine farklı yaklaşımlar”, “dinlerin ve islamiyetin öğütleri”, “laiklik”, ” din ve vicdan özgürlüğü” gibi konulara da yer verildiği;

    Bu ders kitaplarında, öğrencilerden Kur’an’da yer alan birçok sureyi ezberlemelerinin istendiğinin de anlaşıldığı; Hükümet tarafından, 9. sınıflar için hazırlanan ders kitabının sunulduğu; bu ders kitabının, insanın evrendeki yerinin incelemesiyle başladığı; daha sonra insan doğası ve din, dinin insan yaşamındaki yeri ile monoteizm, politeizm, gnostisizm, agnostisizm ve ateizm gibi çeşitli inanç şekilleri gibi başlıklar yer aldığı; namaz, temizlik ile namaz arasındaki bağlantı gibi birçok kavram için açıklamaların bulunduğu ve bu bölümde, gusül ve abdestin nasıl alınması gerektiğinin gösterildiği; ayrıca İslamiyet ile ilgili bilgi vermek amacıyla Hz. Muhammed’in hayatı, Kur’an ve temel kavramlar (tefsir, sureler,vs.) gibi bazı temel öğelerin anlatıldığı; kitabın geri alan kısmının ise, genel olarak aile ve değerler, vatan, bayrak, özgürlük, bağımsızlık, insan hakları, laiklik, laik devlet, Atatürk ve laiklik, gibi kavramlarla ilgili olduğu ve son olarak, kitabın Türk tarihi bağlamında Türkler ve İslamiyet konusunu ele aldığı; bu bölümde, “Gök-tanrı” kavramı, Manihaizm, Budizm, Hristiyanlık ve Musevilik gibi Türklerin önceki inançlarının incelendiği ve Ebu Hanife (doğum 699, ölüm 767, Hanefi Mezhebinin kurucusu), İmam Şafii (doğum 767, ölüm 820, Şafii Mezhebinin kurucusu), Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli gibi Türklerin islam anlayışını etkileyen kişilerin de ele alındığı,” yönünde tespitlerde bulunulmuştur.

    Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında, Milli Eğitim Bakanlığının 19 Eylül 2000 tarih ve 373 sayılı kararı ile Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine ilişkin olarak laiklik, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü ilkelerine saygı çerçevesi içinde öğretilmesini ve bir barış ve hoşgörü kültürü geliştirilmesini, aynı zamanda temel dinlerin tümüyle ilgili bilgi verilmesi, öğrencilerin Musevilik, Hristiyanlık, Hinduizm ve Budizm gibi dinlerin tarihsel gelişimi, temel özellikleri ve öğretilerinin içeriği hakkında bilgi sahibi olmasını, Musevilik ve Hristiyanlıkla ilişkili olarak İslamiyetin konumunu nesnel ölçütler kullanarak değerlendirebilmelerini sağlamak şeklinde belirlediği, rehber ilkelerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1 No’lu Protokolün 2. maddesinde öngörülen çoğulculuk ve nesnellik ilkeleriyle açıkça uyumlu olduğu belirlenmiştir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Ayrıca Mahkeme, Türk Anayasası tarafından güvence altına alınan laiklik ilkesinin, Devletin belli bir din veya inançtan yana olmasını engellediğini, dolayısıyla Devlete tarafsız hakemlik rolünde rehberlik ettiğini ve kesinlikle din ve vicdan özgürlüğünü içerdiğini belirtmiştir. Anılan Mahkemece, söz konusu müfredatın incelemesi sonucunda, Türkiye’de hakim olan dinsel çeşitliliğin, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinde dikkate alınmadığı, özellikle Alevi inancına sahip topluluğun Türk nüfusundaki oranının çok büyük olmasına rağmen, öğrencilerin Alevi inancının itikat veya ibadet unsurları hakkında eğitim almadığı, 9. sınıfta bu inancın ortaya çıkışında en büyük etkisi olan iki şahsiyetin yaşam felsefesinin öğretilmesinin, bu öğretimdeki eksiklikleri gidermekte yetersiz kaldığı, değerlendirmesi yapılmıştır.

    Öte yandan, ebeveynlerin, çocuklarını her zaman aydınlatabileceği; öğütler verebileceği ve eğitici olarak çocukları üzerinde doğal ebeveynlik fonksiyonlarını uygulayarak ve onları kendi dini ve felsefi kanaatleri doğrultusunda yönlendirebileceğinden, taraf devletlerin muafiyetle ilgili düzenlemeleri dikkate almaksızın din öğretimini okul müfredatına dahil etmeleri durumunda, ebeveynlerin meşru olarak bu öğretimin nesnellik ve çoğulculuk ölçütlerini karşılayacak ve kendi dini veya felsefi kanaatlerine saygılı bir şekilde düzenlenmesini bekleyebilecekleri belirtilmiştir.

    Bu bağlamda, Mahkemenin demokratik bir toplumun eğitimde çoğulculuğu benimsemesinin, öğrencilerin dini konular hakkında düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü çerçevesinde eleştirel bir bakış oluşturmalarını sağlayabileceği kanaatinde olduğu ifade edilmiştir. Bahse konu kararın “Ailelerin inançlarına saygı gösterilmesinin sağlanması için uygun araçlar bulunup bulunmadığına ilişkin” kısmında ise; sözleşmeye taraf bir devletin eğitim müfredatında din dersine yer vermesi durumunda; öğrencilerin, okulun verdiği din eğitimiyle ebeveynlerin dini ya da felsefi inançları arasında doğacak bir çatışmayla karşı karşıya kalmalarının önlenmesi gerektiği; bu bağlamda Avrupa’da verilen din eğitimine ilişkin olarak öğretim yaklaşımlarının çeşitliliğine rağmen üye devletlerin neredeyse tamamına yakınının, öğrencilere muafiyet sistemi sağlayarak veya söz konusu dersin yerine geçebilecek bir derse girmelerine imkan verilerek ya da din derslerine katılmalarını tamamen isteğe bağlı hale getirerek, din derslerine katılmamayı tercih edebilecekleri bir yol sunduğu belirtilmiştir.

    Ayrıca Mahkeme tarafından yapılan tespitler arasında, Eğitim ve Öğretim Yüksek Kurulunun 9.7.1990 tarihli kararıyla, Türkiye Cumhuriyeti uyruklu Hristiyan ve Musevi dinlerine mensup öğrencilere, bu dinlerden birine mensup olduklarını beyan etmek kaydıyla muafiyet imkanının tanındığı, ancak ebeveynlerin çocuklarının söz konusu dersten muaf tutulabilmeleri için Hristiyan ve Musevi dinlerine mensup olduklarını okula önceden bildirmeleri zorunluluğunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi çerçevesinde sorun yaratabileceği, ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 24. maddesine göre kimsenin dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve dini inançların kişisel tercih meselesi olduğu değerlendirmeleri yer almıştır.

    Bu itibarla, muafiyet usulünün uygun bir yöntem olmadığı ve din derslerinde öğretilenin, çocukların üzerinde okul ile kendi değerleri arasında bağlılık çatışmasına yol açabileceğini haklı olarak düşünecek ebeveynlere yeterince koruma sağlayamadığı, bu durumun özellikle Sunni İslamdan farklı din veya felsefi inançlara sahip ebeveynlerin çocukları için uygun bir seçim yapma imkanının öngörülmediği koşullarda geçerli olduğu ve din dersinden muafiyet işleminin, farklı dini veya felsefi inançlara sahip aileleri ağır bir yük altına sokabileceği ve onları, çocuklarının din dersinden muaf tutulmaları için dini ya da felsefi inançlarını ifşa etmeye mecbur kılacağı belirtilmiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin belirtilen kararında atıfta bulunulan, Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonunun (ECRI) 2005 tarihli Türkiye ile ilgili Raporunda;

    “Müfredat bütün dinleri kapsamaktadır ve öğrencilere var olan bütün dinler hakkında bir fikir edindirmek amacıyla hazırlanmıştır. Ancak, birçok kaynakta, bu derslerin çeşitli din kültürlerini kapsamaktan ziyade yalnızca İslamiyetin ilkelerini öğretmekten ibaret olduğu belirtilmiştir.

    ECRI, dini azınlık gruplarına mensup öğrencilerin bu dersten muaf tutulabileceğini ve yalnızca Müslüman öğrencilerin katılması gerektiğini not etmektedir. ECRI, durumun açık olmadığı görüşündedir: eğer bu gerçekten farklı dini kültürlerle ilgili bir ders ise, bu dersin yalnızca Müslüman çocuklar için zorunlu tutulması için bir sebep yoktur. Bunun tersine, eğer ders yalnızca Müslüman dinini öğretmeyi amaçlıyorsa, bu belli bir dinin dersidir ve çocuklarla ailelerinin din özgürlüğünü korumak adına zorunlu olmamalıdır.

    Bunu ya herkes için isteğe bağlı yapmalılar ya da bu dersin gerçekten bütün dini kültürleri kapsayacak biçimde ve artık İslamiyetin öğretildiği bir ders olarak algılanmayacak şekilde içeriğinin düzeltilmesini sağlamalıdırlar” yönünde değerlendirmelere yer verilmiştir.

    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında özetle; Türkiye’ de ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin rehber ilkelerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bir yönünün olmadığı, ancak eğitim sisteminde, din dersleriyle ilgili tarafsızlık ve çoğulculuk koşullarının yerine getirilmemesi ve ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlayacak uygun bir yöntem sunulmaması nedenleriyle, sistemin yetersiz olmasından ötürü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ihlal edildiği belirtilmiştir. Devletin, eğitim ve öğretimle ilgili olarak üzerine düşen görevleri yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin nesnel ve çoğulcu bir şekilde aktarılmasına dikkat etmesi ve ebeveynlerin dini ve felsefi kanaatlerine saygı göstermesi gerekmektedir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı
    Anayasanın 24. maddesine göre din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında olduğu kuşkusuzdur. Ancak, bu öğretimin Anayasanın öngördüğü amaca uygun bir müfredatla verilmesi gerektiği, içeriğinin nesnel ve çoğulcu olması, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik unsuru olarak kullanılmaması ve devletin dinler karşısında tarafsız kalarak, bütün dinsel inançları eşdeğer görmesi gerekmektedir.

    Öğretimde uygulanan müfredatın belirli bir din anlayışını esas alması durumunda, bunun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi olarak kabul edilemeyeceği ve din eğitimi halini alacağı açıktır.

    Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince öğretime ilişkin müfredatta yapılan ve kararımızda hüküm kurmaya yeterli görülen tespitler uyarınca, ülkemizde çoğulculuk anlayışı içerisinde, nesnel ve rasyonel bir şekilde din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin verilmediği sonucuna ulaşılmıştır.

    Bu durumda, Anayasanın 24. maddesinde, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretiminin zorunlu olduğunun belirtilmesi, ilk ve ortaöğretim kurumlarında verilen öğretimin adının din kültürü ve ahlak bilgisi olmasına rağmen, içerik olarak din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimi olarak kabul edilemeyeceği açık olduğundan ve din eğitiminin de ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olması karşısında, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin bu içeriği ile zorunlu tutulmasında hukuka uyarlık bulunmamakta olup, aksi yöndeki Mahkeme kararında hukuki isabet görülmemiştir.

    Açıklanan nedenlerle, İstanbul 6. İdare Mahkemesi kararının bozulmasına yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine 28.12.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

    Bu konu hakkıdaki benzer makalelerimiz için tıklayın
     
  • Muhdesatın aidiyetinin tespiti

    Muhdesatın aidiyetinin tespiti

    T.C.Yargıtay

    8. Hukuk Dairesi

    Esas No : 2014/26360

    Karar No : 2015/911

    Karar Tarihi : 19.1.2015 sayılı kararı incelendiğinde

    Asliye Hukuk Mahkemesi

    DAVA TÜRÜ : Muhdesatın aidiyetinin tespiti.. ile … ve müşterekleri, dahili davalılar … ve müşterekleri aralarındaki muhdesatın aidiyetinin tespiti davasının kabulüne dair .

    Asliye Hukuk Mahkemesi’nden verilen 25.04.2013 gün ve 294/244 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

    K A R A R

    Davacılar vekili, dava konusu …sayılı taşınmaz üzerinde bulunan ve Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2010/267 Esas sayılı dava dosyasında mevcut bilirkişi raporunda A ve C harfleri ile belirlenen yapıların vekil edenine ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.

    Davalılar … ve … dava konusu taşınmaz üzerinde binalar üzerinde herhangi bir hak taleplerinin olmadığını, taşınmaz üzerindeki boş yerleri hisseleri oranında talep ettiklerini, davanın açılmasına sebebiyet vermediklerini açıklayarak yargılama giderlerinden sorumlu tutulmamalarını istemişlerdir.
    Dahili davalılar… dava konusu taşınmazda babaları ..’dan intikal eden hisselerinin mevcut olduğunu, A ve C ile gösterilen binaların davacının babası… tarafından yaptırıldığını açıklayarak davayı kabul ettiklerini beyan etmişlerdir.
    Dahili davalılar … açılan davaya diyeceklerinin olmadığını, dava konusu parselde A ve C harfleri ile gösterilen yapıların davacının babası … tarafından yapıldığını açıklamışlardır.Dahili davalı… davaya konu taşınmazları kimin yaptığını bilmediğini ancak binalarda kendisi ve kardeşlerinin de hakkı bulunduğunu açıklayarak payına düşen hakkını istemiştir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Diğer davalı .. ve dahili davalılar….’e usulüne uygun tebligat yapıldığı halde yargılama oturumlarına katılmamış, davaya cevap vermemişlerdir.
    Mahkemece, davanın kabulü ile … kayıtlı taşınmazda fen bilirkişisi …29.06.2012 tarihli krokili raporunda A ve C harfleri ile gösterilen muhtesatların mülkiyetinin davacı …’a ait olduğunun tespitine, tapu kaydında beyanlar hanesine şerh düşülmesine, davacı tarafından yapılan yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından yargılama giderleri yönünden temyiz edilmiştir.
    Toplanan deliller ve dosya kapsamından, Mahkemece davaya konu taşınmaz üzerindeki yapıların davacı tarafından inşa edildiğinin, davalıların büyük bir kısmınca kabul edildiği, bir kısmının davaya cevap vermediği açıklanarak davanın kabulüne karar verildikten sonra, yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmiş ise de, Mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır.

    Şöyle ki, 6100 sayılı HMK’nun 326. maddesi hükmünde, kural olarak yargılama giderlerinin aleyhine hüküm verilen taraftan alınacağı, davanın kısmen kabulüne karar verilmesi halinde ise yargılama giderlerinin davada haklılık oranına göre taraflar arasında paylaştırılacağı açıklanmıştır.

    Bu genel hükmün ayrığı olan aynı Kanun’un 327. maddesi hükmünde de, davanın esası hakkında lehine hüküm verilmiş olan tarafın davayı uzatması, gereksiz masraf yapması ya da kendi elinde olup da verilecek hükme etkisi bulunan belgeleri zamanında karşı tarafa bildirmemesi halinde yargılama giderlerinin tamamı veya bir kısmı ile sorumlu tutulabileceği, aynı Kanunun 312. maddesi hükmünde ise feragat veya kabul eden tarafın aleyhine hüküm verilmiş gibi yargılama giderlerini ödemeye mecbur olduğu, davalının hal ve vaziyeti ile aleyhine dava açılmasına sebebiyet vermemiş olması ve ilk duruşma oturumuna kadar davayı kabul etmiş olması halinde yargılama giderlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilmiştir.

    Somut olaya gelince; tarafların paydaş olduğu 5835 parsel sayılı taşınmaz hakkında Sulh Hukuk Mahkemesi’nde 2010/267 Esas sayılı dosyası ile görülen ortaklığın giderilmesi davası nedeniyle açıldığı belirlenmiştir. Bahsi geçen dava dosyasının incelenmesinde; davanın tapu kayıt maliki …. mirasçıları …. tarafından, tapuda pay sahibi olan .. mirasçıları aleyhine açıldığı, 23.03.2011 tarihli yargılama oturumunda,… tarafından, 27.04.2011 tarihli yargılama oturumunda da …. tarafından “A” ve “C” harfleri ile gösterilen yapıların … mirasçılarına ait olduğunu beyan edildiği anlaşılmıştır.

    Aynı dava dosyasında, … ve … tarafından sunulan 01.06.2011 havale tarihli ve kimlik tespitli dilekçe ve … ile … tarafından sunulan 07.06.2011 havale tarihli ve kimlik tespitli dilekçelerinde; “A” ve “C” harfleri ile belirtilen yapıların … mirasçılarına ait olduğunun açıklandığı görülmüştür.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Kural olarak, muhdesat aidiyetinin tespiti davaları, ortaklığın giderilmesi davasının yargılaması sırasında muhdesatın davacı tarafça meydana getirildiğini açıkça kabul edenler dışında kalan ve muhdesatın üzerinde bulunduğu taşınmazda paydaş olan tüm tapu maliklerine aleyhine açılması gereklidir.

    Eldeki davada, ortaklığın giderilmesi davasında davacı tarafından tespiti istenen taşınmazların davacıya ait olduğunu kabul eden kişilerin de davalı olarak gösterildiği ve bu kişilerden ….. ve …’ın bu davada da muhdesatın davacıya ait olduğunu açıkladıkları anlaşılmıştır.

    Yine davalılar .. mirasçıları …’ın taraflar arasında görülen ortaklığın giderilmesi davasında herhangi bir beyanda bulunmadıkları, ancak bu kişilerden


    Eldeki davada, ortaklığın giderilmesi davasında davacı tarafından tespiti istenen taşınmazların davacıya ait olduğunu kabul eden kişilerin de davalı olarak gösterildiği ve bu kişilerden ….. ve …’ın bu davada da muhdesatın davacıya ait olduğunu açıkladıkları anlaşılmıştır.

    Yine davalılar .. mirasçıları …’ın taraflar arasında görülen ortaklığın giderilmesi davasında herhangi bir beyanda bulunmadıkları, ancak bu kişilerden…’ın muhdesatın tespitine ilişkin davada ilk oturumda muhdesat yönünden talepleri olmadığını açıkladıkları, …’ın da cevap dilekçesi ile davayı kabul ettikleri saptanmıştır.
    Saptanan bu olgular kapsamında; yukarıda açıklandığı üzere, HMK’nun 312/2. maddesi gereği taraflar arasında görülen ortaklığın giderilmesi davasında davacının muhdesat iddasını kabul eden ve muhdesatın tespitine ilişkin dava da davayı kabul eden davalıların yargılama giderlerinden sorumlu tutulmaması, ortaklığın giderilmesi davasında beyanda bulunmayan ancak, eldeki davada muhdesatın tespitine ilişkin davada kabul beyanında bulunanlar açısında, 6100 sayılı HMK’nun 312/1. maddesi hükmüne göre ve kural olarak davalı tarafın davayı kabul etmesi halinde tarafların payına isabet edecek muhdesat değeri (zemin bedeli hariç) üzerinden yargılama giderlerinden ve yargılama giderlerinden sayılan vekalet ücretinden sorumlu tutulması, ancak Harçlar Kanunu’nun 22. maddesi gereği muhakemenin ilk celsesinden önce cevap dilekçesi ile davanın kabul edilmesi halinde karar ve ilam harcının üçte biri ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi‘nin 6. maddesine göre; delillerin toplanmasına ilişkin ara kararı öncesi davanın kabul edilmesi nedeniyle tarife hükümleri ile belirlenen ücretlerin yarısına hükmedilmesi, her iki davada hiç beyanda bulunmayan davalılar yönünden ise karar ve ilam harcı ile avukatlık ücretinin taşınmazdaki davalı tarafların payına isabet edecek muhdesat değeri (zemin bedeli hariç) üzerinden belirlenerek, davalıların yargılama giderlerinden ve yargılama giderlerinden sayılan vekalet ücretinden sorumlu tutulması gerekirken, Mahkemece bu hususlar tartışılıp değerlendirilmeden yazılı şekilde yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılması doğru olmamıştır.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile usul ve kanuna aykırı bulunan hükmün harç, avukatlık ücreti ile yargılama giderlerine ilişkin bölümünün 6100 sayılı HMK’nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 sayılı HUMK‘nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca HUMK’nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK’nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 24,30 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 19.01.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
    ( İlgili MaddelerHMK 326 MaddeHMK 312/2 MaddeHMK 312/1 MaddeHUMK 428 Madde )

    Bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

  • Muhdesat Aidiyeti Davası

    Konuya ilişkin YARGITAY8. HUKUK DAİRESİ Esas : 2018/1702 Karar : 2018/9344 Karar Tarihi : 14.3.2018 sayılı kararı incelendiğinde

    Taraflar arasında görülen ve yukarda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü.

    KARAR :

    Davacı taraf, … Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılan, 101 ada 11 parsel (ifraz ile 101 ada 125 ve 101 ada 126 parsel) sayılı taşınmaz üzerindeki üç katlı binanın kendisi tarafından yapıldığını, taşınmaz üzerindeki ağaçların da kendisine ait olduğunu açıklayarak, bina ve ağaçların tarafına ait olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.
    Davalı Hazine vekili davanın reddini savunmuştur.
    Mahkemece,

    “Davanın Kabulü ile; 101 ada 11 (125-126 ifrazen) parsel sayılı taşınmaz üzerinde bulunan bodrum, zemin kat ve birinci kattan oluşan toplam üç katlı yapı olan muhtesatın ve meyve bahçesindeki ağaçların mülkiyetinin davacı …’a ait olduğunun Tespitine, tapu kaydında beyanlar hanesine işlenmesine” karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı Hazine vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

    Dava, muhdesat aidiyetinin tespiti istemine ilişkindir.

    1-) Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına, mevcut deliller Mahkemece takdir edilerek karar verildiğine ve takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davalı Hazine vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    2-)

    a) 6100 Sayılı HMK‘nun 297/2. maddesine göre, mahkeme kararında taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi, infaza elverişli biçimde hüküm kurulması zorunludur.

    Somut olayda; her ne kadar Mahkemece, meyve bahçesindeki ağaçların davacıya ait olduğunun tespitine karar verilmiş ise de, aidiyetinin tespitine karar verilen ağaçlar hükümde tek tek sayılmadığı gibi, hükme esas alınan bilirkişi raporu da kararın eki sayılmamıştır. Hal böyle olunca, hükmün infazında tereddüt oluşturulmuştur.

    b-)Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur (4721 s.lı TMK 684/1 m). Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar.

    Bu mülkiyet kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer(TMK 718 m). 22.12.1995 tarih ve 1/3sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulandığı gibi Eşya Hukukunda, muhdesattan, bir arazi üzerinde yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlamak gerekir.

    Muhdesat, sahibine arazi mülkiyetinden ayrı, bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak sağlamaz. Muhdesat sahibinin hakkı, sadece şahsi bir haktır (TMK 722, 724, 729 m.ler). Taşınmaz üzerindeki bina, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhdesatların taşınmazın arzından ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemez.

    Açıklanan ilke ve esaslara göre, kural olarak muhdesatın mülkiyetinin arz malikinden başkasına aidiyetinin tespiti istenemez.

    Ne var ki, çoğun içinde az da vardır kuralı gereğince, muhdesatın mülkiyetinin aidiyetinin tespiti talebinin, muhdesatı meydana getirenin tespiti isteğini de kapsadığı kabul edilmelidir. Bu nedenle, muhdesatın mülkiyetinin davacı tarafa ait olduğunun tespiti yerine muhdesatın davacı tarafça meydana getirildiğinin tespitine karar verilmesi gerekir.

    Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı

    c-)Diğer yandan, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Beyanlar” başlıklı 1012/2, 3. maddesine göre, taşınmaz mülkiyetine dair kamu hukuku kısıtlamalarının beyanlar sütununa yazılması ve bu sütuna yazılabilecek diğer hususlar tüzükle belirlenir. Özel kanun hükümleri saklıdır.

    Tapu Sicili Tüzüğü’nün 60.maddesine göre de, kütüğün beyanlar sütununa, mevzuatın yazılmasını öngördüğü hususlar tarih ve yevmiye numarası belirtilerek yazılır. Söz konusu yasal düzenlemelere göre, her beyanın tapu kütüğünün beyanlar sütununda gösterebilmesi mümkün değildir.

    Bunun için, Türk Medeni Kanunu’nda ya da özel kanunlarda bu konuda bir hükme yer verilmiş olması veya Tapu Sicil Tüzüğü’nde bir düzenleme yapılmış olması gerekir. Mevzuatın yazılmasına izin vermediği bir belirtme kütüğün beyanlar sütununda gösterilemez.

    Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen, taşınmazın heyelan bölgesinde kalması(710 m), geçit hakkı(748 m), toprağın iyileştirilmesi(755 m), eklentiler(1012/1 m) ile özel yasalar arasındaki 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu‘nun 41.maddesi, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun değişik 7. maddesi, 3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 11. maddesi, 3621 Sayılı Kıyı Kanunu’nun 12. maddesi, 6361 Sayılı Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu’nun 22. maddesi, 2981 Sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına aykırı yapılara uygulanacak bazı işlemleri düzenleyen yasa uyarınca hak sahibine tahsis beyanları, 1163 Sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 15. maddesi, 2924 Sayılı Orman Köylüsünün Desteklenmesine Dair Kanunu’nun 7. Maddesi ve 3402 Sayılı Kadastro Kanunu’nun 19/II. maddesi tapunun beyanlar sütununa şerh verilmesine imkan veren yasal düzenlemelerden bir kısmıdır.

    Somut olay, tapunun beyanlar sütununa tescile imkan veren yasal düzenlemelerden hiçbirine uymamaktadır.
    Hal böyle olunca, Mahkemece muhdesatın davacı tarafından meydana getirildiğinin tespiti isteğinin kabulüne karar verilmekle yetinilmesi gerekirken yanlışa düşülerek, tapu kaydının beyanlar hanesine işlenmesine karar verilmesi doğru olmamıştır.

    Tokmak, Terazi, Hukuk, Adalet, Gaziantep Anlaşmalı, Çekişmeli Boşanma, Ceza, işçi, tazminat, idari dava, velayet, miras, tüketici avukatı


    SONUÇ : Davalı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının (2-a,b, c ) bentlerinde açıklanan sebeplerle kabulü ile, usul ve yasaya uygun bulunmayan hükmün 6100 Sayılı HMK’nun Geçici 3.maddesi yollamasıyla 1086 Sayılı HUMK‘un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, sair temyiz itirazlarının (1) numaralı bentte açıklanan sebeplerle reddine, taraflarca HUMK’un 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 14.3.2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


    bu konu hakkında benzer makalelerimiz için tıklayın

  • Kısa Çalışma Dönemi Kıdem Tazminatı Hesabında Dikkate Alınır

    Kısa Çalışma Dönemi Kıdem Tazminatı Hesabında Dikkate Alınır

    Kısa çalışma gündemin en üst sıralarındaki yerini koruyor. İşverenlerin sürecin sonunda yaklaşık 4 milyon işçi için kısa çalışma ödeneğine başvuracağı değerlendirilmektedir iken bu sayı çoktan bekleneni geçti.

    Hal böyle olunca, kısa çalışma, aileleriyle birlikte ülke nüfusunun önemli bir kısmının gündemini oluşturuyor. Kısa çalışma ödeneğine ilişkin birçok konu bu güne kadar tartışıldı.

    Tartışma konusu olan konulardan biri de kısa çalışma süresinin kıdem tazminatı hesabına esas sürede dikkate alınıp alınmayacağına ilişkindir. Biz de bu kapsamı biraz genişletip, kısa çalışma süresinin ihbar tazminatına ve yıllık izne hak kazanmaya ilişkin sürelerde de dikkate alınıp alınmayacağı hususunu tartışacağız.

    Öncelikle belirtmek gerekirse kısa çalışma süresince iş sözleşmesi askıdadır. İşverenin işyerini geçici olarak kapatıp kısa çalışmaya başvurmasıyla, işveren tarafından ödenmesi gereken bir haftalık yarım ücret dışında, işverenin ücret ödeme, işçinin de iş görme borcu askıya alınmaktadır.

    Kural olarak iş sözleşmesinin askıya alınması hallerinde çalışanın kıdemi de işlemez. Ancak bu durum kısa çalışma dönemi için de geçerli midir?

    Bu konuda ilk olarak 4857 sayılı İş Kanunu’nun 65’inci maddesi ile ülkemizde uygulanmaya başlanmış bulunmaktadır.

    2008 yılında yapılan bir düzenlemeyle kısa çalışma İş Kanunundan çıkarılarak 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu kapsamına ek-2’nci madde olarak taşınmıştır. Böylece kısa çalışmadan Basın İş Kanunu ve Deniz İş Kanunu kapsamındaki işçilerin de yararlanmasının önü açılmıştır.4857 sayılı Kanunun 55’inci maddesi “Yıllık İzin Bakımından Çalışılmış Gibi Sayılan Haller” başlığını taşımaktadır.

    İlgili maddenin “j” bendinde işverenler tarafından verilen diğer izinler ile kısa çalışma sürelerinin yıllık izne hak kazanmak için gerekli kıdemin hesabında dikkate alınacağı belirtilmiştir.

    Buna göre, kısa çalışmada geçen süreler yıllık izne hak kazanmak için gereken sürenin hesabında dikkate alınacaktır.

    Ancak kısa çalışmada geçen sürelerin kıdem tazminatına esas alınacak süre hesabinda dikkate alınması gerektiğine ilişkin bir düzenleme açıkça yoktur.

    Ancak bu hususta Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.11.1983 tarihli ve E: 1981/9-1067, K: 1983/1169 sayılı kararı duruma açıklık getirmektedir. İncelendiğinde;

    İlgili kararda, kıdem tazminatına esas hizmet süresinin tespitinde o tarihte yürürlükte olan 1475 sayılı İş Kanunu’nun 51’nci maddesindeki düzenlemenin dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir.

    ? Yine benzer yönde Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2010/50993 E. 2011/27305 K. Sayılı ilamında da bu yönde karar verilmiştir.

    “Kısa çalışma süresinin, çalışılmış sayılan süre kapsamında işçinin kıdemine eklenmesi gerekir. ”

    1475 sayılı İş Kanunu’nun 51’nci maddesi de yıllık izin hakkının hesabında çalışılmış gibi sayılan halleri düzenlemektedir.”

    Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, her ne kadar son düzenleme olan 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’nun ek-2’nci maddesinde kısa çalışmanın işçinin kıdemine sayılacağına dair bir düzenleme yapmamışsa da, kanun koyucunun iradesi kçö de geçen çalışma süresinin hem yıllık iznin hesabında, hem de kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabında dikkate alınması yönündedir.

    Buradan hareketle kanun koyucu, işverene işçinin onayını almadan kısa çalışmaya başvurma hakkı tanımış; bunun karşılığında, bu süreleri işçinin kıdemine saymak suretiyle dengeyi korumaya çalışmıştır.

    Ancak kısa çalışma yerine ücretsiz izne gönderme söz konusu olunca bu durumda kıdem tazminatı ve yıllık izne esas süre hesabında ücretsiz izinde geçen süreler dikkate alınmayacaktır. Bu iki durumun birbiri ile karıştırılmaması gerekmektedir.



Call Now