Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırmak için;a) Özel yer, donanım veya malzeme sağlayan,b) Kullananların yakalanmalarını zorlaştıracak önlemler alan,c) Kullanma yöntemleri konusunda başkalarına bilgi veren kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve bin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır(2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını alenen özendiren veya bu nitelikte yayın yapan kişi, beş yıldan on yıla kadar hapis ve bin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır(3) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş tekniyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
TCKMADDE 190’UN GEREKÇESİMaddede, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırıcı hareketler, suç olarak tanımlanmıştır.Birinci fıkranın (a) bendinde, bir kimsenin başkasına uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmasını kolaylaştırmak için özel yer, donanım veya malzeme sağlaması cezalandırılmaktadır. Dikkat edilmelidir ki, burada kişiye uyuşturucu veya uyarıcı madde verilmemektedir. Aksi takdirde yukarıdaki maddenin dördüncü fıkrasında tanımlanan suç oluşur. Bu suç açısından önemli olan, kişiye uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmasını kolaylaştırmak için özel yer temin etmek, uyuşturucu veya uyarıcı madde dışında diğer donanım ve malzemeleri temin etmektir. Suçun oluşması için kendisine kolaylık sağlanan kişinin uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması gerekmemektedir. Fıkranın (b) bendinde, bu suçu oluşturan ikinci seçimlik hareket tanımlanmıştır. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullananların yakalanmalarını zorlaştırıcı önlemler almak, söz konusu suçu oluşturacaktır. Fıkranın (c) bendine göre, uyuşturucu veya uyarıcı maddelere ilişkin kullanma yöntemleri konusunda kişilere bilgi verilmesi de bu suçu oluşturur. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçun belli meslek ve sanatı icra eden kişiler tarafından işlenmesi, daha ağır cezayı gerektiren nitelikli unsur olarak tanımlanmıştır. Üçüncü fıkrada ise, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasının alenen özendirilmesi veya bu nitelikte yayın yapılması, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.
TCK MADDE 190 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay20. Ceza Dairesi
Esas : 2018/957Karar : 2018/3370Karar Tarihi : 10.09.2018
1-Sanık … hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilen hükmün incelenmesinde: Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; sanık ve müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, re’sen de temyize tabi olan hükmün ONANMASINA,2-Sanık … hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilen hükmün incelenmesinde: Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile yaptırımların aşağıda belirtilen dışında doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak; Sanık hakkında tekerrür hükümleri uygulanırken CMK’nın 232/6. maddesi hükmüne aykırı olarak, uygulanan Kanun maddesinin gösterilmemesi, Bozmayı gerektirmiş, sanık ve müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, CMUK’nın 321. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA; ancak bu aykırılıkların yeniden duruşma yapılmaksızın aynı Kanun’un 322. maddesi uyarınca giderilmesi mümkün bulunduğundan; Sanık … hakkında tekerrür uygulanmasına ilişkin (3) numaralı bölümün 9. paragrafında “hapis cezasının” ibaresinden sonra gelmek üzere “TCK’nın 58/6-7. maddesi uyarınca” ibaresinin eklenmesi, Suretiyle, hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,3-Sanık … hakkında uyuşturucu madde kullanımını kolaylaştırma suçundan verilen hükmün incelenmesinde: Sanık …’in kendisine ait işyerinde, haklarında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan işlem yapılan tanıklar …, … ve … ile birlikte uyuşturucu madde kullanmaktan ibaret eylemi, TCK’nın 190/1. maddesinde düzenlenen suçun unsurlarından olan, “uyuşturucu madde kullanılmasını kolaylaştırma” özel saiki ile gerçekleşmediği gibi suçun manevi unsuru da oluşmadığından, sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan hükmün BOZULMASINA, 10.09.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay10. Ceza Dairesi
Esas : 2014/5289Karar : 2018/2731Karar Tarihi : 20.03.2018
Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, CMK’nın 206/2-a maddesi gereği hukuka aykırı olarak elde edilen CD’nin hükme esas alınamayacağı dikkate alınarak, CD içeriğine göre; sanığın olay tarihinde kendisine ait olmayan evde TCK’nın 190/1 maddesi gereğince özel yer, donanım, malzeme sağladığı veya kullananların yakalanmalarını zorlaştıracak önlemler aldığının kesin kabulü olanaklı olmadığı gibi kullanıldığı varsayılan maddeler ile ilgili delillerin ele geçmemesi, tanıklar … ve …’ın beyanları ve sanığın savunmasının aksine kullanma yöntemleri konusunda başkalarına bilgi verme hususları sabit olmadığından, şartları oluşmayan atılı suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak, yeterli ve kesin delil bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi, Yasaya aykırı, Cumhuriyet savcısının ve sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan, hükmün BOZULMASINA, 20.03.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Etiket: ağır ceza avukatı

TCK MADDE 190 UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE KULLANILMASINI KOLAYLAŞTIRMA

TCK MADDE 189 TÜZEL KİŞİLER HAKKINDA GÜVENLİK TEDBİRİ UYGULAMASI
Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
TCK MADDE 189’UN GEREKÇESİ
Madde metninde, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarının bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, ilgili tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı düzenlenmiştir.
TCK MADDE 189 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
Yargıtay21. Hukuk Dairesi
Esas : 2018/7293Karar : 2019/4237Karar Tarihi : 12/06/2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Soma İş Mahkemesi
TÜRK MİLLETİ ADINA
Davacılar, murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmesi üzerine, davalılardan TKİ Genel Müdürlüğü vekilince istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.Bölge Adliye Mahkemesince, davalılardan TKİ Genel Müdürlüğü vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.Bölge Adliye Mahkemesi kararının, davalılardan TKİ Genel Müdürlüğü vekilince temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar verildi.
KARAR
1-Davacı Eşin Maddi Tazminat İstemine Yönelik Hüküm Yönünden, Miktar veya değeri temyiz kesinlik sınırını geçmeyen davalara ilişkin nihai kararlar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 362/1-(a) maddesi uyarınca temyiz edilemez. Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgilidir. Dava dilekçesi ve ıslah ile davacı eş için 33.729,14 TL maddi, 160.000,00 TL manevi, davacı çocuklar için 1.000,00’er TL maddi, 110.000,00’er TL manevi tazminat talebinde bulunulduğu, ilk derece mahkemesince eşin maddi tazminat isteminin kabulüne, çocukların maddi tazminat istemlerinin reddine, eş için 150.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, davacı çocukların manevi tazminat istemlerinin kabulüne karar verildiği, davalı … Genel Müdürlüğü’nün istinaf başvurusu üzerine İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi’nce verilen 16/10/2018 tarihli kararda istinaf başvurusunun esastan reddine karar verildiği ve bu karara karşı davalı … Genel Müdürlüğü tarafından temyiz kanun yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır. Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararlar için kesinlik sınırı, karar tarihi 02.12.2016-31.12.2016 tarihleri arasında 40.000,00 TL, 01.01.2017-31.12.2017 tarihleri arasında 41.530,00-TL, 01.01.2018 tarihinden sonra verilen kararlar için 47.530,00 TL’dir. Dosya kapsamından davacı eşin maddi tazminat istemine ilişkin hükmün davalı … Genel Müdürlüğü yönünden, Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi’nin karar tarihi itibariyle 47.530,00 TL’lik temyiz sınırının altında kaldığı anlaşılmaktadır. O halde, davacı eşin maddi tazminat istemine dair hükmün davalı … Genel Müdürlüğü yönünden temyizi mümkün olmayıp, adı geçen davalının açıklanan hükme yönelik temyiz itirazlarının 6100 sayılı H.M.K.’nun 362/1-a ve (2) maddeleri uyarınca reddine karar vermek gerekmiştir.
2-Diğer Hükümler Yönünden,
A)Davacı İstemi ; Davacılar vekili dava dilekçesi ile; müvekkillerinin eşi, murisi …’un Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’nin işlettiği Ege Linyit İşletmesi Müessesesi Müdürlüğü Eynez Yeraltı Kömür Ocağında çalışmakta iken 13/05/2014 tarihinde meydana gelen ve ülkemizi derin üzüntüye boğan kazada hayatını kaybettiğini, kaza ile ilgili hem idari hem de adli soruşturmanın devam ettiğini, kazanın meydana geldiği kömür ocağı sahibinin Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürlüğü olduğunu, ancak muvazaalı hizmet alım ihalesi ile kömür ocağının Soma Kömür İşletmeleri A.Ş tarafından işletildiğini ve üretilen kömürün tamamının Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumuna teslim edildiğini, davalı … ELİ Müessese Müdürlüğünün hiçbir teknolojik neden olmadan asıl işi olan kömür üretim işini kısmen bölerek dava dışı Park Teknik A.Ş’ye sonrasında ise davalı … Kömür İşletmeleri A.Ş’ye verdiğini, davalılar arasındaki 27/07/2006 tarihli ihale sözleşmesinin ve 30/10/2009 tarihli devir sözleşmesinin muvazaalı ve yok hükmünde olduğunun tespit edilmesi ve müteveffanın işe girdiği tarihten itibaren davalı … Genel Müdürlüğü Ege Linyit İşletmesi Müessese Müdürlüğü işçisi olarak tespit edilmesi ve işlem görmesi gerektiğini beyan ederek, şimdilik her bir müvekkili için 1.000,00 ‘er TL olmak üzere toplam 3.000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının, eşi … için 160.000,00 TL, kızı … için 110.000,00 TL, kızı Neslihan için 110.000,00 TL manevi tazminatın ve şimdilik 1.000,00 TL kıdem tazminatı alacağı ile 1.000,00 TL ücret farkı alacaklarının da faizleriyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, davacılar vekili 23/06/2017 tarihli ıslah dilekçesi ile de; dava dilekçesinde davacı eş … için talep ettikleri maddi tazminatını 33.729,18 TL’ye yükseltmiştir. Mahkemenin 08/09/2015 tarihli ara kararı ile; davacıların, kıdem tazminatı ve ücret alacaklarına yönelik talepleri maddi ve manevi tazminat taleplerinden farklı nitelikte olduğu, maddi tazminat ile kıdem ve ücret farkı alacaklarının hesaplanmasının yöntemlerinin ayrı olduğu, bu durumda dosyanın iki kez hesaplama yapılması için bilirkişiye gönderileceği gerekçesiyle, kıdem tazminatı ve ücret farkı alacağına yönelik talepler bu dosyadan tefrik edilerek ayrı bir esasa kaydedilmesine karar verilmiştir.
B)Davalıların Cevapları ; Davalı TKİ Kurumu Genel Müdürlüğü vekili cevap dilekçesinde husumete ilişkin itirazlarında; dava konusu olayın 4857 sayılı İş Kanun’un madde 2/6 hükmü kapsamına girmediğini, müvekkili ile müteveffanın çalıştığı müteahhit arasında asıl işveren-alt işveren ilişkisinin mevcut olmadığını, müvekkili Kurumun ihale makamı olarak ihale konusu işi bir bütün olarak ihale ettiğini, ihaleyle vermiş olduğu işin yürütümünün sözleşmeye uygun olarak yapılıp yapılmadığını kontrol etme yetkisinin ise projenin uygulanmasına yönelik olup, doğrudan işe ve işçilere müdahale anlamına gelmediğini, 4857 sayılı İş Kanun’un 2. maddesindeki asıl ve alt işverenlik şartlarının olayda gerçekleşmediğini, bu nedenle davanın husumet yönünden reddi gerektiğini, esasa ilişkin beyanlarında ise; müvekkili Kurumun linyit üretimi ile ilgili madenleri işletmek veya işlettirmek ve aramak amacı ile bu ve benzeri işleri rodövans veya hizmet alımı (ihale) usulü ile işleri yaptırdığını, müvekkili Kurumun bu tarz işlerdeki görevinin her iki işlettirme yönteminde söz konusu işin yürütümü, firma çalışanlarını sevk ve idaresi ve kurum işçilerinin firma işçileri ile birlikte çalışmasının söz konusu olmayıp, kurum kontrol teşkilatının tespiti, ödenecek hakedişe esas olmak üzere kömürün kalitesi ve miktarının belirlenmesi ile sınırlı olduğunu, işin yüklenicisi Park Teknik tarafından yangınları önlemeye yönelik tedbirlerin alınmaya çalışıldığını ancak yangın gibi diğer madencilik riskleri (metan, yeraltı suyu gibi) nedenlerle yıllık üretim miktarına ulaşamayacakları ihtimalinin şirketlerinin mağduriyetine sebebiyet vereceğini ve ileride telafisi mümkün olmayan problemlerle karşılaşabileceklerini bu durumdan hem şirketlerinin hem de kurumun olumsuz etkilenebileceğininden mevcut sözleşmeyi devretmek istediklerini, aynı ocağın uygun kısımlarında mekanize, diğer kısımlarında klasik ayak modeli yaparak ve sahada oluşabilecek riskleri göz önüne alarak ilgili işi 30.10.2009 tarihinde Soma Kömürleri AŞ.’nin devraldığını, Soma Kömür İşletmeleri’nin sözleşmeyi devraldığı tarihten bu yana üretim sırasında ocakta iş güvenliğini tehdit eden herhangi bir unsurdan dolayı TKİ’ye başvuruda bulunmadıklarını, ocağın iş sağlığı ve güvenliği açısından denetiminin 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uyarınca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş müfettişlerce yapıldığını 6331 sayılı İş Kanunu ve Güvenliği Kanunu kapsamında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına karşı her türlü sorumluluğun ilgili firmaya ait olduğunu, ilgili Bakanlığın iş müfettişlerince yapılan teftişler sonucu düzenlenen raporlarda da doğrudan yüklenicinin muhatap alındığını, iş emniyetiyle ilgili hususların müvekkili ile hiçbir zaman ilişkilendirilmediğini, bu bağlamda müvekkilinden kanunda kendisine verilmeyen bir yetkiyi kullanmasının da beklenemeyeceğini, talep edilen manevi tazminat miktarının da fahiş olduğunu, manevi tazminat miktarı takdir edilirken olayın oluş biçimi, müteveffanın yaşı ve kusur oranları, tarafların ekonomik ve sosyal durumları değerlendirilerek hakkaniyete uygun bir miktara hükmedilmesi gerektiğini, manevi tazminatın haksız zenginleşmeye neden olamayacağını, müvekkili kurumun kusurunun olmaması nedeniyle davacının elem duymasına sebebiyet verilmediğini, davacının manevi yönden herhangi bir zarara uğratılmadığını, dava dilekçesi ile talep edilen manevi tazminat miktarının çok fazla olduğunu, fahiş bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesinin zararı özendirme aracı haline getirdiğini ve sebepsiz zenginleşme yolunu açtığını, ayrıca mahkemece manevi tazminata hükmedilirken davanın kabulü anlamına gelmemekle birlikte, Kamu İktisadi Teşebbüsü olan kurumlarının mali durumunun dikkate alınarak Kurumun mahvına sebep olmayacak ve müessesenin devamının sağlanması için B.K 50-52.maddelerinin gözönünde bulundurulması hak ve mesafet kurallarına göre hakkaniyet indirimi yapılarak karar verilmesi gerektiğini beyan ederek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.Davalı … Kömür İşletmeleri A.Ş vekili cevap dilekçesi ile; dava dilekçesinde ileri sürülen hususların gerçek dışı olduğunu, meydana gelen elim kazada müvekkili şirkete atfedilecek bir kusur bulunmadığını, 13.05.2014 tarihinde Soma ilçesi, Eynez Köyü, Karanlıkdere mevkiinde bulunan ve müvekkili şirket tarafından işletilen kömür maden ocağında saat 14:40-15.00 sıralarında büyük yangın çıktığını, çıkan yangın sebebiyle oluşan karbonmonoksit gazından etkilenen 301 çalışanın maalesef hayatını kaybettiğini, bu kayıplardan dolayı müvekkilinin de derin üzüntü içinde olduğunu, meydana gelen yangının nedenlerinin henüz tespit edilemediğini, bu hususta Soma C.Başsavcılığının 2014/1567 Soruşturma sayılı dosyasından soruşturmanın devam ettiğini, bilirkişilerin olayın sebepleri hakkında rapor tanzim etmediğini, bu sebeple kimin hangi ölçüde kusurunun bulunduğunun belli olmadığını, bu sebeple müvekkiline atfedilecek kusur da bulunmadığını, müvekkili şirketin kazanın meydana geldiği maden ocağında alınması gereken tüm tedbirleri aldığını, kazanın meydana geldiği ocağın belirli periyotlarla denetimlere tabi tutulduğunu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından yapılan denetimlerde maden ocağında noksan bir hususun olmadığının tutanak ile belgelendirildiğini, dava konusu olayın ne şekilde olduğu, kaza mı yoksa suikast mı olduğunun ve kimin hangi oranda kusurunun bulunduğunun belli olmadığını, kaza konusu olayla ilgili C.Başsavcılığının 2014/1567 sayılı soruşturmasının neticesinin bu dava sonucuna da etki edeceğini, bu sebeple soruşturma dosyasının sonucunun bekletici mesele yapılması gerektiğini, talep edilen manevi tazminat taleplerinin de fahiş olduğunu belirterek, davanın esastan reddine karar verilmesini talep etmiştir.
C)İlk Derece Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi ; İlk derece mahkemesince yapılan yargılama neticesinde, yukarıda açıklandığı şekilde eşin maddi tazminat isteminin kabulüne, çocukların maddi tazminat istemlerinin reddine, eş için 150.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine, davacı çocukların manevi tazminat istemlerinin kabulüne karar verilmiştir.
GEREKÇE
” Her ne kadar anılan bilirkişi (kusur) raporunda davalılar TKİ Genel Müdürlüğü ve Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. yanında dava dışı MİGEM ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı’na da toplamda % 15 oranında kusur izafe edilmiş olsa ve MİGEM ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı dosya kapsamında taraf olmadıkları için söz konusu kişilerin %15’lik sorumluluklarının kapsam dışı tutulması gerektiği düşünülebilecek olsa da, Yargıtay 21. HD.’nin 24.06.2014 Tarih ve 2014/7716 E., 2014/14885 K. sayılı kararında haklı olarak belirtildiği üzere; “…Dava dilekçesinde olay anlatılarak trafik kazasının oluşumunda davacı murisinin katılımının bulunmadığı üçüncü kişi ile içerisinde bulunduğu araç sürücünün eylemleri ile kazanın meydana geldiği açıklanmış ve üstelik davalıya belli oranda bir kusur atfetmek suretiyle iddiasını da sınırlamamış ve sonuçta (fazlaya ait talep haklarını saklı tutmak suretiyle) zararının tümünü davalıdan istemiştir. Artık burada, davacıların davalıdan gerçekleşecek kusur oranında bir talepte bulunduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Davacıların kendilerinin tamamen kusursuz olduğundan söz ederek zararlı sonucu meydana getiren müteselsil borçlular aleyhine açtığı bir davada zararının tümünü talep etmesi, örtülü olarak değil, aksine mülga BK.’nun 142. maddesinde öngörülen teselsül kuralına açık bir şekilde dayandığının belirgin bir kanıtıdır; bu gibi durumlarda, müteselsilen sözcüğünün dava dilekçesinde kullanılmamış olması sonuca etkili değildir. Hal böyle olunca davada teselsül kuralına dayanıldığı gözetilerek, dava dışı üçüncü kişinin kusuruna düşen zarardan da istihdam ettiği işçisinin zararın ortaya çıkmasındaki müşterek kusuru nedeniyle davalı işverenin sorumlu olduğunun kabulü gerekir”. Söz konusu dosya kapsamında davacıların talebinin sadece davalıların kusuru ile sınırlı olduğunun kabul edilmesi mümkün değildir. Tam tersine dava dilekçesinden davacıların davalılar dışındaki kişilerin sorumluluklarına karşıda davalıların müteselsil sorumluluğuna başvurdukları anlaşılmaktadır. Bu sebeple söz konusu kurumlar hakkında dava açılmamış olsa da, dosya içerisinde yer alan bilirkişi raporundan söz konusu kurum ve kuruluşların hepsinin söz konusu kazanın meyda gelmesinde kusurlu oldukları bu sebeple 6098 S TBK.’nın 61. maddesi gereğince haklarında müteselsil sorumluluğa ilişkin hükümlerin uygulanması gerekmektedir. Bu kapsamda 6098 S. TBK.’nun 163/I. maddesi gereğince zarar gören alacaklılar borcun tamamını diledikleri borçludan, bu kapsamda bilirkişi raporunda kusuru olduğu belirtilen kişilerin herhangi birinden talep edebilir.Davacı taraf her ne kadar Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’nin tehlikeli işletme işleten, TKİ’ nin ruhsat sahibi olması nedeniyle TBK.’nun 71. maddesine göre tehlikeli işletme maliki olması nedeniyle kusursuz sorumlu olduklarını belirtmiş ise de; TBK.’nun 60. maddesinde, bir kişinin sorumluluğunun birden çok nedene dayanması durumunda hakimin zarar görene en iyi giderim imkanı tanıyan sorumluluk sebebine göre karar vereceği düzenlenmesinin yer aldığı, somut olay açısından aldırılan bilirkişi heyeti raporunda davalı … Kömür İşletmeleri A.Ş. ile TKİ’ nin ve diğer dava dışı kişilerin kusurlu olduklarının belirtildiği, müteveffaya her hangi bir kusur yüklenmediği, davacı tarafın dava dilekçesinde müteselsil sorumluluğa dayanıldığı, bu durumda davacı tarafın zararının tümünden davalı … Kömür İşletmeleri A.Ş. ile TKİ’ nin sorumlu tutulabileceği, davacıların zararlarının en iyi, kusur sorumluluğu esasına dayanılarak giderilebileceği anlaşıldığından kusursuz sorumluluk hususlarının tartışılmasında tarafların hukuki faydası olmadığı anlaşılmıştır.Manevi tazminatın miktarının belirlenmesi konusuna gelinecek olursa, manevi tazminat miktarının nasıl belirleneceği hususu, Yargıtay HGK.’nun 24.12.2014 tarih ve 2014/21-872 E., 2014/1086 K. sayılı kararında ayrıntılı olarak irdelenmiştir. Gerçekten de anılan karara göre; “…Manevi tazminat isteminin temelinde, davalıların haksız eylemi yatmaktadır. Bilindiği üzere, haksız eylemin unsurları; zarar, fiil ile zarar arasında illiyet bağı, fiilin hukuka aykırı olmasından ibarettir. Öte yandan, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 47. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 56.) maddesinde düzenlenen manevi tazminatta kusurun gerekmediği, ancak takdirde etkili olabileceği, 22.06.1966 tarih ve 1966/7 Esas 1966/7 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıkça vurgulanmıştır. Bu kararın gerekçesinde, taktir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar, her olaya göre değişebileceğinden, hâkim bu konuda takdir hakkını kullanırken, ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Yine BK 47 (TBK 56). maddesi hükmüne göre; hâkimin özel halleri göz önünde tutarak, manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği tutar adalete ve hakkaniyete uygun olmalıdır. Bu para tutarı, aslında ne tazminat ne de cezadır. Çünkü mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını amaç edinmediği gibi, kusurlu olana yalnız hukukun ihlalinden dolayı yapılan bir kötülük de değildir. Aksine, zarara uğrayanda bir huzur duygusu uyandırmayı, aynı zamanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden, tazminata benzer bir fonksiyonu da vardır. O halde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. Manevi tazminat, duyulan elem ve ızdırabın kısmen ve imkan nisbetinde iadesini amaçladığından hâkim, …nun 4. maddesi gereğince hak ve nesafete göre takdir hakkını kullanarak, manevi tazminat miktarını tespit etmelidir. Hâkim belirlemeyi yaparken somut olayın özelliğini, zarar görenin ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, maluliyet oranını, beden gücü kaybı nedeniyle duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı gözetmelidir.”Aldırılan hesap ve kusur raporu ile tüm dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde; müteveffanın davalı … Kömür İşletmeleri tarafından işletilen yer altı maden ocağında çalışırken 13/05/2014 tarihinde iş kazası geçirerek vefat ettiği, iş kazasının oluşumunda, müteveffanın kusurunun bulunmadığı, davalı … Kömür İşletmeleri A.Ş.’ nin %70, Türkiye Kömür İşletmeleri A.Ş.’ nin %15, Maden İşleri Genel Müdürlüğünün %10, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığının %5 oranında kusurlu oldukları, davanın kusura dayanılarak müteselsil tahsil istemi ile açılmış olduğu, tek bir olaya bağlı aynı haksız eylemden değişik hukuki nedenlerle sorumlu olanlardan her birinin, 6098 sayılı Borçlar Kanunu md. 61 ve 62 mucibince zarardan müteselsilen sorumlu tutulmaları gerektiği, müteveffanın vefatı nedeniyle davacı …’un destekten yoksun kaldığı, davacı …’un 33.729,18-TL karşılanmamış zararının olduğu anlaşılmakla; maddi tazminat talebinin kabulüne karar vermek gerekmiştir.Davacılardan …’un Maddi zararının SGK tarafından bağlanan gelirlerle karşılanmış olduğu, bakiye (karşılanmamış) maddi zararının bulunmadığı ve yine davacılardan …’nın ise evli olması nedeniyle maddi zararının bulunmaması göz önünde bulundurularak bu davacılar yönünden maddi tazminat taleplerinin ayrı ayrı reddine karar vermek gerekmiştir.Mahkememizce yapılan değerlendirme sonucunda, söz konusu kazanın Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş kazası olması, davacılar ve toplum nezdinde meydana getirdiği derin acı ve infial, iş bu kaza sırasında 301 madencinin hayatını kaybetmiş olması, kazanın meydana gelmesinde davacılar murisi ve diğer işçilerin herhangi bir kusurunun bulunmaması, davalıların kusurunun ve iş bu kusura bağlı olarak meydana gelen kazanın sonucunun ağırlığı, ağır iş güvenliği ihlalleri tazminat tutarının caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği, gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda davacı eş için 150.000,00-TL, davacı çocuklar için ise ayrı ayrı 110.000,00-TL manevi tazminatın davalılar TKİ. Genel Müdürlüğü ile Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’nden müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesi gerektiği anlaşılmıştır.Her ne kadar davalı taraf cevap dilekçesinde davacı tarafın talep ettiği manevi tazminat miktarının çok yüksek olduğunu, iş bu manevi tazminat miktarlarının kabul edilmesi halinde felaketi özlenir hale getireceği gibi itirazlarda bulunulmuş olsa da, söz konusu tazminat miktarlarının çok yüksek olmadığı, bir insan canının değerinin parasal olarak ölçülmesinin mümkün olmadığı gibi, Soma gibi orta ölçekli bir ilçede bile orta düzeyde bir apartman dairesinin değerinin yaklaşık 200.000,00-TL. olduğu dikkate alındığında hükmedilen manevi tazminat miktarının çok yüksek olmadığı anlaşılmış olup aşağıdaki şekilde hüküm kurulması gerekmiştir. “
D)Bölge Adliye Mahkemesi Kararı ve Gerekçesi ; İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 9. Hukuk Dairesi’nce istinaf başvurusunun HMK. 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.
GEREKÇE : ” Dava, sigortalı …’un iş kazası sonucunda vefatı nedeniyle, yakınlarının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.Taraflar arasında, davacıların murisinin ölümüne neden olan iş kazasında davalıların kusurlu olup olmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır.Sosyal Güvenlik Kurumu Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı’nın 26.02.2015 tarih 187022 sayılı inceleme raporunda “13.05.2014 tarihinde meydana gelen kazada 301 işçinin vefat ettiği, 486 kişinin sağ kurtulduğu kazada işveren Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’nin %100 oranında kusurlu olduğu, olayın iş kazası olduğu, sigortalılara yüklenebilecek bir kusur bulunmadığı” belirtilmiştir.Soma Cumhuriyet Başsavcılığı’na ait soruşturma dosyası içerisinde yer alan bilirkişi raporunda; işverenin, işveren vekillerinin teknik nezaretçinin, iş güvenliği uzmanlarının bir kısım şirket çalışanlarının, TİK yetkililerinin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu İş Müfettişlerinin, Migem kontrol ve denetleme elemanlarının asli ve tali kusurlu oldukları, buna karşılık söz konusu kazada hayatını kaybeden işçilerin herhangi bir kusurlarının bulunmadığı tespit edilmiştir.Yerel mahkemenin hükme esas aldığı 9 kişilik bilirkişi raporunda; çoğunluk görüşüne göre, işveren Soma Kömür İşletmeleri A.Ş’nin %70, ruhsat sahibi Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün %15, Maden İşleri Genel Müdürlüğünün %10, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın %5 oranında kusurlu olduğu, hayatını kaybeden işçelerin herhangi bir kusurlarının bulunmadığı belirtilmiştir. Raporda ayrık görüş bildiren bilirkişiler de müteveffaların meydana gelen iş kazasında herhangi bir kusurlarının olmadığını beyan etmişlerdir.Gerek yerel mahkemenin hükme esas aldığı 9 kişilik bilirkişi heyetince düzenlenen raporda, gerek Soma Cumhuriyet Başsavcılığı’nca alınan bilirkişi raporunda ve gerekse Sosyal Güvenlik Kurumu Rehberlik ve Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından düzenlenen raporda davalıların kusurlu oldukları tespit edilmiş, ancak kazada hayatını kaybeden işçelere kusur izafe edilmemiştir.Olay tarihinde yürürlükte bulunan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun “İşverenin Genel Yükümlülüğü” kenar başlıklı 4. maddesine göre;“(1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup, bu çerçevede;a) Mesleki risklerin önlenmesi eğitim ve bilgi verilmesi dahil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.b) İş yerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.c) Risk değerlendirmesi yapar ve yaptırır.ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğu göz önüne alır.d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.(2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.(3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.(4) İşveren , iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.”Aynı kanunun ” Risklerden Korunma İlkeleri ” kenar başlıklı 5. maddesine göre,“(1) İşverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde aşağıdaki ilkeler gözönünde bulundurulur.a)Risklerden kaçınmak.b)Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek.c) Risklerde kaynağında mücadele etmek.ç) İşin kişilere uygun hale getirilmesi için işyerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı çalışma şekli ve üretim metodlarının seçiminde özen göstermek, özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek.d) Teknik gelişmelere uyum sağlamak.e) Tehlikeli olanı tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek.f) Teknoloji, iş organizasyonu, çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek.g)Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine göre öncelik vermek.ğ)Çalışanlara uygun talimatlar vermek.”Yine 6331 sayılı Kanun ” Risk Değerlendirmesi; Kontrol, Ölçüm ve Araştırma” karar başlıklı 10. maddesinde şu hüküm düzenlenmiştir.“(1) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği yönünden risk değerlendirmesi yapmak veya yaptırmakla yükümlüdür. Risk değerlendirmesi yapılırken aşağıdaki hususlar dikkate alınır.a) Belirli risklerden etkilenecek çalışanların durumu,b) Kullanılacak iş ekipmanı ile kimyasal madde ve müstahzarların seçimi,c) İşyerinin tertip ve düzeni,ç) Genç, yaşlı, engelli, gebe veya emziren çalışanlar gibi özel politika gerektiren gruplar ile kadın çalışanların durumu,2) İşveren, yapılacak risk değerlendirmesi sonucu alınacak iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri ile kullanılması gereken koruyucu donanım veya ekipmanı belirler.(3) İşyerinde uygulanacak iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri, çalışma şekilleri ve üretim yöntemleri, çalışanların sağlık ve güvenlik yönünden korunma düzeyini yükseltecek ve işyerinin idari yapılanmasının her kademesinde uygulanabilir nitelikte olmalıdır.(4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği yönünden çalışma ortamına ve çalışanların bu ortamda maruz kaldığı risklerin belirlenmesine yönelik gerekli kontrol, ölçüm, inceleme ve araştırmaların yapılmasını sağlar.”Görüldüğü üzere, işverenin çalışanlarla ilgili sağlık ve güvenliği sağlama yükümlülüğünün çerçevesi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 4. maddesinde çizilmiştir. Bu çerçevede işverenin, ” Çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu belirtildikten sonra, yapacağı ve uymakla yükümlü bulunacağı bir takım esaslara yer verilmiştir. Bunun gibi 5. maddede işverenin anılan yükümlülüklerle gerçekleştireceği koruma sırasında uyacağı ilkeler belirlenmiştir. 10. maddede ise işyerinde sağlık ve güvenlik sağlanırken, işverenin yapacağı risk değerlendirmesi çalışmasında dikkate almakla yükümlü bulunduğu hususlar belirlenmiştir. (HGK . 09/10/2013 tarih, 2013/21-102 Esas, 2013/1456 Karar )Yukarıda yapılan bu açıklamalardan sonra 818 sayılı Borçlar Kanununun 332. maddesinin karşılığı olarak çağdaş yaklaşımla düzenlenen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 417. maddesinin 2. fıkrasında; “İşveren, iş yerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçilerde iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlü” olacağı belirtilerek, İş Kanununun mülga 77/1. maddesiyle bütünlük sağlandığı gibi 3. fıkrasında; “İşverenin yukarıdaki hükümler dahil kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabi” olduğu hükme bağlanmak suretiyle, hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluğun hukuki niteliği konusunda tartışmalar sona erdirilmiş, sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan ölüme ve vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür.4857 sayılı İş Kanununun mülga 77. ve devamı maddelerini yürürlükten kaldıran 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 4. ve 5. maddeleri işverenin yükümlülüklerini, 19. madde de çalışanların yükümlülüklerini çağdaş anlaşıyla daha ayrıntılı ve somut olarak ortaya koymuş ve kusur sorumluluğunun sınırlarını kusursuz sorumluluğun sınırlarına yaklaştırmıştır.6331 sayılı Kanunun 4. ve 5. maddeleri ile buna uygun olarak çıkarılan iş sağlığı ve güvenliği yönetmelikleri hükümlerini işverenin sorumluluğunu objektifleştiren kriterler olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu sebeple mevzuatta yer alan teknik iş kurallarına uyulmaması işverenin kusurlu davranışı olarak kabul edilmelidir. Ancak işveren sadece anılan yazılı kurallara değil, yazılı olmayan ve teknolojinin gerekli kıldığı önlemlere aykırı davrandığında da kusurlu görülerek oluşan zararı karşılamalıdır.Öte yandan objektifleştirilen kusur, kusur sorumluluğunu kusursuz sorumluluğa yaklaştırsa da, onu kusursuz sorumluluk haline dönüştüremez. Çünkü, bazı istisnalar dışında işverenin sorumluluğu için kusurun varlığı şarttır. Ancak Türk Borçlar Kanununun 417/2. maddesi, Anayasa ve 6331 sayılı Kanun hükümleri objektifleştirilmiş kusur sorumluluğu ilkesi gereğince işverenin sorumluluğunu oldukça genişletmiştir.İşvereni, zararlandırıcı olay nedeniyle sorumluluktan kurtaracak olan durum, eylem ile meydana gelen zarar arasındaki uygun illiyet bağının kesilmesidir. Kusursuz sorumlulukta olduğu gibi kusur sorumluluğunda da illiyet bağı; mücbir sebep, zarar görenin ve üçüncü kişinin ağır kusuru nedenleriyle kesilebilir. Uygun illiyet bağının kesildiğinin ispatı halinde, işverenin sorumluluğuna gidilmesi mümkün değildir. (HGK, 20/03/2013 tarih, 2012/21-1121 Esas, 2013/386 Karar)Yargılamaya konu ihtilafın sağlıklı biçimde çözülmesi için asıl işveren-alt işveren kavramlarının da açıklanmasında fayda bulunmaktadır.4857 sayılı Kanun’un 2.maddesine göre bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.İş Kanunu’nun 2.maddesinin 7.fıkrasına göre bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.4857 sayılı Kanun’un 2/7.maddesi ile işçilerin İş Kanunu’ndan, sözleşmeden ve toplu iş sözleşmesinden doğan hakları koruma-güvence altına alınmak istenmiştir. Aksi halde, 4857 sayılı Kanun’dan kaynaklanan yükümlülüklerinden kurtulmak isteyen işverenlerin işin bölüm veya eklentilerini muvazaalı bir biçimde başka kişilere vermek suretiyle yükümlülüklerinden kaçması mümkün olurdu.Asıl işveren ile alt işverenin birlikte sorumluluğu “müteselsil sorumluluktur”. Asıl işveren, doğrudan bir hizmet sözleşmesi bulunmamakla birlikte İş Kanunu’nun 2. maddesinin 6. fıkrası gereğince alt işverenin işçilerinin iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle uğrayacakları maddi ve manevi zarardan alt işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Bu nedenle meslek hastalığına veya iş kazasına uğrayan alt işverenin işçisi veya ölümü halinde mirasçıları tazminat davasını müteselsil sorumlu olan asıl işveren ve alt işverene karşı birlikte açabilecekleri gibi yalnızca asıl işverene veya alt işverene karşı da açabilirler.Öte yandan asıl işveren ile alt işveren arasında yapılan sözleşme ile iş kazası veya meslek hastalığına bağlı maddi ve manevi tazminat sorumluluğunun alt işverene ait olduğunun kararlaştırılması; bu sözleşmenin tarafı olmayan işçi veya mirasçıları bağlamaz.Somut olayda, üretim aşamalarında davalı … Genel Müdürlüğü tarafından bedelsiz olarak yükleniciye bırakılan makine ve teçhizatların da kullanılması, davalı … Genel Müdürlüğü’nün kendisine sunulan iş programını veya projeyi yeterli bulunmaması halinde tespit edilen noksanlıkların davalı tarafından verilen süre içerisinde giderilmesi zorunluluğu, yüklenicinin çalıştıracağı işletme müdürü, proje mühendisi, vardiya daimi nezaretçisi, teknik nezaretçinin en az sayısı ve meslek kıdeminin davalı idare tarafından belirlenmesi, idarenin, uygunsuz davrandığı, görevlerini yerine getirmekte yetersiz olduğu kanısında olduğu veya işyerinde çalıştırılmasında sakınca gördüğü her kademe ve nitelikteki elemanların iş başından ve işyerinden uzaklaştırılmasını isteyebilmesi gibi tespitler karşısında anahtar teslimi olarak kabul edilemeyecek bir sözleşme ile kendisine olağan denetim sınırlarını aşacak şekilde yetkiler tanınmış olan davalı … Genel Müdürlüğü’nün 4857 sayılı yasa’nın 2. maddesi gereğince asıl işveren, diğer davalı … Kömür İşletmeleri AŞ.’nin ise alt işveren olarak kabul edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.Davalı … Genel Müdürlüğü vekili hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, ayrıca kaza tarihinden itibaren faize hükmolunmasının yasaya ve içtihatlara aykırı olduğunu iddia ederek istinaf nedeni yapmıştır.Gerek mülga BK’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı TBK’nun 56. maddesinde hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene veya ölenin yakınlarına manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin manevi zarar adı ile zarar görene veya ölenin yakınlarına verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.Manevi tazminat davalarında, gelişmiş ülkelerde artık eski kalıplardan çıkılarak caydırıcılık unsuruna da ağırlık verilmektedir. Gelişen hukukta bu yaklaşım, kişilerin bedenine ve ruhuna karşı yöneltilen haksız eylemlerde veya taksirli davranışlarda tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranlarda manevi tazminat takdir edilmesi gereğini ortaya koymakta; kişi haklarının her şeyin önünde geldiğini önemle vurgulamaktadır.Bu ilkeler gözetildiğinde; aslolan insan yaşamıdır ve bu yaşamın yitirilmesinin yakınlarında açtığı derin ızdırabı hiçbir değerin telafi etmesi olanaklı değildir. Burada amaçlanan sadece bir nebze olsun rahatlama duygusu vermek; öte yandan da zarar veren yanı da dikkat ve özen göstermek konusunda etkileyecek bir yaptırımla, caydırıcı olabilmektir.(HGK 23.6.2004, 13/291-370)Manisa ili, Soma ilçesinde bulunan Eynez yeraltı maden ocağında 13/05/2014 tarihinde meydana gelen yargılamaya konu iş kazasının 301 kişinin ölümüne ve 486 kişinin yaralanmasına yol açtığı, son yüz yılın en büyük iş kazalarından birisi olan bu iş kazasının yalnızca iş kazasına uğrayanlarda veya kazalıların yakınlarında değil toplumun tamamında derin bir üzüntü meydana getirdiği, bu kapsamda Soma maden kazası gibi toplumu derinden etkileyen facialarda hüküm altına alınan manevi tazminat tutarları değerlendirilirken manevi tazminatın caydırıcılık unsurunun öne çıkması gerektiğinden, davacılar yararına yerel mahkeme tarafında takdir edilen manevi tazminatın fahiş olmadığı sonucuna varılmıştır.Hüküm altına alınan maddi tazminat miktarları da yasaya, Yargıtay içtihatlarına ve dosya kapsamına uygun olarak hesaplanmıştır.İş kazalarından kaynaklanan tazminat davalarında sorumluluk Borçlar Hukuku yönünden haksız fiil sorumluluğu olup zarar ve dolayısıyla da tazminat alacağı olay anında ortaya çıkar. Diğer bir ifade ile haksız fillerde temerrüt olay tarihinde gerçekleşir ve bu kapsamda da iş kazası nedeniyle hüküm altına alınması gereken tazminata iş kazasının gerçekleştiği tarihten itibaren yasal faiz uygulanması gerektiğinden, yerel mahkemenin kaza tarihi olan 13.05.2014 tarihinden itibaren hükmedilen maddi ve manevi tazminatlara yasal faiz işletmesi yerinde olmuştur.İşbu dava ile birleşen dava bulunmadığından, Türkiye Kömür İşletmeleri Genel Müdürlüğü vekilinin istinaf dilekçesinde birleşen dava ve asıl dava yönünden ayrı ayrı yargılama giderlerinin ve vekalet ücretinin hükmedilmesinin hatalı olduğuna dair ileri sürdüğü istinaf sebebi değerlendirilmemiştir.Dosya kapsamı, mevcut delil durumu ve ileri sürülen istinaf sebepleri dikkate alındığında; özellikle ölenin olayda hiç kusurunun bulunmadığı anlaşıldığından, iş kazasının meydana gelmesinde kusuru bulunanlar arasındaki kusur dağılımının ilerde kendi aralarında açılabilecek rücu davasında yeniden değerlendirilmesi mümkün olduğundan, davalı … Genel Müdürlüğü vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki hüküm tesis edilmiştir. “
E)Temyiz Nedenleri : Davalı … Genel Müdürlüğü temyiz dilekçesinde özetle, davacılara maddi-manevi tazminat verilirken ölenle aralarında eylemli ve gerçek bir bağ bulunup bulunmadığının araştırılmadığını, davacıların davalarını ispat edemediklerini, davacılar bu konuda tanık dahi dinletmediklerini, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi kararında tazminatların neden bu kadar yüksek verildiğine dair davacılar özelinde bir değerlendirme bulunmadığını, ceza dosyasında çalışanları hakkında beraat kararı verildiğini, kendilerinin diğer davalı … denetleme yetkilerinin bulunmadığını, asıl işveren olmadıklarını, manevi tazminatın fazla olduğunu, kaza tarihinden faiz verilmesinin hatalı olduğunu, Afad tarafından yapılan yardımların tenzil edilmesi gerektiğini, kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, maddi tazminat hesabına yönelik itirazlarının dikkate alınmadığını, özellikle ilk peşin sermaye değeri tenzilatında üçüncü kişinin kusurunun yarısı dikkate alındığından müvekkilinin daha fazla tazminat ödemek durumunda kaldığını destek payları belirlenirken gelirin %70’inin dağıtılmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davacı kardeşlere manevi tazminat verilirken murisle aralarında eylemli ve fiili bağ bulunup bulunmadığının araştırılmadığını, kusurun hatalı tespit edildiğini ileri sürmüştür.
F)Delillerin Değerlendirilmesi ve Gerekçe ; Dava, sigortalının iş kazası sonucunda vefatı nedeniyle yakınlarının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.Dosya kapsamındaki kayıt ve belgelerden, ruhsat sahibi … Genel Müdürlüğü olan Eynez yer altı sahasındaki kömür üretim işinin davalı … Genel Müdürlüğü tarafından 22/07/2006 tarih ve 24046 yevmiye sayılı noter onaylı hizmet alım sözleşmesi ile Park Tek. Elk. Mad. Tur. San.ve Tic. AŞ.’ne verildiği ancak 30/10/2009 tarihinde davalı … Genel Müdürlüğü’nün muvafakati ile kömür üretim işinin aynı şartlar altında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’ne devredildiği anlaşılmaktadır.Sözleşmenin eki konumundaki Teknik Şartname’nin 2. maddesinde işin konusunun “1. maddede cins, mevkii ve sınır koordinatları belirtilen sahadan, idare tarafından bir kısmı yüklenicinin kullanımına bedelsiz olarak verilecek bina, tesis, makine, teçhizat, ve yeraltı galerileri ile yüklenicinin temin edeceği ilave makine, teçhizat, tesis ve personel ile bütün masraflar yükleniciye ait olmak üzere yeraltı işletme yöntemi ile kömür üretme işi” olarak tanımlandığı, bu kapsamda sahada mevcut bulunan şalt tesisleri, jeneratör, karo sahası, vantilatör tesisi, kompresör tesisi, tertip binası, işçi banyoları, lambahane, teshin merkezi, atölye, pres, kül tesisi, kriblaj tesisi, nefeslik vb. gibi tesislerle, Teknik Şartname’nin EK-2 listesinde tanımlanan makine ve teçhizat yüklenicinin kullanımına bedelsiz olarak bırakıldığı, EK-12 olarak tanımlanan listede işin yapılacağı yeraltı maden ocağında idareye ait zincirli ve bant konveyörler bulunduğu görülmektedir. Teknik Şartname’de yüklenici tarafından yapılacak iş programının ve işletme projesinin davalı … Genel Müdürlüğü’ne sunulacağı, programın veya projenin yeterli bulunmaması halinde tespit edilen noksanlıkların idarece verilen süre içerisinde giderileceği, idarece onaylanan uygulama projesine yüklenicinin aynen uymak zorunda olduğu, uygulama projesinde ancak idarenin onayı ile revizyon yapılabileceği, sözleşmenin eki olan İdari Şartname’nin 7.3.2 maddesinde yüklenicinin çalıştıracağı işletme müdürü, proje mühendisi, vardiya daimi nezaretçisi, teknik nezaretçinin en az sayısı ve meslek kıdeminin davalı idare tarafından belirlendiği, Sözleşmenin eki olan Hizmet İşleri Genel Şartnamesi’nin 11. maddesinde ise, idarenin, uygunsuz davrandığı, görevlerini yerine getirmekte yetersiz olduğu kanısında olduğu veya işyerinde çalıştırılmasında sakınca gördüğü her kademe ve nitelikteki elemanların iş başından ve işyerinden uzaklaştırılmasını isteyebileceği, yüklenicinin buna uymak zorunda olduğu kurallar getirilmiştir.Dosya kapsamındaki, meydana gelen iş kazası dolayısı ile alınan bilirkişi kusur raporlarının tamamında ölen veya yaralanan sigortalılara kusur izafe edilmemiştir.Olay tarihinde yürürlükte bulunan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun “İşverenin Genel Yükümlülüğü” kenar başlıklı 4. maddesine göre;“(1) İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup, bu çerçevede;a) Mesleki risklerin önlenmesi eğitim ve bilgi verilmesi dahil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.b) İş yerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.c) Risk değerlendirmesi yapar ve yaptırır.ç) Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğu göz önüne alır.d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.(2) İşyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.(3) Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez.(4) İşveren , iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamaz.”.Aynı kanunun ” Risklerden Korunma İlkeleri ” kenar başlıklı 5. maddesine göre,“(1) İşverenin yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde aşağıdaki ilkeler gözönünde bulundurulur.a)Risklerden kaçınmak.b)Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek.c) Risklerde kaynağında mücadele etmek.ç) İşin kişilere uygun hale getirilmesi için işyerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı çalışma şekli ve üretim metodlarının seçiminde özen göstermek, özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek.d) Teknik gelişmelere uyum sağlamak.e) Tehlikeli olanı tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek.f) Teknoloji, iş organizasyonu, çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek.g)Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine göre öncelik vermek.ğ)Çalışanlara uygun talimatlar vermek.”Yine 6331 sayılı Kanun ” Risk Değerlendirmesi; Kontrol, Ölçüm ve Araştırma” karar başlıklı 10. maddesinde şu hüküm düzenlenmiştir.“(1) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği yönünden risk değerlendirmesi yapmak veya yaptırmakla yükümlüdür. Risk değerlendirmesi yapılırken aşağıdaki hususlar dikkate alınır.a) Belirli risklerden etkilenecek çalışanların durumu,b) Kullanılacak iş ekipmanı ile kimyasal madde ve müstahzarların seçimi,c) İşyerinin tertip ve düzeni,ç) Genç, yaşlı, engelli, gebe veya emziren çalışanlar gibi özel politika gerektiren gruplar ile kadın çalışanların durumu,2) İşveren, yapılacak risk değerlendirmesi sonucu alınacak iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri ile kullanılması gereken koruyucu donanım veya ekipmanı belirler.(3) İşyerinde uygulanacak iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri, çalışma şekilleri ve üretim yöntemleri, çalışanların sağlık ve güvenlik yönünden korunma düzeyini yükseltecek ve işyerinin idari yapılanmasının her kademesinde uygulanabilir nitelikte olmalıdır.(4) İşveren, iş sağlığı ve güvenliği yönünden çalışma ortamına ve çalışanların bu ortamda maruz kaldığı risklerin belirlenmesine yönelik gerekli kontrol, ölçüm, inceleme ve araştırmaların yapılmasını sağlar.”Görüldüğü üzere, işverenin çalışanlarla ilgili sağlık ve güvenliği sağlama yükümlülüğünün çerçevesi, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 4. maddesinde çizilmiştir. Bu çerçevede işverenin, ” Çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğu belirtildikten sonra, yapacağı ve uymakla yükümlü bulunacağı bir takım esaslara yer verilmiştir. Bunun gibi 5. maddede işverenin anılan yükümlülüklerle gerçekleştireceği koruma sırasında uyacağı ilkeler belirlenmiştir. 10. maddede ise işyerinde sağlık ve güvenlik sağlanırken, işverenin yapacağı risk değerlendirmesi çalışmasında dikkate almakla yükümlü bulunduğu hususlar belirlenmiştir. (HGK . 09/10/2013 tarih, 2013/21-102 Esas, 2013/1456 Karar )Yukarıda yapılan bu açıklamalardan sonra 818 sayılı Borçlar Kanununun 332. maddesinin karşılığı olarak çağdaş yaklaşımla düzenlenen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 417. maddesinin 2. fıkrasında; “İşveren, iş yerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçilerde iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlü” olacağı belirtilerek, İş Kanununun mülga 77/1. maddesiyle bütünlük sağlandığı gibi 3. fıkrasında; “İşverenin yukarıdaki hükümler dahil kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabi” olduğu hükme bağlanmak suretiyle, hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluğun hukuki niteliği konusunda tartışmalar sona erdirilmiş, sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan ölüme ve vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür.4857 sayılı İş Kanununun mülga 77. ve devamı maddelerini yürürlükten kaldıran 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 4. ve 5. maddeleri işverenin yükümlülüklerini, 19. madde de çalışanların yükümlülüklerini çağdaş anlaşıyla daha ayrıntılı ve somut olarak ortaya koymuş ve kusur sorumluluğunun sınırlarını kusursuz sorumluluğun sınırlarına yaklaştırmıştır.6331 sayılı Kanunun 4. ve 5. maddeleri ile buna uygun olarak çıkarılan iş sağlığı ve güvenliği yönetmelikleri hükümlerini işverenin sorumluluğunu objektifleştiren kriterler olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu sebeple mevzuatta yer alan tenik iş kurallarına uyulmaması işverenin kusurlu davranışı olarak kabul edilmelidir. Ancak işveren sadece anılan yazılı kurallara değil, yazılı olmayan ve teknolojinin gerekli kıldığı önlemlere aykırı davrandığında da kusurlu görülerek oluşan zararı karşılamalıdır.Öte yandan objektifleştirilen kusur, kusur sorumluluğunu kusursuz sorumluluğa yaklaştırsa da, onu kusursuz sorumluluk haline dönüştüremez. Çünkü, bazı istisnalar dışında işverenin sorumluluğu için kusurun varlığı şarttır. Ancak Türk Borçlar Kanununun 417/2. maddesi, Anayasa ve 6331 sayılı Kanun hükümleri objektifleştirilmiş kusur sorumluluğu ilkesi gereğince işverenin sorumluluğunu oldukça genişletmiştir.İşvereni, zararlandırıcı olay nedeniyle sorumluluktan kurtaracak olan durum, eylem ile meydana gelen zarar arasındaki uygun illiyet bağının kesilmesidir. Kusursuz sorumlulukta olduğu gibi kusur sorumluluğunda da illiyet bağı; mücbir sebep, zarar görenin ve üçüncü kişinin ağır kusuru nedenleriyle kesilebilir. Uygun illiyet bağının kesildiğinin ispatı halinde, işverenin sorumluluğuna gidilmesi mümkün değildir. (HGK, 20/03/2013 tarih, 2012/21-1121 Esas, 2013/386 Karar)Yargılamaya konu ihtilafın sağlıklı biçimde çözülmesi için asıl işveren-alt işveren kavramlarının da açıklanmasında fayda bulunmaktadır.4857 sayılı Kanun’un 2.maddesine göre bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir.İş Kanunu’nun 2.maddesinin 7.fıkrasına göre bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.4857 sayılı Kanun’un 2/7.maddesi ile işçilerin İş Kanunu’ndan, sözleşmeden ve toplu iş sözleşmesinden doğan hakları koruma-güvence altına alınmak istenmiştir. Aksi halde, 4857 sayılı Kanun’dan kaynaklanan yükümlülüklerinden kurtulmak isteyen işverenlerin işin bölüm veya eklentilerini muvazaalı bir biçimde başka kişilere vermek suretiyle yükümlülüklerinden kaçması mümkün olurdu.Asıl işveren ile alt işverenin birlikte sorumluluğu “müteselsil sorumluluktur”. Asıl işveren, doğrudan bir hizmet sözleşmesi bulunmamakla birlikte İş Kanunu’nun 2. maddesinin 6. fıkrası gereğince alt işverenin işçilerinin iş kazası veya meslek hastalığı nedeniyle uğrayacakları maddi ve manevi zarardan alt işveren ile birlikte müteselsilen sorumludur. Bu nedenle meslek hastalığına veya iş kazasına uğrayan alt işverenin işçisi veya ölümü halinde mirasçıları tazminat davasını müteselsil sorumlu olan asıl işveren ve alt işverene karşı birlikte açabilecekleri gibi yalnızca asıl işverene veya alt işverene karşı da açabilirler.Öte yandan asıl işveren ile alt işveren arasında yapılan sözleşme ile iş kazası veya meslek hastalığına bağlı maddi ve manevi tazminat sorumluluğunun alt işverene ait olduğunun kararlaştırılması; bu sözleşmenin tarafı olmayan işçi veya mirasçıları bağlamaz.Somut olayda, üretim aşamalarında davalı … Genel Müdürlüğü tarafından bedelsiz olarak yükleniciye bırakılan makine ve teçhizatların da kullanılması, davalı … Genel Müdürlüğü’nün kendisine sunulan iş programını veya projeyi yeterli bulunmaması halinde tespit edilen noksanlıkların davalı tarafından verilen süre içerisinde giderilmesi zorunluluğu, yüklenicinin çalıştıracağı işletme müdürü, proje mühendisi, vardiya daimi nezaretçisi, teknik nezaretçinin en az sayısı ve meslek kıdeminin davalı idare tarafından belirlenmesi, idarenin, uygunsuz davrandığı, görevlerini yerine getirmekte yetersiz olduğu kanısında olduğu veya işyerinde çalıştırılmasında sakınca gördüğü her kademe ve nitelikteki elemanların iş başından ve işyerinden uzaklaştırılmasını isteyebilmesi gibi tespitler karşısında anahtar teslimi olarak kabul edilemeyecek bir sözleşme ile kendisine olağan denetim sınırlarını aşacak şekilde yetkiler tanınmış olan davalı … Genel Müdürlüğü’nün 4857 sayılı yasa’nın 2. maddesi gereğince asıl işveren, diğer davalı … Kömür İşletmeleri AŞ.’nin ise alt işveren olarak kabul edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.Bunun yanında, gerek mülga BK’nun 47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı TBK’nun 56. maddesinde hakimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene veya ölenin yakınlarına manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür. Hakimin manevi zarar adı ile zarar görene veya ölenin yakınlarına verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.Manevi tazminat davalarında, gelişmiş ülkelerde artık eski kalıplardan çıkılarak caydırıcılık unsuruna da ağırlık verilmektedir. Gelişen hukukta bu yaklaşım, kişilerin bedenine ve ruhuna karşı yöneltilen haksız eylemlerde veya taksirli davranışlarda tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranlarda manevi tazminat takdir edilmesi gereğini ortaya koymakta; kişi haklarının her şeyin önünde geldiğini önemle vurgulamaktadır.Bu ilkeler gözetildiğinde; aslolan insan yaşamıdır ve bu yaşamın yitirilmesinin yakınlarında açtığı derin ızdırabı hiçbir değerin telafi etmesi olanaklı değildir. Burada amaçlanan sadece bir nebze olsun rahatlama duygusu vermek; öte yandan da zarar veren yanı da dikkat ve özen göstermek konusunda etkileyecek bir yaptırımla, caydırıcı olabilmektir.(HGK 23.6.2004, 13/291-370)Manisa ili Soma ilçesinde bulunan Eynez yeraltı maden ocağında 13/05/2014 tarihinde meydana gelen yargılamaya konu iş kazasının 301 kişinin ölümüne ve 486 kişinin yaralanmasına yol açtığı, son yüz yılın en büyük iş kazalarından birisi olan bu iş kazasının yalnızca iş kazasına uğrayanlarda veya kazalıların yakınlarında değil toplumun genelinde derin bir üzüntü meydana getirdiği, bu kapsamda Soma maden kazası gibi toplumu derinden etkileyen facialarda hüküm altına alınan manevi tazminat tutarları değerlendirilirken manevi tazminatın caydırıcılık unsurunun öne çıkması gerektiği kabul edilmelidir.Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle ölenin olayda hiç kusurunun bulunmadığının anlaşılıp kaza olayının meydana gelmesinde kusuru bulunanlar arasındaki kusur dağılımının kendi aralarında görülmesi muhtemel rücu davasında yeniden değerlendirilmesinin mümkün bulunmasına, temyiz edenin sıfatına temyiz kapsam ve nedenlerine göre; davalı … Genel Müdürlüğü’nün yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edene yükletilmesine 12/06/2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

TCK MADDE 188 UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ
Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç eden kişi, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis ve ikibin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır(2) Uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilir.(3) Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.(Ek cümle: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz. (4) (Değişik: 27/3/2015-6638/11 md.) a) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin eroin, kokain, morfin, sentetik kannabinoid ve türevleri veya bazmorfin olması,b) Üçüncü fıkradaki fiillerin; okul, yurt, hastane, kışla veya ibadethane gibi tedavi, eğitim, askerî ve sosyal amaçla toplu bulunulan bina ve tesisler ile bunların varsa çevre duvarı, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen sınırlarına iki yüz metreden yakın mesafe içindeki umumi veya umuma açık yerlerde işlenmesi, hâlinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.(5) (Değişik: 18/6/2014 – 6545/66 md.) Yukarıdaki fıkralarda gösterilen suçların, üç veya daha fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâlinde verilecek ceza yarı oranında, suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, verilecek ceza bir kat artırılır.(6) Üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanır. (Ek cümle: 29/6/2005 – 5377/22 md.) Ancak, verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.(7) Uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddeyi ülkeye ithal eden, imal eden, satan, satın alan, sevk eden, nakleden, depolayan veya ihraç eden kişi, sekiz yıldan az olmamak üzere hapis ve bin günden yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.(8) Bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
TCK MADDE 188’İN GEREKÇESİ
Bu maddede, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin imal ve ticareti suçuna ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Burada uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin nelerden ibaret bulunduğu tanımlanmadığı gibi, bunların teker teker gösterilmesi yoluna da gidilmemiştir. Bunun nedeni, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ve aynı etkiyi yapan ilâç ve sentetiklerin kötüye kullanılmalarının yaptırım altına alınarak güçlü bir sosyal savunmanın sağlanmasıdır. Böylece, psikotrop madde olarak, uyuşturucu veya uyarıcı etkisi yapan ve kişilerde bağımlılık meydana getiren bütün maddelerin, bu suçun konusunu oluşturacağı kabul edilmiştir.Maddenin birinci fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal veya ihraç edilmesi, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç, bir kazanç elde etmek için işlenmektedir. Ancak, çoğu zaman bu suçun işlenmesi suretiyle ne kadar kazanç elde edildiği belirlenemediği gibi, elde edilen kazancın müsaderesi de mümkün olamamaktadır. Bu nedenle, söz konusu suçun işlenmesi dolayısıyla, hapis cezasının yanı sıra, adlî para cezasına da hükmedilmesi uygun görülmüştür.İkinci fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarıyla ilgili olarak bir milletlerarası ceza hukuku kuralına yer verilmiştir. Buna göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı fiilinin diğer ülke açısından ithal olarak nitelendirilmesi dolayısıyla bu ülkede yapılan yargılama sonucunda hükmolunan cezanın infaz edilen kısmı, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılacak yargılama sonucunda hükmolunan cezadan mahsup edilecektir. Türkiye’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı, karşı ülke açısından ithal oluşturmaktadır. Bu ülkede uyuşturucu veya uyarıcı madde ithali nedeniyle yargılama yapılması veya bir cezaya mahkûm olunması, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yargılama yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Böylece, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarıyla ilgili olarak non bis in idem kuralına milletlerarası sahada geçerlilik tanınmamıştır. Ancak, Türkiye’den yapılan uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı karşı ülke açısından ithal oluşturduğu için, bu ülkede yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasının kurumda infaz edilen kısmının, Türkiye’de uyuşturucu veya uyarıcı madde ihracı dolayısıyla yapılan yargılama sonucunda mahkûm olunan hapis cezasından mahsup edilmesi gerekmektedir.Üçüncü fıkrada, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticaretine ilişkin çeşitli fiiller, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Buna göre; uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satışı, satışa arzı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması ya da kazanç amacıyla satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, bir ve ikinci fıkralara göre ayrı bir suç oluşturmaktadır. Bu suç dolayısıyla da, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçlarda olduğu gibi, hapis cezasının yanı sıra adlî para cezası öngörülmüştür.Maddenin dördüncü fıkrasına göre, uyuşturucu maddenin eroin, kokain, morfin veya bazmorfin olması, bir ve üçüncü fıkralarda tanımlanan suçların konu bakımından nitelikli unsurunu oluşturmaktadır ve bu fıkralara göre verilecek cezaların artırılmasını gerektirmektedir.Beşinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal veya ticareti suçlarının suç işlemek için teşkil edilmiş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezaların artırılması gerekmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suç işlemek amacına yönelik örgüt teşkil etmekten, kurulmuş örgütü yönetmekten, bu örgüte üye olmaktan dolayı ayrıca cezaya hükmedilmelidir.Maddenin altıncı fıkrasında, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçlarına ilişkin olarak yukarıdaki fıkralarda yer alan bütün hükümlerin, üretimi resmi makamların iznine veya satışı yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olan ve uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran her türlü madde açısından da uygulanacağı kabul edilmiştir.Yedinci fıkraya göre, uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmamakla birlikte, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan ve ithal veya imali resmi makamların iznine bağlı olan maddenin ülkeye sokulması, imal edilmesi, satılması, satın alınması, nakledilmesi, depolanması veya ihraç edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Dikkat edilmelidir ki, bu suçun konusu, uyuşturucu veya uyarıcı madde üretiminde kullanılan maddelerdir ve bunlar uyuşturucu veya uyarıcı etki doğurmazlar; ancak bu maddelerin ithal ve imalinin resmi makamların iznine bağlı olması gerekir. Söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur ve bu seçimlik hareketlerden birinin gerçekleşmesiyle suç oluşacaktır. Ancak bunlardan birkaçının bir olayda gerçekleşmesi hâlinde bir suçun işlendiğini kabul etmek gerekir.Maddenin son fıkrasında, bu maddede tanımlanan suçların tabip, diş tabibi, eczacı, kimyager, veteriner, sağlık memuru, laborant, ebe, hemşire, diş teknisyeni, hastabakıcı, sağlık hizmeti veren, kimyacılıkla veya ecza ticareti ile iştigal eden kişi tarafından işlenmesi, bu suçların kişi bakımından nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir ve verilecek cezaların bu hükme göre artırılması gerekmektedir.
TCK MADDE 188 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay20. Ceza dairesi
Esas : 2018/651 Karar : 2018/4305 Karar Tarihi : 16.10.2018
A-Sanık … hakkındaki hükmün incelenmesinde;Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesinden sonra, sanığın cezaevinden gönderdiği 05/10/2017 tarihli dilekçesinde “ … dosyamın onanmasını rica ederim.” ve cezaevinde verdiği 16/08/2018 tarihli ifadesinde “Ben temyiz talebimden vazgeçip, dosyamın onanmasını istiyorum” şeklindeki taleplerinin, temyiz isteğinden vazgeçme niteliğinde olduğu anlaşıldığından, temyizden vazgeçme nedeniyle hükmün İNCELENMESİNE YER OLMADIĞINA,B-Sanık … hakkındaki hükmün incelenmesinde;Dosya kapsamından, sanığın suça konu eroini, TCK’nın 188/4-b maddesi uyarınca okula iki yüz metreden yakın mesafe içinde sattığı anlaşıldığı halde; somut olayda uyuşturucu madde ticareti suçunun, TCK’nın 188/4-a ve 4-b bentlerinde düzenlenen birden fazla nitelikli halinin gerçekleştiği dikkate alınarak; aynı Kanun’un 61. maddesi uyarınca temel cezasının alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi, karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.Yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç tipi ile yaptırımların eleştiri dışında doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından; sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA, hükmolunan ceza miktarı ve tutuklama tarihine göre sanık hakkındaki salıverilme talebinin reddine, 16/10/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay10. Ceza Dairesi
Esas : 2018/1864Karar : 2018/6293Karar Tarihi : 20.09.2018
Bozmaya uyulduğu, yargılama sürecindeki işlemlerin yasaya uygun olarak yapıldığı, delillerin gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanıklar tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç tipi ile aşağıda belirtilenler dışında yaptırımların doğru olarak belirlendiği anlaşıldığından, yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;3298 sayılı Uyuşturucu Maddelerle İlgili Kanun’un 4. maddesinin 1. fıkrasında “ham afyon, hazırlanmış afyon, tıbbi afyon ve bunların müstahzarları Türk Ceza Kanunu’nun uygulanmasında uyuşturucu maddelerden sayılır” hükmünün öngörüldüğü; 13.01.1964 tarihli ve 1963/2- 1964/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda “765 sayılı TCK’nın 403/6. maddesinde sayılmayan maddelerin bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceğinin belirtildiği”; “afyon sakızı veya ham afyonun” 5237 sayılı TCK’nın 188. maddesinin 1 ve 3. fıkraları kapsamında “uyuşturucu madde” olmasına rağmen, aynı maddenin 4. fıkrası kapsamına girmediği, bu konuda afyon sakızının (ham afyonun) içerdiği etken maddenin dikkate alınamayacağı gözetilmeden; Adli Tıp Kurumu’nca düzenlenen 28.09.2009 tarihli 1901 karar sayılı raporda, suç konusu maddenin “afyon sakızı” (ham afyon) olduğunun ve “morfin” içerdiğinin belirtilmesi nedeniyle sanığın cezasının 5237 sayılı TCK’nın 188. maddesinin 4. fıkrası uyarınca artırılması,Yasaya aykırı, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde olduğundan, hükümlerin BOZULMASINA, 20/09/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

TCK MADDE 187 KİŞİLERİN HAYATINI VE SAĞLIĞINI TEHLİKEYE SOKACAK BİÇİMDE İLAÇ YAPMA VEYA SATMA
Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç üreten veya satan kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve adlî para cezası verilir.(2) Bu suçun tabip veya eczacı tarafından ya da resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
TCK MADDE 187’NİN GEREKÇESİ
Maddede, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç üretilmesi veya satılması, suç olarak tanımlanmıştır. Bu suçun konusu, ilaçtır.Suç, ilacın kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde üretilmesi veya satılması ile oluşur. Tabip tarafından düzenlenen reçetede yazılı ilâç yerine başka ilâç vermek suretiyle de, kişilerin hayatı ve sağlığı tehlikeye sokulabilir ve dolayısıyla, bu suç işlenmiş olabilir.İkinci fıkrada, bu suçun tabip veya eczacı tarafından ya da resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi hâlinde, verilecek cezanın artırılması öngörülmüştür. TCK MADDE 187 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay20. Ceza Dairesi
Esas : 2017/6122Karar : 2018/120Karar Tarih : 10.01.2018
Kişilerin Hayatını ve Sağlığını Tehlikeye Sokacak Biçimde İlaç Yapma veya Satma Suçu1-İddianame anlatımına, mahkemenin kabulüne göre “vicks vaporup” isimli ilacın sahte olarak üretilerek bulundurulduğunun kabulü karşısında sanığın TCK’nın 187. maddesinde düzenlenen “kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç üretme ve satma” suçunu oluşturup oluşturmadığının tartışılarak belirlenmesi görevinin üst dereceli asliye ceza mahkemesine ait olduğu gözetilip, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, kovuşturma sürdürülerek yazılı biçimde hüküm kurulması,2-Kabule göre de;a-Sanığın ilaçları aldığını söylediği ve buna ilişkin fatura ibraz ettiği … Pazarlama isimli şirket kayıtlarının getirtilerek ve gerektiğinde yetkilisi dinlenilerek sanığın bu şirketten ilaç alıp almadığı, ilaçların sahte olduğunu anlaşılması halinde sanığın sahteliği bilip bilmediği hususunda araştırma yapılara hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi, b-Sahte olduğu iddia edilen ilaç ve orjinalinin birlikte gönderilerek ilacın sahte olup olmadığı hususunda bilirkişi raporu alınması gerekirken eksik kovuşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün BOZULMASINA, CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca sanığın kazanılmış hakkının saklı tutulmasına, 10.01.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay15. Ceza Dairesi
Esas : 2015/5326Karar : 2018/4809Karar Tarih : 28.06.2018
1- Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma suçundan TCK’nın 187/1, 52/2, 53 maddeleri gereğince mahkumiyet2- Dolandırıcılık suçundan TCK.nın 157/1, 52/2, 53 maddeleri gereğince mahkumiyet (16 defa)Dolandırıcılık ve kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma suçlarından sanığın mahkumiyetine ilişkin hükümler, sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: Sanığın,… isimli gıda takviyesi ile benzer şeklideki cinsel amaçlı gıda takviyelerinin sahtesini üreterek … isimli internet sitesi aracılığıyla satışa sunduğu, ayrıca bu konuda broşür ve kartvizit hazırlatıp, radyo ve televizyonda reklamlar verdiği, bu araçlarla kendisine ulaşan katılan ve mağdurlara bahse konu sahte ürünleri sattığı, ürünler üzerinde yapılan incelemede, içeriğinde insan sağlığını tehdit eden “…” maddesi bulunduğunun tespit edildiği iddia edilen somut olayda,A) Sanık hakkında kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik yapılan temyiz itirazlarının incelenmesinde: Dosya kapsamında toplanan delillere göre sanığın üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin mahkemenin kabul ve uygulamasında bir isabetsizlik görülmemiştir. Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; sanık müdafiinin delillerin hukuka aykırı olarak toplandığına, mağdurların şikayetçi olmadığına, sanığın mağdurlara sahte ürün gönderdiğinin sabit olmadığına ilişkin temyiz itirazlarının reddiyle, hükmün ONANMASINA,B) Sanık hakkında dolandırıcılık suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik yapılan temyiz itirazlarının incelenmesinde: Sanığın, içeriğinde insan sağlığını tehdit eden “…” maddesi bulunduğu tespit edilen ilaçları üretip satması şeklindeki eyleminin münhasıran TCK’nın 187/1. maddesinde düzenlenen kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde ilaç yapma veya satma suçunu oluşturup, bu suçtan sanığın mahkumiyetine karar verilmiş olması karşısında, sanık hakkında dava açılan dolandırıcıık suçunun oluşmadığı gözetilerek beraati yerine, hatalı değerlendirme sonucu yazılı şekilde her iki suçtan ayrı ayrı mahkumiyetine hükmedilmesi, Kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu nedenle 5320 sayılı Kanun’un 8/1.maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’ nın 321.maddesi uyarınca BOZULMASINA, 28/06/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 186 BOZULMUŞ VEYE DEĞİŞTİRİLMİŞ GIDA VEYA İLAÇLARIN TİCARETİ
Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeyleri veya ilaçları satan, tedarik eden, bulunduran kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve binbeşyüz güne kadar adlî para cezası verilir.(2) Bu suçun, resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.
TCK MADDE 186’NIN GEREKÇESİ
Madde metninde, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin veya ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suç olarak tanımlanmıştır.Her türlü yenilecek veya içilecek şeyler ya da ilaçlar, bu suçun konusunu oluştururlar. Ancak, bunların, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatının değiştirilmiş olması gerekir.Söz konusu suç, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya muhteviyatı değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeylerin ya da ilâçların satılması, tedarik edilmesi veya bulundurulması suretiyle işlenebilir. Bu bakımdan söz konusu suç, seçimlik hareketli bir suçtur.Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçun, resmi izne dayalı olarak yürütülen bir meslek ve sanatın icrası kapsamında işlenmesi hâlinde, cezanın artırılması öngörülmüştür.
TCK MADDE 186 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay 20. Ceza dairesi
Esas : 2016/2692Karar : 2017/4974Karar Tarih : 09.10.2017
“Bozulmuş veya değiştirilmiş gıda ticareti yapma” suçunun 5237 Sayılı TCK’nın ikinci kitabının “topluma karşı suçlar” başlıklı üçüncü kısmının “kamunun sağlığına karşı suçlar” başlığını taşıyan üçüncü bölümünde düzenlenmiş olması; suçun belirtilen özelliği gereğince, Nazilli İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü’nün, CMK’nın 237. maddesi uyarınca, suçtan zarar gören sıfatıyla bu suçlarla ilgili davalara katılmalarına olanak bulunmaması nedeniyle, müştekinin katılma ve hükmü temyiz etme hakkının olmadığı anlaşıldığından, temyiz isteminin 5320 Sayılı Kanun’un 8/1 maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 Sayılı CMUK’nın 317.maddesi uyarınca reddi ile sanığın temyiz talebinin incelenmesinde,1- )Nazilli İlçe Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün 17.05.2013 tarihli yazılarında, 10,1 mg/kg oranında hidrojen peroksit tespit edilip, bu hususun Türk Gıda Kodeksi Renklendiriciler ve Tatlandırıcılar Dışındaki Gıda Katkı Maddeleri yönetmeliğine uymadığı belirlenen kuru incir numunelerinin TCK’nın 186/1. maddesi kapsamında “kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş veya değiştirilmiş” nitelikte olup olmadığı hususunda uzman kişi ya da kurumlardan rapor aldırılıp sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması, Kabule göre de;1- )Hükümden sonra 24.11.2015 tarih ve 29542 Sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesi’nin 08.10.2015 tarihli 2014/140 esas ve 2015/85 karar sayılı kararı ile, 5237 Sayılı TCK’nın 53. maddesinin bazı hükümlerinin iptal edilmesi nedeniyle, bu maddenin uygulanması açısından, sanığın hukuki durumunun yeniden belirlenmesinde zorunluluk bulunması,2- )Suçtan doğrudan zarar görmeyen, dolayısı ile davaya katılma hakkı bulunmayan İl Tarım Müdürlüğü’nün katılan olarak duruşmalara kabulüne karar verilerek, kendisini vekil ile temsil ettirmesi nedeni ile lehine vekalet ücretine hükmedilmesi,
SONUÇ : Kanuna aykırı, sanığın temyiz itirazları bu sebeple yerinde olduğundan, hükmün CMUK’nın 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, 09.10.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay7. Ceza dairesi
Esas: 2009/9771Karar: 2011/7153Karar Tarih : 26.05.2011
Karar tarihi itibariyle 5179 sayılı Kanunun 29/ı maddesinde öngörülen cezanın miktarına göre sulh ceza mahkemesi görevli ise de, Hükümden sonra, 13.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren ve 5179 sayılı yasayı yürürlükten kaldıran 5996 sayılı yasanın 40/1-a maddesine göre Türk Ceza Kanununun “Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar” başlıklı bölümünde yer alan hükümlere göre cezalandırılacağı düzenlenmiş olup; 5237 sayılı TCK.nun 186/1.maddesinde “Kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak biçimde bozulmuş, değiştirilmiş her tür yenilecek veya içilecek şeyleri veya ilaçları satan, tedarik eden, bulunduran kimseye bir yıldan beş yıla kadar hapis veya binbeşyüz güne kadar adli para cezası” öngörüldüğünden, anılan hapis cezasının üst sınırı itibariyle suç tarihine göre lehe yasanın belirlenip uygulanması bakımından davaya bakma görevinin 5235 sayılı yasanın 11.maddesi uyarınca Asliye Ceza Mahkemesine ait bulunduğu gözetilerek 5728 sayılı yasanın geçici 2.maddesi uyarınca görevsizlik kararı verilmesinin gerekmesi,2-5271 sayılı CMK.nun 5560, 5728 ve 6008 sayılı yasalar ile değişik 231.maddesinin 5, 6 14.fıkralar 5, 6 ve 14.fıkralarında değişiklikler uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulaması olanaklı hale geldiğinden, 5237 sayılı TCK.nun 7.maddesi gözetilerek, yasal koşullarının oluşup oluşmadığının saptanması ve sonucuna göre uygulama yapma görevinin de yerel mahkemeye ait bulunması zorunluluğu,
SONUÇ : Bozmayı icabettirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, 26.05.2011 günü oybirliğiyle karar verildi.

TCK MADDE 185 ZEHİRLİ MADDE KATMA
İçilecek sulara veya yenilecek veya içilecek veya kullanılacak veya tüketilecek her çeşit besin veya şeylere zehir katarak veya başka suretlerle bunları bozarak kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşüren kimseye iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir.(2) Yukarıdaki fıkrada belirtilen fiillerin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı olarak işlenmesi halinde, üç aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
TCK MADDE 185’İN GEREKÇESİ
Maddede, içme sularına, besinlere veya diğer maddelere zehir katarak veya sair suretle bozarak kamunun sağlığını tehlikeye düşüren kimse cezalandırılmaktadır.Suç konusu olabilecek maddeler tek tek gösterilmemiştir; yenilecek ve içilecek her çeşit besin, tüketilecek her türlü madde, bu suçun konusunu oluşturabilir.Söz konusu suç, bu besin ve maddelere zehir katılması veya bunların bozulmasını sağlamak suretiyle oluşur. Gıdaların çeşitli suretlerde mikroplandırılması da, zehir kavramı içinde mütalâa edilerek, bu madde hükmüne göre cezalandırılmayı gerektirir.Maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, fiil somut bir tehlike suçudur. Madde metninde tanımlanan fiillerin işlenmesiyle, kişilerin hayatının ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi gerekir.Maddenin ikinci fıkrasında, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin taksirle işlenmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.
TCK MADDE 185 İLE YARGITAY KARARLARI
Yargıtay10. Ceza Dairesi
Esas : 2017/6632Karar : 2019/6290Karar Tarihi : 14/10/2019
“İçtihat Metni”
Mahkeme : DEMRE Sulh Ceza Mahkemesi Suç : Zehirli madde katma Hüküm : Beraat ve idari para cezası
Dosya incelendi. GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
Gerek sanığın sorgusunun yapıldığı tarihten, gerekse hüküm tarihinden itibaren, temyiz incelemesinin yapıldığı tarihe kadar 5237 sayılı TCK’nın 66. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendinde atılı suç için öngörülen 8 yıllık asli dava zamanaşımı süresinin dolduğu anlaşıldığından, diğer yönleri incelenmeksizin hükmün BOZULMASINA; bozma sebebine göre, 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesinin 1. fıkrası ve 1412 sayılı CMUK’nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinin 8. fıkrası gereğince sanık hakkındaki kamu davasının zamanaşımı nedeniyle DÜŞMESİNE, 14/10/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Yargıtay10. Ceza Dairesi
Esas : 2017/6601Karar : 2018/10098Karar Tarihi : 28/12/2018
“İçtihat Metni”
Mahkeme : Sulh Ceza Mahkemesi Suç : Tüketilecek şeylere taksirle zehirli madde katma Hüküm : Beraat
Dosya incelendi. GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ :
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 12.06.2018 tarihli ve 2015/9-1190 esas, 2018/274 karar sayılı ilamında belirtildiği üzere; bozulmuş veya değiştirilmiş gıda ticareti suçundan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Köyişleri Bakanlığına izafeten … İlçe Tarım Müdürlüğünün kamu adına davaya katılma hak ve yetkisi bulunmadığından, mahkemece yanılgılı biçimde verilen katılma kararının hukuki değerden yoksun olması nedeniyle, hükmü temyiz etme hakkı vermeyeceğinden, 5320 sayılı Kanunun 8/1 ve 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddeleri uyarınca, müşteki kurum vekilinin temyiz isteğinin REDDİ ile Cumhuriyet savcısının temyizine hasren yapılan incelemede; Sanığın iddianame uyarınca sorgusunun da yapıldığı hüküm tarihinden itibaren, temyiz incelemesinin yapıldığı tarihe kadar 5237 sayılı TCK’nın 66. maddesinin 1. fıkrasının (e) bendinde öngörülen 8 yıllık dava zamanaşımı süresinin dolduğu anlaşıldığından; diğer yönleri incelenmeksizin hükmün BOZULMASINA; bozma sebebine göre, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesinin 1. fıkrası ile 1412 sayılı CMUK’nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinin 8. fıkrası gereğince sanık hakkındaki kamu davasının zamanaşımı nedeniyle DÜŞMESİNE, 28/12/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 184 İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA
TCK MADDE 184 İMAR KİRLİLİĞİNE NEDEN OLMA(1)Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla (2)Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.(3)Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(4)Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.(5)Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.(6)(Ek: 29/6/2005 – 5377/21 md.) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz.
TCK MADDE 184’ÜN GEREKÇESİ
Madde metninde imar mevzuatında belirlenen usul ve koşullara aykırı olarak inşa faaliyetinde bulunmak, suç olarak tanımlanmıştır.
Birinci fıkradaki suç, yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmakla oluşur. Böylece, sadece binayı inşa eden yüklenici, taşeron, usta veya kalfa değil; inşaatın sahibi de, bu suçtan dolayı fail olarak sorumlu tutulacaktır. Ayrıca, bu tür inşa faaliyetlerine kontrol ve denetim hizmeti veren teknik kişiler de bu suçtan dolayı fail sıfatıyla cezalandırılacaktır.
İkinci fıkrada; yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılması ya da bu hizmetlerden yararlanılmasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.
Üçüncü fıkrada ise, yapı ruhsatiyesine dayalı olarak yapılmış olsun veya olmasın, yapı kullanma izni alınmamış binalara elektrik, su, telefon veya gaz bağlantısı yapılması veya bu hizmetlerden yararlanılmasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır.
Dördüncü fıkraya göre, yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai veya ticari faaliyetin icrasına müsaade edilmesi, ayrı bir suç oluşturmaktadır.
Beşinci fıkrada bu madde hükümlerinin uygulanma alanı ile ilgili sınırlama getirilmiştir. Bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanabilecektir. Örneğin organize sanayi bölgeleri, özel imar rejimine tabi bölge niteliği taşımaktadır. Ancak, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından bu sınırlama kabul edilmemiştir. Bu bakımdan, köy sınırları içinde inşa edilen, sınai ürünlerin üretiminin yapıldığı tesisler açısından da bu madde hükümleri uygulanabilecektir.
TCK MADDE 184 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARI
YargıtayCeza Genel Kurulu
Esas : 2014/516Karar : 2018/47Karar Tarihi : 20.02.2018
“İçtihat Metni”
Mahkemesi : Asliye Ceza
İmar Kirliğine neden olma ve 2863 sayılı Kanuna muhalefet suçlarından sanık …’ın 5237 sayılı TCK’nun 44. maddesi uyarınca en ağır cezayı gerektiren aynı Kanunun 184/1, 62 ve 51. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Muğla 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.09.2009 gün ve 463-813 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 05.02.2014 gün ve 397-2722 sayı ile;“…Suç tarihinde Muğla Belediyesi görevlileri tarafından yapılan kontroller sırasında sanığın, Muğla İli, Merkez İlçesi, Karabağlar Mahallesi, İncirli Kahve Mevki, 63 pafta, 290 ada, 10 parsel sayılı taşınmazına, su basman üzeri tuğla duvarları ile örülü, kiriş ve tabliye betonu dökülü ev inşa ettirdiğinin tespiti üzerine sanık hakkında imar kirliliğine neden olmak suçundan 18.10.2007 tarihinde iddianame düzenlenerek kamu davası açıldığı, yapılan yargılama sırasında mahallinde fen ve inşaat bilirkişisi refakati ile yapılan keşif sonucunda, suça konu yapının üzerinde bulunduğu arazinin İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 08.07.1992 gün ve 2783 sayılı kararı ile 3. derece doğal sit alanı olarak tescil edilen sınırlar dahilinde kaldığının anlaşılması üzerinde, bu defa aynı eylemle ilgili olarak sanık hakkında 2863 sayılı Kanuna aykırılık suçundan 12.06.2008 tarihinde ek iddianame düzenlenerek kamu davası açıldığı, yapılan yargılama sonucunda, Muğla ilinde koruma, uygulama denetim bürosu kurulduğunun anlaşılması üzerine, sanığa atılı eylemin imar kirliliğine neden olmak suçu yanında 2863 sayılı Kanunun 65/d maddesindeki suçu da oluşturacağı ve bu kapsamda 5237 sayılı TCK’nın 44. maddesindeki fikri içtima kuralları uygulanarak, sanığın eylemine temas eden 5237 saylı TCK’nın 184/1 maddesinde düzenlenen suçun daha ağır olduğu kanaatiyle, yazılı şekilde hüküm kurulmuş ise de, aynı konuda özel kanunda düzenlenen bir suç ile 5237 sayılı TCK’da düzenlenen suç arasında fikri içtima kurallarının uygulanmasının mümkün olmadığı, 2863 sayılı Kanunun, 5237 sayılı Kanuna göre özel yasa vasfında olduğu, suça konu yapının 3 derece doğal sit alanı sınırlarında kaldığının anlaşılması karşısında, sanığın eyleminin 2863 sayılı Kanunun 65/1 ve 65/4 maddelerine göre değerlendirilip, sonucuna karar karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması,Kabule göre de,Sanık hakkında temel ceza tayin edilirken uygulanan kanunun mülga 765 sayılı TCK olduğu belirtilerek, yanlış gösterilmesi…” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.04.2014 gün ve 65913 sayı ile;” Uyuşmazlık üç ana başlıkta ele alınmıştır.1- Sanık …’a ait Muğla Merkez Karabağlar Mahallesi, İncirli Kahve mevkii, 63 pafta, 290 ada, 10 sayılı parselde yapı ruhsatı almadan büyükbaş hayvan ahırı yapılması şeklinde gerçekleşen eylemde sanık hakkında yalnızca özel ve genel norm ilişkisi kapsamında yalnızca TCK’nun 184/1. maddesinde yazılı imar kirliliği suçu oluşturup oluşturmadığı,2- Suça konu inşaat yapılan yerin Kentsel ve III Derece Doğal Sit alanı olduğu anlaşıldığı nedenle, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanununun 65/d maddesinde yazılı suçu oluşturup oluşturmadığı ve TCK’nun 44/1. maddesi kapsamında bulunup bulunmadığı,3- Sanığın yapı ruhsatı almadan hayvan ahırı yapmak şeklindeki eyleminde, yasa ile korunan hukuki yararlar gözönüne alındığında, ayrıca sanığın tek suç işleme kastıyla hareket etmeyip birden fazla kasıtla hakaret ettiği ve eylemin TCK’nun 184/1. maddesinde yazılı suç ile 2863 sayılı yasanın 65/d maddesinde yazılı suçu ayrı, ayrı oluşturup oluşturmadığına ilişkindir.5237 sayılı TCK’nun 184. maddesinde, İmar kirliliğine neden olma suçu düzenlenmiştir, buna göre;‘Madde 184- (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır.(3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır.(5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkum olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar.(6) (Ek: 29/6/2005 – 5377/21 md.) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz’ hükmünü içermektedir.21.07.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 2004 yılında 5226 sayılı yasayla değişik 65. maddesine göre,‘a) Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarara uğramalarına kasten sebebiyet verenler iki yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve beş milyar liradan 10 milyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezlandırılırlar.b) Sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarına, koruma amaçlı imar plânlarına ve koruma bölge kurullarınca belirlenen koruma alanlarında öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşaî ve fizikî müdahale yapanlar veya yaptıranlar, iki yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve beşmilyar liradan onmilyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar.c) Bu Kanunda belirli usuller dışında usulsüz yıkma ve imar izni verenler iki yıldan beşyıla kadar ağır hapis cezası, ayrıca 5 milyar liradan 10 milyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar.d) Bünyesinde koruma, uygulama ve denetim büroları kurulmuş idarelerden bu Kanunun 57 nci maddesinin altıncı ve yedinci fıkraları uyarınca izin almaksızın veya izne aykırı olarak tamirat ve tadilat yapanlar ile izinsiz inşaî ve fizikî müdahale yapanlar veya yaptıranlar bir yıldan üç yıla kadar ağır hapis ve üçmilyar liradan altımilyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.’21.07.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 65. maddesi 23.01.2008 tarih ve 5728 sayılı yasanın 408. maddesiyle aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.‘Madde 65- a) Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarara uğramalarına kasten sebebiyet verenler iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.Bu fiiller, korunması gerekli kültür ve tabiat varlığını yurt dışına kaçırmak maksadıyla işlenmiş ise, verilecek cezalar bir kat artırılır.b) Sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarına, koruma amaçlı imar plânlarına ve koruma bölge kurullarınca belirlenen koruma alanlarında öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşaî ve fizikî müdahale yapanlar veya yaptıranlar, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.c) Bu Kanuna aykırı olarak yıkma veya imar izni veren kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır.d) Bünyesinde koruma, uygulama ve denetim büroları kurulmuş idarelerden bu Kanunun 57 nci maddesinin altıncı ve yedinci fıkraları uyarınca izin almaksızın veya izne aykırı olarak tamirat ve tadilat yapanlar ile izinsiz inşaî ve fizikî müdahale yapanlar veya yaptıranlar altı aydan üç yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılırlar’Cezalar: (1) Bu maddenin (a) ve (b) fıkraları Anayasa Mahkemesince 11.04.2012 gün ve 18-53 sayı ile iptal edilmiş olup; Kararın Resmi Gazetede yayınlandığı 13.10.2012 tarihinden bir yıl sonra yürürlüğe gireceği hüküm altına alınmıştır.Madde 65 – (Değişik: 08.10.2013-6498/3 md.)‘Tescil edilen sit alanları ve korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile korunma alanlarının bu Kanuna göre tebliğ veya ilan edilmiş olmasına rağmen yıkılmasına, bozulmasına, tahribine, yok olmasına veya her ne suretle olursa olsun zarar görmesine kasten sebebiyet verenler ile koruma bölge kurullarından izin alınmaksızın inşaî ve fiziki müdahale yapanlar veya yaptıranlar, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.Bu Kanuna aykırı olarak yıkma veya imar izni verenler, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.Birinci ve ikinci fıkralarda belirtilen fiiller, korunması gerekli kültür ve tabiat varlığını yurt dışına kaçırmak amacıyla işlenmiş ise verilecek cezalar bir kat artırılır.Bünyesinde koruma, uygulama ve denetim büroları kurulan idarelerden 57 nci maddenin yedinci fıkrası uyarınca izin almaksızın veya izne aykırı olarak tamirat ve tadilat yapanlar ile izinsiz inşaî ve fiziki müdahale yapanlar veya yaptıranlar altı aydan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılırlar’ hükmünü içermektedir.Yukarıda açıklanan yasal düzenlemelerin ne şekilde uygulanacağı konusunda yapılan incelemede;2863 sayılı Kültür ve Tabilat Varlıkları Koruma Kanunu Türk Ceza Kanununa göre özel kanun niteliğindedir.Kanun koyucunun, bir hukuk normunda maddi unsur ile hukuki netice arasında tesis edilmiş olan bağlantının belirli hallerde kesilmesi yolundaki iradesinin kanunda daima açık olarak ifade edilmiş olması gerekmez, böyle bir sonuç söz konusu hükümlerin amaçlarından da çıkabilir. Gerçekten kanun koyucu bazen mevcut (genel) bir normun kapsamına giren olaylardan belirli bir kısmını özelliklerinden ötürü ayrıca düzenlemektedir (özel norm). Böyle bir hâlde kanun koyucu söz konusu olaylara genel normun değil de münhasıran özel normun uygulanmasını irade etmiş olabilir. Bu takdirde kanun koyucunun amacına uygun olarak özel norm, genel normu bertaraf eder (lex specialis derogat legi generali). Böyle bir durumun ne zaman mevcut olacağının tesbiti için her şeyden önce özel hüküm-genel hüküm kavramlarının aydınlığa kavuşturulması ve özel hükmün hangi şartlar altında genel hükmü bertaraf edeceğinin araştırılması gerekmektedir.(Tahir ÇAĞA,Özel Hüküm Genel Hükmü Daima Bertaraf Eder mi?, Erişim tarihi: http://portal.ubap.org.tr/App-Themes/ Dergi/1991-19913-1003.pdf,10/06/2012)Özel hüküm-genel hüküm ilişkisi, iki hukuk normunun maddi unsurları arasındaki karşılaştırılmasından ibarettir. İki normun maddi unsurları arasındaki karşılaştırılması açısından şu olasılık1ar vardır.Birincisi, her iki normun maddi unsurlarının bir birinden tamamen ayrı olmaları, müşterek hiç bir noktalarının bulunmaması halidir.İkinci ihtimal, birincisinin tam aksi, yani her iki normun maddi unsurlarının tamamen aynı olmalarıdır. Bu takdirde normlardan birinin maddi unsuru gerçekleşince diğerininki de gerçekleşmiş olur. Bu durumda her iki normun öngördüğü hukuki neticeler zorunlu olarak bir birinden farklı olmak zorundadır; zira aksi halde normlardan biri diğerinin tekrarından ibaret, haşiv bir norm olur.Üçüncü ihtimal ise, her iki normun maddi unsurlarının ne tamamen farklı ne, de tamamen aynı olmayıp müşterek bazı noktaları bulunmasıdır. Yargıtay 4.6.1958 tarih ve 15/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında ‘Umumi hükümle hususi hüküm karşılaştığı zaman, hadiseye ancak hususi hükmün tatbik olunabilmesi, hukukun umumi kaidelerindendir’ demektedir. ‘lex specialis derogat legi generali’ (özel hüküm genel hükmü bertaraf eder)Hükümlerinin mahiyeti itibariyle herkese veya her olaya uygulanması mümkün olan kanunlara ‘genel kanun’ denilmektedir. Buna karşın belli kişilere veya belli olaylara uygulanan kanunlara ise özel kanun denmektedir. Belirli bir olayı düzenleyen iki ayrı kanunun aynı zamanda yürürlükte bulunduğu durumlarda, söz konusu iki yasanın olayı düzenleyen hükümleri arasında bir çelişki yoksa sorun doğmaz. Ancak iki yasa aynı olayı farklı biçimde düzenlemişlerse bu durumda hangi yasanın söz konusu olaya uygulanacağı sorunu karşımıza çıkmaktadır. Aynı olayı düzenleyen iki ayrı kanun, ikisi de genel veya ikisi de özel nitelikte ise bu durumda sonraki kanunun önceki kanunla düzenlenen hususlarda meydana getirdiği değişiklikler çerçevesinde sonraki kanun uygulanmalıdır.Sonraki tarihli kanunla önceki tarihli bir kanunla düzenlenen hükümlerin kaldırıldığı açıkça ifade edilebileceği gibi zımni bir kaldırma da söz konusu olabilmektedir. Aynı anda aynı olayı düzenleyen biri genel diğeri özel iki ayrı kanun yürürlükte bulunduğu takdirde ise, eğer önceki kanun genel yeni kanun özel ise, bu takdirde olaya özel olan yeni kanun hükümleri uygulanmalıdır.Şayet, önceki kanun özel yeni kanun genel ise bu durumda da kanun koyucunun genel yasayı çıkarırken hangi amacı taşıdığına bakmak gerekir. (Erdal Kuluçlu, Türk Hukuk Sisteminde Normlar Hiyerarşisi ve Sayıştay Denetimine Etkileri, Sayıştay Dergisi, S.71, erişim Tarihi.http://dergi.sayistay.gov.tr/icerik/der71m1.pdf, 10/06/2012). Kanun koyucu önceki tarihli özel kanunla düzenlenen hususlarda yeni bir bakış açısıyla sonraki tarihli genel kanunla bir değişiklik öngördüğü takdirde olaya sonraki tarihli genel kanunun uygulanması gerekir.Aynı anda yürürlükte bulunan iki ayrı kanun, aynı olayda birbirinden farklı düzenlemeler içerdiği takdirde, sonraki kanunda yer alan hükümler olaya uygulanmakta ve kanun koyucunun o mevzudaki iradesinin yeni getirilen düzenlemeler çerçevesinde değiştiği kabul edilmektedir. Eğer kanun koyucu, sonraki düzenlemesinde önceki düzenleme hükümlerini değiştirdiğini açıkça belirtmişse problem doğmaz ancak sonraki düzenleme aynı hususu farklı şekilde düzenlemişse ve açıkça bir ilgadan bahsedilmiyorsa Anayasa Mahkemesinin 15.03.1966 tarih ve E, 1965/40 K, 1966/15 sayılı Kararında (RG:18.7.1966 tarih ve S.12351) nitelendirildiği üzere üstü kapalı (zımni) bir kaldırma söz konusudur. Anayasa Mahkemesi ‘Özel kanunlardan yürürlük tarihine göre önceki ve sonraki kanun hükümleri arasında çelişme bulunursa veya öncekinin ele aldığı konuyu sonraki kanun yeni baştan düzenlerse sonraki kanun, önceki kanunu üstü kapalı olarak yürürlükten kaldırır’ şeklindeki içtihadı ile normlar hiyerarşisinde önceki kanun ve sonraki kanun hususuna açıklık getirmektedir.Maddi olayda, sanığın 19.06.2007 tarihinde, ruhsat almaksızın Muğla İli, Merkez İlçesi, Karabağlar Mahallesi, İncirli Kahve Mevki, 63 pafta, 290 ada, 10 parsel sayılı taşınmazına, su basman üzeri tuğla duvarları ile örülü, kiriş ve tabliye betonu dökülü ev inşa ettirdiği tespit edilerek yapı tatil tutanağı düzenlendiği, suç tarihinde yürürlükte bulunan TCK’nun 184/1. maddesinde yazılı imar kirliliği suçunu oluşturduğu,Bunun dışında, suça konu yapının üzerinde bulunduğu arazinin İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 08.07.1992 gün ve 2783 sayılı kararı ile 3. derece doğal sit alanı olarak tescil edilen sınırlar dahilinde kaldığının anlaşılması karşısında, o tarihte yürürlükte bulunan ve 5226 sayılı yasayla değişik 65/d maddesine aykırılık oluşturduğu,Maddi olaya, uygulanması gereken iki ayrı kanunun farklı hükümlerinin seçiminde önceki kanun ve sonraki kanun hususu, bazı durumlarda genel kanun ve özel kanun kriteri ile iç içe ele alınmaktadır. Nitekim Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 11.02.1988 tarih ve E. 1987/3 K. 1988/1 sayılı Kararında önceki ve sonraki kanun hükümleri arasında çelişme olduğu takdirde somut olayda özel ve sonraki kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmektedir. Nitekim 2863 sayılı Kanunun 65/d. maddesi, 23/01/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanunun 408. maddesi ile değiştirilmiş olup, niteliği itibarıyla TCK na göre, sonraki tarihli ve özel kanun niteliğindedir.2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarına Koruma Kanunu ile TCK’nun 184/1. maddesiyle korunan hukuki değerler farklı olduğu nedenle normatif öncelik ilkesi uygulanmaz.Suçun hukuki konusu, suçun doğrudan doğruya ihlal ettiği varlık veya menfaattir. Suçun hukuki konusu kanun ile korunan hak ve menfaat, başka bir anlatımla suçun doğrudan doğruya ihlal ettiği varlık veya menfaattir. Bu ilke çağdaş ceza hukukuna, klasik okul tarafından kazandırılmıştır. 5237 TCK’nun 184. maddesinde düzenlenen imar kirliliğine neden olma suçu, madde itibarıyla, ‘Topluma Karşı Suçlar’ başlıklı Üçüncü Kısmın ‘Çevreye Karşı Suçlar’ başlıklı ikinci bölümünde tanzim edilmiştir. Bu suçla korunan hukuksal menfaat, dar ve teknik anlamda, imar düzeni olduğu söylenebilinirse de, gerek suçun konusu ve gerekse maddenin tanzim edildiği yer nazara alındığında Anayasanın 56. maddesinin tarif edildiği şekli ile ‘sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıdır.’ (Arzu Sağlamdemir, Ceza Hukukunda İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu., s.73, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Y.Lisans Tezi, İstanbul, 2007 Erişim Tarihi ve yeri:http://www.belgeler.com/blg/1czs/ceza- hukukunda imar kirliligine neden olma suçu crime of causing development pollution, 10.06.2012).2863 sayılı Kanunun 17. maddesinin (a) bendinin ilk paragrafında, bir alanın koruma bölge kurulunca sit olarak ilânının, bu alanda her ölçekteki plân uygulamasını durduracağı belirtilmekte, ikinci ve sekizinci paragraflarında ise ‘Koruma amaçlı imar plânı yapılıncaya kadar, koruma bölge kurulu tarafından üç ay içinde geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartları belirlenir.’ hükmüne yer verilmiştir.Anayasanın 63. maddesinin ilk fıkrasında, ‘Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır’ ikinci fıkrasında da ‘bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.’ denilmektedir. Bu kuralı uygulamaya geçiren 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 1. maddesinde, bu Kanunun amacının, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili tanımları belirlemek, yapılacak işlem ve faaliyetleri düzenlemek, bu konuda gerekli ilke ve uygulama kararlarını alacak teşkilâtın kuruluş ve görevlerini tespit etmek olduğu, 2. maddesinde de bu Kanun’un, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili hususları ve bunlarla ilgili gerçek ve tüzelkişilerin görev ve sorumluluklarını kapsadığı belirtilmektedir. 2863 sayılı Kanunun diğer maddelerinin de bu amaç ve kapsam doğrultusunda düzenlendiği kuşkusuzdur.Tarih, kültür ve tabiat varlıkları, özellik taşıyan, bir uygarlığın, belirli bir gelişmenin veya tarifi bir olayın tanıklığını yapan ve böylece kültürel ve tarihsel, anlam taşıyan varlıklardır. Bu varlıkları tespit edip, orijinal değerlerini bozmadan bakım ve restorasyonlarını bilim ve sanat kaidesine uygun bir şekilde yaparak bunları gelecek nesillere ulaştırmak, Devletin koruma görevi içerisindedir. Ülkemiz tüm dünya ülkelerinin hayranlığını çeken çok zengin tarihi ve kültürel değerlere sahiptir. Ancak, bu varlıkların tahrip veya yok olma tehlikesi karşısında, suç ve ceza siyaseti bakımından bu değerleri koruma konusunda etkili, objektif, caydırıcı ve ciddi önlemlerin alınması ve yaptırımların uygulanması zorunludur.Öte yandan, 2863 sayılı Kanun, imar planı kapsamında kalsın veya kalmasın, kentsel veya kırsal alanlarda, kamu yararı ve sosyal adalet gözetilerek, kentsel standartlara, bilim, teknik, sanat ve sağlık kurallarına uygun, doğal, tarihi, kültürel çevre ve ekosistemleri koruyan, yaşatan ve geliştiren, afetlere duyarlı, sürdürülebilir gelişme ve ekonomik kalkınma hedeflerine uygun yaşam çevrelerinin oluşturulması için iyileştirme, tasfiye ve yenileme ilke ve esasların belirleyen bir Kanundur. Kanunun 23.01.2008-5728/408. maddesi ile değişik 65. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinde; sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarına, koruma amaçlı imar plânlarına ve koruma bölge kurullarınca belirlenen koruma alanlarında öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşaî ve fizikî müdahaleler yaptırıma bağlanmıştır. Yasa, suçun maddi konusu olarak kültürel ve doğal varlıkların korunması kuralını ihlal eden yapılaşmalardır. Suçla korunan hukuki menfaate bakıldığında TCK’nun 184. maddesine nazaran yasanın ratio legis’inin, 2863 sayılı Kanunun 2. maddesinde tanımlı, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıdır.Eylem TCK’nun 44. maddesine göre, ‘fikri İçtima’ kuralına göre tek eylem kabul edilmeli midir?Fikri içtimayı düzenleyen TCK’nun 44. maddesi, ‘İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır’ şeklindedir. Bu düzenlemeye göre fikri içtima, bir fiil ile kanunun birden çok ve farklı hükümlerinin ihlal edilmesi ve faile en ağır cezanın verilmesi anlamına gelmektedir.Fikri içtimanın söz konusu olabilmesi için gerekli olan ilk şart, fiilin tek olmasıdır. Zaten failin gerçekleştirdiği fiilin birden fazla olması durumunda, kanunun aynı hükmü ihlal edilmiş ise, bu durumda zincirleme suçtan, kanunun farklı hükümleri ihlal edilmiş ise suç çokluğundan söz edilir. İşlenen fiilin tek olması durumunu, TCK’nun 44. maddesindeki ‘işlediği bir fiil ile’ ibaresinden çıkarmak mümkündür. Maddede geçen ‘fiil’ sözcüğünün ne anlama geldiği doktrinde tartışmalara neden olmuştur. Bazı Yazarlar, fiil teriminin hareket, sonuç ve nedensellik bağından oluştuğunu, fiilin tekliği veya çokluğunu belirleyenin hareket değil, netice olduğunu, netice birden fazla ise, tek bir hareketle yapılmış olsa bile, fiilin tekliğinden, dolayısıyla suçun tekliğinden söz edilemeyeceğini savunmaktadırlar. Bir kısım Yazarlar ise, fiili hareket olarak anlamaktadırlar. Bu Yazarlara göre, her suçta bir sonuç bulunmamaktadır, çoğu suç sırf hareket suçudur, ayrıca fikri içtima kurumunda, fiilin tekliği sonuca göre belirlenir ise, fikri içtima müessesinin uygulama alanı oldukça daraltılmış olacaktır. Ayrıca fail, tek bir hareket yaparak, tek bir sonucun gerçekleşmesini istemiş ise, failin istemediği bir sonuç gerçekleşince bu sonuçtan sorumlu tutmak, kusurluluk ilkesine de uymayacaktır. Türk Ceza Kanununun 44. maddesinde düzenlenen fikri içtima; aslında şekli, görünüşte ya da düşünsel anlamda birleşme anlamına gelir.TCK’nın 44. maddesinin gerekçesinde verilen örneklerden, kanun koyucunun fiilden, hareketi anladığı, hareket teorisine üstünlük tanıdığı sonucunu çıkarmak mümkündür. Yargıtay da, fiilin tek olması koşulunu hareketin tek olması olarak kabul etmektedir. Yerleşmiş yargısal kararlarda, eylemin tek olması koşulu, hareketin tek olması olarak kabul edilmiştir. Konu öğretide de ele alınmış ve kimi yazarlar da aynı görüşü savunarak, ‘tek eylem’ terimini, iradi karara dayanan tek hareket olarak kabul etmişlerdir. (Artuk, M.Emin.-Gökcen, A.-Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, sh. 846; Yüce, Tufan., Ceza Hukuku Dersleri, sh.379.) Fikri içtimanın gerçekleşmesi için gerekli olan diğer koşul ise, kanunun farklı hükümlerinin ihlal edilmiş olmasıdır. Ayrıca Yargıtay TCK döneminde de verdiği kararlarda, bir fiil ile birden fazla neticenin oluştuğu durumlarda fikri içtimanın söz konusu olabileceğini kabul ederek, tek fiilden anlaşılması gerekenin, tek netice değil, tek hareket olduğunu zımnen kabul etmektedir. Doktrinde hareketin tekliğinin ne anlama geldiği konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Doğal anlamda hareketin tekliği görüşüne göre doğal anlamda hareket, ceza hukukunun önemli saydığı biçimde kişiliğin dışa vurulmasıdır. Burada verilen iradi kararın sonucu olarak gerçekleştirilen bedeni davranışların sayısı esas alınmaktadır. Suç oluşturacak hareketlerin, davranış anlamında birden fazla yapılması halinde hareketin tekliğini etkilemektedir. Örneğin; mağdura bir el ateş edilmesi, bıçakla bir defa vurulması, bu durumlarda davranışlar bir tanedir, bu davranışlar sonucu birden fazla sonuç ortaya çıksa da hareket tektir. Hukuki anlamda hareket tekliğinde ise, birden fazla hareket hukuki nedenlerden ötürü değerlendirmede birlik oluşturmakta ise, ortada tek hareket vardır. Doğal anlamda hareketin tek olduğu durumların tamamında, hukuki anlamda da tek hareket vardır. Ancak doğal anlamda hareketin birden fazla olduğu durumlarda hukuki anlamda hareket de birden çoktur denilemez. Bazen doğal anlamda birden çok hareket bulunmasına karşın, hukuki anlamda hareketin tekliği söz konusudur. Bir suçun kanuni tarifinde, birden fazla hareket tek hareket gibi sayılmışsa, burada hukuki anlamda tek hareket söz konusudur. Bu suçların örnekleri, çok hareketli suçlar, seçimlik hareketli suçlar, bileşik suçlar ve mütemadi suçlar olarak gösterilebilir. Burada kanun koyucu bir çok harekete bir sonuç bağlayarak, kanuni tip olarak belirlemiştir. Yine suçun işlenebilmesi için, doğal anlamda tek hareket yeterli olmasına karşın, aralıksız olarak bu hareketlerin birden fazla defa gerçekleştirilmesi durumunda da, doğal anlamda birden çok davranış olmasına karşın hukuki anlamda hareketin tekliği söz konusudur.Yukarıdaki açıklamalar karşısında, fikri içtimanın şartlarından olan fiilin tekliği ile anlaşılması gereken, doğal davranışın tekliği değil, hukuki anlamda hareketin tekliği olsa gerektir. Ancak doktrinde ‘bu gün artık fikri içtima bakımından hareketin tekliği-çokluğu ayrımından ziyade, fiilin icra hareketlerinin kısmen de olsa örtüşüp örtüşmediği belirleyici kriter olarak görülmektedir. Bu nedenle tek bir fiil birden çok suçun kanuni tanımının gerçekleşmesi bakımından kısmen de olsa ortak bir icra hareketi niteliğine sahip ise fikri içtimanın varlığı kabul edilecektir’ görüşü ön plana çıkmaktadır.Fikri içtimanın gerçekleşmesi için, yapılan hareketin her suç yönünden, tipe uygun, hukuka aykırı ve kusurlu olması gerekir. Suçlardan yalnızca birisi açısından bu özelliklere sahip bir eylem söz konusu ise, fikri birleşmeden söz edilemez ve gerçek içtima hükümleri uygulanır. Fikri içtimada önemli olan, failin tek suç işleme kararıyla gerçekleştirdiği tek hareketin, birden çok suçu oluşturmasıdır. Bu hareket sonucu birden çok suç meydana gelmiş ise, sonuç ister tek olsun, ister de birden fazla olsun bu durumda fikri içtima hükümleri uygulanacaktır. Ama kast, birden fazla sonuca ve suça yönelmiş ise, hareket tek bile olsa, artık suçun tekliğinden söz edilemeyecektir.Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.03.2010 gün ve 17-65 ve 06.07.2010 gün ve 51-162 sayılı kararlarında da açıklandığı üzere TCK’nun 44. maddesinde düzenlenen farklı nev’iden fikri içtima kuralının uygulanabilmesi için failin işlediği fiilin tek olup bu fiille birden fazla fakat birbirinden farklı suçun işlenmesine sebebiyet vermesi ancak aynı zamanda neticeyi meydana getiren icra hareketlerinin de gerçekleşen suçlar bakımından ortak olması gerekecektir. İşte bu durumda fail hakkında bu suçlar için gösterilen en ağır ceza uygulanacaktır.Maddi olayda, sanık …’ın, 19.06.2007 tarihinde, ruhsat almaksızın Muğla İli, Merkez İlçesi, Karabağlar Mahallesi, İncirli Kahve Mevki, 63 pafta, 290 ada, 10 parsel sayılı taşınmazına, su basman üzeri tuğla duvarları ile örülü, kiriş ve tabliye betonu dökülü ev inşa ettirdiği tespit edilerek yapı tatil tutanağı düzenlenmesi şeklindeki eyleminde, sanığın suça konu yerin İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 08/07/1992 gün ve 2783 sayılı kararı ile 3. derece doğal sit alanı olarak tescil edildiği ve o bölgenin sit alanı olduğunu bilmesi gerektiği,Sanığın Muğla Belediyesinden ruhsat alınmadan yaptığı inşaatta, suça konu yerin 3. derece doğal sit alanı olduğunu bilerek ve ruhsat almak için Muğla Belediyesine başvuruda bulunmayarak bilme ve isteme öğesiyle kasten hareket ettiği,Sanığın tek suç işleme kararı ve kastıyla hareket etmediği, sanığın kastı birden fazla sonuça yönelik bulunduğu ve hareketin tekliği ilkesinin bir sonucu olarak hem 5237 sayılı TCK’nun 184/1. madesinde hareketi suçu oluşturduğu ve hem de 2863 sayılı kanunun 65/d maddesinde tanımlı suçu oluşturduğu, ve sanık hakkında TCK’nun 44/1. maddesinde yazılı fikri içtima hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmelidir.Sanığın eylemin gerçek içtima hükümleri uyarınca iki ayrı suç oluşturmalı mıdır.5237 Sayılı Türk Ceza Kanununda, cezaların içtimaına ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Kurumun düzenlenmemiş olmasını, kanun koyucunun üstü kapalı olarak, cezaların toplanması sistemini kabul ettiğine yorumlamak mümkün olsa da Türk Ceza Kanunu metninde buna ilişkin de herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir.5237 sayılı TCY’nın hazırlanmasında ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır’ ilkesi esas alınmış dolayısıyla da gerçek içtima kuralı benimsenmiştir. Nitekim Adalet Komisyonu raporunda bu husus; ‘Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır’ şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır’ şeklinde ifade edilmiştir (TBMM Adalet Komisyonunun 03.08.2004 gün ve 1/593-60 sayılı Raporu). Bu kuralın istisnaları ise, 5237 sayılı TCK’nun ‘suçların içtimaı’ bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44. (fikri içtima) maddelerinde düzenlenmiştir.Gerçek içtima kuralının istisnalarından birisi olan ve uyuşmazlık konusuyla yakından ilgisi bulunan bileşik suç, 5237 sayılı TCK’nun 42. maddesinde; ‘Biri diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik suç denir’ şeklinde tanımlanmış ve bununla da yetinilmeyerek; ‘bu tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz’ hükmü getirilmiştir. Ceza Genel Kurulunun 13.02.1984 gün ve 322-64 sayılı kararında; ‘eriyen ve eriten başka ifade ile kaynaşan suçlardan biri diğerinin unsuru veya ağırlaştırıcı sebebini teşkil ettiğinin yasada açıkça gösterilmesi şarttır ve bu şart suç ve cezaların kanuniliğinin gereğidir’ denilerek bileşik suçta unsur ya da ağırlaştırıcı nedeni oluşturan suçun, bileşik suç olarak düzenlenen bağımsız suçun içinde mutlaka ve ayrıca gösterilmesi gerektiği vurgulanmıştır.Diğer istisnai durumda, 5237 sayılı TCK’nun 43/1. maddesinde yazılı zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesidir 5237 sayılı Kanunun 43/1. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.Üçüncü istisna ise, 5237 sayılı TCK’nun 44. maddesi, ‘İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır’ şeklindedir. Bu düzenlemeye göre fikri içtima, bir fiil ile kanunun birden çok ve farklı hükümlerinin ihlal edilmesi ve faile en ağır cezanın verilmesi anlamına gelmektedir.Maddi olayda sanık …’ın, 19.06.2007 tarihinde, ruhsat almaksızın Muğla İli, Merkez İlçesi, Karabağlar Mahallesi, İncirli Kahve Mevki, 63 pafta, 290 ada, 10 parsel sayılı taşınmazına, su basman üzeri tuğla duvarları ile örülü, kiriş ve tabliye betonu dökülü ev inşa ettirdiği tespit edilerek yapı tatil tutanağı düzenlenmesi şeklindeki eyleminde, sanığın tek suç işleme kastıyla hareket etmeyip birden fazla kasıtla hakaret ettiği ve eylemin TCK’nun 184/1. maddesinde yazılı suç ile 2863 sayılı yasanın 65/d maddesinde yazılı suçu ayrı, ayrı oluşturduğunun kabülü gerekmektedir.Sanığın işlediği kabul edilen 2863 sayılı Kanuna aykırılık suçunda korunan hukuki menfaat 2863 sayılı Kanunun 2. maddesinde tanımlı, korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarıdır. ancak TCK’nun 184/1. maddesince korunan hukuki yarar dar ve teknik anlamda imar düzeninin sağlanmasıdır. Gecekondulaşmayı engellemektir. Her iki yasanın koruduğu menfaatler farklıdır.Sanığın suçu konu yerin İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 08.07.1992 gün ve 2783 sayılı kararı ile 3. derece doğal sit alanı olarak tescil edildiği ve o bölgenin sit alanı olduğu herkes tarafından bilindiği ve sanığın bu durumu bilmemesinin söz konusu olamayacağı,Bunun dışında, suça konu yerin Muğla İli, Merkez İlçesi, Karabağlar Mahallesinde bulunan taşınmazına inşaat yapması için belediyeden inşaat ruhsatı alması gerektiği bildiği, ancak sanığın her iki eylemi ihlal edeceğini bildiği ve sanığın kastının birden fazla sonuca yöneldiği nedenle sanığın eyleminin en ağır olanın uygulanması şeklinde TCK’nun 44/1. maddesince tek suç olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır.Sanığın her iki suçla ilgili icrai eylemlerinin örtüşmesi mümkün görülmekte isede, sanığın tek suç işleme kararı icrasıyla hareket etmeyip, sanığın kastının birden fazla sonuca yönelik bulunduğu gözönüne alınarak her iki suçtan ayrı ayrı cezalandırılması ve gerçek içtima hükümlerinin uygulanması gerekmektedir” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 22.05.2014 gün ve 10844-12566 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.TÜRK MİLLETİ ADINACEZA GENEL KURULU KARARIÖzel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın 2863 sayılı Kanunun 65/d maddesinde düzenlenen suçun yanında, ayrıca TCK’nun 184. maddesinde düzenlenen imar kirliliğine neden olma suçundan da cezalandırılmasının gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.İncelenen dosya kapsamından;5237 sayılı TCK’nın 66. maddesinde; kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, maddenin birinci fıkrasının (e) bendinde de beş yıldan fazla olmamak üzere hapis ya da adli para cezasını gerektiren suçlarda bu sürenin sekiz yıl olacağı hüküm altına alınmıştır. Aynı kanunun 67. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca kesen bir nedenin varlığı halinde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak ve ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır.Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik arzeden birçok kararında açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hallerden biri olan dava zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi halinde, yerel mahkeme ya da Yargıtay, resen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir.Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde,Sanığa atılı imar kirliliğine neden olma suçunun yaptırımı, 5237 sayılı TCK’nun 184/1. maddesinde bir yıldan beş yıla kadar hapis, 2863 sayılı Kanuna muhalefet suçunun yaptırımı 2863 sayılı Kanunun 65/4 (65/d) maddesinde altı aydan üç yıla kadar hapis veya adli para cezası olarak düzenlenmiştir. Buna göre, TCK’nun 66/1-e maddesi uyarınca bu suçların asli dava zamanaşımı süresi sekiz yıl, aynı Kanunun 67/4. maddesi göz önüne alındığında kesintili dava zamanaşımı süresi ise oniki yıldır.Daha ağır cezayı gerektiren başka bir suçu oluşturma ihtimali bulunmayan ve 19.06.2007 tarihinde gerçekleştirildiği iddia edilen eylemle ilgili olarak, sanık hakkında dava zamanaşımını kesen en son işlem 15.09.2009 tarihli mahkûmiyet hükmü olup, bu tarihten sonra dava zamanaşımını kesen veya durduran başkaca bir sebebin gerçekleşmediği gözetildiğinde, TCK’nun 66/1-e maddesindeki sekiz yıllık asli dava zamanaşımı süresi, Ceza Genel Kurulunun inceleme tarihinden önce 15.09.2017 tarihinde dolmuş bulunmaktadır.Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulü ile Özel Dairenin bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle bozulmasına, ancak yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, TCK’nun 66/1-e ve 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddeleri uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının düşmesine karar verilmelidir.
SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE,2- Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 05.02.2014 gün ve 397-2722 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,3- Muğla 2. Asliye Ceza Mahkemesinin15.09.2009 gün ve 463-813 sayılı hükmünün, dava zamanaşımının gerçekleşmesi nedeniyle BOZULMASINA, ancak yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK’nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesine göre karar verilmesi mümkün olduğundan, sanık hakkındaki kamu davasının 5237 sayılı TCK’nun 66/1-e ve 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE,4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.02.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 183 GÜRÜLTÜYE NEDEN OLMA
İlgili kanunlarla belirlenen yükümlülüklere aykırı olarak, başka bir kimsenin sağlığının zarar görmesine elverişli bir şekilde gürültüye neden olan kişi, iki aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 183’ÜN GEREKÇESİ
Madde metninde gürültüye neden olma fiili suç olarak tanımlanmıştır. Ancak, bunun için, gürültünün başkalarının sağlığının zarar görmesine elverişli olabilecek şekilde yüksek olması gerekir.
TCK MADDE 183 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay 18.Ceza dairesi
Esas : 2015/7959Karar : 2015/5947 Karar Tarihi : 29.09.2015
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının göre “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevrenin kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir. “TCK’nın 183. maddesine göre ilgili kanunlarda belirlenen yükümlülüklere aykırı olarak, başka bir kimsenin sağlığının zarar görmesine elverişli bir şekilde gürültüye neden olan kişi cezalandırılır. Bu düzenleme ile kişilerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı güvence altına alınmıştır.2872 sayılı Çevre Yasasının 14. maddesi uyarınca kişilerin huzur ve sükununu beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde ilgili yönetmeliklerle belirlenen standartlar üzerinde gürültü ve titreşim oluşturulması yasaklanmış, ulaşım araçları, şantiye, fabrika, atölye, işyeri eğlenme yeri, hizmet binaları ve konutlardan kaynaklanan gürültü ve titreşimin yönetmeliklerle belirlenen standartlara indirilmesi için faaliyet sahipleri tarafından gerekli tedbirlerin alınması gerektiği düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye dayalı olarak 04.06.2010 tarihli Resmi Gazetede Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği yayımlanmıştır.2872 sayılı Çevre Yasasının 12. maddesine göre Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Çevre ve Orman Bakanlığı ile denetleme yetkisinin devredildiği kurumlara aittir.Aynı Yasanın 12. maddesi uyarınca Çevre ve Orman Bakanlığınca çıkarılan 2006/16 sayılı “Yetki Devri” kodlu genelge ile bazı mahalli idarelere denetim yapma, yaptırım uygulama konusunda yetki devri yapılmıştır. Katılan Karşıyaka Belediyesinin de yetki devri yapılan belediyelerden olduğu anlaşılmıştır. AİHS [Moreno Gomez/İspanya davasında (16.11.2004, başvuru no:4143/02)] evinin yakınındaki gece kulüplerinin geceleyin sebep olduğu sürekli gürültüden rahatsız olduğunu belirten başvurucunun şikayeti sonucunda verdiği kararında, başvuranın evine saygı hakkının yetkililerin gece gürültü sorununa bir çözüm bulmamaları yüzünden ciddi bir şekilde ihlal edilmiş olduğunu belirterek 8. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. Yine Martine/İspanya (18.10.2011, başvuru no:21532/08) ve Mileva ve diğerleri/Bulgaristan (25.11.2010, başvuru no: 43449/02) davasında da işletmelerin yol açtığı aşırı gürültü karşısında yetkili mercilerin pasif kalmalarının özel ve aile yaşamlarına müdahale oluşturduğunu kabul etmiştir. AİHM gürültüyü denetlemekle görevli kamu kuruluşlarının pozitif yükümlülüğü bulunduğunu belirterek doğrudan gürültüyü önlemekle sorumlu tutmuştur.Yasal düzenlemeler ve AİHS kararları bir arada değerlendirildiğinde Çevre ve Orman Bakanlığı ile denetleme yetkisinin devredildiği kurumlar davaya katılabileceklerinden mahkemece verilen katılma kararı yerinde görülmekle, temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre, yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak: Gürültüye neden olma suçunun belli bir mağduru yoktur. Toplumda yaşayan herkes bu suçun mağduru olabilir. Gürültünün belli olmayan bir kimseye karşı yapılması bu suçu TCK’nın 123. maddesindeki kişilerin huzur ve sükununu bozma suçundan ayırmaktadır. TCK’nın 123. maddesindeki suçun faili belli bir kimseyi hedef almakta iken, TCK’nın 183. maddesindeki suçun faili belli bir kimseyi hedef almamaktadır. Bu suçun oluşması için sanığın ilgili Kanunlarda belirlenen yükümlülüklere aykırı olarak başka bir kimsenin sağlığının zarar görmesine elverişli bir şekilde gürültüye neden olması yeterlidir. TCK’nın 183’teki suç somut tehlike suçudur. Suçun oluşması için gürültüye maruz kalan kişinin sağlığının bozulması gerekmez, gürültünün insan sağlağını tehlikeye düşürmeye elverişli olması yeterlidir. Somut olayda, öncelikle şikayetçiler Akın ve Ayşe’nin duruşmaya çağırılarak şikayetlerinin tespiti, gürültünün süresi konusunda beyanlarına başvurulması daha sonra dosyanın uzman bilirkişilere gönderilerek gürültünün insan sağlığına zarar görmesine elverişli olup olmadığı yönünde rapor alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesi, Kanuna aykırı ve katılan Karşıyaka Belediye Başkanlığı vekilinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden, (HÜKMÜN BOZULMASINA), yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 29.09.2015 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay18.Ceza Dairesi
Esas : 2016/12485Karar : 2018/10097Karar Tarihi : 26.06.2018
Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede: başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.Ancak;1- Gürültüye neden olma suçunun belli bir mağduru yoktur. Toplumda yaşayan herkes bu suçun mağduru olabilir. Gürültünün belli olmayan bir kimseye karşı yapılması bu suçu TCK’nın 123. maddesindeki kişilerin huzur ve sükununu bozma suçundan ayırmaktadır. TCK’nın 123. maddesindeki suçun faili belli bir kimseyi hedef almakta iken, TCK’nın 183. maddesindeki suçun faili belli bir kimseyi hedef almamaktadır. Bu suçun oluşması için sanığın ilgili Kanunlarda belirlenen yükümlülüklere aykırı olarak başka bir kimsenin sağlığının zarar görmesine elverişli bir şekilde gürültüye neden olması yeterlidir. TCK’nın 183’teki suç somut tehlike suçudur. Suçun oluşması için gürültüye maruz kalan kişinin sağlığının bozulması gerekmez, gürültünün insan sağlığını tehlikeye düşürmeye elverişli olması yeterlidir. Ölçülen gürültü düzeyinin insan sağlığının zarar görmesine elverişli olup olmadığının bilimsel ölçütlere göre değerlendirilmesi için odyoloji uzmanı bulunan kurula dosya tevdi edilerek, somut olayda gürültünün, insan sağlığının zarar görmesine elverişli olup olmadığı yönünde rapor alınarak sonucuna göre sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, yasal olmayan ve yetersiz gerekçeyle beraat kararı verilmesi,2- Gerekçeli karar başlığında katılan …’nın, müşteki olarak yazılması, Kanuna aykırı ve katılan … vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 26/06/2018 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 182 ÇEVRENİN TAKSİRLE KİRLETİLMESİ
Çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya verilmesine taksirle neden olan kişi, adlî para cezası ile cezalandırılır. Bu atık veya artıkların, toprakta, suda veya havada kalıcı etki bırakması halinde, iki aydan bir yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.(2)İnsan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olan atık veya artıkların toprağa, suya veya havaya taksirle verilmesine neden olan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
TCK MADDE 182’NİN GEREKÇESİ
Madde metninde çevreyi taksirle kirletme suçu tanımlanmıştır. Bu suçun unsurlarına ilişkin açıklamalarla ilgili olarak, çevreyi kasten kirletme suçunun gerekçesine bakılmalıdır.
TCK MADDE 182 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay18. Ceza Dairesi
Esas : 2018/5176Karar : 2019/8836Karar Tarihi : 13/05/2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Çevrenin taksirle kirletilmesi HÜKÜM : Düşme
KARAR
Yerel Mahkemece bozma üzerine verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede: Eyleme, yükletilen suça, ön ödeme nedeniyle verilen düşme kararlarına yönelik katılan … vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, temyiz davasının esastan reddiyle davanın düşmesine ilişkin HÜKMÜN ONANMASINA, 13/05/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay18. Ceza Dairesi
Esas : 2018/2257Karar : 2019/7967Karar Tarihi : 30/04/2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Çevrenin taksirle kirletilmesi HÜKÜM : Düşme
KARAR
Yerel Mahkemece bozma üzerine verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede: Eyleme ve yükletilen suça yönelik katılan … vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA, 30/04/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
TCK MADDE 181 ÇEVRENİN KASTEN KİRLETİLMESİ
İlgili kanunlarla belirlenen teknik usullere aykırı olarak ve çevreye zarar verecek şekilde, atık veya artıkları toprağa, suya veya havaya kasten veren kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(2)Atık veya artıkları izinsiz olarak ülkeye sokan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.(3)Atık veya artıkların toprakta, suda veya havada kalıcı özellik göstermesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza iki katı kadar artırılır.(4)Bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan fiillerin, insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olan atık veya artıklarla ilgili olarak işlenmesi halinde, beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına ve bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.(5)Bu maddenin iki, üç ve dördüncü fıkrasındaki fiillerden dolayı tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
TCK MADDE 181’İN GEREKÇESİ
Madde metninde çevrenin kasten kirletilmesi fiilleri suç olarak tanımlanmıştır. Böylece, kişilerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakları korunmuş olmaktadır. Maddenin birinci fıkrasına göre, bu suç, atık veya artıkları toprağa, suya veya havaya kasten verilmesiyle oluşur. Ancak, atık ve artıkların ilgili kanunlarla belirlenen teknik usullere uygun olarak doğal ortama bırakılması hâlinde, hukuka aykırı bir davranışın varlığından ve dolayısıyla bu suçun oluştuğundan söz edilemez. Bu teknik usuller, çevreyi korumaya yönelik kanunlarla belirlenmelidir. Ayrıca, kirletme dolayısıyla ceza yaptırımı uygulanabilmesi için, bunun çevreye zarar verecek boyutta olması gerekir. Maddenin ikinci fıkrasında, atık veya artıkların izinsiz olarak ülkeye sokulması, suç olarak tanımlanmıştır. Üçüncü fıkraya göre; bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların konusunu oluşturan atık veya artıkların toprakta, suda veya havada kalıcı özellik göstermesi, verilecek cezanın artırılması sebebini oluşturmaktadır. Atık veya artıkların niteliği bu suçlar açısından daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Dördüncü fıkrada ise, bir ve ikinci fıkralarda tanımlanan suçların konusunu oluşturan atık veya artıkların diğer bir takım özellikleri, bu suçlar açısından daha ağır cezayı gerektiren ayrı bir nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Bu hükmün uygulanabilmesi için, suç konusu atık ve artıkların insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip olması gerekir. Beşinci fıkrada, iki, üç ve dördüncü fıkralarda tanımlanan suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı kabul edilmiştir.
TCK MADDE 181 İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI
Yargıtay18. Ceza Dairesi
Esas : 2019/8155Karar : 2019/13402Karar Tarihi : 30/09/2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Çevrenin kasten kirletilmesi HÜKÜM : Mahkumiyet
KARAR
Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Temyiz kanun yoluna tabi olup, kesinleşmesi halinde infaza verilecek ilamın açıklanacak yeni hüküm olduğu, bu nedenle yargılama sonucunda ulaşılan sonuçların, iddia, savunma, tanık anlatımları ve dosyadaki diğer belgelere ilişkin değerlendirmeler ile sanığın eyleminin ve yüklenen suçun unsurlarının nelerden ibaret olduğunun, hangi gerekçe ile hangi delillere üstünlük tanındığının açık olarak gerekçeye yansıtılması ve bu şekilde cezanın şahsileştirilmesi gerekirken, açıklanan ilkelere uyulmadan, önceki karara yollama yapılmak suretiyle, Anayasanın 141. ve 5271 sayılı CMK’nın 34, 223 ve 230. maddelerine aykırı davranılması, Kanuna aykırı ve sanık …’nun temyiz nedenleri bu nedenle yerinde görüldüğünden, tebliğnameye uygun olarak, başkaca yönleri incelenmeksizin, HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 30/09/2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay4. Ceza Dairesi
Esas : 2019/3829Karar : 2019/14133Karar Tarihi : 19.09.2019
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Çevrenin kasten kirletilmesi HÜKÜMLER : Mahkumiyet, beraat
Bozma üzerine, Yerel Mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle, başvuruların süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: İddianamede açıklanan eylemler, sevk maddeleri ile temyizin kapsamı ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun ceza daireleri arasındaki iş bölümüne dair kararına göre, sanıklar hakkında TCK’nın 181/1. maddesi kapsamında çevrenin kasten kirletilmesi suçlarından kamu davası açılıp hüküm kurulmuş bulunmakla, işin incelenmesinin Yüksek 18. Ceza Dairesi’nin görevine girdiği anlaşıldığından, Dairemizin GÖREVSİZLİĞİNE, dosyanın ilgili Daire’ye GÖNDERİLMESİNE, 19.09.2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
